12 Nisan 2012 Perşembe

Arka Sokaklar - The Original

Ya dün gece "avukatçılık oyunuma" Koray da dahil oldu, biraz eksiklendim... Ama güzel oldu, kendi kendimize iyi eğlendik. Meğer benim içimde bir çocuk polisi, Koray'da da gizli bir asayiş dairesi varmış.

Avukatçılık oyunu dediğim, bildiğimiz CMK. Bu neredeyse hiçbirimizin "sahiplenerek" yaptığı bir iş değil, ama bunu konuşacağım an bu an değil.

Gece saat 12 filan gibi bir saatte, evdeyim, Family Guy izliyorum. Bu arada Peter'a tahammül edemiyor olabilirsiniz ama Stewie başka.

Neyse, telefon çaldı, numarayı tanımıyorum, CMK da olamaz çünkü ben gündüzcüyüm... Hayırdır inşallah diyerek açtım. "İyi geceler Avukat Hanım, ben Esenler Çocuk Büro'dan arıyorum..." Nası ya? Hadi gündüzü bırak, Üsküdar'cıyım ben?

"Üsküdar'da kaçırılan bir çocuğun ifadesinde bulunmuşsunuz, biz şimdi şahsı yakaladık çocuğa teşhis yaptırılacak, Baro'yu aradım size yönlendirdiler." Tekrar ediyorum, nası ya?

Baro'yu aradım olayı anlamak için. Valla uzun uzun anlattı ama ben tüm o esnada Esenler'e nasıl gideceğimi düşündüğüm için pek bir şey anlamadım. Özetle, atanan müdafiler kollukta yapılan teşhise katılmak istemiyorlarmış çünkü teşhisin savcılıkta yapılması gerekiyormuş. İstemiyorsam ihtirazi kayıt koyarak katılmayabilirmişim. Bir de, bu yeni bir soruşturma olmadığı için yine benim görevlendirilmem lazımmış. "Başka avukat görevlendirilirse sizin ücretiniz bölünür" dedi, "Ya bölünsün, bu saatte ne işim var Esenler'de, Kadıköy'deyim ben." dedim. "Ama teşhis tek başına ücret gerektiren bir işlem değil, yani o yüzden başka avukat atanması zaten mümkün değil." dedi.

Bunları konuşurken öte yandan da yeni düşen jetonla uğraşıyordum, iyi de ben şüpheli müdafii değilim ki teşhise ihtirazi kayıt koymam gereksin? Mağdur vekiliyim. Yani, teşhisin hukuki niteliği ve nasıl olması gerektiği konusunda bilgim olmadığı gibi, ihtirazi kayıt koyacak bir durumum zaten yok.

Çocuğu da hatırlıyorum, nasıl cin gibi, nasıl pırıl pırıl bir çocuktu... Asıl o çocuk için gittim zaten, kendini daha iyi hissetsin diye.

Bu arada Koray'la da konuştuk tabii, böyle böyle ben Esenler'e gidiyorum diye anlattım, daha ben hazır olmadan kapıdaydı... Ama nasıl gideceğimizi hala bilmiyoruz, neyse ki o arada polis yine aradı da "Avukat Hanım siz metrobüsle Cevizlibağ'a gelin ben sizi oradan alayım..." dedi, iyi oldu.

Aldı bizi memur, Esenler'in içlerine doğru gidiyoruz. Gayrettepe-gasptanmış, bütün işlere bunlar gidermiş. "Zorlamayla olan her şeye biz gideriz" dedi, gasp, kaçırma, tecavüz, Allah ne verdiyse. Ben bunların hiçbirini bilmiyorum tabii, tutturmuşuz bir "hukuk" gidiyoruz... Ceza kısmım çok eksik.

Gittik karakola tamam mı, ikimiz de turist gibiyiz. Bir de benim feci komiğime gitti o süreç. Ya hadi beni bırak Koray'ın ne işi var gecenin bir yarısı Esenler'in polisinde, komik bir şey bu. Düşünsene biri arıyor olsun o saatte,

- Abi naber?
- İyidir abi senden naber?
- İyidir benden de. Ya biz Kadıköy'de takılıyoruz, buralardaysan gelsene?
- Ya ben Esenler çocuk polisindeyim, bi teşhis varmış... Siz takılın ben uğrarım sonra.
- Çocuk? Polis? Abi naptın sen? Esenler neresi?
- Abi lütfen rahat bırak çünkü "bambaşka bir hayat var arka sokaklarda..."

Ya "cezacılık" gerçekten bambaşka bir evren; aynı arabada sohbet ederek gittiğin adam "günlük hayatını" gasp, tecavüz, çocuk kaçırma filan üzerinden tanımlıyor. Bizimki şöyle,

- Naber?
- İyidir senden?
- İyidir benden de. Yine oturdum bütün gün, anca telefon filan baktım... Sen n'aptın?
- Hiiç, ben de oturdum, bakındım filan.

Bunlarınki ise,

- Hadi ben daha Gayrettepe'ye geçicem sabaha karşı operasyon var.

Abi biz rahatsız etmeseydik ya...

Çocukla konuştuk az, içeride ne olacağını söyledim, adamı görünce "işte bu" diyeceksin, merak etme o seni görmez, falan filan. Çok hoşuma gitti o çocukla konuşmak, çok cin gibi çünkü.

- Merhaba, beni hatırladın mı?
- Hatırladım. Ama senin gözlüğün yok muydu?
- Vardı haklısın ama kırıldı... O yüzden takamıyorum.

Beni görür görmez sorduğu gözlüğümü, aylardır her gün görenler fark bile etmemişti.

Gittik teşhiste bulunduk, çocuk hiç duraksamadan çat diye seçti adamını. Tutanak düzenlenirken de bayağı sohbet ettik, bir sürü soru sordu. O nasıl, bu neden, ya hakim beni anlamazsa, falan filan... Kafası çok çalışan bir çocuk, umarım hayatı hep güzel olur. 9 yaşındaymış, o yaşta bu kadar akıllı çocuk zor bulunur.

Bir de bu işin geri dönmesi var yalnız. Bizi getiren memur, "Ben sizi Mecidiyeköy'e bırakırım" demişti, biz de kabul ettik. Yalnız komedinin zirvesi bence tam da burada yaşandı:

Ben önde oturuyorum, arkada bir polis, arada kelepçeli şüpheli ve öbür yanında Koray...

Ya yemin ederim başımı çevirip arkaya bakamadım, o nasıl bir gülmek olurdu... Allah'ım güleceğim gülemiyorum, öleceğim ölemiyorum... Of patlayacaktım resmen. Kendimi hiç o kadar zor tuttuğumu hatırlamıyorum.

Allah'ım çocuk tamamen "güzel bir insan" olduğu için o saatte kalkıp alakasız yerlere geliyor, aynı gecenin devamında Esenler'den Gayrettepe'ye şüpheli getiriyor...

Neyse kazasız belasız Zincirlikuyu'ya kadar geldik, Memur Bey bizi metrobüse gayet yakın bir yerde bıraktı sağolsun. Bu sefer de metrobüste arızanın birine çattık, akbil basmayı reddeden, ayağını uzatıp efektler çıkara çıkara yolculuk eden bir tip. Gözünü dikip bakıyor filan. Ölü taklidi yaptık da ilişmedi.

Ben yine Göksun'um bende bir değişiklik yok da, Koray artık Koray Ö. oldu. Ona göre.

11 Nisan 2012 Çarşamba

En az 5 çocuk. Hepsi de anarşist mümkünse.

Ya toparlanamıyorum lütfen kusura bakmayın, bunu mutlaka buraya yazmam ve dönüp baktığımda bulmam lazım ama, gerçekten, toparlanamıyorum.

Kitlendim kaldım. Şu an masadan kalkıp bir yerlere gitmek istiyorum, bir oturamama, ama öte yandan da yerinden kalkamama ruh  halim var.

