27 Aralık 2010 Pazartesi

kişisel

Ya ben bu blog olayından sıkıldım. Aslında iyi oluyor, çünkü kendime dair “belge” bırakmak hoşuma gidiyor. Ben kendimi okumayı severim, geçmişi unutmayı ise hiç sevmem. İkisi bir olunca samanlık seyran aslında. Fakat istediğim gibi yapamıyorum.

İşimin gücümün blog olması lazım. “Yani bütün işim gücüm yazmak olacak” :) Çünkü o kadar çok şey geliyor ki aklıma, kendimi olduğum gibi aktarmakta sıkıntı çekiyorum. Kaldı ki, ne kadar uzatırsam o kadar okunmayacak – şimdi çok okunuyor da, o yüzden bu endişe...!

O kadar anahtar sözcük yazmıştım kendime, onları düşündüğüm an gerçekten yazmak da istemiştim, fakat şimdi hiç içimden gelmiyor. Onlar o zaman düşünüldü bitti çünkü, üstünden tonlarca su aktı gitti, şimdi hiç yazasım gelmiyor.

*
Az önce evde börek yaparken tüm ailemi anmış oldum, sonra da “bir börekle herkesi aradan çıkardım” diye kendime güldüm.

Patatesli-kıymalı börek yapıyor olmak bana anneannemi hatırlattı, o öyle yapardı.
Dayım o böreği çok severdi.
Anneannemi anınca dedemi anmaman mümkün değildi.
Böreği tencerede yapınca, yengemi anmak kaçınılmazdı.
Nitekim, kuzenim de yufkayı tavada çeviriverir iki dakkada gözleme yapardı.
Böreğin içini fazla yapmak tam da annemin yapacağı bir iş öte yandan...
Hahaha babam olsaydı “Gözümün önüne koymayın şöyle şeyleri” diye söylenirdi yine.

Böyle böyle mutlu oldum, içim ısındı.

Benzer bir iç ısınmasını sabah da yaşadım, bunu da mutlaka kaydetmeliyim.

Ofisteydim, saat herhalde 10 gibi bir şeylerdi, odamdan duydum ki gelen kişi Gökçe Hanım'ı soruyor. Baktım, bana minik bir çam gelmiş. Canlı ama küçük, minyatür çam. İçinde de güzel bir not yazıyor. İlter göndermiş, o kadar çok sevindim ki anlatamam. İlter’e telefon edemedim sevinçten, çünkü konuşsam ağlardım. Çünkü bunun çok büyük bir simgesel anlamı var. Çiçek gönderen ve içine not yazan bir İlter için iki yıldır bekliyordum ben.

Daha bunun sevinci geçmeden, öğleden önce bir ara, sekreter Züleyha Abla “Göksun bahşişle gel” diye seslendi bana. Yine çiçek, yine not, yine İlter, bu sefer orkide :) O kadar da güzel ki. Şaşkınlık ve sevinçten ağzımı kapatamadım bir süre.

Olay çiçek değil. Çok daha önemli ve güzel bir şey. Bütün romantizmiyle birlikte, bir tür “sonuç alma.” Önemsendiğini gözünle görme elinle tutma. İlter aslında bana çiçek değil, kendime olan güvenimi ve eski güleryüzümü gönderdi. Hiç yapmayacağı şeyleri sırf ben görmek istediğim için yaptı, o gönderdiği şeyler 3-5 liralık bitki değil benim sabrım ve emeğimdi.

Yani çok feci sevindim.

Umarım devamı gelir.

23 Aralık 2010 Perşembe

keyword

ankara'dayım
haz küpü ahahahahaha
dün beyoğlu 2 iş'te yine bekledik ama hakimden değil
06 xxx 06, plakanı seçeceğine...
ankara'da to do list
boşanma meselesi
vilson - sebu
"ensari"
kahvaltıdaki adam-kadın
*
cemevi kuracak olan derneğin kapatılması meselesi
radikal'in zaman gibi pazarlanması

21 Aralık 2010 Salı

Borçlar Kanunu tasarısı

2 yıl önce yazmış ve bir köşede unutmuşum...
*
Borçlar Kanunu, mevcut tasarısı hakkındaki bazı haberlerin şöyle olduğu bir kanun:

- Ev sahibi konutu kiracıya kullanıma hazır bir şekilde teslim etmekle ve sözleşme süresince aynı durumda bulundurmakla yükümlü olacak.

Tamam çok güzel de, kira hukukunun mevcut halinden bu sonucu halihazırda çıkarmıyor olmak pek zor. Adım adım gidelim:

1. Kira bir sözleşmedir.

2. Sözleşmeye konu olan şeyi (ürün, mal, hizmet, kiralanan...) sözleşmenin ifasına hazır bulundurmamak ya da eksik/yanlış ifa başlı başına bir sözleşmeye aykırılık halidir.

3. Sözleşmeye aykırılık halinin seksen bin tane hukuki sonucu vardır ve bu gerçek, hukukun a'sıdır b'sidir.

Bu yeni madde tamamen kağıt israfı, iyi ki söylediniz yani sayın kanun koyucular, tebrikler.

Her hukuki durumu teker teker saymak, son derece "sınırlayıcı" bir davranıştır. Her tür sözleşmeye aykırılık için ayrı ayrı yaptırım maddesi düzenlenecekse, eskaza düzenlenmeyen aykırılık durumunda bittik, artık anlatırız derdimizi "ama ama ama hukuk mantığı, borçlar hukuku sistemi, ilkeler filan... olmuyo mu öyle..." diye. Hakim ise bize "Olmaz öyle canım maddelerle gel" der.

- Aynı maddenin devamında geçen: "Sözleşme süresince aynı durumda bulundurmak"

Bu yanlış bir ifadedir, doğrusu "sözleşme süresince aynı nitelikte bulundurmak" gibi bir şey olmalıdır. Zira mevcut hali itibariyle bazı cevval evsahipleri, belki bazı meslektaşlarımız ve hakimlerimiz, "Biz evi on numara teslim ettik kiracıya, bozmadık hiç, gerisi artık onun bileceği iş..." şeklinde bir iddiada bulunabilirler. Yok öyle bişey sayın seyirciler. Zarar vermemek başka, iyileştirmek başka. Evsahibi eğer evi -misal- boyalı olarak kiraya verdiyse, o evin boyası geldiğinde yine boyatmak zorunda arkadaşım. Niye ben veriyorum parasını, 2 sene sonra çıkacağım evin? Farklı kavramlar dedik evet, zarar vermemek bana, iyileştirmek sana düşer.

Kusurum varsa bana zaten rücu edersin. Gerçi onun için açık hüküm yok, o da genel prensip ama olsun.

- Ev sahibi sözleşme imzalandıktan sonra konutta ortaya çıkacak ayıplardan da sorumlu tutulabilecek.

Yapma yaa... Allah devletime zeval vermesin, hukukta böyle çığırlar açan, olmayanı olduran devletimi Allah başımdan eksik etmesin.

Çocuk mu kandırıyosunuz pardon, böyle bir şeyin zaten olduğunu bilmeyen bir sürü kiracıya sanki orijinal bişey yapmış gibi şirinlik göstererek? Sayın kiracılar, yemeyin siz bunu, bu zaten var, olmaz olur mu allasen? Yani nasıl olmaz, "Dostum İzmirli demişsin ama bu kız zenci" durumlarında biz kiracılar öyle çaresiz, harap ve bitap halde oturmak zorundaydık zaten bugüne kadar. Arkadaşım, "Yalıtımı bilem var" denen bir evin duvarlarında nem mantarları varsa sen gider ümüğüne basarsın o evsahibinin. Kimse yeni bişey icad etmiş gibi hissetmesin kendini.

- Kiracı bu ayıptan dolayı gördüğü zararı, yargı kararı olmaksızın kira bedelinden düşebilecek.

Hayır yani bu maddeyi koyanların arasında sayın hocalarımız Prof. Burcuoğlu var, Prof. Eren var, gerçekten değerli bir kurul hazırlıyor tasarıyı. Kurul çalışmaları esnasında dalga filan geçiyorlar herhalde tasarıyı bekleyen vatandaşla. Bugüne kadar, mahkemeye "Banyo tuvalet tesisatı tamamen yalan durumdaydı, alt kata su akıtıyordu, tüm yeri kırdırıp yeniden dizdirdim, 1500 TL masraf ettim, bu bedelin bu ay ödeyeceğim kiradan düşülmesini saygılarımla arz ve talep ederim." diye dilekçe yazmış veya görmüş bir kiracı veya avukat arkadaş varsa parmak kaldırsın.

Böyle durumlarda evsahibini arar deriz ki "Sayın evsahibi ben bu ay kirayı şu kadar eksik ödüyorum sebebi de budur." Evahibi kabul eder ya da etmez, orada bizim söylemimiz bir izin değil haber niteliğindedir, "Adamcağız 3000 beklerken 2000 TL aldı, kirayı kafadan düştüm sanmasın, sebebini söyleyelim" mahiyetinde bir haber vermedir. Kabul ederse ne ala, etmezse kendi bilir, dava açsın, siz de faturanızla gidin mahkemeye, olaylar gelişsin. Nedir bu Amerika'yı yeniden keşfetmişlik.

- Kiracı, evde yaptığı değişikliğin yarattığı değer artışını evsahibinden talep edebilecek.

Edemeyecek miydik hocam? Olur mu öyle şey? Ben adamın pencerelerini PVC yaptırıp bi de hediye mi bırakıcam? Güzelmiş. bu PVC'nin ya da ne bileyim mutfak dolaplarının filan benden sonraki kiracıya yansıtacağı fazlalığı bana mı vercek evsahibi?

Kaldı ki bir kere kapı gibi sebepsiz zenginleşme hükümleri, olmadı vekaletsiz iş görme hükümleri var. Ama yok illa böyle madde koyucaz gözümüzün gördüğü yere. Sonra efendim "hukuk eğitiminin kalitesizliği..." Sen her yere her şeyi koy, hiç arada bağ kurdurma, sonra efendim "E bu yeni nesil hukuk sistemini bilmeden yetişiyor." Bilmez annem. Böyle olmaz çünkü. Sayın hocam, siz kendi yetiştirdiğiniz hukukçulara "bak sen göremezsin ama ben senin gözüne sokayım, böyledir bu, bilmezsin sen" deme ihtiyacındaysanız bu bizim ayıbımız değil. hatırlatayım.

- Kiracı konuta kasten zarar verise ya da komşular için çekilmez olacak davranışlar sergilerse sözleşme hemen feshedilebilecek.

Oh my God. Bu ne şimdi? Kasten zarar verme zaten kanıtlanması zor bir mesele, ama dersin ki efendim işte bakın evin duvarları yıkılmış dolaplar sökülmüş filan... Somut bişeyler gösterebilirsin, kastı kanıtlamak biraz mesele olur. Peki hocam, "Komşular için çekilmez davranış" ne ola? Karaçarşaflı apartmanında başı açık dolaşmak olabilir mi, ya da ne bileyim, hacı apartmanına içkili gelmek? Alt komşunun kocasıyla kesişmek? Üst komşunun kızıyla sevgili olmak? Balkondan masa örtüsü çırpmak? Çekilmez derken? Neler yapıp yapamayacağımızı da söyleseydiniz tam olsaydı.

Çekilmez davranış ve komşuluk hukukuna uymamak zaten bir fesih sebebidir ve bu da somut olaya göre anlaşılabilir bir şeydir, fakat nasıl yani "hemen"?

Ortada tesbit yok, somutlanan bişey yok, ama sen hemen çık evimden. niye? Evde arabesk müzik dinliyomuşsun bitişik komşu rahatsız oluyomuş... Oldu canım.

Fesih tebliğinin ertesi günü eve gelen tahliye memurunu nasıl çıkarıcaz evden? Dua edelim o da arabesk dinliyor olsun, kafalarız evsahibini belki.

- Kiracı, evsahibinin ziyaret talebini kabul etmekle yükümlü olacak.

İnsani ilişkiler çerçevesinde, bir evsahibi satış, onarım, evi müstakbel kiracısına gösterme gibi durumlarda önceden haber vermek kaydıyla evine girebilir zaten, bunun bi sakıncası yok. (zaten bu da yeni ve ayrı bir madde olarak düzenleniyor, bir kaygınız olmasın...) Ama bu yükümlülük nedir kuzuş? Ben mecbur muyum elin adamına/kadınına her istediğinde "buyur gel" demeye? Farkında mısınız ama orada ben yaşıyorum, benim eşyalarım ve benim özel hayatım sözkonusu. Kabul edilebilir gerekçesi varsa ve ancak benim uygun gördüğüm zamanda gelecekse eyvallah ama onun dışında kusura bakmayın kapımın önüne bile gelemez kendisi. Görmiyim.

- Evsahibi evde acil tadilat yapılması gerektiğini belirterek usta getirirse kiracının bu çalışmaya izin vermesi gerekecek.

Ne? Nası yani? Nası ya şaka mı bu?

Acil tadilat gerektiğinden evsahibine ne, o mu bilecek ben mi bilicem? "Göksun Hanım siz bilmiyosunuz ama çatı su alıyor aslında..." mı diyecek evsahibi? Bu bir.

İkincisi, diyelim ki gerçekten evde tadilat lazım ve evsahibi iyi biri olduğu için yaptırmayı kabul etti sağolsun. Benim istediğim zaman girebilir sadece. O çalışma benim uygun gördüğüm bir zamanda olur. Bunun aksi düşünülemez.

Üçüncüsü, tanımadığım bi rsürü adamla öyle zbam diye özel alanıma girmesine izin veremicem üzgünüm. Bu ne ya, hangi devirde yaşıyoruz, bana evini sevaptır diye kiralamıyo ki evsahibi, eşek yüküyle paramı alıyo benim, bi de böyle gestapo gibi dikilecek mi başımda? Teftiş mi edilicem durup durup? Bu ne ya, sanki bağ bağışlıyor, lütuflarıyla boğuyor beni...

Hadi ordan. Hadi ordan!

20 Aralık 2010 Pazartesi

just for the record

kayıtlara geçsin:

listeye göre 22 aralık perşembe günü gebze'de duruşmam vardı. ofisten arabayla ve arabayı kullanan arkadaşla gidecektim. mis gibi.

