22 Ocak 2013 Salı

Alternatif 19 Ocak: Paranı da al git.

Merhaba yeniden,

Birkaç gündür elim ayağım tutmuyor gibiyim. Daha önce muhtelif durumlarda haddini aşmak, suyu çıkmak, tuzun kokması gibi deyimleri bolca kullandık. Güncel lisanımız, ÇHD gözaltılarının niteliğini tanımlamakta aciz kalıyor.

Bu konuda söyleyebilecek yeni bir şeyim yok. Başlarda "Ya bak Göksun onlar DHKP-C'li tamam mı" tribine giren birtakım sığ cenah, aslında kimin ne olduğunu artık görmüştür diye umuyorum. "Şehre yakışmadığınız" için eviniz yıkıldığında ya da parasız eğitim istiyorsunuz diye örgüt üyeliğiyle itham edilip işkence gördüğünüzde, bu "farkındalığınız" nasıl olsa artacaktır.

Biliyorsunuz, yumurta eylemini bile örgütsel seviyede yapan bir milletiz hamdolsun. Parasız eğitim isteyen öğrenci - HES karşıtı köylü - polisten şiddet gören veya evi yıkılan vatandaş - Kürtçe şarkı sözünü pankarta yazan başka bir vatandaş - hem parasını alamayıp hem dayak yiyen işçi - işte bunlar hep örgüt üyesi. Halkı galeyana getirmek için DHKP-C ile işbirliği yapıp koc-ca bir mahalleyi dozerlerle dümdüz ettiren, sonra da utanmadan o dozerin önüne geçip kendini paralama şovları yapan insanlarla yaşıyoruz. İşte ÇHD de, bu kişilerin, bu ajan-provakatörlerin avukatlığını yaptığı için, en birinci terörist başı sayılıyor.

Halbuki, siz de biliyorsunuz ki, kanunlar ve bilhassa ceza hukuku bu insanlar için değildir. Haliyle, bu insanlara "hukuk kurallarıyla, adil bir yargılama" yönündeki talepler de anlamsız kalıyor. Ceza mevzuatının adeta bir süs, bir dekor aracı niteliğini görmezden gelmemeyi umarım hep birlikte öğreneceğiz; zira önümüz 2023.

İşte 19 Ocak, artık sadece Hrant Dink'in yaşamının elinden alındığı, kendisinin "zehirli kan" lafzının aslında doğru bir yere işaret ettiğini hep beraber yeniden gördüğümüz gün değil. Dink'i ananlara biber gazı "ikram edildiği" ve avukatların göz altına alınarak darp edildiği gün. 19 Ocak'ta ne olmuştu diye sorarken, vizyonumuz beyaz bereli bir tetikçiden ötesini göz ardı etmesin.

Bütün bunlarla birlikte, 2013 19 Ocak'ının bir anlamı daha var. Âli devletimiz, AİHM'ye yapılmış bazı başvuruların para ödenmek suretiyle çözülmesi için yeni bir kanun yayınladı. Tam ismi şudur: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun.

İroninin hastasıyız, sığlığın ustasıyız yemin ediyorum. Üniversite mezunu işsiz kalır, bakan kalkıp "fizik okumasın pastacılık yapsın" der. AİHM'de bekleyen dosyalar rekor üzerine rekor kırar, devlet "ya biz nerede hata yapıyoruz acaba" demez, "parası neyse verelim sen davandan vazgeç" der. Böyle bir kafa olabilir mi ya? Maklubeden mi oluyor bunlar kuzum?

Bu arada hemen bir güncel bilgi vereyim: AİHM'nin 1959-2011 arası istatistiklerine bakıldığında, Türkiye'nin liderliği gözden kaçırılmayacak kadar net görünüyor. 1 Ocak 2011 itibariyle 15 binden fazla "bekleyen dosya" varmış, sonraki istatistiği aramaya gerek duymadım.