4+4+4 yayınlandı ve yürürlüğe girdi bugün.
MADDE 9 – 1739 sayılı Kanunun 25 inci maddesinin mülga birinci fıkrası aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmiştir.
“İlköğretim kurumları; dört yıl süreli ve zorunlu ilkokullar ile dört yıl süreli, zorunlu ve farklı programlar arasında tercihe imkân veren ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarından oluşur. Ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarında lise eğitimini destekleyecek şekilde öğrencilerin yetenek, gelişim ve tercihlerine göre seçimlik dersler oluşturulur. Ortaokul ve liselerde, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatı, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulur. Bu okullarda okutulacak diğer seçmeli dersler ile imam-hatip ortaokulları ve diğer ortaokullar için oluşturulacak program seçenekleri Bakanlıkça belirlenir.”
Peygamberimiz hangisi, siz kimsiniz?

Lan daha ben peygamber konusunda karar verebilmiş değilim, sen benim çocuğumu nasıl bu kadar kafana göre eğitirsin?

Hah şimdi buna kalkıp "İyi işte, sen 28 yaşında karar verememişsin, biz çocuğuna hemen şıp diye öğretivereceğiz..." der bu insanlar. Çocukken benim de kararım vardı canım benim, okudukça sarsılıyor o karar. Dünya senin kafandaki kadar değil çünkü, çok büyük. Bayağı büyük.
MADDE 18 – 28/3/1983 tarihli ve 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununun ek 9 uncu maddesinin başlığı ile birinci fıkrasında yer alan “Zonguldak Karaelmas Üniversitesi” ibareleri “Bülent Ecevit Üniversitesi” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 19 – 2809 sayılı Kanunun ek 61 inci maddesinin başlığı ile birinci fıkrasında yer alan “Rize Üniversitesi” ibareleri “Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 20 – 2809 sayılı Kanunun ek 129 uncu maddesinin başlığı ile birinci fıkrasında yer alan “Konya Üniversitesi” ibareleri “Necmettin Erbakan Üniversitesi” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 21 – 2809 sayılı Kanunun ek 130 uncu maddesinin başlığı ile birinci fıkrasında yer alan “Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi” ibareleri “Abdullah Gül Üniversitesi” şeklinde değiştirilmiştir.
Piii, ben bunu "dalga geçmek için" yazmıştım be daha geçen hafta...
Darbe ve muhtıralara imza atanların isimleri tabelalardan tek tek silinecekmiş. Buna itirazımız yok.
Eh, Fethullah Gülen İlköğretim Okulu, Recep Tayyip Erdoğan Lisesi ve Abdullah Gül Üniversitesi de şimdiden hayırlı olsun – ah pardon, üçüncüsü var zaten…
 LAN BURASI NASIL BİR ÜLKE!

Bakın ben "indirgemeci" bir insanım. Sivil toplum, örgütlenme, demokrasi, yargı, hukuk... bunlara ilişkin sorunların hepsi "sivrisinek" ise, bataklık eğitimdir. Bu budur. Hayır burada "eğitim şart" geyiği yapmıyorum ve yapanın ağzına kürekle vururum. ÇÜNKÜ BU GEYİK DEĞİL.

Siz bugün Zarakolu'nun tahliyesine sevinebilirsiniz. Ama 20 sene sonra, Zarakolu muadili biri var bile olmayacak. İşte bu yüzden. Tahliyelere, 3-5 sinekten kurtulduğumuza sevinelim derken bataklığın büyümekte olduğunu fark etmediğimizden.

Oğlum olursa askere göndermemek için 30 bin lira biriktirme muhabbetim vardı benim. "Günde 2.7 lirayı bir kenara koyarsam 30 sene sonra oluyor..." demiştim. Onu da artırmak gerekecek, çocukları yurtdışında okutmak lazım.

Dünyaya çocuk getirmek istiyorum evet ama, hangi dünyaya olacağına ben karar vereyim mümkünse.
Zira dünya gerçekten büyük, harbiden bak. Militarizmle, peygamberimiz söylemiyle filan küçültmekten hicap duyarım.

6 Nisan 2012 Cuma

Akif Beki, davetim baki.

Haber bültenimizi CIA ile açıyoruz... Eski CIA'ci Graham Fuller, "Türkiye'ye daha çok sol lazım" demiş.

Your boys didn't mı do it?

*
Ökkeş Şendiller 12 Eylül davası için "Bu davaya katkım var" demiş.

Katkı derken, yapmadığı bir şeyi söylüyor sanmayın. Maraş olaylarının darbeye giden yolun temel taşlarından olduğunu belirterek yapmış bunu. Adam hem yapmış, hem söylüyor, hem pişman değil.

Ama "Eğer sağlıklı bir yargılama yapılabilseydi siz beraat edemezdiniz" diyen hakimin başına neler geldi Allah bilir.

*
İlker Başbuğ artık iki numaralı Ergenekon sanığı olmuş.

Balyoz ve açılacak olan Uludere davalarına da bekleriz.

*
Yeni teşvik paketi açıklandı, malum. Vergi-faiz filan gibi anlamadığım bir sürü teşvik var onlar tamam da, "özel sektör tarafından gerçekleştirilecek ilk, orta ve lise eğitim yatırımlarına da" teşvik gelmiş.

4+4+4 yetmedi mi?

*
Ya Akif Beki'yi ciddiye alıp insanlardan cevap istemişler Allah'ım ya... (Akif Beki sanatçılara "o kadar muhaliftiniz de duruşmada neden yoktunuz" diye sormuştu.)

Gani Müjde "Erdal Eren'in yaşını büyütüp idam edenleri, Hrant Dink'in katilinin yaşını küçültenler yargılıyor. Bu şovun bir parçası olmak istemedim." demiş.

Vedat Özdemiroğlu "Baskı dönemlerinde bu yetkili, kravatlı zevat ortada görünmezken, 12 Eylül'e mizahçılar tepsi gösteriyordu" demiş.

Bahadır Baruter de, "O da benim sünnetime gelmedi" diyerek noktayı koymuş.

Yalnız, Deniz Türkali'nin bu soruya ciddi ciddi cevap vermiş olması biraz gereksiz olmuş bence. Kendisi aslında adliyeye gitmek istiyormuş ama çekimi olduğundan gidememiş. Tamam çok güzel ama, ben Deniz Hanım'ın yerinde olsam, Akif Beki'nin bu sorusuna "sanki düzgün bir soruyla karşılaşmış gibi" düzgün bir cevap vermek yerine "Manikür randevum vardı ondan gidemedim" filan derdim. Zira Akif kim Beki ne?

*
Kalp atışıyla şeffaflaşan elbise icat edilmiş.

Etkilemeye çalıştığınız kadın durduk yerde heyecanlandı diye üstünüze alınmayın, Biscolata erkeği düşünüyordur o.

Bu arada, bu fikrin yazılmışı var: MS. 2150
(Olaylar 2150 yılında geçiyor, herkesin üzerinde "aurasını" yansıtan yani ona göre renk değiştiren elbiseler var. Filan.)

*
Bu sefer kısa oldu. Demek ki çalışınca oluyor :)

Sevgiler,
Göksun.


5 Nisan 2012 Perşembe

5 Nisan "Savunma Özgürlüğü Günü"

Pardon bir şey soracağım, şu an herhangi bir adliyeye gidip herhangi bir avukata sorsak, "Yaptığınız avukatlıktan memnun musunuz?" diye, sizce kaç popüler cevap alırız?

Geçen gün bir arkadaşım, benim "indirgemeciliğimden ürktüğünü" söylemişti. Her şeyi o kadar basit şekilde değerlendiriyormuşum ki, insan gördüğünden tedirgin oluyormuş. Evet öyleyimdir ve hep söylerim, "empirik bilgi kutsaldır." Üzerine külliyat yazılmış konuların hayatımızdaki en basit tezahürlerini bile değerlendiremiyorsak, inanın ki boş yaşıyoruz.

Avukatlar Günü'ne de bu şekilde yaklaşıyorum ama endişeniz olmasın, ne yargılama etiğini tartışacağım, ne de "ama çok duruşma bekliyoruz biz" diye ağlamaya başlayacağım.