önce, perşembe günü ankara'da bir duruşma olduğu ortaya çıktı (bunun nasıl olduğunu bilmiyorum) ve o duruşma bana patladı.

cuma günü ise hiç duruşmam yoktu, bu aslında alışıldık bir durum değil. fakat ne hikmetse, birdenbire, o gün de ortaya bir duruşma çıktı; üstelik o da ankara'da.

yani perşembe günü ankara'ya gidip cuma döneceğim. neden? 30'ar saniye sürecek iki duruşmaya girmek için.

lütfen kayıtlara geçsin:

bir daha böyle bir durumda sesimi yükselteceğim. çünkü cumartesi günü çok güzel bi şehirdışı takvimi yapıp herkese gönderdim, dikkat ricasında bulundum, mehmet abi'ye "buna dikkat edilmezse 'alan gider' uygulanması için eylem yapıcam" dedim ve yapıcam, evet.

19 Aralık 2010 Pazar

Ceza Kanunu değişti.

Günaydın,

Geçen gün gazetelerde okuduğumuz TCK değişikliği bugün yayınlamış. Görevi kötüye kullanmak artık "o kadar da" suç değil. Değişen kısımları metin üstünde belirtiyorum:

"MADDE 257. - (1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç(menfaat) sağlayan kamu görevlisi, bir yıldan üç yıla kadar(altı aydan iki yıla kadar) hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar(üç aydan bir yıla kadar) hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) İrtikâp suçunu oluşturmadığı takdirde, görevinin gereklerine uygun davranması için veya bu nedenle kişilerden kendisine veya bir başkasına çıkar sağlayan kamu görevlisi, birinci fıkra hükmüne göre(bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile) cezalandırılır. "

Cumhurbaşkanımızın kefil olma şekli çok garantiliymiş. Zira artık kefil olmasa da olur.

İyi pazarlar,
Göksun.

yazılmadık bi tivitır'ımız kalmıştı...

Koridorların en sevdiğim tarafı, eşimiz dostumuzla karşılaşmamız. Sahada olmayı zaten seviyorum da işte ara sıra arkadaşlarımızı görünce üstüne kaymak çekilmiş oluyor.

Geçen pazartesi, Beyoğlu’nda önce Ömer Abi sonra da Hacer Abla’ya karşılaştık. Ömer Abi sağolsun, “Ben seni hep okuyorum, ama beğendiğime ses etmem beğenmediğime ederim, o yüzden bişey demiyorum” diyerek beni mutlu etti. Hatta son yazdıklarıma atıf bile yaptı, gerçekten çok sevindim.

Ömer Abi duruşmaya girmişken Hacer Abla’yla da karşılaştık. Kendisine bir Türk kahvesi borcum var :)

Ofis sahibi olan ama adliyelere devam eden, “patron” olmayan avukatların varlığı beni o kadar mutlu ediyor ki anlatamam. Geçen sabah da, saat 9’da Taksim’de Erdem Abi’yle karşılaştık mesela. “Abi patron adamın bu saatte ne işi var” diye takıldım, meğer Erdem Abi o gün geç bile kalmışmış... Valla biat edesim geldi. Bunun çok doğal sonucu olarak, yüksek lisansta bana işini “Gecenin körüne kadar çalışıyoruz ama gerçekten hiç yük değil, ofisi seviyorum, git deseler de eve gitmem ki” diyerek anlatan arkadaşın nerede çalıştığını tahmin etmek hiç zor olmadı.

Neyse demem o ki, Hacer Abla da sağolsun bir ton motivasyon sağladı bana. Adliyeler olmasa gerçekten sosyalleşeceğim yok. Ne olacağım böyle bilemiyorum. Hah yeri gelmişken, ne olacağımı merak etmekte haksız da değilim aslında, o kadar “lüzumsuz” bulduğum twitter’da da hesap kullanmaya başladım. Bir hesap oluşturmuştum zaten geçen ay; Chuck dizisinin esas oğlanının tivit’lerini takip etmek için. Evet aynen bu sebeple. Biz ergenken Ricky Martin vardı ortalıkta, o zamanlar ne olduğunu açıklamamıştı daha, işte ona bile böyle ağzımı ayırıp bakmıyordum ben. 15 yaşında yapmam gerekenleri, ya da daha doğru ifadeyle, ancak 15 yaşında yaparsam abes olmayacak şeyleri daha yeni yeni yapıyor olmam da ayrı bi güzellik. Ama çok tatlıııııı : )))))

Diyordum ki, artık o hesabı kullanmaya başladım. Aklıma İsmail düşürdü, “Sen tam bi twitter kullanıcısısın” diyerek. Tamam öyle görünüyor olabilirim de, n’apıcam şimdi oraya ne yazıcam ki, ben kısa hiçbir şey yazamam ki. Bir de ona şekilli telefon lazım ki aklına bişey geldiği an yumurtlayasın. Bir kere ne yaptığını paylaşma fikri zaten bir garip. Dur bakalım ne zaman “Eeeeh” diyeceğim... Nitekim, İsmail “Neden kullanmıyorsun” dediğinde “Blog, mail, feysbuk, sözlük, bi de üstüne twitter’la uğraşamam” demiştim.

Ne yaptığını paylaşma hadisesine gelince... Şimdi o kadar alakasız bir yerden bir bağlantı kuracağım ki artık sıtkınız sıyrılacak ve gerisini okumayacaksınız.

Ben Adana’dan İstanbul’a ilk geldiğimde, dikkatimi ilk çeken şeylerden biri insanların akşamları perdelerini kapatmıyor ya da sadece tül perdelerini kapatıyor olmalarıydı. Buna uzun zamandır dikkat etmiyorum ama ilk sene gerçekten başım havalarda gezmiştim. Yok anacım, kimse kapatmıyor perdesini, kimse kendini “görünmez” kılmıyor. Bunu o zaman, insanların “kendini zorla gösterme ihtiyacı duyacak kadar yalnız olmalarına” vermiştim. Evet aynen bu cümleyle hem de :) Şimdi kendimi, twitter, blog, feysbuk ve sözlük’ün hepsinde birden vakit geçiren biri olarak, perdesini kapatmayan insanlardan pek farklı görmüyorum. Benim evdeki perdelerim hep kapalı, çünkü salt fiziken görünmek beni pek enterese etmiyor. Ama karşı penceredeki herhangi bir komşu kapımı çalıp çaya gelse seve seve kabul ederim, o ayrı.

Yukarıda arz ve izah olunduğu üzere, insanlarla karşılaşmayı ve zaman geçirmeyi severim. Bu sebeple, Konya günüm de gayet güzel geçti. Adliyeyi zaten yazmıştım, tekrarlamayacağım. Fakat şu eklemeleri yapmak isterim:

Konya Adliyesi’nin kafeteryasında televizyon var. Muhafazakarlığıyla bilinen bir şehir olduğundan, tabii bir de biz vapur ve İDO’larda Kanal 24’e alıştık, buna uygun bir kanalın izlendiğini düşünmüştüm ilk gördüğümde. Fakat aksine, gayet bütün gün NTV açıktı. Belki ben fazla küçük şeylere sonuç bağlıyorum, ama Kanal 24 yerine NTV’nin açık olması çok güzel bir şey bana göre.

Bir de, Konya’da hissettiğim “uzaklık” hissini paylaşmak istiyorum. Kafeteryada kahvaltımı yaparken, NTV’de Murat Kazanasmaz İstanbul trafiği hakkında bilgi veriyordu. İBB’nin trafik kamera kayıtları filan vardı ekranda, köprü kapalı, Çamlıca kilit, Okmeydanı ilerlemiyor filan... Ben ise Konya’nın bir köşesinde poğaçamı kemiriyorum. Birkaç kişi –sanki İstanbul’da yaşıyorlarmış gibi- dikkatle televizyona bakıyorlar filan. Kendimi o an, feci uzakta ve İstanbul’a feci yabancı hissettim. TV’ye bakıp “Burada mı yaşıyorum ben gerçekten acaba...” diye bir düşündüm, İstanbul’da yaşıyor olmak bana hiç gerçekçi gelmedi. Belki de hiçbir zaman o trafiğe girmeyip vapur kullandığım içindir, bilmiyorum. Ama cidden, sanki bambaşka ve benden çok uzaktaki bir şehre bakıyormuş gibi baktım İstanbul’a. Diğer şehirlerden ne kadar farklı yaşıyoruz burada.

Nitekim, ertesi gün Sirkeci’de duruşma bekleyen Avukat Hanım da buna paralel konuştu. Fethiye’de yaşıyormuş, İstanbul’a duruşma için gelmiş. Fethiye’de, avukatlar bahçede “çaylanarak” bekliyorlarmış durulmalarını, içeriden anons geliyormuş. Anons dediysem, iki sonraki dosyanın anonsu... Avukat hanımlar beyler çaylarını bitiriyor, sigaralarını söndürüyor, sohbetlerini tamamlıyor ve öyle giriyorlar içeriye. Gerçek olamayacak kadar güzel geldi bana bu, umarım gerçekten uygulanıyordur. Bizim için imkansız da olsa, en azından bir kısım meslektaşın böyle beklediğini bilmek güzel.

Aynı Avukat Hanım, İstanbul’da başına gelen “harika” bir hakim uygulaması da anlattı. İstanbul İş’lerden birindeydi sanırım, ne mahkemesi olduğunu tam hatırlamıyorum... İşte benim hatırlayamadığım mahkemede, Avukat Hanım’ın bayağı karışık ve dikkat gerektiren bir davası varmış. Ne olduğunu anlatmadığı için aktaramıyorum, ama tanıklar dinlenmiş, keşif yapılmış, rapor gelmiş, itirazlar verilmiş... dosya bayağı bir yol almış yani. Artık dosya karar beklerken, Sayın Hakim... karar vermiş evet... Görevsizlik! Duruşmada “Avukat Hanım ben bu dosyayı anlamadım, çok işim var uğraşamayacağım” gibi bir ifadeyle görevsizlik vermiş dosyaya. Ölür müsün öldürür müsün...

Ertesi gün duruşmaya gitmedim. Ofisteydim hep. Ufak tefek şeyler illa ki olmuştur ama hatırlamıyorum. Bugün de ofisteydim hatta. Cumartesileri nöbet sistemine geçtik, haftasonu haftasonu aklına iş düşen müvekkiller ararsa “helpdesk” olarak hizmete hazır olduğumuzu göstermek için. Bugün biri aradı mesela, telefona nasıl yetişeceğimi bilemedim. Sen telefon bütün gün çalma, tek bir kere çal, o da ne zaman olsun...

Ben de, ne zamandır elimde sürünen hizmet nedeniyle görevi kötüye kullanma dosyasına beyan yazdım. Ofiste iş hukuku olmayan dosya gördüğüm zaman kelimenin tam anlamıyla gözlerim parlıyor. Dün de bir itirazın iptali dosyası, üstelik de ticaret bile değil sulh hukuk dosyası için bilirkişi raporuna itiraz dilekçesi yazdım, döndüm döndüm okudum dilekçeyi.

Böyle nadiren başka bir hukuk dalından dava olduğu zaman stajyerlere sesleniyorum hemen “Bu dosyayı mutlaka okuyun inceleyin, farklı bu” diye. Bugünkü ceza dosyasını da vermiştim, umarım okumuşlardır. Ben ilk defa böyle bir davada dilekçe yazdım, önceki ceza dilekçelerim matbu örnek üzerinden gidilen bir iki imar kirliliği ve yine bir iki kaçak elektrik hadisesiydi. Sanık vekiliyiz dosyada; sanığı tanımıyorum ama dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde sevdim kendisini. Bir de küçükmüş daha, 88 doğumlu. “Yazık lan” dedim, “Yapmamıştır bu çocuk, dur ben şuna güzel bir şeyler yazayım...” Nitekim güzel de oldu bence. Sonra o yazdığımı da dönüp dönüp okudum.

Bugünkü son icraatım, Mehmet Abi’ye “Ofistekiler şehirdışı duruşma günlerini hazırladığım tabloya göre almazlarsa, ‘Alan gider’ uygulamasının başlaması için eylem yapacağım” uyarısında bulunmak oldu :) Bu şehirdışı işi, herkes birden dikkat etmezse tamamen sarpa sarıyor. Ben 8 Şubat’a 4 tane duruşma biriktirmişim Ankara’da, sonra bir de 10 Şubat’a alınmış... Gerçi bu 10 Şubat iyi bir örnek olmadı, o gün orada mutlaka olmam lazım. Öğrenci arkadaşların duruşması var, malum.

Evet aslında böyle düşünmek lazım. Her işte bir hayır vardır, ya da daha doğru ifadesiyle “hayır olandadır.”

Hazır şeb-i arus ruh hali üzerimden kalkmamışken, bu sözü hatırlamak çok iyi geldi.

İyi geceler,
Göksun.

16 Aralık 2010 Perşembe

Bakırköy'de bütün gün...

Gözlerim yanıyor. Sabah 5’te kalkmaktan nefret ediyorum.

Yine şehir dışındaydım.
*
Anlatmadığım hikayeler, geçen cumadan başlıyor. Bugün ise Perşembe. yazmaya vaktim olmadı diyeceğim ama, “vaktim olmadı” ifadesinin karşılığını açıklamam gerekiyor. Aslında boş vakitlerim oldu elbet. Ama o vakitleri “gerçekten boş” geçirmeyi tercih ettim. Yoruluyorum, yorgunum, sürekli başım ağrıyor. Şehir dışı meselesi değil sadece, tam olarak nedir bilemiyorum, sadece yorgunum ve başım ağrıyor.

Bu kadar depresif olmak istemezdim, nitekim yazının başında öyle değildim. Fakat bugün teyzemin 20. senesi, kuzenimin Feysbuk durumunu görmek keyfimi kaçırdı. Teyzemi kaybettiğimizde ben 6.5 yaşındaydım, çok hatırlamıyorum. Ama kuzenimle empati yapmaya çalıştığım zaman ciğerimin yerinden çıktığını hissediyorum ve bu beni ağlatmaya fazla fazla yetiyor.
*
Ben bir ağrı kesici alıp geleyim...
*
Geçen Perşembe günkü havayı hatırlıyor musunuz? Sırf öyle günler yüzünden kendi işimi yapmaktan vazgeçebilirim... Ücretli avukat olmanın bence tek güzel yanı, müvekiller genelde şirket olduğu için mis gibi taksi kullanabiliyosun. Soğuk+yağmur+rüzgar kombosunda kendimi bütün gün otobüs beklerken düşünmek istemiyorum...

İşte ben o gün, neyse ki pek dolaşmış sayılmam, sabahtan akşama kadar Bakırköy Adliyesi’ndeydim. Sabah nasıl gittiğimi ve adliyeye vardığımda nasıl göründüğümü gerçekten anlatamam... Kot giymiştim ve ayağımda da kalın lastikli bot vardı. Bir yandan botlar gıcırdıyor, bir yandan paçalarım ıslak ve ağırlaşmış olduğu için birbirine sürtünüp lüzumsuz sesler çıkarıyor, saç baş zaten yalan olmuş, üstelik bir de zangırdıyorum üşümekten, offf o halimle AB’den sığınma isteyebilirdim.