Yani özetle, Avrupa gözünde bu şekildeyiz. Zaten Fransa Barolar Birliği Başkanı'nın ÇHD'lilerin gözaltına alınması üzerine aynı gün yaptığı "Türkiye'nin AİHM üyeliği askıya alınsın" çağrısı bir Fransız için bence son derece mantıklı ve tutarlı bir yaklaşımdı. Bunun sebebinin, yukarıda linkini verdiğim 1959-2011 arası istatistiklerde en az şikayetin Fransa'yla ilgili olmasına dayandırmıyorum tabii ki, Avrupalıların "Abi her sene 15 bin dosya getiriyorlar bunlarla mı uğraşıcaz yeaa" şeklindeki "işten kaçmalarına" dayandırıyorum.

Bu arada yeri gelmişken değineyim... Fransa Barolar Birliği açıklamaları gözaltılarla aynı gün gelmişse de, İstanbul Barosu'nun internet duyurusu 19'unda yayınlandı. Basın toplantısının ise yarın, yani çarşamba günü yapılacağı duyuruldu.

Gerçi, sonradan öğrendiğime göre Kocasakal bu süreçte bayağı çalışmış. Aramanın önündeki polis barikatını zorla aşmış, yönetim adliyede sabahlamış filan... Gerçekten takdire şayan. Fakat ne bileyim, baronun bu eylem ve söylemleri bana bir türlü inandırıcı gelmiyor. Beyoğlu'ndan Beşiktaş'a inemeyen yönetimin Çağlayan'a gelmesini samimi bulamıyorum. Belki KCK kapsamındaki gözaltılar hiç yaşanmasaydı, baro bu vesileyle tepki toplamamış olsaydı, aynı duyarsızlık bu sefer burada sergilenebilirdi.

19 Ocak öyle bir gün oldu ki artık, hangi cümleden sonra hangi konuya değineceğimi şaşırıyorum. Şimdi müsaadenizle, Sus Payı Kanunu'na geri dönelim.

Kanunda
Bu Kanun;
a) Ceza hukuku kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalar ile özel hukuk ve idare hukuku kapsamındaki yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı,
b) Mahkeme kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği,
iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış başvuruları kapsar.
hükmü var. Yargılamaların makul sürede sonuçlanması kısmından tutukluluk süresinin de dava konusu edileceğini çıkarabiliyoruz. Fakat malumunuz odur ki, adil yargılanma hakkı sadece yargılanma süresiyle alakalı bir durum değil. Örneğin, ÇHD'nin ve tam listesini bilemediğimiz diğer şüpheli veya sanıkların başına geldiği gibi, bilgisayarınızın hafızası birden dolar ve siz ne olduğunu bilmediğiniz şeylerden yargılanırsanız, bu kapsama girmiyorsunuz.

Diğer bentte sayılanlara örnek olarak, Ailenin Korunması Hakkında Kanun uyarınca kendisine koruma tahsis edilmesi kararı çıkan ama bu korumadan faydalanamayan kadınları düşünebiliriz. Fakat şöyle ki, devletin bu yaptırımının aslında hiçbir anlamı yok, çünkü o tahsisatın yapılmadığı anda o kadın zaten ölmüş oluyor. Yani "parası neyse vermekle" olmuyor sayın devlet, o korumayı o an vereceksin.

Aynı maddede, kanunun kapsamı bakımından şu imkan da düzenlenmiş: "... Adalet Bakanlığınca teklif edilecek diğer ihlal alanları bakımından da Bakanlar Kurulu kararıyla bu Kanun hükümleri uygulanabilir." Yani kanunu yasama organı yapar, ama kapsamını yürütme belirler. Müstakbel padişahımız, "Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden..." dizesini meğer bambaşka anlamış.