Bugüne ilişkin sorum şudur, biz daha avukatlar olarak "aslında ne işe yaradığımızı" bile doğru düzgün anlatamamışken, günümüzün kutlanmasını beklemek biraz abes olmuyor mu?

Şimdi bu konu buradan çok fazla uzar gider. Mesela, hukuk felsefesi bakımından ben size hemen ilgili soruları çıkarayım:

1. Peki aslında ne işe yarıyoruz? Yani avukatlık denen meslek aslında nedir?
2. "Bunu anlatamamak" nedir, ne yaparak ya da yapmayarak anlatamıyoruz?
3. Anlatamayışımızın temelinde yatan nedir, anlatasımız mı yok, yoksa biz de mi anlamıyoruz?
4. Bugünün kutlanmasını gerçekten bekliyor muyuz?
5. Bekliyorsak, avukatlar gününün varlığından beklentilerimiz ne?
6. Ve nihayet: Kendimizi nasıl tanımlıyoruz, "hukuk insanı" mı yoksa "meslek erbabı" olarak mı?

İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz, ben sonuncudan başlayacağım.

Kendimi bir meslek erbabı değil hukuk insanı olarak görüyorum. Gerçi böyle deyince Acıların Gazetecisi Ece gibi oldum ama idare edin artık.

Bunun doğal sonucu olarak da, avukatlığı "üretim bandına bağlanmış" bir iş olarak görmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Adalet bir algılama şeklidir, avukatlık da bu algıyı savunma hakkına yönlendirme yeteneğidir. Haliyle "avukat" kavramının içi, niteliği gereği, hakları algılayıp kullanma yeteneği ile doluyor.

Siz bu insana nasıl salt "meslek erbabı" gözüyle bakarsınız?

Evet, kendisini işin sadece satış-pazarlama yönünde geliştirmiş avukatlar çok fazla var, ama ben burada "kavramlardan" bahsediyorum. Üstelik, avukatlık mesleğinin sırf satış-pazarlama yeteneğinin geliştirilmesiyle de yapılabilen bir iş hale gelmesi de yine bu sistemin sonucudur.

Sevgili arkadaşlar, hukuk dünyası bu hale üç gün içinde gelmedi. Avukatların sırf "meslek erbabı" olarak görülmesini biz başlatmadık, devlet tarafından öyle görüldüğümüz için biz de kendimizi öyle sanmaya başladık. Halbuki devlet tam da kendine yakışanı yapmıştı. Kendisine "hayır sen haksızsın" diyen ve üstelik bu itiraz hakkını yine kendi yaptığı kanunlardan almış olan kişiyi, devlet neden sevsin?

Biz de, yani biz derken tüm insanlık olarak, bunu hiçbir zaman doğru düzgün sorgulamadık. Eski püskü lafları alıp duvarımıza asmayı marifet sandık, "Avukatlar köle kullanmadılar ama efendileri de olmadı" dediğimiz zaman mesleğimize duymamız gereken saygıyı yerine getirdiğimize inandık.

Ama bu arada, yanımızda köle niyetine çalıştırdığımız avukatların sigortasını yatırmıyor, efendim dediğimiz hakimin karşısında adeta taklalar atıyorduk.

Daha yaptığımız işin ne olduğunun daha biz farkında değilken, bunu insanlara nasıl anlatabiliriz?

Avukatları kimse sevmiyor, tabii sevmez allahsızlar, siz birbirinizi seviyor musunuz? Ben sizden pek hoşlanmıyorum açık söyleyeyim.

Avukat olmayı bir "über-mensch" olma durumu sanıyorsunuz çünkü. İnsanların size yönelik güvenme ihtiyacını o kadar güzel kullanıyorsunuz ki, bazılarınızla aynı dünyadan olmak bile insanı mahcup ediyor. Avukatın bir meslek egosu olur ve olmalıdır, evet. Ama kimileriniz, başkalarının da bu türden bir egoya sahip olabileceğini düşünmeden hareket edebiliyor.

Bunun tam karşısında da, müvekkilinin karşısında el-pençe-divan duran avukat tipi var. Kendimi abartmayayım derken, karşınızdakinin suyunu çıkarıyorsunuz. Yapmayın bunu, hasta mısınız?

Sonra kalkıp, daha altını ve içini siz kendiniz dolduramadığınız günün bir de saygı görmesini bekliyorsunuz.

Bu gün, avukatların değil, avukatlık kavramının, savunma özgürlüğünün günüdür. Çünkü avukat, "hukuk sektörünün herhangi bir çalışanı" değil, savunma hakkının kullanımını sağlayan tek kişidir.

Bu gün, avukatların değil, herkesin, var olmuş ve olacak her şeyin günüdür. Çünkü her şeyin ve herkesin bir gün savunulması gerekebilir, bu işi ise sadece biz yaparız.

Bunun önce mümkünse siz farkında olun. Çünkü avukatlık salt bir meslek değil, bir savunma sanatıdır.

Ve 5 Nisan, "Savunma Özgürlüğü Günü" olarak kutlanmalıdır.

İyi günler,
Göksun.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Survivor'da Bir Bakan

Bugün aslında yazmayacaktım tamam mı, çünkü sabahtan beri bir şeylerle uğraşıyordum ve yazasım gelmemişti.

En azından gazeteden kopmayayım diyerek aldım yine Radikal'i, bakınıyorum...

İyi ki bakmışım. Zira Başkent Doğalgaz açıklama yapmış, meğer dünkü "Binada doğalgaz olduğu halde ucuz olduğu için kömür sobası yakan aileden beş kişi öldü." haberi gerçek dışıymış.
"Sobadan kaynaklanan üzücü olay, büyük ihtimalle Ankara'da etkili olan lodos nedeniyle bacanın çekmemesinden kaynaklanmış olmalı. Zehirlenmenin, doğalgazın fiyatıyla, kömürüm bedava olmasıyla bir ilgisi bulunmamaktadır. " 
Ankara'ya deniz gelecekti ya, lodosuyla başladılar zahir...

*
Ya bu Akif Beki'yi şahsen tanıyanınız var mı, nasıl bir insan kendisi? Gerçekten merak ediyorum.

Sayın Beki, Moda'da oturuyorum ben, eğer bizim oralara yolunuz düşerse sizinle sahilde bir çay kahve içmek isterim. Ama eşofmanınızla filan gelin lütfen, ben sizin "en içinizdeki, en özünüzdekini" merak ediyorum çünkü.
"Yargı, güçlü içtihatlarla sorun çözmek yerine, bizzat sorun üretip duruyorsa müdahale etmeyip de bigane mi kalsın siyaset? ... Çünkü, mahkemelerin millet adına yaptıkları tasarrufların hesabı, millet tarafından ancak siyasetçilere sorulabilmektedir. Milletin, yanlış tasarrufları, haksız kararları, vesayetçi uygulamaları sebebiyle yargıdan hesap sorma imkan ve mekanizmaları bulunmamaktadır."
Şimdi bu sözün cevabını Sayın Beki'ye verecek değilim. Çünkü kendisini muhatap alırsak, hak-hukuk-savunma-yürütme gibi kavramları anlatmak için "her şey önce gaz ve toz bulutuydu..." seviyesinden başlamamız gerekebilir.

Ben sizinle konuşmaya devam edeyim...

Şunu unutmayalım ki, yargı zaten yürütme yüzünden güçlü içtihatlar veremiyor. Artı, yargının herhangi bir sebepten yanlış bir karar vermesi haline ilişkin yapılması gereken, yürütmenin müdahalesi değil, vatandaşın bu yanlışlığa karşı başvuru yollarının işler kılınmasıdır.

Akif Bey bu arada size dönersek, teklifim baki, çaylar kahveler benden.

*
Öcalan kitabında kendisini yarı tanrı ilan etmiş.

Kitabı okumadım, kimin kimi ne tayin ettiğini bilmiyorum. Fakat madem öyle, kanunları kendileri yazıp kendileri oynayanların yaptığı nedir?

*
Ragıp Zarakolu'nun 1980'de tuttuğu notlar delil sayılmış.