Peki neden bu hal vaziyet? Zapta adımı yazdırıp önceki beyanlarımızı tekrar etmek için.

Duruşmanın biri 10’da öbürü 13.30’daydı, tabi 13.30 duruşmasına 16’da girmiş olmamın bi haber değeri yok. Vaka-yı adiye böyle bişey. Neyse kitap ve gazete almıştım tabii ki yanıma, o yüzden vakit geçirmek çok sorun olmadı.

Baro odasında (4. kattaki) Evrim’le karşılaştım mesela. Dosyadan fotokopi almak için dilekçe yazıyordu. Vekaletin olan dosyadan suret almak için dilekçe yazmak zaten yeterince saçma bişey, bi de üstelik karşı tarafın delilleri için yazıyor dilekçeyi Evrim. Davacı vekilinin delil olarak sunduğu dosyadan fotokopi vermiyorlarmış kalemdekiler, illa dilekçe yazıp havale almak gerekiyormuş. Savunma hakkımızı kullanmak için hakimden havale almamız gerekiyor yani yargı dünyamızda.

Öğlen Vilson Hocamı aradım “Buralardayım, size uğramayı düşünmüştüm ama adliyeden çıkamicam, bari arayıp hatır sorayım...” diyerek, meğer o da adliyeye gelecekmiş. Karşılaşmak iyi oldu, avukat milleti birbirini en rahat adliyede görebiliyor. Üstelik, geldiğinde ben 7. kat 5. bloktaydım kendisi 1. kat 1. blokta; “Hocam tamamen ayrı dünyaların insanlarıyız...” dememe rağmen üşenmedi geldi bizim oraya.

Hadi 5-10 dakikayı da öyle geçirdik, yahu benim sıram hala gelmiyor... Nasıl bir hakim bu anlamıyorum ki... Ne yapıyor içeride, tanıklara ne anlattırıyor, nedir olan biten?

Sıra bize gelince anladım...

Hakime Hanım, dosya baştan beri kendisinde olmasına rağmen hiçbir şey hatırlamıyor olacak ki, celse esnasında baştan sona kadar bir daha okudu dosyayı. Evet. Biz taraf vekilleri olarak davayı baştan sonra bi özetledik (o kadar duruşma beklemenin olumlu tarafı: sizin olmayan dosyaları da bolca okuyup öğreniyorsunuz) Sayın Hakim bilirkişi raporunu bi okudu, rapordaki sonuçlarla bizim talebimizi bi karşılaştırdı, bişeyleri anlamadı ya da görmedi tekrar sordu, sunulan ihtarnameyi bulamadı benden kendi dosyamın içindeki ihtarname aslını aldı vs vs...

Sonra da, bizi “Karar vericem biraz dışarı çıkar mısınız” diye kapı dışarı etti. Avukat Bey’le konuşuyoruz:

- Ya bu bilirkişi de hep aynı şeyi yapıyor, hakim misin kardeşim hesabını yap bırak...
- Evet ya bi ton esasa girmiş, bi de hep bu adama veriyolar dosyaları niyeyse...
- Bu hakim hep bu bilirkişiye verir evet. Ben bi dosyada bilirkişiye itiraz ettim "hukuki tavsif yapıyor, bilirkişi esasa giremez" dedim. Hakim demesin mi "Avukat Bey zaten o yüzden bu kişiye veriyoruz" diye... Hakim kendi okumayıp bilirkişiye veriyor, raporun aynısını da karar diye yazdırıyor.
- ...

Daha ne diyeyim ki bu hakim için?

Neyse duruşma bitti, dava kısmen kabul edildi. Ama zaten ben kararı dinlemedim bile, o kadar baymış haldeydim ki! Sanırım büyük kısmını kabul etti, zaptı okumadım bile. Koşar adım adliyeden uzaklaşmak istiyordum ve doğal olarak asansörlere yöneldim. Fakat hepimizin bildiği gibi, Bakırköy’ün özellikle ortasındaki asansörler Godot gibidir. Tabii ki çok bekledim, o arada yandaki “VIP” asansöründen bir sürü katip faydalandı. Kırmızı halılar, halılı yolu “maraba yolundan” ayıran trabzan gibi şeyler, (onlara ne denir bilmiyorum) özel asansörler filan... Biz de “hukukçuyuz” diye dolaşalım ortalıkta. Bizim tuvaletimiz bile yok, alem kırmızı halıda yürüyor.

Adliyeden çıkıp kendimi bir taksiye attım şükür. Yolda, aslında Balıkesir’de yaşayan fakat buraya annesini ziyarete gelen şoför beyin, trafik sorununu Kürtlere bağladığı bir söyleve maruz kaldım. “Burada çok Kürt var, hepsi buraya geldi. Balıkesir’de hiç yoktur. Bizim orada Selanik göçmeni çok var, onlar da çok içerler ama iyilerdir kimseye bir zararları yoktur” diye anlattı bişeyler. “Hıı hıı” deyip dinlermiş gibi yaptım.

Cuma günü işte öyle bir gündü.

Pazartesiyi ayrı bir blog olarak yazayım, yoksa cidden tek blog on sayfa filan olacak. Daha bunun Konyası, Sirkecisi Ankarası var.

Tu bi kontinyud,
Göksun.

Adalet Akademisi Örtmen Yönetmeliği

Merhaba arkadaşlar,

Bu Adalet Akademisi meselesi eskidi, teee 2008 seçimlerinden önce konuşuyorduk biliyorum. Bu Akademi'ye karşı herhangi bir yerden herhangi bir müracaat vs var mı bilmiyorum, konuya da hakim değilim zaten. Belki bunları çok konuşmuş da olabiliriz yani.

Bugünkü RG'de, TAA Öğretim Elemanları ve Çalışanları hakkında bir yönetmelik var. İsmi bayağı uzun, yazma üşendim. Linki şudur: http://rega.basbakanlik.gov.tr/main.aspx?home=http://rega.basbakanlik.gov.tr/eskiler/2010/12/20101216.htm&main=http://rega.basbakanlik.gov.tr/eskiler/2010/12/20101216.htm

Akademinin hakim, savcı, avukat, noter ve adliye personelinin tümüne birden yönelik olduğu açık. Fakat örtmenlerimizin neden hep yüksek yargıdan olması gerektiğini anlamadım!? Öyle düzenlenmiş - pardon tam olarak öyle değilmiş bir daha baktım. Yüksek hakimleri kendi başkanlıkları seçiylor, bir de noterler var tabi ki. Noterler, benim bin kere dairesine gidip bir kere yerinde görmediğim insan grubu, bana meslek öğretecek. Pöeh diyorum izninizle. Çok istiyorlarsa Sayın Abdullah Gül'e hocalık yapabilirler, noterlik vasfını pekiştirmek maksatlı.

Yalnız bir de şöyle bişey var, "alanında uzman diğer kişiler" olarak da araştırmacı ve danışman olarak görevlendirilebiliyormuşuz. "Alanında uzman diğer kişi." - bildiğin yeminli mali müşavir, olmadı teknik bilirkişi. O da, araştırmacı olarak. Yanlış olmasın.

Ben adliye koridorları alanında hiç de fena değilimdir mesela, katiplerle - genelde- çok güzel anlaşırım. Hangi adliyenin orada ne yenir bilirim filan. Hangi hakim yetki belgesine vekalet harcı istiyor sayarım. Uzmanlığımı alıp avukatlara adliye pratiği, hakim ve savcılara da avukatlara nasıl davranılacağı konusunda ders vermeye talibim. Noterlere ise en baştan başlamak gerekecek, onunla uğraşamicam. "Bak bu bir dosya, en alta vekaleti koyarsın..."

Neyse benim uçağım kalkıyor. Size sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Göksun.

peki ya travestiler?

Arkadaşlar bişey sorucam müsaitseniz,

Travestiler ve transeksüeller, gözaltı/tutukluluk sürecinde nerede tutuluyorlar?

Az önce stajyer arkadaş bugün girdiği bir ağır ceza duruşmasını anlattı da, sanıklardan biri tutuklu bir travestiymiş. Duruşma sonrası savcı stajyerlere dönüp, bu tür sanıkların nerede tutulduğunu sorunca çocuklar kalakalmışlar tabi :) Savcının dediği, travestilerin ayrı bir koğuşunun olduğu yönünde. Ama bana inandırıcı gelmedi.

Bilgisi olan var mıdır? Eğer erkeklerle birlikte tutuluyorlarsa adımı derhal Lambda'ya yazdırıyorum.

Teşekkürler,
Göksun.
*
Merhaba Goksun,

Bununla ilgili bir Tuzuk var ve bu Tuzugun 69.maddesinin (e) bendine gore digerlerinden ayri odalarda kalmalarinin saglanmasi gerekiyor.Asagidaki adresten bulabilirsin Tuzugu.

Arin
http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/26907.html

*
Arin Abi teşekkür ederim,

Bu sefer kendim araştırmamıştım itiraf ediyorum :) Düzenleme olması iyi bişey tabi de, uygulama nasıl? Olabildiğince nazik ifade etmeye çalışıyorum ama başaramayabilirim, bu vatandaşların ne olduklarına nasıl karar veriyorlar?

Bu soruyu muziplik olsun diye sormuyorum vallahi, bir ara eşcinsel olduğu için askere gitmek istemeyenlerden ilişki esnasında çekilmiş fotoğraf istendiğini okumuştum. "Bir ara" dediğim, 10 yıldan fazla oluyor. Bir şey değişti mi, bilmiyorum.

Göksun.

*
Sevgili Göksun,

Sorunu anlayamadım!!!Ne olduklarına nasıl karar veriyorlar derken neyi anlatmaya çalışıyorsun?

Eşcinsellik, bir cinsel tercihtir.Bunun dışında erkekse erkektir bayansa da bayandır, bu hususun cinsiyetle bir alaksı yoktur.Bunun dışında karar verilecek bir şeyi kast ediyorsan onu açıkça yazarsan sevinirim...Kıvanç
 
*
Peki Kıvanççım :)

Bu tabii ki bir cinsel tercihtir. Dediğimin bununla alakası yok.

"Bu vatandaşların ne olduklarına nasıl karar veriyorlar" derken, kendi verdikleri karardan değil, onları koğuşlara yerleştirecek olanların kararından bahsediyordum.

Bu kararı verecek olanlar mesela, "Madem eşcinselsin, hemcinsinle ilişkiye girerken çekilmiş fotoğraflarını getir" diyebiliyorlar. Yıllar önce okuduğum şey, bu talebin yöneltildiği bir eşcinselle yapılmış olan röportajdı. Sonradan video istendiği de olmuş. Şimdi neler oluyor diye merak içindeyim.

İyi akşamlar,

Göksun.
*
Rica ederim Goksun.Senin paylasimlarina karsi borcumu hala odeyemedim.

Gercekten de escinsel kogusu var.Ancak buraya yerlestirilenleri nasil tespit ettikleri konusunda benim de ayrintili bilgim yok.Beyan esas aliniyor diye tahmin ediyorum.Yani vicdani redle ilgili uygulamadan farkli oldugunu tahmin ediyorum cunku vicdani redle ilgili o vahim uygulamadaki amac kisinin gercekten escinsel olduguna dair dogruyu soyleyip soylemedigini tespitti.Ama burada durum farkli.Kisinin gercegi soyleyip soylememesinin burada onemi yok.Neticede herkes hemcinsiyle ya da ayni cinsel yonelimdeki kisilerle kalmak isteyeceginden dogruyu arastirma gibi bir dertleri olacagini sanmiyorum.

Gecenlerde Radikal'de acikli bir haber vardi.Konuyla birebir iliskili olmasa da aklima geldi.Adres asagida:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&VersionID=63353&Date=01.12.2010&ArticleID=1030905

Arin
*
Merhaba tekrar,

Bunu Lambda İstanbul'a soracağım, acaba neler oluyor. En iyi onlar bilir.

Sevgiler - az sonra yeni bir haber ve yeni sorularla karşınızda oluciim,

Göksun.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Ayrımcılığa karşı olan başbakan, ODTÜ'lülerin de biber gazlanmasını sağladı.

Merhaba,

SoL Haber Portalı'ndan son dakika: ODTÜ'de Erdoğan'ı protesto eden gençler biber gazlanıp gözaltına alınmış. Buyrun: http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/odtululer-erdogani-protesto-etti-haberi-36934

Bizden öncekilerin gençliğini samimiyetle merak ediyorum. Biz onlara göre son derece "steril" yaşıyoruz, ona rağmen sürekli bir sinir ve tepki halindeyiz, çünkü gündem insanı gerçekten "anarşik" yapıyor. 70'lerin 80'lerin gençlerinin o zamanlar ve şimdilerde neler yaptıklarını cidden merak ediyorum.

Acaba ben de, 40 yaşını geçmiş, kendi işini yapan, işe günler-haftalarca gitmese bile parasından emin olan biri olduğumda (olur muyum ki?) yerimde sakin sakin oturacak mıyım? Hatta acaba bir gün, bir kısım Denizler kuşağı gibi Özalcı mı olacağım? Bilmiyorum. Ama bunları yazıyorum ki, bir gün çoluğa çocuğa karışırsam 26 yaşımı unutmayayım.

Neyse size kolay gelsin.

Göksun.

Konya Adliyesi

Merhaba arkadaşlar,

Ya allahınızı severseniz biri beni durdursun. Aklımda o kadar şey varken "Uykum var, üşeniyorum şimdi. Ben en iyisi Konya Adliyesi hakkında birkaç not yazıp yatayım..." diye "not almaya" başladım, buyrun aşağıdaki şey çıktı. Hayır, o kadar vakitte doğru düzgün blog da yazardım ben, oldu saat 1... Neyse olmuşa çare yok :)

Konya Adliyesi'ne gidecek olan varsa, özet bilgi için buraya buyrun, bu da böyle bir blog ürünü olsun:
*
- Havaalanından taksiyle gidecekseniz, 15 dakika filan sürer, 43 lira tutar. Trafik yoktur, taksilerde fiş vardır.

- Evet, karşınızdaki o Selçuklu binası adliye. Ama güzel olmuş. En azından bir mimari tarzı var, Bakırköy Adliyesi gibi gudubet görünmüyor. İçi de aydınlık ve ferah, ama neticesinde hiçbir büyükşehir adliyesi "tam kullanışlı" olamıyor maalesef. Burası da karışık.