Bu anlayışı, yargılama faaliyetiyle ilişkili bir komisyonun üyelerinin adalet bakanı tarafından atanması esasında da  görüyoruz. İlgili madde, kanunun uygulaması için beş kişilik bir komisyon oluşturulmasını, üyelerin dört tanesinin bizzat adalet bakanı tarafından atanmasını öngörüyor. Kalan bir kişiyi seçmek maliye bakanına düşerken, bu beş kişinin başını seçmek elbette ki adalet bakanının "yükümlülüğü." (Bu tür görev veya yükümlülüklere hak veya ayrıcalık gözüyle bakmazsanız lütfen, teşekkürler.)

Komisyona başvurabilmenin ilk şartı, 5. maddeye göre, AİHM'ye başvurmuş olduğunu belgelemek. AİHM'ye gitmemiş bir ihlalin mağduruysanız, devlet korumasından faydalanamıyorsunuz.

İlgili maddenin ikinci fıkrasını çok anladığımı söyleyemem, ilk iki fıkrayı aynen buraya kopyalıyorum:
Komisyona müracaat, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru tarihini ve numarasını gösteren resmi kayıt kabul mektubu, başvuru formu ve diğer ilgili bilgi ve belgelerle birlikte, müracaat edenin kimlik bilgilerini içeren imzalı bir dilekçeyle yapılır. 
Başvuran, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde Komisyona müracaat edebilir. Bu süre içinde müracaatta bulunmayanlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin münhasıran iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması gerekçesine dayanan kabul edilemezlik kararının kendilerine tebliğinden itibaren bir ay içinde de Komisyona müracaat edebilirler.
Şimdi benim anladıklarım şunlar, yanlışsam söyleyin - çünkü ironi yapmıyorum, gerçekten emin değilim:

1. Başvurunun AİHM tarafından kabul edilebirlik incelemesinden geçip geçmediği önem taşımıyor.

2. Bu komisyon, kanun çıktığı anda zaten AİHM'ye gitmiş olanlarla ilgili. Mevcut meselelerle ilgileniyor. Kanunların geçici maddeleri gibi bir şey, yani bir çeşit "geçici kanun" diyebiliriz.

3. Fakat aslında diyemeyiz de. Çünkü diyelim ki siz altı ay içinde başvurmadınız, ama o arada AİHM başvurunuzu "iç hukuk yolları tüketilmemiş" diye reddetti. İşte o durumda yine buraya gidebiliyorsunuz.

E tamam da, o zaman ben iç hukuk yollarını tüketir ya da o yolların tükenmesini beklerim? Bu neden benim devlete gitmemi gerektirsin ki, bu komisyon bir iç hukuk yolu mu? İç hukuk yolu olması için, hem olağan, hem de kararı "ortadan kaldıran" bir nitelikte olması gerekmez mi? Hem ayrıca, aynı red sebebi bu sefer bana komisyon tarafından söylenmeyecek mi? Hadi söylenmedi, başvurumu kabul ettiler, sonra iç hukuk yolu şikayetime esas olan kararı ya da işlemi ortadan kaldırdı, ne olacak?

Ayrıca, bana ödenecek tazminatı kim nasıl belirleyecek? AİHM'nin tazminat miktarında dikkate aldığı kriterler mi uygulanacak, yoksa ben bir "pardon'a" razı mı olacağım?

Hadi onu da geçelim, benim bu komisyona gitmek için AİHM başvurumdan vazgeçmiş olmam aranacak mı? Aranmayacaksa, "derdestlik" gibi bir durum olmayacak mı? AİHM, elinde benim dosyam varken, bence iç hukuk yolu olarak düşünülmemesi gereken bu yola başvurmuş olmamı nasıl değerlendirecek? Başvurum red mi edilecek, yoksa komisyon başvurum bekletici mesele mi yapılacak? Yahu bu nasıl bir kendi kafasına göreliktir?