E biz üç sene içinde "değiştim" diyen adamı başbakan yaptıktı?
*
Büşra Ersanlı örgüt üyesiymiş çünkü seçimlerde BDP'ye çalışmışmış.

Eh böylelikle hepinizin maskesi düşmüş oldu sevgili arkadaşlarım... AKP'ye oy vermediğinize zaten inanmıyordum, yoksa nereden çıktı bu yüzde 50... Şimdi BDP'ye oy verdim diyenlere de inanmamaya başladım.

Kardeşim madem BDP'ye oy verdin, dışarıda ne işin var? Danışıklı mı dövüşüyorsun, tahrikçilik mi yapıyorsun, git ne yapacaksan benden uzakta yap abdestimi bozdurma akşam akşam!

*
Kılıçdaroğlu Erdoğan'a Nazi demiş, Erdoğan da Kılıçdaroğlu'na 1939 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşetini göstermiş. Manşette "Kemalist Türkiye'den Faşist İtalya'ya Selam!" yazıyormuş.

Valla Kılıçdaroğlu kusura bakmasın ama ben ulusalcılıktan hoşlanmam. Eğer Erdoğan'a Nazi diyecektiyseniz, Sinan Aygün'ün filan sizin listenizde ne işi vardı?

Erdoğan'ın cevabına gelince, tamam bi an böyle şeylere çok tepki verecek oluyorum. Asabım bozuluyor, bu ne ya, bu ülkede siyaset nasıl yapılıyor ya diyorum.

Sonra geçiyor. Çünkü "yüzde 50."
Adam ne yapsın.

*
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, idare-vergi-adliye-askeri mahkemelerinin, bir de Yargıtay-Danıştay-AYM-AYİM'in birleştirilmesini önermiş.

Neden böyle bir şey önerdiklerini gerçekten anlamadım, fikri olan var mı bu konuda? Hayır yani bunun nasıl bir faydası olabilir, bir askeri mahkeme hakiminin sulh hukukta ne işi olabileceğini biri bana anlatabilir mi?

*
"Jandarma, Türk jandarması gibi olacak." - İdris Naim Şahin
"Benim koyunum bile Avrupa'nın koyunundan daha farklı bakıyor" - Nihat Doğan

*
Bu arada, bir sonraki Surviver için Akif Beki, İdris Naim Şahin ve tabii ki yine Nihat Doğan fena olmaz gibi?

*
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, "Yılda 3-4 YGS yapılabilir" demiş. Çünkü tek sınav olunca çok stres oluyormuş.

Yemin ederim bir an Zaytung okuyorum sandım. Ama bu gerçek.

Artık meydanlarda öğrenci velilerini değil yarış atı ailelerini göreceğiz. "Taylarımız öğrenci değil!" diyecekler.

*
"Balyoz planı" belgelerinden biri, 2003 tarihli olmasına rağmen, 2005 yılında yaratılmış bir font kullanılarak yazılmışmış.

Memlekette De Lorean var, haberimiz yok.

*
Dün Baran Nayır'ın ve Ali Deniz Kılıç'ın duruşması varmış, haberim yoktu, şimdi Radikal'in minicik bi köşesinden öğrendim.

Merak ediyorsanız diye söyleyeyim, hala tahliye olmamışlar. Kuvvetli suç şüphesi varmış.

Çok şaşırdığınızı görür gibiyim.

*
Öncekilere göre bayağı kısa sayılır, değil mi? Öğreneceğim yavaş yavaş.

Çok sevgiler,
Göksun.

Yeni Danıştay kararları

Bugünkü Resmi Gazete'de birtakım Danıştay kararları yayınlanmış, buyrun okudum seçtim:

1. Danıştay 15. Dairesi'nin SGK işyeri bildirgesine ilişkin kararı (2011/12942 E. 2011/3325 K.)

Özetle diyor ki, unvan değişikliği yaptığın zaman yeni bir işyeri bildirgesi vermesi gerekmiyor. Buraya kadar enteresan bir şey yok. Fakat OYAK Bank'ın ING olması salt bir "unvan değişikliği" imiş, bunu ilginç buldum.
"Dava konusu idari para cezası, işverenin değişmesi veya işyerinin devredilmesi nedeniyle anılan Kanun hükmünde belirtilen bildirge verme yükümlülüğü yerine getirilmediği gerekçesiyle kesilmiştir.
Bir işyerinin devri demek, onun bütün hukuki neticeleri ile, yani aktifi ve pasifi, işçisi ve tesisatı ile birlikte faaliyet halinde bir başkasına geçmesi demektir. Uyuşmazlığa konu olayda ise, Oyak Bank A.Ş.’nin Oyak grubuna ait hisseleri ING Bank N.V. tarafından satın alınmış ve böylece Oyak Bank A.Ş.’nin pay sahipleri değişmiş, ancak şirketin tüzelkişiliğinde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Bu durumda, anonim şirketin hisse devri sonucunda mevcut tüzel kişiliğinin sona ermesi ve onun yerine başka bir tüzel kişinin işverenlik sıfatına sahip olması gibi bir durum söz konusu olmadığından, olayda hukuken bir işyeri devrinden söz etmek olanaklı değildir.
Öte yandan; işverenin unvan ve isim değişikliği de 506 sayılı Kanun uyarınca işyeri devir bildirgesi verilmesi yükümlülüğü doğuran hallerden değildir. Zira hisse devrinde olduğu gibi, unvan değişikliğinde de, değişiklik öncesi ve sonrasında ortada aynı ve tek bir tüzel kişi, dolayısıyla tek bir işveren bulunmakta olup sadece bu işverenin unvanı değişmiştir. Nitekim 28.8.2008 gün ve 26981 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 35'inci maddesinin 3'üncü bendinde, işyerlerinde işletme adı değişikliklerinde işyeri bildirgesi verilmeyeceğinin; değişikliğin, Ticaret Sicil Gazetesinin de ekli olduğu bir yazı ile Kuruma bildirileceğinin kurala bağlanmış olması da sözü edilen hukuki durumu teyit etmektedir.
Davacı şirketin ticari merkezi ile sicil numarasında herhangi bir değişikliğe gidilmeksizin ve tüzelkişiliği sona erdirilmeksizin salt Oyak Bank Anonim Şirketi olan eski unvanının ING Bank Anonim Şirketi olarak değiştirildiği İstanbul Ticaret Sicil Memurluğunun dosyada bulunan 07.07.2008 günlü ilan metninden anlaşılmaktadır.
Bu durumda, olayda bildirge verilmesini zorunlu kılan bir işveren değişikliği veya işyerinin devredilmesi söz konusu olmadığından, davacı şirkete verilen idari para cezasının hukuki dayanağı bulunmamaktadır." 
2. Danıştay 15'in, icra takibine doğrudan dava açılabileceğine dair kararı 2011/156 E. 2011/3298 K.

SGK idari para cezalarına ilişkin takiplere karşı idari itiraz prosedürüne girmeye gerek yok, doğrudan dava açabiliyoruz.
"Yukarıda belirtilen Kanun maddesinde, kurumca düzenlenen idari para cezalarına ilişkin işlemin "ilgiliye tebliğ edilmekle tahakkuk eder" ve onbeş gün içinde "Kuruma ödenir" ibaresi ile kesin ve icrailiği ortaya konmuştur. Ayrıca, bu işleme karşı Kurumun ilgili ünitesine yapılabileceği belirtilen itiraz başvurusunun zorunlu bir başvuru yolu olmayıp, ilgililerin isteğine bağlı, seçimlik bir hak olduğu maddede yer alan "kuruma ödenir veya...", "itiraz edilebilir"  ifadelerinden anlaşılmaktadır.
Bu durumda; davacı tarafından, kuruma itiraz edilmeksizin doğrudan dava açma iradesi ortaya konulduğundan, Konya 2. İdare Mahkemesi hakimlerinden biri tarafından davanın esasının incelenmesi suretiyle uyuşmazlığın karara bağlanmasında usul hükümlerine aykırılık bulunmayıp, Konya Bölge İdare Mahkemesi'nce, idari merci tecavüzü nedeniyle dilekçenin Kurumun ilgili ünitesince incelenmek üzere SSK Başkanlığı Konya Sigorta İl Müdürlüğüne gönderilmesi gerektiği gerekçesiyle anılan Mahkeme kararının usul yönünden bozulması yolunda verilen 18.12.2008 günlü, E:2008/405, K:2008/717 sayılı kararında hukuka uyarlık görülmemiştir." 