- Her katta fotokopi ve birkaç tuvalet var, müsterih olun. Tuvaletler herkese açık ama enteresandır ki temiz. Rahatlıkla girilebilir. (Şişli'nin on metre öteden kokan tuvaletlerinden sonra hele...)

- Cübbe tek bir yerden alınıyor. A blok zemin katta bir köşede, merdiven altına kısılmış gibi görünen ve üstünde baro yazan kapıdan girin, sizi bambaşka bir dünya karşılayacak. Adliyede baro gerçekten var. Cübbeyi de oradan alıyorsunuz kimlik bırakıp. Ücretsiz. Vestiyer filan gayet doğru düzgün, üstelik kalabalık filan da değil. Kaldı ki olsa bile yeterince geniş zaten, bizimkiler gibi itiş kakış yaşatmıyor.

- Her katta (sanırım birkaç tane) avukat ve bilgisayar odası var.

- Zemin kattaki kafeterya güzel bir yer. Sabah giderseniz, taze çıkan poğaçalarından kes-sinlikle yiyin, unundan olsa gerek çok leziz. Peynirli ufak pizza, su ve çay 2 lira. Evet iki. Zaten Konya'nın gayet ciks denebilecek bir yerinde bile neskafe ve çaya toplam 5 lira veriyorsunuz. Kafeteryaya dönersek, yazın daha iyi oluyordur çünkü adliyenin orta avlusunda masaları var. Güzel olmuş.

- Orta avlu, evet. Çiçek böcek, bank filan. Görüntü güzel. Kare şeklindeki adliyenin bir ucundan bir ucuna avludan geçilerek gidilebiliyor. Sırf bu yüzden birkaç ekstra puan verdim aslında ama hava soğuk diye kapatmışlar...

- Kafeteryanın hemen yanındaki kapalı kapıyı açmaktan çekinmeyin, zira orası avukat kafeteryası. Sandalye değil koltuk var, birkaç bilgisayar da var ama feci kalabalık. Masalar da dip dibe haliyle. O yüzden eğer uzun oturmayacaksanız siz gidin "vatandaş" bölümünde oturun.

- Tabii ki kablosuz ve ücretsiz internet var. Gayet de hızlı. Otururken Farmville'den biber bile topladım.

- Personelleriyle ilk defa karşılaşıyorum fakat gerçekten olumlu bir ilk izlenim edindim. Nemrut değiller, dinliyorlar, yardım ediyorlar filan. Çok güzel.

- Yalnız sanırım bu adliyede kapıya asılan duruşma listesi kavramı yok. Saat 9'da salona gidiyorsunuz, kimse yok, liste yok, mübaşir kim belli değil, belli olduktan sonra da zaten salonda katibin yanında oturuyor kapıya fazla gelmiyor. Anladığım kadarıyla avukatlar 9'da gidip listeyi mübaşirle birlikte yapıyorlar, herkes sırasını biliyor.

- Evet bu listenin avukatlar tarafından müdahaleye son derece açık olduğunda ısrarlıyım. Zira duruşma salonu tamamen kaotik bir şekilde dolup boşalıyor. Ne oluyor, o niye orda, öbürü kim, bunların orda ne işi var... Derken bakıyorsunuz 3 duruşma birden geçmiş. Avukatlar duruşma salonuna, sanki kaleme girer gibi girip çıkıyorlar gayet. Enteresan.

- Tek bir tane kot pantolonlu avukat ve yine tek bir tane uzun saçlı erkek avukat gördüm. Gerçi çok kalabalık da değildi. Bizim adliyelerin performansı salı günü yüksek olur ya, sanırım gözüm ona alışmış.

- Elinde cübbeyle gezen bir türbanlı gördüm ama avukat mıydı, avukatsa da duruşmaya öyle mi girdi bilmiyorum. Takip etmek isterdim; hayatın gerçeklerinin kendi uygulamasını nasıl oluşturduğunu görmek faydalı olurdu. Adliyede çok türbanlı gördüm ama personeller miydi avukatlar mıydı bilemiyorum.

Oradan çıkınca yemek için Konak Lokantası'na gidin. (http://www.koskkonyamutfagi.com) Şoför "Bi yakında var bi uzakta var" derse yakın olanı seçin, asıl Konak orası. (Eskiden Köşk'müş adı.) Yiyeceğiniz her şey muhtemelen güzeldir. Fırın kebap, bamya çorbası ve höşmerim helvası çok güzel. Sacarası adlı tatlı, boş baklava. Şerbetli tatlı sevmeyene tavsiye edilmez, kesiyor. Sarma güzel, pazı yaprağından. Kıymalı börek güzel ama özel tavsiyeyi evde yapılan normal börekten daha fazla hak etmiyor. Sebzeli kebap da güzelmiş ama masada onu yiyen ben değildim.

Bu lokantadaki hesap, İstanbul gibi değil tabi ama Konya ortalamasının üstünde. Şöyle bir parametre verebilirim, aynı yemeği Üsküdar Kanaat'te 1.5-2 katı fiyata yersiniz. (Buna rağmen hala Konya ortalamasının üstünde diyorum ki siz ortalamaya oradan pay biçin) yine aynı yemeği Çiya'da zaten bulamazsınız. Çiya, sıcak yemeği biraz ekşi biraz tatlı katkısıyla yöresel diye itikleyen ama biber salçasından haberi olmayan bir garip oluşumdur benim gözümde.

Bu yazı giderek, Konya Adliyesi'nden çıkıp Konya başlığına doğru ilerlemeye başladı. Ben uzatmasına uzatırım, fakat burada keselim ve meslektaşlara kolay gelsin diyerek hızla uzaklaşalım. Zira iyi dinlenmek lazım, perşembe sabah da Ankara yolundayım.
*
Special thanks to: Yemek faslı konusundaki yol göstericim Sevgili Engin İsmail'e ayrıca teşekkürler :)
*
İyi geceler,
Göksun.

10 Aralık 2010 Cuma

keyword

sonradan yazmak için şimdiden anahtar sözcükler vereyim...

bugün büt-tün gün bakırköy'deydim
sabahki gidiş ve adliyeye vardığımdaki hakim
saatlerce bekleme
bilirkişi avukat hakim yorum filan
evrim
yeşim
savcı halısı filan, asansör ayrı zaten.
13.50'den 16'ya
10 iş hakimi
vilson

+
hacer abla
ömer abi
radikal'deki akif beki tepkisi - kim ne demiş - sol haber portalı'nda çıktı.
+
konya (dün)
bugünkü sirkecideki fethiyeli avukat hanım
görevsizlik meselesi bi de. onun anlattığı.

çüz.

8 Aralık 2010 Çarşamba

.

aklımdan aynı anda çok şey geçiyor ve aynı zamanda gözlerim çok dolu. düzeltmeye kasmadan, nereden hatırladığımı bulmaya çalışmadan, dediğimin aslında ne olduğunu göstermeye uğraşmadan takılıcam.

bir insanı sevmekle başlar her şey diye laf var, ademi adem eden üç harfle beş noktadır (eski dilde aşk) aynı zamanda, her şey dünyevi aşkla başlar, falan filan bi sürü bi şeyler. sevmek gerçekten çok başka bir his, insan sevilerek değil severek bir hale yola gelebiliyor ancak. sevebilmek çok farklı bir kapasite ve yetenek, herkes sevemez. bu bir realite. sevmenin "irşad edici" tarafının herkes farkında olamaz, herkes kendisini bu kadar açamaz, birini gerçekten çok sevmenin ne büyük bir ruhsal bütünlük olduğunu herkes fark edemez.

insan ancak "çok severek" bulur yolunu. ancak gerçekten çok sevdiği zaman empati yapar çünkü ancak o zaman bunun gerekliliğini gerçekten hisseder. fenafillah böyle bişey işte, böyle başlıyor. o kadar çok empati yapıyorsun ki, sonunda "ben o oldum" diyorsun.

insan ancak çok severek kıymet bilir. ancak çok severek paylaşır, çok severek birlikte bir hayat kurar, çok severek hoş görür. o kadar sever ki, ondan gelecek her şeyi de sever. çünkü kaynağını sever. evet var böyle bir his, ben bu hissi biliyorum. bu bir yetenek, bir kapasite. kesinlikle böyle. bu yazdıklarıma "pöf bu nası bi arabesk" demek kadar bariz bir faşizm olabilir mi? insan ulaşamadığı ciğere pis der mi? var diyorsak var kardeşim.

tabii ki bu ha deyince olacak bir şey değil. bunun farkında olan iki insan gerektiriyor.

istiyorum ki, rahat rahat, çağlayanlar gibi, hayvan gibi sevsin insanlar birbirlerini. ama hayvan gibi. sabahlara kadar ağlayayım gerekirse, ama sarılınca geçeceğini bileyim. saçma sapan bişey yapmış olsun, ben affedeyim, rahat ettireyim ama edeceğimi de bileyim. neyse ya ben biraz daha ağlıyim. çok canım sıkılıyor. beni hep bu chuck mahvetti.

5 Aralık 2010 Pazar

iş hukuku

kitapta yazdığı kadarıyla güzel hukuktur da, pratikte "düzene" ciddi bir etkisi yoktur.

evet, fazla mesai yapan işçi dava açtığı takdirde parasını gayet güzel alır. tüm tüzel kişi işverenler de davayı kaybedeceğini ve o parayı gayet güzel ödeyeceğini bilir. peki fazla mesaiyi davalık olmadan, adam gibi ödeyen işveren var mıdır?

aynı şekilde, tüm işverenler ihbar tazminatını çatır çatır ödemek zorunda olduğunu da bilir.
performans sebebiyle işçi çıkarmanın o kadar da kolay bişey olmadığını da, mahkemenin yazılı değerlendirme isteyeceğini de, o değerlendirmenin işçi tarafından biliniyor olması gerektiğini de bilir.
haklı sebeple fesih yapılıyorsa, işçinin yazılı savunmasının alınması gerektiğini de bilir.
sgk primini eksik yatırdığı takdirde kuruşu kuruşuna tamamlamaya mahkum olacağını da bilir.

tüm kurumsal şirketler, yukarıdaki prosedürlere uymadıkları takdirde işçinin açtığı davayı kazanacağını, hem işçinin parasını, hem bunun faizini, hem mahkeme masraflarını, hem de karşı taraf vekalet ücreti ödeyeceğini bilir. zamanında personele 100 verecekken, mahkeme sonucu onlara 500'e malolur belki. ama yine de mahkemeye gitmeden zırnık koklatmazlar.

çünkü, bir davanın kesinleşip de işverenin tüm bunları gerçekten ödemek zorunda kalması, en az 5 yıl gerektirir. ki bu da, karar yargıtay'dan bozulmazsa 5 yıl. bir de bozulursa kafadan 7 yıla çıkar süre. o sürede işveren, 100 lirayı çoktan 100bin yapar. bunun 500'ünü de işçiye vermekte beis görmez.

işte bu yüzden, 4 ayda bitirilmesi gereken işe iade davaları bile yıllar aldığı için, iş hukuku ne derse desin, o primler eksik yatmaya devam edecektir. zira hukuk asla sadece kanunla ilgili değildir.

3 Aralık 2010 Cuma

ben geldim :)

Uuu beybi, buralara gelmeyeli çok oldu. Aslında buna hala pek vaktim yok, hiç işim olmasaydı bile daha yemek yiyip duruşmaya gideceğim. Amaan, işler nasıl olsa yetişmeyecek, öldük ölmeye iki elma daha yiyelim…

Radikal, bir süredir bana iyi malzeme vermiyordu ama dünkü sayısı tam bana göreydi. Yine bir sürü şeyin yanına yıldız çizdim “Buna laf at” diye. Okuma yazma kısmını havaalanı bekleme süreme bırakmıştım, güzel okudum güzel düşündüm ama bir şekilde motivasyonum kırıldı ve bıraktım. Bugüne kısmet olur umarım.

Bu arada Radikal demişken, bu gazetenin yeni hali böyle şey gibi, nasıl diyeyim, NTVBLM dergisi gibi filan. Çocuğa verilen yalancı meme gibi. Tamam ihtiyacı karşılıyor, insanları mutlu ediyor, okunuyor aranıyor filan ama… I ıh… Solculuk iddiasındaki bir yayın, bu kadar “teenage” olmamalı. (“Ergen” kelimesini bilerek kullanmadım bu arada, ergenlik değil bu teenage’lik.) Eski Radikal’in düzenli okuyucusu değildim ama okurken içim ezilirdi, “Ne oluyor bu insanlara ya!” diye sinirlenirdim, kendimi bir şeyler yapmak zorunda hissederdim. Bu Radikal, Ezgi Başaran’ın yazar olduğu, Eyüp Can Sağlık’ın yönettiği, tamam Hasan Celal Güzel’in olmadığı ama Akif Beki’nin hala olduğu Radikal… Bilemiyorum. Olmuyor. Doğan Medyası’na zaten sinir oluyordum ve solculuğun DMG’ye kalmış olması beni zaten çok rahatsız ediyordu, fakat artık durum çok daha vahim. Çok daha rahat okunan çünkü çok daha “light” olan, gençlere çok daha yönelik, daha çok “özel üniversite ortamını” andıran ve tam da bu sebeplerle çok daha tehlikeli bir gazeteyle karşı karşıyayız. Oysa ben İstanbul Üniversiteliyim.

Burada özel-devlet ayrımcılığı yapıyorum gibi görünüyor ama konu bu değil. Yaptığım şey ayrımcılık değil, farkı göstermek. Hem devlet hem de özel kampüslerini görmüş olan herkes, ne demek istediğimi çok net anlayacaktır. Karşı çıkmadan önce, bir bizim Beyazıt’a bir de herhangi bir özel okul ortamına bakmanızı rica ediyorum. İşte Radikal böyle bir şey, Santral’den filan bildiriyor. Evet neredeyse her gün okuyorum ama sevmiyorum.

Hah, devlet üniversitesi dedik, dakika bir gol bir. Dünkü Radikal, sayfa 3. Yıldızlı haberimizin başlığı, “Erken gelen avukat olur”

9 Eylül Hukuk’un kontenjanı 200’den 400’e çıkarılınca, öğrenciler yer bulamadıklarından birbirlerine düşüyorlarmış. Buyrun, ister gülün ister ağlayın.