Mesela, 6/a-1 bendine göre komisyon AİHM'ye göre kabul edilebilirlik koşulu olup olmadığını da değerlendirecek, ama iç hukuk yollarının tüketilmesini aramayacakmış. Yukarıda bahsettiğim "iç hukuk yolu ayrıca yürüyorsa ne olacak?" sorusunu burada tekrar düşünebiliriz. Bu meyanda, kişinin AYM'ye bireysel başvuru yapıp yapmadığının değerlendirilmesinin nasıl yapılacağı da önemli. Arkadaşlar, devletimiz son yıllarda bu işlerden pek anlamıyor ama, kanun yapmak oturup "bence şurası şöyle olsun" demekle kotarılabilecek bir iş değil. Görüyorsunuz, olmuyor.

Komisyon kararlarına karşı itiraz yolumuz, Ankara bölge idare mahkemesinden geçiyor. İtiraz üç ay içinde karara bağlanacakmış - yerseniz.

Yukarıda sözünü ettiğimiz üzere, bu kanun sadece 23/09/2012 tarihi itibarıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde kaydedilmiş başvurular hakkında uygulanıyormuş. Dokuzuncu madde öyle diyor.

Son olarak, komisyon üyelerinin 19 Şubat'a kadar atanmış olması gerekiyor, nitekim geçici 1. madde öyle uygun görmüş. Ombudsmanlık mevkiine kimin uygun görüldüğünü biliyoruz, doğruları söylediğini düşünmenin pek mümkün olmadığı biri kendisi. Bakalım, yeni atanmışlarımız kim olacak. Ben oyumu bütün TC vatandaşlarının Orhan Pamuk'a dava açabileceği yönünde karar veren Yargıtay hakimlerinden yana kullanıyorum. At fav'a.

Göksun,
Yarı zamanlı anarşist klavye delikanlısı.




9 Ocak 2013 Çarşamba

Bir temcit pilavı olarak emsal kararlar.

(Peşin bilgi: Aşağıdaki yazıda iyi bir baro kütüphanesi ihtiyacından söz ettim. Kalkıp "Baronun kütüphanesi var bi kere taam mı!" diyecek olanlar için önceden söyleyeyim: Biraz önce telefon edip sordum, Beyoğlu kapalıymış, sadece Çağlayan açıkmış. Mesai saatleri dışında ne haliniz varsa görün, içinde de zaten adliye köşelerinde sıkışmanız bizi ilgilendirmiyor.)

Avukatlık mesleğini başkalarının gözünde havalı kılan şey, Amerikan filmleriydi. Karizmatik salonlar, yakışıklı adamlar, mini etekli kadınlar, jüri önünde sahne şovları filan... Sonra hepimiz, öyle bir dünya olmadığını öğrendik.

Lisans öğrencisiyken zihnimizde bir ton ideal vardı, öyle bir savunma yapacaktık ki hakim afallayacaktı. Mesleğe başladık, bunun böyle olmadığını gördük, ama başta ikna olmadık. "Ama bu çok açık bir şey, bir gerçek, hakim bunu nasıl görmez" dedik. Görmedi.

Sonra hepimiz, önümüze hangi konu gelirse gelsin, istediğimiz yönde bir iki Yargıtay kararıyla "iş kotarmaya" alıştık. Kitaplar en son, o da iyi ihtimalle, staj bitirme "tezi" yazarken açıldı. Bu arada evet, aslen ödevden hiçbir farklı olmayan birkaç sayfalık çalışmaya da tez dedik. Biz o tezi çok önemsedik, fakat aslında karşılarında ter döktüğümüz insanlar belki hayatları boyunca gerçek bir tezi baştan sona okumuş değillerdi. Buradan, mesleki "saygınlığını" tezini sunan meslektaşını aşağılamak üzere kurgulamış olan birtakım meslek büyüklerime selam ederim.

Eğer bir dosyada sıkışmış isek, bizim bir şey düşünmemize gerek yoktu, bütçemiz dahilinde bir hocaya gidip kendisinin mütalaasını alabilirdik. Hakimin -mesela- koskoca Tekinalp'i dinlememe ihtimali yoktu.