3. Hiç uzatmayayım, eğer hastane vekiliyseniz ve bu hastane Ankara 7. İdare Mahkemesi'nin emsal kararına dayanarak reklam yapıyorsa, artık yapmasın. Zira Danıştay 15, 2011/12449 E. 2011/5843 K. ile noktayı koydu: "Hastaneler reklam yapamaz." Net.

4. Yine Danıştay 15, konu gizli reklam. 2011/12444 E. 2011/4434 K.

Ya kararı on kere okudum ama gürültülü anlara geldi hep, anlamadım, kafam karıştı. Ben kopyalayayım, buyrun anlayın:

"Bu durumda, işin esası incelenerek bir karar verilmesi gerekirken, davalı idarenin, 3984 sayılı Kanun kapsamında olan radyo ve televizyon yayınları ve faaliyetleriyle ilgili denetim yetkisi bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemi iptal eden İdare Mahkemesi kararında hukukî isabet bulunmadığından, Mahkeme kararının idarî para cezasının iptaline ilişkin kısmının kanun yararına bozulması gerekmektedir.
Temyiz edilen kararın reklam durdurmanın iptaline ilişkin kısmına gelince; 4077 sayılı Kanun'un, uyuşmazlık tarihinde yürürlükte bulunan 26. maddesi uyarınca, idarî para cezalarının iptali istemiyle açılan davalarda verilen kararlar kesin olup, idarî para cezası ile beraber Kanun'da öngörülen diğer idarî yaptırımların iptali istemiyle açılan davalarda verilen kararların, para cezası dışındaki kısımlarına karşı temyiz yoluna gidilebilmesi mümkündür.
Bu açıdan; 17.05.2006 tarihinde davalı idareye tebliğ edilen Mahkeme kararının, 30 günlük temyiz süresi geçmeden, 01.06.2006 tarihinde Mahkeme kayıtlarına giren dilekçe ile kanun yararına bozulması isteminde bulunulduğu, Mahkeme kararının reklam durdurmanın iptaline ilişkin kısmının kesin olmayıp temyiz edilebileceği ve temyiz süresi geçmemiş kararlara karşı kanun yararına bozma yoluna gidilemeyeceği hususları dikkate alındığında, Mahkeme kararının reklam durdurmanın iptaline ilişkin kısmının bu aşamada incelenmesine yasal olanak bulunmamaktadır." 
*
Aklınızda olsun :)

3 Nisan 2012 Salı

Başbakan'a birkaç soru...


Bugün aslında kısa tutmuştum tam, ama Sayın Başbakan'ın beyanlarına dalınca yazı koptu gitti yine. Kusura bakmayın.

*
Osmanlı Hanedanı’nın son üyesi Neslişah Sultan vefat etmiş.

Bu arada Murat Bardakçı kaynaklı şu bilgiyi de verelim, “haneden üyesi” olmak için saltanat dönemini görmüş olmak gerekiyormuş. Yani ailenin kalan üyelerini “hanedan” değil “Osmanoğlu Ailesi” diye anacakmışız.

Hanedan hakkında konuşabilecek biri değilim, ki zaten 3 yaşındaki Neslişah Sultan’ın vatanı sattığını düşündüğümü düşünmezsiniz herhalde. Ama sürgün çok acı bir şey, kimin başına gelirse gelsin. Bir de, nasıl bir algıları vardır merak ediyorum. Sizin “aile eviniz” olan yerlere otobüslerle turist kafileleri taşınıyor. Siz de, aile evinizi, ancak turistlerin arasına katılıp bilet alarak gezebiliyor ve belirtilen alanın dışına çıkamıyorsunuz. Bu bana hep ilginç gelmiştir ve sürgündekileri düşünüp üzülürüm.

Hayat ne tuhaf, vapurlar filan.

*
Küçükçekmece’de, TOKİ’nin “kentsel dönüştüreceği” – yani Türkçesi, yıkıp yerine kendi adamına verdiği ihalelerle kendi kafasına göre takılacağı binalar yapacağı- arazideki evlerden onbinlerce lira işgaliye bedeli istenmiş.

Vatandaş da diyor ki, “Ödesek de yıkacaklar, ödemesek de yıkacaklar.”

Ben daha ne diyeyim?

*
Dikkat raflarda böcek varmış. Ya bırakın allaşkınıza, hep aynı şeyi söylüyorum farkındayım ama, kokoreç yiyoruz biz ya. 

Bir de bu zaten bayağı eski, zincirleme e-postalar sayesinde de bayağı suyu çıkmış bir mevzu. “Cola’da böcek var, Pepsi’de çalışan arkadaşım söyledi içinde fare var, hazır çorbalarda bilmem ne var…” Önce sigarayı bırakıp brokoliyle beslenmeye başlayın, sonra konuşalım.

*
“Binada doğalgaz olduğu halde ucuz olduğu için kömür sobası yakan aileden beş kişi öldü.”

Öldürüldü.

*
“İstanbul’da fahiş fiyatları protesto için yapılan ve polis müdahalesiyle biten kantin boykotuna katılan lise öğrencisi Abdülmelik Yalçın okuldan atıldı.”

Anarşistin başını küçükken ezdikleri iyi olmuş. Bugün “tost iki lira oldu” diye kantinde eylem yapan, 3 gün sonra otel yakar… Ah pardon onlar başkalarıydı…

Bugün kantin eylemine polis gönderen, üç gün sonra köylüsüne füze atar… Yine mi olmadı?

Ne bileyim ben ya, zaten mavi ekran vermişim, ne dediğimi biliyor muyum…

*
Van’da, deprem sonrası sadece 20 gün eğitim alabilen öğrencilerden tam harç istendiği için düzenlenen bağış kampanyası, beklenen ilgiyi görmemiş. 2.25 milyon gerekirken, 100bin lira toplanabilmiş. Çocukların kayıtlarının silinme tehlikesi varmış.

Aklınızda olsun, belki yardım etmek istersiniz.

İşin, şaşırtıcı şekilde güzel ve ilginç tarafı, rektör bu sefer öğrenciden yana. Bağış kampanyasını başlatan rektör olmuş, harçların silinmesi için Maliye’ye doğrudan rektörlük başvurmuş. Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin bir sonraki rektörünün kim olacağını bilemesek de kim olmayacağını biliyoruz artık.

İşin şakası bir yana da, rektörün dedikleri önemli. “Çoğu öğrencimiz depremzede. Deprem sonrası okula gelmek için yol parası bile bulamayan var.”

Unutmuşsunuzdur filan, hatırlatmakta fayda var: Harcını ödemezsen dönemi kaybediyor hatta okuldan atılabiliyorsun. Bu çocukların okulları başlarına yıkıldı, ne harcı neyin haracı…

*
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, “Dün yargının siyaseti kuşatma gayretlerine karşı çıktığımız gibi, bugün de siyasetin yargıyı kuşatmasına izin vermeyeceğiz” demiş.

İnandırıcı bulan?

*
Hele şu ki haberle beraber okuyunca:

Grup Yorum üyesi Seçkin Aydoğan, Nurtepe Cemevi önünde çıkan olayları izlerken tutuklanmış. Örgüt üyeliğinden tabii ki. Zira biliyoruz ki bugünlerde polis ve yargı, içeride tutmak için yeterli bilgiye ulaşamadığı kişiye “puzzle parçası” muamelesi yapıyor. “Sen tek başına hiçbir şey ifade etmiyorsun ama kesin bir puzzle’ın parçasısın, sadece yerini bulamadık…”

Aydoğan da diyor ki, “Ben vaktiyle Vatan Emniyet’in önünde bile eylem yaptım, Emniyet’in önünde eylem yapan örgüt üyesi mi olur?” Niye olmasın ki, evinde çakmak bulundurandan oluyor, eylem yapandan mı olmayacak?