Sürekli yeni hukuk fakültesi kurulması ve mevcutların da kontenjanlarının artırılıyor olması, eğer yargıyı yozlaştırmak için yürütülen bilinçli bir politika değilse benim de her düşündüğüm yanlış olsun. Ayrıca, baroların ve TBB’nin neden buna doğru düzgün itiraz etmediklerini de çoktan çözdüm; patronlarımızın elinin altında süfer işgücü üreten araçlar var artık, neden bu mekanizmanın çökmesini istesinler ki? Bugün 40 yaşının üstünde olan patron avukatların pek çoğunun, bu Çinli işçilerin mevcudiyetinden rahatsız olduğunu hiç mi hiç sanmıyorum. Ha arada benim gibi Kürtler de çıkıyor, bizim dilimiz biraz uzun… Bu Kürtlük meselesine bir ara dönüciim…

3. sayfadan sonra, sağlı sollu iki tam sayfa BİM reklamı var ki burayı geçebiliriz. Gerçi Radikal’de Migros reklamı bulunması daha uygun gibi sanki, ama burada esas olan sayfayı çevirir çevirmez iki tam sayfalık reklamla karşılaşıyor olmamız. Bu ne be! Radikal, abisi Hürriyet’in yolunda çok başarıyla ilerliyor. Büyüyünce Macrocenter reklamı basacak.

BİM reklamlarını da sayfadan sayıyormuşuz, hemen akabindeki sayfanın numarası 6. Burada, Kemal Türkler davasının zamanaşımından düşmüş olduğu haberi var. Şu an biraz sinirliyim, üslubuma da yansımıştır eminim. Keskin olabilirim, fakat bana öyle geliyor ki, böyle davaların zamanaşımına uğramasının hikmeti, Radikal’in önceki sayfalarında açıktır. Birincisi, her önüne geleni hukukçu yapıp hukuku yozlaştıran bir devletten daha iyisi beklenemez. İkincisi ise, sol olma iddiasındaki gazetenin, bu haberi vermeden hemen önce iki tam sayfa market reklamı yapmasındaki ironidedir. Kemal Türkler haberini “Hmm, demek bugünlerde Hürrem hazır çorba 0,45 liraymış…” diye düşünürken okumak kime ne kazandırır, itinayla sorgularım. Açık seçik görülmüş katillerin davası zamanaşımından düşerken, sen 1.5 liralık parfümlü kolonyanın derdine düş Radikal gazetesi, aferim.

8. sayfada Cüneyt Özdemir var. Cüneyt Bey’le yıldızımız hiç barışmamıştır, ben genç kızların sevgililerinden hoşlanmamak gibi bir huysuzluk sahibiyim. Can Dündar’dan da pek hazzetmem mesela, ergenliğini 90’ların başında yaşayıp da Can Dündar’ın sesiyle mest olmayan kız yok gibidir zira.

Neyse şunu diyecektim, dün değil de evvelsi gün, bu CÖ, Hakkı Devrim’den söz etmiş. Hakkı Devrim bir gün önce CÖ’nün birkaç Türkçe hatasını düzelmişti, CÖ de “Hakkı Devrim’i severim.” diye başlayıp, “Bizim yanlışımızı göreceğine, kendisini nasıl okunur kılacağına baksın” gibi bir cümleyle bitirmiş. Dünkü yazılarını okumadım, dikkatimi pek cezbetmedi. Fakat sayfası gelmişken, kendisinden bu şekilde söz etmeyi de görev bilirim.

9. sayfada Ermeni patriği meselesi var. Sanırım hepimiz zaten konuyu biliyoruz. Özellikle “başvekil atanması” hadisesi çok lüzumsuz görünüyor, nitekim bir gün önceki Radikal’de “Patrik atanmaz, seçilir” kabilinden Ermeni beyanları da vardı. Böyle bir şey olabilir mi ya, üstelik açılım maçılım bişeyler diyen Sayın TC, nasıl bu kadar “kapanımcı” olabiliyor? Ya gerçekten bu ülkeye tahammül edemiyorum bazen.

Haberde Sebu Abi de geçiyor, açtıkları iki ayrı davadan söz etmiş. Bu işler nasıl işler bilmiyorum, Sebu Abi’yle konuşmak lazım ama, Ermenilerden bir daha özür dilesek olmaz mı mesela?

Bir sonraki sayfada Akif Beki boy gösteriyor. Sayın Beki, köşe fotoğrafında eski patronuma (şu beni telefonla işten çıkaran) çok benzediğinden midir, kendisini her gördüğümde içim sıkılıyor. Bu sıkılmanın, Kanal 24’ün yönetmeni ya da Tayyip Danışmanı filan olmasıyla alakası yok tabii. Her neyse, kendisini bu yazımıza konuk etmemizin sebebi, bir önceki yazısında olduğu gibi hükümeti Wikileaks karşısında korumuş olması değil. Enteresandır, bu sefer dediği şeye kulp takmıyorum. Gayetten de absürd bir şeyden haberdar ediyor bizi.

Milli marşlar da eser sahiplerinin fikri mülkiyet hakları kapsamındaymış meğersem. Alman bir meslek birliği, İstiklal Marşı’nı çalan okuldan telif hakkı istemiş! TC bir de bakmış ki, meğer marşın fikri haklarını devletleştirmemişmiş… Yani, Osman Zeki Üngör’ün vefatından 70 sene geçmediği için, marş halen kamu malı haline gelmiş değil.

Komik mi değil mi karar veremedim, Allah’ım ne garip şeyler oluyor dünyada… Meslek birliğinin kimin adına harekete geçtiğini bilmiyorum, gerçekten böyle bir hak var mı onu da bilmiyorum. Ama hareketin kendisi yeterince tuhaf zaten.

Az önce bir yerde Wikileaks geçti, aklım hala orada benim. Bizim TC gayet “cool” bir tavır içinde malum, Kılıçdaroğlu atıp tutuyor ama Tayyip nispeten sakin. Beklemede. Asıl bombayı Sayın Gül ve Sayın Şahin patlattı, İsrail ve ABD şüphesinden bahsederek. Şimdi bu şüphe doğrudur değildir o ayrı bişey, fakat Anadolu’dan üniversiteye yeni gelmiş ABD karşıtı tipik 18 yaşındaki genç tarzı beyanlarda bulunan bu kişilerden biri cumhurun başkanı diğeri TBMM’nin. Tamam ne düşünürlerse düşünsünler, ama bu 18 yaş tarzı nedir? Bu söylemleri “Abi Pizza Hut’ta yiyebildiğin kadar ye kampanyası var ama o hamura Amerikalılar özel bişey katıyorlarmış, bir dilimden fazlasını yiyemiyormuşsun” diyenler kullansın – ki ben az önceki cümleyi İstiklal Caddesi’nde öz kulağımla duydum.

Bu Wikileaks meselesinde, en güzel tavrı Berlusconi sergiledi arkadaşım, bu budur. Adam çıkmış basının karşısına, “Hayatımda hiç çılgın partiye gitmedim. Benim partilerim haysiyetli ve zarif olur” demiş. Hah, en güzel cevap. Vilson Hocam hatırlar belki, ben bir ara İtalyan olmaya karar vermiştim. Çok doğru düşünmüşüm. Sağda solda bağırmak yerine kendisiyle dalga geçen bir başbakan istemek kadar doğal ne olabilir? Bizim buralarda böyle şeylerin olmayacağı gün gibi ortada, dağ gelmezse abdal yürür derler.

Bizdeki Başbakan ise, 15. sayfada haberini gördüğümüz üzere, çalışmayan partililerine baskın yapmakla meşgul. AKP’lilerin meclis çalışmalarına katılmaması üzerine, Sayın Başbakan gece yarısı genel kurula sürpriz baskın düzenlemiş. Bunu duyan partililer soluğu yerlerinde almışlar. Bahçede filan takılan partililer koşarak salona gelmişler. Yalnız, otururken muhtemelen ayakkaplarnı çıkarıp ayaklarını toplamışlardır, yani hem koşarken ayakları karıncalandı hem de ayakkaplarnın topuklarına basarak gittikleri için eskidi güzelim ayakkapları. Tabi vekil olmak da zor…

Başka bir şeyi yıldızlamamışım, şimdilik bu kadar. Yalnız Hakkı Devrim, Cüneyt Özdemir’e feci güzel cevap vermiş, bunu da belirtmek isterim. Hakkı Bey’e olumlu bir hissim yoktur, fakat öte yandan CÖ konusunda kendisiyle hemfikiriz.

Ha bir de, El Clasico haberleri var tabii. Maçı 25. dakikada izlemeye başladım ve izleyemediğim sürede 2 gol birden atan Barça’ya çok kırıldım, “niye beklemedin” diye. Neyse ki 3 tane daha atarak kendilerini en üst seviyeden affettirdiler.

Barça, Livorno, Adana Demirspor ve Beşiktaş Çarşı, budur futboldan anladığım.

Şimdi de Beyoğlu 2. İş’te saatlerce duruşma beklemeye gidiyorum.

Tüm sevgilerimle,

Göksun.

21 Kasım 2010 Pazar

TBB'den vekalet ücreti vs. hesaplama linki

TBB internet sitesine vekalet ücreti, faiz ve serbest meslek makbuzu hesaplama araçları eklenmiş. Bu da linki:

http://www.barobirlik.org.tr/hesap.aspx

Şu an Ankara-İstanbul arası otoyolda otobüsteyim. Hem yolda olmak, hem de bu işleri buralardan yapmak ne güzel :)

18 Kasım 2010 Perşembe

yandaş medya baroda!

Dün Kemal Aytaç'tan da söz eden bir link gönderdim, baktınız mı bilmiyorum. Tekrar vereyim, http://www.hukukihaber.net/gundem/aytac-cagda-birlesin.htm linkine bakarsanız, bu sitenin ÇAG'ın TRT1'i gibi konuştuğunu görürsünüz. Ben bunu "münferit" olarak algılamıştım, "site yöneticisi KA'nın bişeyidir, olur öyle şeyler" filan diye üstünde durmadım, içimden biraz saydırdım geçtim.

Bugün ise, adaletbiz'in bülteninde şu linke rastladım: http://www.adaletbiz.com/istanbul-barosunda-neler-oluyor.htm

Burada, baro seçimleri hakkında bianet'in yayınladığı bir yazı var.

Bir okumanızı tavsiye ederim fakat okumayacak olanlar için ben kısaca özet geçeyim: "Baroda sol örgütlenme aslında ÇAG'dır. KAV'ın ayrılmasının tek sebebi, usûli anlaşmazlıklardır. KAV neden ayrıldığını doğru düzgün açıklayamamaktadır çünkü esasa ilişkin bir sebep yoktur. ÇAG'daki önseçim usûlüne itiraz etmelerinin sebebi de, kendi saray usûllerinin uygulanmıyor oluşudur." - Valla billa aynen böyle.

Bu da mı münferit?
Canım sıkıldı ya, biz burada o kadar yazalım çizelim fark yaratalım, adamın biri çıkıp "önseçim istemedikleri için ayrıldılar başka da sebepleri yok" desin. Ayıp diye bişey kalmamış, ben bugün bunu gördüm.

17 Kasım 2010 Çarşamba

CHP, BDP ve Kemal Aytaç!

Bu başlığı sırf belki merak ettirir diye attım. Yoksa, hiçbir yorum yapmayacağım. Lütfen bakınız:

1. "Herkesi CHP çatısı alında birleşmeye, Türkiye’nin yaşanan sorunlarında kendisine düşen sorumlulukla davranmaya davet ediyorum. Bunun için bana göre herkes CHP’ye katkı sunmalı.”
CHP Genel Başkan Yardımcısı Mesut Değer, BDP'nin ittifak önerisine cevap veriyor. 16 Kasım 2010

Linkler: http://haber.gazetevatan.com/Haber/341069/1/Gundem
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/demirtasin-onerisine-chpden-onemli-yanitlar-haberi-35887

2. " Herkes durumunu gözden geçirsin, demokrat bir baro için tek çıkar yolun ÇAG’ın arkasında birleşmek olduğunu görecektir. ÇAG’ın arkasında birleşin"
ÇAG'ın kadrolu başkan adayı Kemal Aytaç, baro seçimleri öncesindeki ittifak görüşmelerinde görüş bildiriyor. 24 Ekim 2010

Link: http://www.hukukihaber.net/gundem/aytac-cagda-birlesin.htm  (Bu yayının zaten ÇAG tarafında olduğu bariz olduğu için başka link aramadım.)

Başka sorum yok sayın hakim.

16 Kasım 2010 Salı

iki başkan arasındaki yedi fark #1

Eski başkan, cep telefonumuza gönderdiği mesajları baronun telefonundan fakat altında kendi adıyla gönderirdi.
Yeni başkan, yine kendi adıyla fakat "yönetim kurulu adına" (!) gönderiyor.

Sanırım yönetim olarak toplanıp "Tüm üyelerimize bayram mesajı gönderelim mi" şeklinde istişareye dalıyorlar. Bildiğin "gündem" yani bu.

Yönetim kurulu adına, direkt kurul tarafından ya da kuruldan başka birinin adıyla mesaj gönderildiği takdirde bu blog'u anında güncelleyeceğim.

iki yeni hukuk fakültesi daha

Şehir Üniversitesi'ndekinden başka, dünkü RG'de iki yeni hukuk fakültesi daha ilan edilmiş. Biri Afyon Kocatepe, diğeri Sakarya Üniversitesi'nde kuruluyor.

Ya daha bu akşam yemekte "komplo teorisyeni" olmanın insanı ne kadar "komik" gösterebildiğinden bahsediyordum... Fakat şimdi ben de onlardan biri olacağım ve bir inci döktüreceğim: hukuk fakültelerinin bu kadar çok olması, yürütmenin yargıyı yozlaştırma çabasından başka bir şey değildir. Çünkü yargıyı, yürütmenin hakimi savcısı korumaz, bağımsız avukat korur ve korumalıdır.

Akademisyeni olmayan üniversitelerde bile hukuk fakültesi var, biz daha hangi yargının ne sorununu hangi avukatlığın ne derdini çözeceğiz ki? Ne avukatlığı allahaşkına, "gel vatandaş geeel" diyen pazarcılarız biz artık. Neyse ben daha bir şey demeyeyim. Son dönemde kurulan hukuk fakülteleri hakkında fazla atıp tutmak istemiyorum zira bu kırıcı da bir tavır öte yandan. Yani kısacası, söylesem faydası yok sussam gönül razı değil...

Hayırlısı olsun madem.

14 Kasım 2010 Pazar

Resmi Gazete 14 Kasım 2010

Resmiyet dünyasında olan bitenler...