Buradaki acınasılık bir tek benim mi umrumda? "Hakim bizi dinlemez, dilekçemizi de okumaz, ama hoca yazarsa okur."

Bakın ben burada hocaların akademik emek ve saygınlığından bahsetmiyorum. Bir konu üzerinde profesörün görüşü elbette ki benimkinden daha derin ve akademik olacaktır, yahu profesörlüğün varlık sebebi bu, ne olacaktı? Eğer yazıma kulp takacaksanız yanlış yerdesiniz. Ben size takabileceğiniz yerleri madde madde sayayım:

1. Davanızı tek başına uzman görüşüne dayandıracaksanız, e hocaya yetki belgesi verin işi o yürütsün kuzum? Uzman görüşü bir dayanaktır, başka bir şey değildir. Argümanı siz üretirsiniz, hocadan destek alırsınız.

2. "Hakim bizi dinlemese bile hocayı dinler" gerçeği maalesef var, fakat bunun bir sorumlusu hakimlerse diğer sorumlusu da avukatlardır. Siz "nasıl olsa düşünmüşü var" diye bir şey düşünmeyip her şeyi akademiklerden beklerseniz, olacağı budur.,

3. Hakimlerin akademikleri dikkate alması yanlış değil. Yanlış olan, avukatları almaması ve avukatların da dikkate alınmak için çaba göstermiyor olması. Sayın meslektaşım, madem hakim milleti hoca görmeyi seviyor, sen neden dilekçeni bir iki bilimsel atıfla süslemiyorsun? Bunun yapmak bu kadar mı zor? Kopyala + yapıştır yapmaya bu kadar mı alıştın?

Arkadaş aç iki sayfa kitap oku ya. Bak bakalım elalem ne demiş. Belki senin davacının dayandığı emsal kararı eleştiren bir yayın vardır, belki yeni bir akıl yürütme şekli öğreneceksin, belki daire hakiminin yazdığı bir kitaptan alıntı yapmak içine yarar...

Hem "hukuk sistemi çok rerörerö yeaa, çok fazla hukuk fakültesi açıldı, eğitim çok kalitesizleşti" vs. diyorsun, hem de o kaliteyi yükseltmek adına yaptığın hiçbir şey yok. Konuşmaya gelince mangalda kül kalmıyor, iki sayfa dilekçe yaz deyince ise hooop kopyala yapıştır.

Barolar da pek işe yaramıyorlar kusura bakmazsanız. Avukatlık salt para kazanma mesleği değildir arkadaşlar, küfrettirmeyin kendinize. Savunma özgürlüğü diyorsunuz ki haklısınız, ama savunmanın niteliği için bugüne kadar "gerçekten" ne yaptınız? İstediğiniz kadar özgür savunun, nitelik yoksa özgürlük neye yarar?

Bir kısmı için konuşuyorum, savunma özgürlüğünden bahsedenlerin asıl derdi para kazanmaya devam edebilmek. Avukatlık mesleğinin artık yapılamaz hale gelmesi, bir kısmınız için "hak" kavramına ilişkin hiçbir şey ifade etmiyor. Haklı olduğumu siz de biliyorsunuz.

Barolardan nerelere geldik ama ne bileyim, Ümit Kocasakal gibi birinin "savunma özgürlüğünden" bahsedebildiğini düşündükçe ruhsatımı-diplomamı iade edesim geliyor. "Pardon ben her şeyi yanlış anlamışım kusura bakmayın" diyerekten, işi gücü bırakıp çiçek yetiştirmekle uğraşmak istiyorum.

Neyse. Benim mesleğin niteliğinin yükseltilmesine ilişkin iki milyon düşüncemden biri şudur ki, baro bünyesinde "doğru düzgün" bir kütüphane şart.