Bir de şöyle demiş tabii ama bahane bunlar hep, malum: “Gözaltına alındığım gün üzerimde kaşkolum yoktu. Bana gösterilen fotoğraflardaki kişi şu an huzurda bulunan birçok kişiye benzeyebilir çünkü yüzü görünmemektedir. Taş attığıma dair bir belge ve kayıt da yoktur.”

Sen bir “örgüt üyesi” olara, devletin polisinin çektiği fotoğraftan daha mı iyi bileceksin, artı taş atmanın belgesi mi olur? Allah sen büyüksün yarabbi…

*
Radikal, Metin Göktepe Gazetecilik Yarışması’nda Jüri Özel Ödülü almış.

Öncelikle o ödülü alan Radikal değil Mesut Hasan Benli olabilir. Radikal hakkında, “dilekçede tekrara düşmemek adına,” önceki beyanlarımı tekrar ettiğimi belirtmekle yetiniyorum.

Ödül de iyiymiş de, jürisinde Ece Temelkuran olmasa daha iyiymiş.

*
Darbe ve muhtıralara imza atanların isimleri tabelalardan tek tek silinecekmiş. Buna itirazımız yok.

Eh, Fethullah Gülen İlköğretim Okulu, Recep Tayyip Erdoğan Lisesi ve Abdullah Gül Üniversitesi de şimdiden hayırlı olsun – ah pardon, üçüncüsü var zaten…

*
CHP ve hükümet, 12 Eylül davasına müdahil olacakmış.

Yargıyı siyasallaştırmayız mı demişti birileri?

Bir de, CHP’nin müdahale talebine takıp, “2010’da evet demeyenler/1982’de evet diyenler, bu davaya müdahil olmasınlar” yönünde saçma sapan görüşler var, bunları kaale almıyorum kusura bakmazsanız.

Deli midir nedir…

*
Evet, işte beni sinirden kanser edecek sayfaya geldik. Başbakanımızın beyanlarından oluşan bir sayfa bu.
“İlkokulu, ortaokulu, liseyi bir kışla gibi görüyorlar. Ellerine fırsat geçse, üniversite öğrencilerine de üniforma giydirirlerdi.”
Sayın Başbakan,

İlkokulu, ortaokulu ve liseyi kışla gibi görmek bir hata ise ki öyledir, bu eğitim kurumlarını bir cemaat yuvası gibi gören, çocukları topluca namaza götürüp ders saatlerini ibadete göre ayarlayan zihniyetin yaptığı nedir?

"Ellerine fırsat geçse üniversite öğrencilerine de üniforma giydirirler" diyorsunuz. Peki sizin hükümetiniz döneminde polisin ve yargının, eline geçen her fırsatta tuttuğu öğrenciyi “içeri atıp” oradan çıkarmama alışkanlığını açıklamanız mümkün olur mu, rica etsek? Tektipleştirmenin simgesi olarak kullandığınız üniformayı, asıl siz, öğrencilerin üstüne değilse de zihnine giydirmeye çalışıyor olabilir misiniz?

Yazılı kaynaklarında demokrasiyle yönetildiği belirtilen ülkenin asıl sahibi, bir vatandaş olarak bensem, Anayasal söz hakkıma dayanarak sizden cevap rica ediyorum. Yok eğer asıl sahibimiz sizseniz, bize karşı daha dürüst olup bunu açıkça söylerseniz sevinirim.
“Dünyada Çin’den sonra Türkiye büyüme hızında 2011 yılında ikinci olarak tamamladı.”
Sayın Başbakan,

Cümledeki anlam ve ifade bozuklukları sizden mi kaynaklanıyor Radikal’den mi bilmiyorum. Eğer sizden kaynaklanıyorsa, metin yazarınızı değiştirmenizi - nacizane- tavsiye ederim.

Esasa gelirsek; Sayın Başbakan, “Çin’den sonra ikinci olmak” kavramındaki ironinin gerçekten mi farkında değilsiniz, yoksa bizim fark etmememizi mi umuyorsunuz?
“Hiç korkmayın, her çocuk rızkıyla gelir.”
Sayın Başbakan,

Bir an için her çocuğun rızkıyla geldiğini kabul etsek bile, o rızklar o çocuklara gitmiyor. Bilginiz olsun.
“Genç ve dinamik nüfus iyi eğitilir ve yönlendirilirse bir sorun kalmaz”
Sayın Başbakan,

Ülkedeki sorun zaten diploma değil, iş. Ne kadar iyi (!) eğitilirse eğitilsin, hiçbir üretim sürecine katılamayan gençler, kaçınılmaz olarak ziyan olmaktalar. Bu ziyanı ne şekilde engellemeyi düşündüğünüzü lütfen bizlerle de paylaşır mısınız?

Ayrıca, hocaları ve öğrencileri cezaevinde olan üniversitelerdeki eğitim özgürlüğü konusunda sizce de biraz daha düşünmemiz gerekmiyor mu?
“Eğitim sistemi … her türlü yeniliğe kapalıydı. Dinin, diyanetini öğrenmek isteyenler için kapalıydı. Resmi ideolojiyle örtüşmeyen her kitap yasaklıydı.” 
Sayın Başbakan,

Yeniliğe açık olup olmamak konusunda, yeni sistem kendi sorunlarını zaten ortaya dökecektir. Şimdilik beklemedeyiz.

"Dinini diyanetini öğrenmek" konusunda, açıkçası eski sistemin fazla bile “didaktik” olduğunu düşünüyorum. Din dersinin zorunlu olduğu, o derste de Sünni Müslümanlık inancından bir an olsun ayrılınmayan bir eğitimde, dinini diyanetini öğrenmek, sadece Sünni-Müslüman olmayanlar için kapalıdır. Kaldı ki, hükümetinizin getirdiği yeni sistemin de, din-diyanet öğrenmek istemeyenlere kapalı olduğunu ve sizin de kendi tektipini dayatmış olacağınızı düşünüyorum.

“Resmi ideolojiyle örtüşmeyen her kitap yasaklıydı” şeklindeki bir eleştiriyi, henüz basılmamış bir kitabın yasaklatıldığı bir devletin Başbakanı olarak dile getirmiş olmanız ise, tarihe geçmeyi hak eden bir ironidir.
“Yeşilin katledildiği, sağlıksız gecekondularla çevrelenmiş şehirleri emanet aldık.”
Evet gecekondulaşma mücadele edilmesi gereken bir şey, doğru. Fakat yeşilin katledilmesine karşı olduğunuzu söylerken, üçüncü köprü projesi aklınıza hiç gelmiyor mu? İstanbul’da kalmış 2-3 ağacı da yok edecek olmak, vicdanınızı sızlatmıyor mı?

Sadece İstanbul için değil, diğer şehirler için de geçerli olmak üzere, etrafınızdaki TOKİ projelerine baktınız mı hiç? Son yıllarda “kendimizi kaybetmişçesine” şehirleştiğimizin, daha doğrusu “şehirleşme sandığımız bir şekilsizlik içinde gettolaştığımızın” farkında mısınız?

Siz şehirleri o şekilde emanet almadınız Sayın Başbakan, o şekle kendiniz getirdiniz.
“Bütün bunlar meşhur olma yöntemleri, provokasyondur.”
Sayın Başbakan,

Bunlar sizin, sizi protesto etmek isteyen vatandaşa söyledikleriniz. Protestocular derhal dışarı çıkarılmış tabii.

Diyelim ki bu bir meşhur olma çabası ise bile, aslolan bu değildir. Yapılan iş neticede protestodur, muhalefettir. Siz, tektipleştirmenin zararlarından söz ederken, size muhalefet eden vatandaşı dışarı çıkarmanın nasıl bir tutarsızlık oluşturacağını bir an bile mi düşünmediniz?

Başka sorum yok Sayın Başbakan.

Saygılarımla.