Dünkünü yazdım, yeni hukuk fakültesi meselesi. Mis gibi yepyeni bir hukuk fakültemiz daha oluyor. İstanbul Şehir Üniversitesi'ne de hukuk fakültesi kurulmasına karar verilmiş. Ben bu üniversitenin gerçek anlamda bir üniversite olduğunu bile bilmiyordum; birtakım uzmanlık dallarının eğitimin verildiği şimdilerde adına "modern" eğitim tekniklerinin kullanıldığı böyle hani "yüksek lise" gibi bir şey canlanıyordu gözümde. Meğer cidden üniversiteymiş. Ve üstelik hukuk fakültesi de olacakmış. Daha da üstelik,meğer bu üniversite muhafazakarların kendi "Bilgi Üniversitesi" projesiymiş. Bak sen...

Bugünküler:

Türkiye Rusya arasında bir enerji işbirliği vs gibi bir hadiseler vardı ya... Nükleer santral meselesi. İşte onunla ilgili olduğunu düşündüğüm anlaşma uygun bulunmuş. Şu şekilde: " 6 Ağustos 2009 tarihinde Ankara’da imzalanan “Nükleer Enerjinin Barışçıl Amaçlarla Kullanımına Dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında İşbirliği Anlaşması”nın onaylanması uygun bulunmuştur."

Sonracıma, Piri Reis Üniversitesi diye bir üniversite varmış İstanbul'da meğer, Tuzla'da bir arazinin bu okul için acele kamulaştırılması kararı çıkmış. Ne okulu biliyorum ne araziyi, fakat acele kamulaştırma diyince aklıma güzel şeyler gelmiyor. Acaba kimdir nedir bu PRÜ'cüler, nereyi acele kamulaştırmışlardır, arazi nasıldır nerededir, orada ne olup ne bitmiştir, merak içindeyim.

Bir de, Deniz Alacaklarına İlişkin Gemilerin Sigortalandırılması ve Denetlenmesi Hakkında Yönetmelik yayınlanmış, 01.07.2011'de yürürlüğe girecekmiş. Hükümlerini incelemedim ama deniz işi yapanlar için önemli bir haber gibi geldi bana.

En son gelişmelerle karşınızda olmak üzere,
Göksun.

yeni hukuk fakültesi

Bu arada, bugünkü RG'de gördüm, İstanbul Şehir Üniversitesi'ne de hukuk fakültesi kuruyorlarmış.
Hadi törenlerle kutlayalım...

13 Kasım 2010 Cumartesi

boş oturunca ne yapılıyordu?

Adana'dayım nihayet...

Bu kadar gezmekle bir sorunum yok aslında, ben dolaşmayı severim. Yalnız, hadi işlerden de geçtim, böyle olunca bir süre sonra insan "yerleşik olma" duygusunu kaybediyor. Haftaiçimin yine böyle yoğun geçtiği bir dönemde haftasonunda da bir yerlere gitmiştim, dönünce bir de baktım ki kendimi İstanbul'a "seyahate gelmiş" gibi hissediyorum!

Adana'da gerçekten bomboşum, o özlediğim "mal mal oturma eylemi" için bolca vaktim ve yerim var. Fakat ne yapıyorduk öyle oturunca, hiçbir şey olmadan ööyle oturuyor muyduk? Öyle bir oturma şekli var mıydı gerçekten? Şimdi benim hiçbir şey yapmam, ne bileyim dosya okumam, bir yere koşturmam, birilerine laf anlatmam, uçağa yetişmem, hakim beni duruşmaya almayacağını söylediği için yetki belgesi harçlandırmak adına veznede beklemem gerekmiyor mu? Sadece önümdeki etli dolma ve zeytinyağlı sarmaya mı konsantre olmalıyım? Bu gerçek mi?

Ha-ha, eğer hukukçu bir ailedenseniz adliye sizin peşinizi bırakmıyor sevgili arkadaşlar.

Tamam, dolma sarma kısmı gerçek. Sabah kahvaltının hazır olması, sonra anneyle kahve içmek, dedikodu yapmak, yarın akşama ne pişireceğimizi düşünmek, bunlar doğru. Fakat eğer evde avukatlığa tanrısal bir anlam yükleyen bir babanız/meslektaşınız varsa, hukuk dünyası peşinizi asla bırakmaz...

Akşam yemekten sonra, babam benim genel kurul konuşma metnimi görmek istedi. İsteyeceğini bildiğim için çıktısını hazırlamıştım zaten, aldı okudu, anladığım kadarıyla pek tatmin olmadı... Benim daha çok avukatın saygınlığı bağlamında konuşmamı beklediğini, Baro'nun Ergenekon müdahilliğinden bahsetmemin onu çok tatmin etmediğini hissettim.

Babamla tartışmaya girmeyecek kadar akıllı ve daha da önemlisi yorgunum. Daha çok o konuştu ben dinledim. Özetle, avukatlığın saygınlığının her geçen gün azaldığını, bunun ise ancak avukatın maddi bağımsızlığının sağlanmasıyla giderilebileceğini düşünüyor. "Baba" dedim, "Bin tane hukuk fakültesi var, bizim İstanbul Hukuk'un kontenjanına bak 450'den 1200'e çıkmış, böyle bir ortamda maddi bağımsızlık diye bir şey olur mu?" - olacağında çok ısrarlı. Benim ve benimle hemfikir olan annemin, avukat olmamıza rağmen konuyu nasıl hukuk fakültelerinin çokluğuna "indirgediğimizi" anlamıyor. Avukatlığın esnaflıktan, avukatın tarzının da koyun pazarlığından farkı olmadığını söyliyor, tamam olmayabilir. "Beş bin liradan aşağı alınmayacak ve üstelik de dünyanın yol masrafını gerektirecek bir işi, başka avukat bin liraya alıyor" diyor, doğrudur. Ama bunun, avukat enflasyonu dışında neyle açıklanabileceğini de ben anlamıyorum.

Bir de şunu tartışacaktık az daha, ben yine geri durdum: Delilleri avukatın toplaması meselesi. Şimdi bu netameli bir konu, peşin hüküm vermek istemiyorum. "Ceza yargılamasında da mı avukat toplasın diyorsun" dedim, evet öyle diyormuş. "İyi de" dedim, "Avukat bu işten para kazanan biri. Avukat hukuki ihtilafta doğrudan bir tarafı temsil eder, ben bir taraf vekili olarak karşı taraf vekilinin bir dolap çevirmeyeceğini nereden bileyim?" dedim, çok ağır yaptırımı olmalıymış bunun. Eğer böyle bir "dolap" çıkarsa ortaya, o avukat meslekten men edilmeliymiş. "Tamam güzel de, Türkiye'de yaşıyoruz, sen istediğin kadar doğru düzgün çalış, senin de hakkında bir Ergenekon dönmeyeceğini nereden bilebiliriz" deyince de "Ben olması gerekeni konuşuyorum" dedi.

"Baba 300 yıl sonra belki olabilecek bir şeyden bahsediyorsun sen" dedim ama ı ıh, ikna olmuyor. Babam 37 yıllık avukat, "37 yıl önce Türkiye'de 2 tane hukuk fakültesi varken de bu meslek böyleydi, 37 yılda bir adım yol gitmemişiz hatta daha geri gitmişiz" diye söyledi en son.

Avukata tanrısal bir anlam yüklediğini söyledim ona, evet yüklüyormuş gerçekten de. Halbuki ben bu mesleğin, ne kadar özel de olsa, neticesinde bir "meslek" olduğunu düşünüyorum. Sırf avukatlıktan kaynaklanan birtakım haklarım ve özel durumlarım var evet, bütün insanların ihtiyacı olan şeyleri biliyorum ve bütün insanların hayatındaki temeller üzerinde söz söyleyebiliyorum. Doğrudur. Ama bunun bir tanrısallık bahşettiğini de düşünmüyorum açıkçası. Hepimiz şurada hayatımızı kazanıyoruz. Pek çoğumuz, üniversite giriş sınavında bir puan eksik ya da fazla yapsaydı bambaşka hayatlara yol alacaktı.

Ha bir de yargıya ayrılan pay, hakim savcı yetersizliği gibi meselelerin, biz avukatların saygınlığına etkisi konusunda fazla detaya giremedik. Babam daha çok, avukatların mesleki algısına yönelik şeyler söyledi ama duruşma kapısında 2 saat beklemek de avukatın karizmasını çizen bişeydir.

Yani babamla anlaşabilmiş değiliz. Allahtan annem böyle tartışmalara girmeyen bir insan, çünkü biliyor ki babam da ben de ikna olmayacağız ve sonunda sadece başımız ağrıyacak. İnsanın hem bu kadar akıllı, hem de bu kadar güzel yemek yapan bir annesinin olması ne büyük bir lütuf.

Saat 09.10 duruşmasına, sabah hemen girip çıkıp ofise dönmem gereken duruşmaya, duruşmalar 09.45'te başladığı için 10'da girebiliyorum. Bu, Avukatlık Kanunu'nun neresi düzeltilerek değiştirilebilir?

Tüm tanıklı dosyalar tek güne alındığı için, geçen gün 4.5 saat duruşma bekledi hamile bir arkadaş. O an oracıkta bir bulantısı bir şeyi olsa ne olacak, başına bir iş gelse hakime tazminat davası mı açacak?

Perşembe günü İzmir'deyim, aynı koridorda iki ayrı mahkemede birer duruşmam var. Bir ona bakıyorum bir ona. Birinin mübaşirine "Ben şu dosyada davalı vekiliyim ama öbür mahkemede de duruşmam var, burada değilsem bilin ki oradayım" dedim, gayet "müdür" bir tonla "Ben seslenirim Avukat Hanım gelmezseniz sizin bileceğiniz iş" demesin mi!" "Oldu, duruşma salonundan çok güzel duyarım" diye başladım ama -ne tesadüf!- o an salona giriverdi.

Neyse, ben öbür duruşmadan çıktım yine buraya geldim. Baktım kapıdaki listede görülen duruşmalar çizilmiş, ama emin olmak istedim ve mübaşire "Abi çizdiğiniz yerde misiniz" diye sordum, sen misin soran... "Görmüyor musun çizmişim burada işte" diye azar yedim mübaşirden. "Ben seni mi takip edicem, nereden bileyim nerede olduğunu" diyorum, "Evet takip edeceksin" diyor. "He benim tek işim seni takip etmek zaten" dedim, sonra da "Allahtan buraya çok sık gelmiyorum" dedim (aslında sık da sayılır ama...) ve o an sahneye o Avukat Bey girdi... İşte efendim neden böyle konuşuyomuşum da, her yer memleketmiş de, onlar da İstanbul'da sorun yaşıyorlarmış da, İstanbul avukatları hep benim gibi diyormuş da, meslektaş olarak dayanışmalıymışız neden böyle ayrım yapıyormuşum da... Falan filan bi ton laf.

Ben o arada sinirden ağlamamaya çalışmakla meşguldüm, feci sulugözlüyümdür. "Ne dediğini duydunuz mu, üst üste saygısızlık yapıyor, İstanbul'da bu kadarını hiç görmedim" filan dediğimi hatırlıyorum, bir de "Memur tanıdığı avukata iyi davranıyor tanımadığına kötü, bu çok ayıp bir şey" gibi bir şey söyledim. Ama kazkafalı Göksun, kalkıp desene "Sayın Meslektaşım şu an meslektaşınızla değil mübaşirle dayanışıyorsunuz" diye. "O kadar İstanbul avukatı aynı şeyi diyorsa bir bildikleri vardır" diye. "Meslektaşınıza bu şekilde davranan bir mübaşire arka çıktığınız için kusura bakmayın ama 'meslektaş dayanışmasından' söz etmek sizin harcınız değil" filan desene orada. Ha bir de şu var, "her yer bizim memleketimiz" söylemini kullanan bir insan, algısını yaşadığı şehirden bir gıdım çıkarmamıştır genelde. Keşke bunu da vursaydım yüzüne, ama gerçi nasıl ispat edecektim. Her bulduğu boşluğa "orası da bizim memleketimiz" edebiyatını yapıştıran insanlara tahammül edemiyorum. Madem her yer memleket, bana neden İzmir'de bu şekilde davranılıyor? Sinirlendim yine ya.

İşte bu saçmalığı, avukatın maddi bağımsızlığını sağlayarak nasıl çözebilirsin?

Ertesi gün, Ankara'dayım.

Duruşmamı salonda bekliyorum, önceki duruşmaları izliyorum filan. İzlediğim duruşmanın başını kaçırdım fakat anladığım kadarıyla iş kazasından kaynaklanan tazminat talepli bir dava. Sanırım kazalı işçi vefat etmiş, çocuklarının yoksun kaldıkları destek hesaplanmış, hakim karar verecek...

"Çocukların üniversite okuma ihtimallerini hesaplamadan karar verdik, Yargıtay 'Artık ülkemizin her yerinde meslek yüksek okulları ve üniversiteler bulunmaktadır, okuma imkanları çok gelişmiştir, bu sebeple çocukların yüksek eğitim alma durumları gözetilmediğinden bozulmasına' dedi. E ondan sonra ben bilirkişiye hassaten hesaplamasını söyledim, bu sefer de  'Çocuk 18 yaşına girince ekonomik katkıya da başlar, yüksek eğitimi niye hesaplıyorsun,' diye bozdu. Ben şimdi ne yapayım" diye söylendi hakim.

Şimi bu sorun, avukatın bağımsızlığı ile çözülür mü?

Offf sinirimi bu kadar bozan bir mesleği nasıl sevebildiğimi anlamıyorum. Sanırım genel olarak, sinirimi bozan şeyleri seçmek ve üstelik sevmek gibi bir arızam var. İstanbul'da kalmak, yalnız yaşamak, ücretli çalışmak, avukat olmak, yüksek lisans yapmak gibi.

Fakat ben şu an sadece, evet saat 23.54 itibariyle, mutfağa gidip kendimi zeytinyağlı sarmaya vurmak istiyorum.

Can, gerçekten de boğazdan geliyor ve insan bunu en iyi annesinin mutfağında hissediyor.

11 Kasım 2010 Perşembe

Genel Kurul S2E3 Part2 - Son

Çok yorgunum,
Beni bekleme kaptan...
Seyir defterini
Başkası yazsın...

Çabuk pes etmiş gibi görünüyorum ama gerçekten çok yorgunum ve hiçbir şey yapmadan "mal mal" oturmayı gerçekten çok özlüyorum. Bugün İzmir'deydim, salı Ankara'daydım, yarın sabah yine Ankara'ya gidip duruşmaya girdikten sonra öğlen Adana'ya doğru yola çıkmış olacağım. Evi yine süpüremedim.