Armağanların, en azından temel kaynakların, hukuk dergilerinin, ulusal ve uluslararası elektronik veritabanlarının, tez merkezinin, her konuda her şeyin elimizin altında olduğu kocaman bir kütüphane - çalışma ortamı. 7/24 internet erişimli, açık raf sistemli, bir sürü masalı, ses yalıtımlı, iyi çalışan bir e-sistemli, üniversite kütüphanesi ayarında bir yer.

Lisans üstü eğitim alan avukatların kendi okullarında kütüphanesi zaten var, fakat okulda çalışmak ayrı, baronun bu imkanı sağlaması apayrı. Bu, mesleğin niteliğine sahip çıkmaktır. Ayrıca, okulla ilişkisi kesilmiş olanlar içtihatlara mahkum mu kalsın?

Mesela Yeşim Hoca geçenlerde bizimle bir Yargıtay kararı paylaştı, culpa in contrahendo ile ilgili. İçinde Alman doktrininden tut, hangi yazarın ne dediğine kadar, sayfalarca bilimsel akıl yürütme var. Sizce bunu Yargıtay kendisi oturup araştırmış olabilir mi? Bizim bilmediğimiz paralel bir Yargıtay var da kimi dosyalarla o mu ilgileniyor? Bırakın allaaşkınıza.

Diyeceğim o ki, siz araştırın abicim. Okunur okunmaz başka bir konu, fakat iyi bir araştırma eşeği sağlam kazığa bağlamaktır. Hem Yargıtay okuyabiliyor kimi zaman. Emsal oluşturmak peşindeyseniz, Yargıtay'ın zaten önceden söylemiş olduklarını ısıtıp ısıtıp önlerine sürerek bir sonuç almak çok mümkün olmayabilir.

İyi çalışmalar,
Göksun.

6 Ocak 2013 Pazar

Saygı duyarım...

Bu din iman konularında yazmaktan artık hoşlanmıyorum ama bunu görmezden gelmek istemedim. Neden hoşlanmadığım ise bambaşka bir konu, fakat şöyle özetleyebilirim: Öncelikle konu hakkında konuşanlar bana samimiyetsiz geliyor. Buna rağmen konuşmak da "En samimi benim ülen!" diyormuşçasına, feci bir elitizm algısı oluşturuyor. İkisini de hayatımda istemiyorum.

Ekşisözlük'te "avrupa'da dinin %5 oranla en önemsiz değer olması" diye bir başlık var. Başlıktaki ilk "entry" konuyu özetliyor zaten, fakat yine de başlığa tıklarsanız sözlük yazarlarına da saygıda kusur etmemiş oluruz.

Avrupa Komisyonu, AB üyesi ve adayı ülkelerde en önem verilen değerlerle ilgili bir anket yapmış. Buna ilişkin raporun ismi "Avrupalıların Değerleri" ve şu linkten bulunabilir: http://ec.europa.eu/public_opinion/archives/eb/eb77/eb77_value_en.pdf

Sonuçlara bakınca, birinci sırayı paylaşan iki değer görüyoruz. Bunlar %43'le insan hakları ve insan hayatına saygı.

Öncelikle şunu netleştirelim, bu ikisi aynı şey değil arkadaşlar. İnsan hayatına saygı ile yaşam hakkı farklı şeyler. Yani o hayat, o hayat değil.

İnsan hayatına saygı, yaşamın varlığı kadar içeriğiyle de ilgilidir. Yani siz birine "Senin yaşam hakkına saygı duyuyorum ama şu kıyafeti giymen şartıyla" diyemezsiniz.

İnsan hakları ise, yaşam hakkının ve bunun içeriğiyle ilgili hakların da içinde bulunduğu devasa bir bütündür. Buna yaşam dışında, adil yargılanmadan tutun, mülkiyete kadar, insan olmaya dair tüm haklar girer.

İkinci sırada ise, %40 ile barış geliyor.