*
Gazete okuyasım da kalmadı zaten.
*
Çok sevgiler,
Göksun.

UYAP Bizi Diskoya Götür!


Arkadaşlar günaydın,

HMK Yönetmeliği yayınlanmış... Link vereyim: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/04/20120403-3.htm

Eğilim çok net, bir avukat olarak kaleme girip kendi işimizi kendimiz yapamayacağız artık. Her şey UYAP'ta, UYAP katipte... Bakmayın ben katip milleti hakkında konuşmaktan imtina ederim, herkes sanki çok güzel çalışıyor da bir katipler mi sıkıntı?

Ama öte yandan kusura da bakmasınlar, birçoğunun burnu Kaf dağında. Hah şimdi iyice yüzgöz olacağız. Zira ben kararım yazılmış mı diye kendi kendime gidip karar defterinden bakıp öğrenemeyeceğim, illa ki sormam lazım. Çünkü artık karar defteri yok. Niyeyse...

Göz atarken dikkatimi çekenler şu şekilde:

- 8. madde, bizim stajyerlerle ilgili. Valla Bakanlık, avukat stajyerine Baro'dan daha saygılı davranmış... 

Avukat stajyerleri ilgisine göre hâkim veya daire başkanının uygun görmesi ile uygulama bilgilerini geliştirmek amacıyla yazı işleri hizmetlerinde çalıştırılabilir. Ancak bir defa yapmakla öğrenebilecek işler devamlı yaptırılamaz.

- 41. madde ön incelemeye ilişkin.

Hâkim tarafından Ek 1’de yer alan Örnek Ön İnceleme Kontrol Formu kullanılmak suretiyle ön inceleme tutanağı düzenlenebileceği gibi ön inceleme tutanağı re’sen de düzenlenebilir. Ek 1’de yer alan veya hâkim tarafından re’sen oluşturulan form elektronik ortamda doldurulup güvenli elektronik imza ile imzalanarak kaydedilir ve ön inceleme tutanağına eklenir.

Bu formu linkte bulacaksınız. Sanki müşteri memnuniyet anketi... Kutucuklar filan, bir şeyler...

Arkadaş, bir sosyal bilimi sayısal ortamdan yürütmek istiyorsunuz, elinize yüzünüze bulaşacak, vatandaşı ziyan zebil edeceksiniz... Ya da belki bunun için yapıyorsunuz... Günahı sizin boynunuza da, ya Allah'ım, hukuk lan bu. Siyah-beyaz'la olmaz, grisi kırmızısı var bunun.

Aaa formu incelerken şöyle bir soru buldum: "Vekil aracılığıyla takip edilen davalarda, vekil davaya vekâlet ehliyetine sahip mi ve usûlüne uygun düzenlenmiş bir vekâletnamesi mevcut mu?"

Vekalet ehliyeti? Kaşım gözüm? Evli bekar? Tinerci dindar?

- 42. maddede, dosyaları inceleme ve örnek alma düzenlenmiş. Normal, vekalet sunup harçsız fotokopi alabiliyoruz, dosyaları vekalet sunmaksızın inceleyebiliyoruz tamam da,

Avukatlar ve stajyerler, vekâletname olmaksızın dava ve takip dosyalarını zabıt kâtibinin gözetiminde her zaman inceleyebilirler. İncelemenin      yapıldığına dair düzenlenen dosya inceleme tutanağı avukat veya avukat stajyeri ile zabıt kâtibi tarafından imzalanarak dosyasında saklanır.

Gizli olarak saklanmasına karar verilen belge ve tutanakların incelenmesi hâkimin açık iznine bağlıdır.

İncelemeyi neden tutanağa alıyoruz pardon, neden kendimi "not alınmış" hissedeyim? Müvekkilimin selameti, benim o dosyayı incelediğimin bilinmemesini gerektiriyor olamaz mı? O zaman benim vekaletsiz dosya inceleyebilecek olmamın anlamı ne?

Ya da belki vatandaş avukatını azledip bana vekalet verecek, ben önden bir gidip dosyaya bakmak istedim. Neden beni mevcut vekille bu şekilde muhatap ediyorsun?

Artı, gizli olarak saklanacak olan belgeleri benden de saklayacaksan, iyi valla kendiniz yazın kendiniz oynayın... Biz cezadakinden kurtulmaya çalışıyorduk hukuka da geldi bu gizlilik nanesi.

- Dosya içeriği listelenmesine ilişkin 43. madde çok iyi olmuş. Daha önce var mıydı bilmiyorum ama benim hoşuma gitti.

Dava dosyasının fiziksel olarak diğer bir mahkeme veya mercie gönderilmesi gerektiğinde, zabıt kâtibince dosya içerisindeki her türlü belgeyi gösteren bir dizi listesi yapılır ve altı imzalanır. Gönderilen dosyanın son duruşma tutanağının bir örneği ile dizi listesinin bir sureti alınarak geçici bir dosya açılır.

Bence bu sistem bizim meslek kurallarımıza da girsin. Şu sebeple söylüyorum, her aldığım dosyada ilk iş bir evrak sıralaması yaparım ve ömrüm çürür. Benden önce ilgilenmiş olan avukata da bir güzel söylenirim afedersiniz, "Böyle dosya mı tutulur arkadaş, bu ne böyle her şey her yerde..." diye. 

Neyse demem o ki, iyi olmuş bence bu. Kaleme gidiyorsun, eline veriyorlar bir muvakkat dosya, içinde ne var ne yok diye bir ton sor sorgula, UYAP donsun, of UYAP'ı başımıza bu haliyle kim sardıysa zaten Allah ona on katını versin. Katip arkadaşlar için ek iş çıktı evet ama iyi olmuş bence.

- 45. madde, harç tahsiline kredi kartını getiriyor.

Harç, Hukuk Muhakemeleri Kanununa göre tahsil edilmesi gereken avans ve para cezaları elektronik ortamda tahsil edilebilir. Tahsil işlemi bankalar aracılığıyla olabileceği gibi Barokart, kredi kartı ve benzeri araçlarla da yapılabilir.

Benzeri araç derken ne kastedildiğini anlamadım, ayni olarak da ödeyebiliyor muyuz acaba? Mesela bir boşanma davası karşılığı olarak çeyizimi versem oluyor mu?

Bakmayın geyik yaptığıma, mantıklı olmuş. Ya böyle harç yatır-masraf ver filan gibi işler için koridorlarda koşturmak bir kader olmamalı. Tamam adliye candır ve avukatlık sahadan kopulmamasını gerektiren bir şeydir, ama 7.5 lira posta masrafı için aynı gün bir yerden bir yere koşmak zorunda kalmamak güzel.

- Madde 48, elektronik ortamda temyiz meselesi.

Gerçek kişilerin UYAP Vatandaş Bilgi Sistemi üzerinden, tüzel kişi temsilcilerinin UYAP Kurum Bilgi Sistemi üzerinden kanun yolu başvuru dilekçeleri gönderebilmeleri için elektronik imza sahibi olmaları gerekir. Gerçek ve tüzel kişiler elektronik ortamda yapacakları kanun yolu başvurusunun harcını elektronik ortamda mahkeme veznesinin bağlı olduğu banka hesabına aktarırlar. Kanun yolu başvurusu, dilekçenin sisteme kaydedildiği tarihte yapılmış sayılır. İşlem sonucunda başvuru sahibinin elektronik ortamda erişebileceği bir alındı belgesi oluşturulur.

Ya bence siz yine de temyizi UYAP'tan yapmayın. Donar monar, katip kaydedemez, bişey olur, ne bileyim, olur öyle. 

"Dostum yıl 2147 sanıyorsun ama bu 2012!" 

- Ooo ne buldum... Bu önemli bakın aklınızda olsun...

48'i okurken şunu gördüm ilk tamam mı, "Fiziksel ortamda kanun yolu başvurusu mesai saatleri içinde yapılır."

Jetonu köşeli biri olduğum için başta anlamayıp "Eee, nolacağıdı?" diye devam ettim. Sonra yukarıda kopyaladığım fıkrayı, hemen altında da şunu gördüm,

Elektronik ortamda kanun yolu başvurusu saat 00:00’a kadar yapılabilir.