Biraz önce Betül Abla Feysbuk'tan "Günlük tut. Bir gün yazacak gibi bir tipin var" dedi. Yalnız bu günlük tutma işi gerçekten zor bir hadise, resmen işinin gücünün bu olması lazım. Bugün çok net gördüm bunu.

Şimdi aslında ben bu bloga şöyle bir şey yapmak istiyorum, hem koridorlarda olanı biteni anlatayım, hem baronun yaptığını ettiğini eleştireyim, hem de gazetede okuduklarımı gelip burada anlatayım filan... Ama bunun için feci bir gündem takibi, not alma sistemi, bunları kafada evirip çevirip bütünleştirme ve üstüne bir de aktarma disiplini gerekiyor. Bu da benim gözümü çok korkutan, ama bir o kadar da yapmak istediğim bir şey. Tabi bunu yaparsam evi hiçbir zaman süpüremeyebilirim. Bunun için "profesyonel yardım" alamıyor oluşum ise tamamen kaderin cilvesi...

Bugün Radikal okurken sanardınız ki ders çalışıyorum! Elimde kalem, bişeylerin yanına bi notlar alıyorum filan. Ama allahaşkına, şimdi Tayyip Erdoğan ilköğretimde türban meselesinde Hayrünnisa Hanım'dan farklı düşündüğünü söylüyorsa, bunu görmeyelim mi?

Fakat benim öncelikle şu genel kurul meselesini bitirmem lazım...

Bi Kemal Aytaç bir de Mustafa Kemal Abi kaldı zaten, diğer konuşmacılar hakkında toparlanamayacağım şimdi.

Ya bence baro başkanları Kemal Aytaç'ı kendilerine yardımcı ya da danışman yapmalılar. Sayın Aytaç, bir gün başkan olursam size buradan söz veriyorum, sizi özel danışmanım ya da bir şeylerden sorumlum yapacağım. Avukatlıkta sadece 30 aylık bir geçmişim var, kendisini iki seçimde izleyebildim, ama o performans boşa gitmemeli... Sayın Aytaç'ı o kadar paralanırken görüp sonunda seçim alamadığını da görünce yemin ederim üzülüyorum, içim parçalanıyor, adalet duygum zedeleniyor... 2012 seçimlerinde de aday olup kazanamazsa, 2014'te kapı kapı dolaşıp kendisi için oy isteyeceğim, "Yahu 8 yıldır kürsülerde can paralıyor şu Kemal Aytaç, hiç mi vicdanınız yok sizin a dostlar" diyeceğim.

ÇAG'ın içinde hiç bulunmadığım için, kendisini şahsen tanımam. Ama 2008 seçimlerinde, ÇAG broşürlerinin üzerine kendi internet sitesini yazdığını gördüğüm an notumu vermiş bulundum. O not, bu seçimlerde sonbahar renklerinin önünde uzaklara romantik ama kararlı bakışlar atan Kemal Aytaç fotoğrafıyla iyice perçinlendi. "Ben bu ittifak toplantılarına nezaketen katılıyorum zaten" dediği zaman bile o kadar perçinlenmemişti.

Bu arada hakikaten aklıma geldi şimdi, "Nezaketen katılıyorum" nedir ya hu? Şimdi bu, "Çağırdınız geldik, maksat farklı sesleri duyup bir açılım yakalamak, samimiyseniz bir orta yol buluruz..." demek midir, yoksa "Üzgünüm, madem siz benim adımda birleşmiyorsunuz ben de işi böyle yokuşa sürüyorum işte" demek midir? Aslında ben yakın zamana kadar ikinci ihtimali düşünmemiştim bile, o kadar iyi niyetli olabiliyorum yani. adaletbiz.com'da Sayın Aytaç'ın "Gelin hepiniz ÇAG'da birleşin" demecini okuyunca ancak düştü benim jeton. Daha farkında olmadığım ne kadar çok şeyin olduğunun bile farkında olmamak ne acı, insana kendini ne kadar cahil hissettiriyor...

Kaldı ki, kendisinin kürsüde tamamen HÜP'ü hedef almış olması da son derece antipatik bi görüntüydü. Tamam, orada herkesin amacı seçimi kazanmak, ama tek derdin koltuk meselesi olduğu bu kadar belli edilmez ki. Sayın Aytaç kendine bir rakip belirlemiş, diğer herkesi o rakibe karşı durmak adına kendi kanatları altına davet ediyor. Yani o konuşmada yönetime dair bir eleştiri yok, yapılacak edilecek yenilikler yok, hukuk sistemi yok, anca HÜP aslında neymiş n'apacakmış... Bu arada, Kemal Bey'in konuşmasını gerçekten çok dikkatle dinledim, ama aradan bir hafta geçti, benim "yok" dediğim şeyleri söylemiş de olabilir. Fakat bir tavır için önemli olan, hedefindeki insanların aklında nasıl kaldığıdır. O konuşma benim aklımda baştan aşağı bir HÜP karşı söylemi olarak kaldı, hakkında başka da hiçbir şey hatırlamıyorum. Gerçi o da bir şey, Muhittin Köylüoğlu'nun ne dediği hakkında o kadarcık da fikrim kalmadı mesela.

Ay Muhittin Köylüoğlu da neydi ama hakikaten ya... Kendisindeki tezcanlılığı ve heyecanlılığı samimiyetle takdir ediyorum, iki dakika sakin olsa çok daha anlaşılır ve hak verilir de olabilir. Fakat bu tarz bu üslup nedir üstadım... Gerçi Sayın Köylüoğlu ve Sayın Aytaç olmasa genel kurulumuz iyice renksiz geçecekti, cumartesimizi kendileri kurtardılar sağolsunlar.

Mustafa Kemal Abi'me gelince...

Gülsün Abla böyle durumlarda ilk konuşmacı olmanın iyi bir şey olduğunu söylüyor, fakat ben katılmıyorum. Bence bizim başkanın şanssızlığı, ilk konuşmacı olmasıydı. Diğer adaylar ne güzel beslendiler birbirlerinden, HÜP'çü Satılmış Şahin bile öncekilere cevap vermek bağlamında nasıl coşarak konuştu... Bizim öyle bir şansımız olmadı maalesef. Olabilseydi, başkanımızın konuşması oylar üzerinde düşündüğümüzden de fazla etkili olabilirdi.

Bizim KAV olarak 6000 oy alamamamızın iki büyük sebebi daha var. Birincisi, kürsüyü sağa sola saldırmak ve insanları korkutmak için kullanmıyor oluşumuz. Mustafa Kemal Abi'nin konuşması çok içerikli ve iyi hazırlanmış bir konuşmaydı. Mesela o metni Kemal Aytaç okusaydı, Hababam Sınıfı'nda bir öğretmen var ya çocukların gaza getirip Kurtuluş Savaşı'nı anlattırdıkları, aynen öyle bir hava oluşabilirdi. (Haha bu arada bu benzetmemi çok tuttum) Çünkü amaç o zaten, gaza gelip gaza getirmek, kitleleri sürükleyip kendini "lider" hissetmek, falan filan. Ama bizde hiçkimsenin öyle bir egosu yok ki. Özellikle Kemal Aytaç ve Muammer Aydın hep "kendi adlarına" takılır ve başkanlık iddiasından hiç kopamazlarken, KAV Mustafa Kemal Abi'nin kapısında yattı resmen "Allahını seversen bi aday ol" diye. KAV böyle bir ekipken, "Coşuyor muyuz gençler" tarzı konuşmacılık diye bir şey olabilir mi? KAV bu kadar "koltukçu" ve nezaketten uzak olmamalı.

Ama Mustafa Kemal Abi'nin heyecanı da çok fazla belliydi öte yandan, bunu bir köşeye not edelim.

Diğer büyük sebep, insanların demokrasiyi belli siyasi argümanların tekelinden ayrı düşünememeleridir. Demokrasi bir "üst" kavramdır, siyasetlerin üzerindedir ve demokrat olan birinin bir siyasete ağırlık vermesi diye bir şey olamaz. Her -izm kendisi dışındakine çamur atarak var olur, belki de bu yüzden kelime "demokrasizm" değildir.

KAV kendini hiçbir tarafa angaje etmedi, çünkü keskin ayrımların demokrasi kavramına aykırı olacağını düşündü. Haklıdır, doğrudur, fakat böyle bir algı şu an zamanının çok ötesinde. Ulusalcılar, Pennysylvania'cılar, solcular sağcılar tekmili birden "demokrat" bu ülkede, ama herkesin söz söyleme özgürlüğü ancak kendi siyasi fikrinin egemenliğinde mümkün...

KAV bu saçmasapan algının tamamen dışında olduğu için kaybetti ve yine bu sebeple kaybetmeye devam edecektir. Çünkü İstanbul Barosu, demokrasi algısına ancak "Mustafa Kemal demiyorsan konuşmayalım arkadaşım" diyecek kadar hakim. Sözkonusu 26bin insanın 10küsür biri, sadece bu isme oy verdi. Kalanların da bir kısmı, yine demokrasiden bahseden ama mesela -bunu tamamen atıyorum, ilgili bir beyanları olduğundan değil yani- eşcinselleri "hasta bunlar" diye tecrit edebilecek bir zihniyete oy verdi. Diğer bir kısmı, "Gelin hepiniz benim adaylığımda birleşin" diyebilen birine oy verdi, ki bunlar bir de "baronun solcusu, demokratı, çağdaşı" olma iddiasında olanlardı.

Bu insanlardan mı bize oy gelecek? Biraz gerçekçi olalım.

*
Genel kurul faslını bu şekilde kapatıyorum nihayet. Pazartesiden beri koridorlarda paylaşacak şeyler tabii ki oldu, fakat artık valiz hazırlamalıyım. Uyumamış olursam daha Radikal'in yebni hali hakkında atıp tutacağım...

Sevgiler,
Göksun.

10 Kasım 2010 Çarşamba

breaking news...

Bunu acilen paylaşmam lazımdı... KAV mail grubuna Arin Abi gönderdi, bilmekte fayda var:

http://www.taraf.com.tr/rasim-ozan-kutahyali/makale-stalinist-ve-darbeci-bir-baro-baskani.htm

Radikal okuma ödevini Mebuse Hanım vermişti zaten, bir de Taraf'a mı başlamak lazım... Bilemiyorum bunu biraz düşünmeliyim hemen karar veremeyeceğim...

Genel Kurul S2E3 Part1

(Genel kurul yazısı olmadı bu, ama söz toparlayacağım.)


Kemal Aytaç çıkıp "Ben solcuyum arkadaş!" diye göğsüne vura vura çürüttü ya sol yanını, ben de bir dahaki sefere çıkıp "Ben empirikçiyim arkadaş!" diyeceğim. Zira öyleyim sanki, evet. (Bu arada Sayın Aytaç göğsünün sağ tarafına vurmuştu aslında ama böyle yazınca daha güzel oldu, değiştirmeyeceğim.)

Empirik bilgi kutsaldır, gözleyemediğime inanmamak gibi bir huyum var. Ama "kadın olmak" gibi bir tarafım da olduğundan, sezgilerimi asla yabana atamıyorum. Gerçi şöyle de bir durum var, benim gözlemlerimi zaten sezgilerim yönlendiriyor aslında... Harekete geçişlerim "Burada gözlenecek bişey var kesin" şeklinde, tamamen hissikablelvuku kabilinden gelişiyor. "Hmm bu davranışın altında bir şey olsa gerek..." deyip kendimi ayrıntılara boğulmuş halde buluyorum ve illa ki bişeyler çıkıyor. Böyle zamanlarda sanki "midichlorian" seviyem yüksekmiş de o an "the force" benimleymiş gibi hissediyorum, iyi oluyor.

Bu durumda kendimi "empatik empirist" ilan etmemde bir sakınca yoktur umarım. ("Kendi yazdı kendi oynadı" denir ya, işte şimdi tam olarak onu yaptım!)

*
Ya ben bu yazıya o kadar farklı bir niyetle başlayıp o kadar farklı bir noktaya geldim ki, şu an nasıl toparlayacağımı bilemiyorum... Aslında aklımdaki şey, deneysel bilginin gündelik hayatı nasıl kolaylaştırdığı ve  "kuralların" neden bu deneyselliğe direndiğinden bahsetmekti. Konu birden sezgi mezgi gibi şeylere kayınca, bir de söz kendisinden başladığı için herhalde, Kemal Aytaç'tan da bahsedesim geldi şimdi.

Sanırım toparlayamayacağım. Bu sabah Ankara Adliyesi'nde, baro puluna verilen paranın belgesi olmadığı için müvekkillerin sorun çıkarabildiğini düşünüyordum. Bir arkadaşımdan duydum, posta pulu baro pulu cübbe gibi giderlerin belgesi olmadığı için müvekkillerinden biri yazılan masrafları geri gönderiyormuş. Bu yüzden de, baro pulu filan aldıkları zaman onu duruşma zaptına yazdırıyorlarmış kalemde. "4.15 pul parası alındı" gibi bişey.

Bu bana garip geldi açıkçası. Bir kere, almadığı bir masraf için kaleme neden yazı yazdırasın - ama daha önemlisi, müvekkilin bu güvensizlik ve kaprisi nasıl bir şey? Ama demek ki böyle şeyler olabiliyor ve bu yüzden, kendimden pek umutlu değilim. Yani bir gün kendi işimi yaparsam, müvekkillerin bu tür taleplerini karşılayıp onları kendime bağlamak konusunda başarılı olacağımı sanmıyorum. Çünkü "tavırlı olmak" ve "huysuz olmak" arasındaki çizgide yürümek benim için gerçekten çok zor bir şey.

Ben sadece diyecektim ki, (bunu empirizmle nasıl ilişkilendirdiğimi sormayın ne olur, gerçekten anlatamam) sırf "öyle yapmak lazım" gibi soyut kabuller yüzünden neden pratik çözümlerden kaçıyoruz? Neden bu pul yazdırma işinin talep edildiği avukat, müvekkiline "Bakın bu istediğiniz, 1) makbuz niteliği olmadığından 2) kalemlere rica etmek gerekeceğinden 3) bir de onunla uğraşacağımızdan 4) 3-4 lirayı kaçırdığımızı düşünüyorsanız ayıp ettiğinizden, hiç anlamlı bir iş değil. O yüzden lütfen birbirimizi yormayalım" demiyor? Bu tip şeyler avukatın karizmasını bozan şeyler bence. Tamam müvekkil bir tür müşteridir ama müşteri her zaman haklı olamaz.