Ülkemizde barış, değerden çok "şarta bağlı hak" olarak görülmekte. Nitekim biriyle barışacaksak, önce kendisinden "bizim egemenliğimizi kabul etmesini" bekliyoruz. Yapmayınca da, buna saygı duyup olan biteni sağduyulu bir şekilde değerlendirmek yerine, kendimizi "NASIL KABUL ETMEZSİN ULAN!!1!" diyerekten saçma bir saldırıya geçmekte haklı görüyoruz. Çünkü bizim dediğimiz üzerinde uzlaşılmıyorsa, sorun asla o dediğimiz şeyde olmuyor.

Üçüncü, %28 ile demokrasi. Demokrasi benim aklımı çok karıştıran bir konu; ilkesel olarak farklı bir şey düşünemem ama spekülasyona tanıdığı alan da görmezden gelinecek gibi değil. Demokrasi etiketli yazılardan diğer blog'dakiler daha yeni ve kapsamlı; şuradan görebilirsiniz: http://yazmazsaolecek.blogspot.com/search/label/demokrasi Bu blog'dakilerin linki ise şudur: http://koridorda.blogspot.com/search/label/demokrasi

Fakat netice olarak, demokrasinin özü insana olan saygıya dayanır. Bu sebeple yukarılarda olması zaten doğal bir sonuç.

Dğer sonuçlar ise sırasıyla şöyle gidiyor:

Bireysel özgürlük %23
Adalet %21
Eşitlik %20
Başkalarına destek %15
Hoşgörü %15
Kendini gerçekleştirme %11
Başka kültürler için saygı %9
Din %5
Bilmiyor %1

Bu kavramların bizdeki sıralamalarını, ilgili linkte bulunan çalışmanın 13. pdf sayfasında bulabilirsiniz. Fakat yüzdelerini değilse de, "anlaşılma şekilleri" aynı sırayla şöyle verebileceğimizi düşünüyorum.

Türban özgürlüğü
Mağdur edebiyatından beslenen bir intikam duygusu
Egemen tarafından uygun görülene bahşedilecek bir nimet
Kendi belirlediklerimize destek
Yerlerini bilip astar istemedikleri sürece sorun yok.
"Ben sana yapma demiyorum, hobi olarak yine yap..."
Seni uzaktan saymak saygının en güzeli
Her şey.
Ben bilmem beyim bilir - töbe yarabbim... - ocakta yemeğim var.

Yüzdeler bakımından özellikle dikkat çekenler ise şunlar:

- İnsan hayatına saygıda oranımız yüzde 50. Söze gelince, bu konuda bütün evet bütün anket ülkelerinden öndeyiz. Listede bizim dışımıda 50 yok, en fazla 49 var. Tebrikler.
- Fakat barış kategorisinde, saygıya 49 diyenler yine 40'lardan aşağı inmezken, biz saygıdan yıkılan TC vatandaşları 25'te kalıyoruz. Ki bu da, aynı liste içindeki en düşük orana tekabül ediyor.

Lütfen belirginleştirmeme izin verin: Bu ankette "İnsan hayatına saygım sonsuz" diyen insanların yarısı, barışı korunması gereken bir değer olarak görmüyor. Bu durumda birinci ihtimal, barıştan ayrı bir insan hayatının -demek ki- var olabildiği. İkincisi, bu insanların barışı bir değer değil fakat hak olarak görüp, sadece bu hakkı kazanan hayatlara saygı duymaları. Son ihtimal ise, bizim daha bu ayrımı yapmadan ahkam kesecek kadar "içi boş" insanlardan oluşan bir toplum olmamız. Buyrun istediğinizi seçin.

Din ise, raporda tablo dışında da üzerinde durulduğu üzere, en çok bizim ülkemizde önemli. Bizdeki sonuç %27, ikinci ülke ise 19'da kalmış. Yirmileri gören bir başka ülke yok.

İşte geldik zurnanın akort noktasına. Müslümanlık konusunda ukalalık yapmak istemiyorum, kaldı ki hristiyanlık konusunda zaten yapamam. Fakat siz kendini müslüman olarak tanımlayanlar, o iğneyi kendinize ne zaman batıracaksınız, çok merak ediyorum.

İslam'ın hoşgörü dini olması, insan hayatına saygı öngörmesi filan, birtakım teorik temeller... Belki gerçekten var, nitekim burada din kıyaslamasına girmiyorum çünkü bu bana saçma geliyor. Benim sorunum dinlerden çok inananlarla. İnananların, kendilerini sırf o dine mensup olmakla "şereflendiridikleri" yaklaşımıyla. Siz olaya böyle bakıyorsanız, pardon da ne insana saygısı abicim, sen direkt "benim seçtiğim peygamberi seçmeyen şerefsizdir" diyorsun. Kaldı ki o peygamberi gerçekten seçmiş olsan içim yanmaz. Etrafında gördüğün şeyi bir gram sorgulamadan kabul etmişsin, sonra kalkmış "müslümanlığın ilk şartı okumaktir" diyorsun. Sen de haklısın, oku emriyle kastedilenin ganyan cetveli olmadığını kimse söylememişse demek ki...

Kaldı ki, burada dinin amaç ya da araç başlıklarından hangisine girdiği çok önemli. Eğer bu bir araçsa, insana amacını sorarlar. Eğer amaç salt öteki dünya ise, bunun tek yolu dini kendini şereflendirme aracı olarak görmek midir? Bunu böyle anlayınca, Tanrı'nın yarattığı ve senin dışında kalan unsurlara karşı hiçbir görev ve sorumluluğun kalmıyor mu? Böyle düşününce çok güzelmiş.

Yok amacının içinde bu dünyaya ilişkin kaygılar da var ise, e buyur işte önünde koca bir dünya var, bu sendeki saygısızlık nedir? Kendini bu dünyadaki her şeyden ve herkesten değerli görmenin altyapısını bana açıklayabilir misin? Eğer din seni bu dünyadaki barış ve huzur ortamından sorumlu tutmuyorsa, kusura bakma ama sen inandığın şeyi bir gözden geçir derim ben.

Senin dininde cihat diye bir kavram var, insanları "doğru yola sevk etme" yönünde bir görevin olduğunu söylüyorsun, sonra kalkıp "misyoner" diye, işinde gücünde insanların kafasını kesiyorsun.

Eşitlik diyorsun, sonra "Afedersin Ermeni..." diyen adama alkış tutuyorsun.

Bunların bütün sebebi, kavramların "işe geldiği gibi" anlaşılması. Eşitlik, özgürlük, insan hayatına saygı gibi şeyler; "sen vaktiyle benim haklarıma saygı duymadım şimdi ben de seninkine duymayayım da eşitlenelim" şeklinde anlaşılıyor. Ki bu da, hiçbir kavramsal veya düşünsel temelden beslenmeyen, tamamen keyfi ve kof bir anlayış.

Bunu "enteller" de yapıyor yalnız, lütfen kusura bakmayın. Geçen gün Anda'yla bu entel taifesini şöyle andık, efendim neymiş, adam birini öldürüp 15 yıl sonra çıkıp tekrar aramızda dolaşıyormuş. E arkadaş, uzun tutukluluk sürelerinden, cezaevi koşullarından, oralardan buralardan dertlenen de sen değil misin? Tutuklu ya da hükümlülülerin bir kısmına ayrı öbür kısmına ayrı mı davranalım? Adam "adi suçlu" diye içeride ölsün mü? Adil yargılanma ve uygun cezaevi koşulları sadece siyasi suçlulara mı olsun? Peki onların hangilerine yapalım? Allah akıl fikir versin...

Tüm bu yüzeysellik ve sakilliğin sonucu olarak işte buyrun, vatandaş hayata saygı diyor ama başkalarını desteklemeyi o kadar da "iplemiyor." Ne olacaktı?

Bir çay koysaydınız iyiydi.