İşte empirik bilgi burada devreye giriyor. Şirket, adliyede işlerin nasıl yürüdüğünü "deneyimlemediği" için bilmiyor ve pratik olmayan talepler öne sürüyor. Avukat ise, duruşmaya giren avukatın çıkar çıkmaz adliyeyi terk etme eğiliminde olduğunu bildiği halde, kaleme gidip "Ya pardon durum böyleyken böyle şuna bi yazı bi kaşe rica ediim..." diye şirinlik yapmasında sakınca görmüyor. Yani bir tarafta deneyim yokluğundan kaynaklanan bilgi eksiği varken, öbür taraf bu eksiği göstermek ya da kapatmak yerine, o da sanki "bilmiyormuş gibi" davranarak hayatın pratik gerçeklerini yok sayıyor. Halbuki deneylenmiş bilgi kutsaldır.

Bundan bahseden arkadaşımın olayı nasıl çözdüğüne gelirsek; zaptın üstüne kendisi "4.15 TL. baro pulu alındı" yazıp, kaleme girip kimseye bişey demeden kaşeyi basıp çıkıyormuş. Tebrik ettim. Uygulama, yine bir yolunu buldu ve empirik bilgi hala kutsal.
*
Artık gönül rahatlığıyla Kemal Aytaç'a gelebiliriz... Fakat yarın bir ara yapalım bunu.

Sürekli dışarıda olmaktan öyle yoruldum ki... 35 saat kadar uyumak istiyorum fakat sadece 7 saatim var; o da yarınki duruşma eve yakın diye. Yoksa benim günüm 5'te başlıyor maşallah... Onu da sonra anlatırım.

İyi geceler,
Göksun

8 Kasım 2010 Pazartesi

Genel Kurul S2E2

Kih kih kih, duruşmadan geldim, acil işim yok ve ofiste bana iş verecek kimse de yok şu an. Yaşasın klavye özgürlüğü :)

Dün kaldığım yerden devam edeyim...

Muammer Aydın'a çok söylendim ama bir noktayı atlamışım... Kendisinin "Bakın biz buradayız, yönetim kurulunun diğer üyeleri nerede" diye çığırdığı zaman ayağa kalkıp "Sayın Başkan buradaydınız da ne oldu, kürsüde konuşmacı varken siz masada cep telefonuyla konuştunuz" demeyi çok istedim. Hala kürsü heyecanımı atabilmiş değilim, bir atsam neler söyleyeceğim ama olmuyor...

Mesela, çıkar çıkmaz divan başkanına "Sayın Başkan, uzun konuşmak için illa başkan adayı olmak gerekiyorsa, şu an şuracıkta adaylığımı açıklasam olur mu?" diye sormayı düşünmüştüm. Gayet güzel olurdu. Hatta, 2012 seçimleri için o an diyalog bile yazıverdim - tabii başkanlık için 10 yıl gerekiyorsa bu diyaloga daha 6 sene var demektir.-

- Sayın Başkan, kendimi gerçekten ifade edebilmemiz için ille başkan adayı olmamız gerekiyorsa ben bir adaylık açıklayıversem?
- Kıdeminiz uygun mu avukat hanım?
- Stajı da sayarsak oluyor.
- Saymıyoruz.
- E iyi madem, yine az konuşalım, ki bütün sorunumuz tam da bu işte.

*
ÖHP konuşmasını gerçekten beğendim. Ne dediği belli olan, çok net bir söylemdi. Son zamanlarda özgürlük talepleri en çok Kürtlerden ve muhafazakarlaradan geliyor. 2010 referandumunun bize kazandırdığı yeni ayrımları kullanırsak, evetçiler muhafazakar/İslamcı, yetmez ama evet'çiler "Ne olursa olsun özgürlük" diyenler. Açıklaması ne olursa olsun, sonuç aynı kapıya çıkıyor. Aynı davranışın sebebinin bir taraf için "olabildiğince içine kapanmak" öbür taraf için ise "olabildiğince dünyaya açılmak" olması ne kadar enteresan ve ironik.

Sonuç olarak, bu etki ÖHP konuşmasında çok net görüldü. "Ulusal egemenlikten" canı yanan bir grubun, kendini aynı siyasi baskı altında hisseden grupların da sesi olması gayet tutarlı - ama bu tutarlılık az önce sözünü ettiğim ironiyi ortadan kaldırmıyor. ÖHP, "edi bese" (nasıl yazıldığını tam olarak bilmiyorum) sloganını kullanırken konuşmasında dini özgürlüklerden tabii ki söz edecekti. Bunları, bu özgürlükleri gerçekten içselleştirdiği için mi yoksa taban genişletmek için mi söylediğini bilmiyorum fakat kendi içinde gayet tutarlı, yerinde ve doğru bir konuşma olduğunu düşünüyorum.

Bu Kürt arkadaşların artık kendilerini her yerde temsil etmeleri lazım. Bize hep "Kürtler kullanılıyor" dendi ama bunu hiçbir zaman Kürtlerin kendilerinden duyamamıştık. Haklarında görüş bildirmek, "our boys" tabir edilen kesime düşmüştü ve onlar da kafalarına göre "Sözün bittiği yerdeyiz" deyip duruyorlardı.

Kürt arkadaşların "Buyur birader, hakkında atıp tuttuğun insanlar burada işte, müdür biziz bize konuş" demeleri çok anlamlı ve güzel bir hadisedir. Ha siyaset olarak benim şahsi durumumu itiraf edeyim, şu demokrasi ve özgürlükler meselesini ÖHP ya da KAV'daki arkadaşlarım kadar özümseyemediğimi düşünüyorum bir süredir. Ulusalcı anlayışla İslamcılık arasında, "insana saygısızlık" arasında hiçbir fark olmadığını biliyorum. Siyasetini Atatürk üzerinden yürütene, din üzerinden yürütenlere olduğumdan daha çok sinir oluyorum. Ama öte yandan, şu özgürlük meselesinin dincileri de kapsaması hadisesini içselleştiremiyorum. Son derece subjektif, hukukilikten uzak ve saçma olduğumun farkındayım. Türkiye'deki siyasi, cinsel, etnik, her türlü azınlık için her türlü hak mücadelesine benim adımı yazabilirsiniz, ama kendimi bir "türbana özgürlük" mitinginde düşünemiyorum. Özgür olamalarını istemediğimden değil, tuvalattesakız çiğnemiş olmak istemediğimden.

Bunun sebeplerini çok düşündüm, huyum kurusun kendi hakkımda çok düşünürüm.

Önce hiçbir fikri altyapıya dayanmayan, tamamen empirik sebebime dayanayım. Ben bu muhafazakarlar yüzünden çok ağladım. İnsani ilişkilerimde çok üzüldüm, kimi zaman beni gerçekten kırdıkları için kimi zaman da "Allah'ım böyle bir insan nasıl böyle bir fikir içinde harcanır..." diye içim sızladığı için.

Diğer sebebim ise, din kavramını siyasi argümanlardan ayrı düşünmekte ısrar ediyor oluşum. Din, insanların düzenli yaşama geçiş için kendiliklerinden icat ettiği bir şey değildir bana göre. Başka insanların, "diğerlerinin" düzgün yaşaması için icat -ya da keşif- ettiği bir şeydir ve o "diğerlerinin" maneviyatından beslenir. Tüm siyasi fikirler yandaşlarının vicdanından besleniyor, tamam ama hiçbir siyaset insana bir "tanrı" sunmuyor. Ne kadar fanatik olursak olalım, hiçbir siyasi fikir önünde namaz kılınmıyor. Tüm bunların üstünde apayrı işleyen bir "dua mekanizması" var ve "o lidere" değil fakat "o lider için" dua ediliyor.

İşte bu derece "üst kavram" olan bir hadisenin seçim unsuru olarak kullanılması benim aklımın ve vicdanımın kabul ettiği bir şey değil. Öte yandan özgürlüğün hiyerarşisi diye bişey olmayacağını da biliyorum. Yani kafam karışık, çok objektif değilim. Ama aslında sebeplerim o kadar da boş gelmiyor kulağıma.

Bunu düşünmeyi yine erteliyorum. Umarım bir gün bu konuda bir karara varırım.

*
HÜP, hakkında uzun uzun konuşmak istediğim bir grup değil bu yüzden. Objektif olamıyorum.

Başkan adayının konuşması neydi öyle allahaşkına, "Allah benim canımı alsın" demeler, "tel'in etmeler" falan filan. İşçi avukat sözünü kullanmak nasıl bir şeymiş, avukatın kullanılmasını meşrulaştırıyormuşuz. Ne yapalım o zaman Satılmış Bey, kendi işini yapamayan veya yapmak istemeyen arkadaşlar "maraba" kalmaya devam mı etsin? Bu arkadaşların ofis açmasına yardımcı olmak lazımmış. Peki, bu arkadaşların tamamına birden iş sağlamayı nasıl düşünüyorsunuz? Onu bırakın, bu yardım verilmediği ya da istenen seviyeye erişemediği takdirde "ortada kalan" arkadaşların durumu ne olacak?

Bir de, HÜP camiasında sanırım namım yürümüş...

*
Neyse asabım bozuldu giderayak. Ayrıca akşam sınavım var, ben bunu tamamen unuttum ve kendimi yazmaya verdim.

S2E3 akşama kaldı artık.

Kolay gelsin,
Göksun.

Genel Kurul 2010 - S2E1

Çok yorgunum...

Baro’yu Kocasakal kazandı, - “Kocasakal ekibi” demek gelmiyor içimden.

O kadar kafam karışık ki, neyi nasıl toparlayacağımı kestiremiyorum. İnsanın bir yerlerinde bir “rec” tuşu olmasını ve o tuşa basar basmaz aklımızdan geçen her şeyi kaydetmesini öyle uzun zamandır ve öyle çok istiyorum ki... Gerçi o zaman da, “bant çözmek” diye feci sancılı bir sürecimiz olurdu ama ben razıyım, en azından aklımızda uçuşan düşünce tozlarını bilinçaltımıza gitmeden önce bir gözden geçirebilirdik.

Keşke dün akşam üşenmeyip bir şeyler yazsaymışım. Dünkü ruh halimle bugünkü çok farklı çünkü.

Önce seçimlerde gördüklerimi paylaşmaya çalışayım...

Cumartesi günü bütün arkadaşlarım genel kurul kampüsü içerisinde çalışırken, itiraf ediyorum ben bütün gün salondaydım. Divanın oluştuğu andan başlayıp, konuşmamı bitirdiğim ana kadar salondan sadece iki dakika hamburger almaya çıktım, tuvalete bile gitmedim, hatta hamburgerin bir kısmını da içeride yedim. Satır satır, harf harf dinledim. Adayları tanıdım, o adayları çıkaran gruplar hakkında fikrim oldu, “Ben olsam neyi nasıl derdim” diye düşündüm, çelişkiler yakalamaya çalıştım. Bu süreçte beni en çok zorlayan şey tuvalet ihtiyacı oldu ki, divan başkanı beni davet ettiğinde “İki dakika sonra gelsem de siz beni bi bekleyiverseniz...?” diyecek durumdaydım.

Oturduğum yerden görüntü şudur:

Muammer Aydın kadar “ruhsuz” konuşan görmedim. Tabii buna bir sürü itiraz gelir, sesini de yükseltti tavrını da koydu filan gibi. Peki ama, Sayın Aydın sizce de “ezberlemiş gibi” konuşmuyor muydu allahaşkına? Aynanın karşısına geçilerek çalışılmış o konuşmaya, doğallık yok orada. Hani ilkokulda vatan millet şiirleri okutulurdu ya milli bayramlarda, şiir okuyan çocuklar bir “hamaset” katarlardı işin içine; işte aynen öyle. Bir kız vardı hani İstiklal Marşı’nı şiir olarak mı okuyordu ne, İlker Başbuğ çok duygulanmıştı filan, Youtube’da da var. İşte onun gibi konuşma Sayın Aydın. Farkını görene oralet ısmarlayacağım.

Bir de, o konuşmadan lütfen laik, ulus devlet, Atatürk gibi anahtar sözcükleri alın, geriye kalan birkaç edat ve bağlaçtan anlamlı bir bütün oluşturana kendi ellerimle bal börek yedireceğim.

Efendim işte iki yılda baro şunu söylemiş bunu söylemiş... Eee? Kim dinlemiş?

Baro iki yılda onun için orayla bunun için burayla konuşmuş... Eee? N’olmuş?

Sayın Aydın, bir sürü idari kurum saydıktan sonra “Tüm bunlarla konuştuk ama maalesef sonuç alamadık” demekten o kadar mahcup olmuyor ki, iki konuşmasında da sürekli bunlardan bahsetti. MASAK’la konuştuğundan ama MASAK kendisine karşı olduğu için sonuç alamadığından bahsediyor, MASAK kim ya? Sen İstanbul Barosu başkanısın, MASAK gelip seninle konuşmalı. Sayın Aydın kürsüde konuşurken “Ağlama yavrum, ağlama Sezercik...” diye kendisini teselli etmek istedim, onun o çaresiz halinden içim parçalandı...

Ha şimdi “Seçimi o kazanmadı ki, sen neden yüklenip duruyorsun” derseniz eğer, “Bu kazanmamış hali mi?” diye sorarım size. Geçen seçim aldığı oyu yeniden aldı ve tüm olumsuzluklarına rağmen Kocasakal olmasaydı kendisi başkandı. Demek ki bunları vaktiyle yeterince söyleyememişiz.

Kocasakal hakkında fazla bir şey söylemek istemiyorum şimdilik. O kadar şikayet ettiğimiz ve yetersizliği paçalarından akan yönetimin kendisi de bir parçasıydı. Ama şimdi başkan oldu, bundan sonraki değerlendirmeler bundan sonraki edimleriyle değerlendirilecektir. Takipteyiz.

ÖHP ve HÜP hakkında da yazacaklarım var fakat saat 1 oldu ve aslında yazacaklarımdan çok uykum var şu an...

Kendime anahtar sözcük olarak şunu bırakayım, acilen kürsüde konuşma becerilerimi geliştirmem gerekiyor. Ayrıca, 5 dakikalık süre cidden çok az, bunun uzatılması için biraz baskı oluşturmak lazım.

Kemal Aytaç’ı da not alayım, muhteşem sahne performansıyla söz edilmeyi gayet hak ediyor zira. Bir Muhittin Köylüoğlu bir Kemal Aytaç zaten. Onlar olmasalar sahneyi kim dolduracak.

Mustafa Kemal Abi en son. Önce çuvaldızları bitirelim, iğneyi en son batırırız.

Sevgiler,
Göksun.

*
PS: Sezon 2 bu evet, birincisi 2008 seçimiydi. :)

deneme bir ki

bakalım bizim blogun linki ne tipi nasıl