Siz de heyecanlanmadınız mı? Bir an gerçekten 2147'deyiz gibi olmadı mı, itiraf edin.

- 60. madde, duruşmada ses ve görüntü kaydı... Enteresan yerleri kopyalıyorum, iyi çalışın:

(1) Mahkeme veya hukuk dairesi, tarafların rızası olmak şartıyla, kendilerinin veya vekillerinin, SEGBİS veya benzeri sistemlerle aynı anda ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla bulundukları yerden duruşmaya katılmalarına ve usul işlemleri yapabilmelerine izin verebilir. (Rıza göstermiyorum, hayır.)

(2) Tarafların rızası olmak kaydıyla, mahkeme veya hukuk dairesi tanığın, bilirkişinin, uzmanın veya bir tarafın dinlenilmesi esnasında başka bir yerde (başka bir yer? Başka bir duruşma salonu değil?) bulunmalarına izin verebilir. Dinleme, SEGBİS veya benzeri sistemler vasıtasıyla ses ve görüntü olarak aynı anda duruşma salonuna nakledilir. (Yani tanığı uzaktan dinletebiliyoruz evet. Nasıl ya, böyle bir şey nasıl olabilir ya? E iyi, ben tanık dinleteceğim zaman söylemesi gerekenleri bir kartona yazıp, adamın da karşısına geçip okutayım? İyiymiş?)

(3) Yemin edecek taraf, mahkeme veya hukuk dairesinin bulunduğu yerden başka bir yerde oturuyor ise SEGBİS veya benzeri sistemler vasıtasıyla aynı anda ses ve görüntü nakledilmesi yolu ile yemin icrası mümkündür. (Yemin ederken ayaklarını da görmek lazım yalnız, kaldırır maldırır...)

(4) SEGBİS veya benzeri sistemlerle elde edilen ses ve görüntü verileri de Kanunun 199 uncu maddesine göre elektronik belge hükmündedir. (UYAP'tan muhabere kaydı yapılamayan bir ülkede elektronik belge deniyor ya. Allah'ım sen büyüksün...)

(5) Kimlik tespiti ve dinleme işleminin yapıldığına dair UYAP Bilişim Sisteminde veya zorunluluk nedeniyle haricen tutulan tutanak, dinleme işlemi sırasında hazır bulunan tüm ilgililerce duruma göre güvenli elektronik imza ya da el ürünü imza ile imzalanır. Tutanakta, dinlenenlerin ad ve soyadları, dinlemenin başlangıç ve bitiş zamanı, dinlemenin süresi, hazır bulunanlar ve varsa sunulan deliller gibi hususlar belirtilir. (Tüm ilgililer? O an salonda oturup duruşma bekleyen bir avukat olarak ilgili olup olmadığımın bilgisi?)

- Madde 64, bilirkişi performans meselesi.

Raporunu sunan bilirkişi hakkında, hâkim tarafından UYAP’ta yer alan performans değerlendirme formu doldurulabilir.

Eğlenceliymiş bu. Artık bilirkişilerle pazarlık gücümüz var, oley.

*
İlk gördüklerim bunlar, uygulamada neler olup bittiğini siz benden çok daha iyi göreceksinizdir. 
İbretlik paylaşımları heyecanla bekliyorum.

Çok sevgiler,
Göksun.


2 Nisan 2012 Pazartesi

Radikal'in akşam baskısı

Efendim saygılar,

Uzun bir aradan sonra, yeni bir Radikal'le yine karşınızdayız...

Bu süre içinde hiç özet geçmedim, çünkü doğru düzgün gazete okumadım. Gündemden haberimiz illa ki oluyor, olan biteni sağdan soldan takip etmekte bir şey yok. Fakat gazete okumak konusunda da, okusam bile yazmak konusunda da feci tembellik ettim.

Sonra, her şeyden olduğu gibi, tembellikten de sıkıldım. Evet çabuk sıkılırım ve bunun sonucu olarak "sıkılmaktan" da sıkılırım; ki kendime dair en sevdiğim şeylerden de budur. Uzun süre bunalamıyorum.

Bundan sonra, eğer becerebilirsem, daha kısa ve daha sık yazayım diyorum. Sık yazmak hadi yine yapılabilir bir şey de, kısa yazmak konusunda ciddi şüphelerim var.

Bakıciiz... Başlayalım...

*
Ah, gazete okumaya dair en çok özlediğim şey, Pınar Öğünç köşesi...

Devletin "muhalefeti yönlendirme" politikası, hiçbir zaman tek taraflı olmadı. Terörle Mücadele Kanunu diyince bizim aklımıza hep PKK geldi ama, bu kanun İBDA-C'li için de vardı.(Bu arada belirteyim, devletin gücünü kime ne kadar kullandığını tartışmıyorum burada. Şimdi sanki bir tarafı "abartmakla" itham ediyor gibi görünmeyeyim.)

Pınar Öğünç bugün, vicdani ret ve TMK mağduru Kürt çocuklar meselelerini, İBDA-C'lilikten yargılanıp, 14 yaşında üstünde Miki Fare tişörtüyle duruşmaya çıkıp on yıl içeride kalan Yakup Köse'yi anlatarak yazmış. Bunları bilelim. Yakup Köse "birbirimizi ötekileştirmeyelim, poşu davasının tekrar yaşanmasını istemiyoruz" diyorsa, biz ülke olarak ancak "zulüm" ekseninde birleşebiliyoruz demektir. Gerçi buna da şükür.

*
Yenikapı'da 8500 yıllık ayak izleri bulunmuş. İzlerin "törensel bir toplanmaya" ilişkin olduğu düşünülüyormuş.

İster misiniz 1 Mayıs neolitik döneme uzanıyor olsun?

*
Dün akşam tüm dünyada iki milyar kişi, iklim değişikliğine dikkat çekmek için, bir saatliğine ışıklarını kapatmış. Boğaz Köprüsü, Kızkulesi, Galata Kulesi filan da kapanmış hep.

Elektrik tasarrufu bakımından iyi fikir. Yoksa, şu devirde hala nükleer santral yapan bir devletin çevresel duyarlılıkları olduğuna inanmıyorum.

*
Şeker hastası bir kızcağızı, karnında takılı olması gereken alet yüzünden YGS'ye almamışlar.

Var ya, üniversiteye girişte merkezi sınava sırf bu yüzden bile karşı olabilirim. Bi bıkmadınız insanları "formalize" etmekten. Bak işte kız sınava giremedi, bu kafayla seneye filan da giremeyecek.

Hah bu arkadaşımız sınava girer, okulunu okur ve neticede iş bulamazsa, artık Sayın Bakanımız "Şeker hastasısın, seni sınava almışız..." filan der artık.

*
"Eğitim reformu yapan iktidar, buna karşı çıkan eğitimcileri dövdü" - Özgür Mumcu.

Kendisi hakkındaki düşüncelerimi biliyorsunuz. Tekrar etmeyeyim, ayıp artık.
Vaktiyle çok söyledim, hatta aşkımı Sözlük'lerden de duyurdum, gerçi nik'imi bilmediğinden buradaki itiraflarımla bağdaştıramadı zaar... Neyse zaten geçti artık, o kadar naz yapmayacaktın Özgürcüm. Ararım ben seni.

*
YGS'de kopyaya karşı acayip sıkı önlemler alınmış.
En azından toplu iğne ucu kadar kadar güven verseydiniz iyiydi...

Çarşaflı bir aday, sınav öncesi sıkı sıkı aranmış.
Naptınız, koca çarşafı ters yüz mü ettiniz? Hayır yani ne kadar aranabilir o kıyafet Allahını seversen ya. Bi de (fotoğrafa göre) dış mekanda yapılıyor arama, kadına "çıkar" da diyemezsin. Tak kulaklığı gir ablam sen, bi'şey olmaz, sana helal.

Lan durduk yerde ayrımcı yapıyorlar adamı, al işte merkezi sınava işte bu yüzden de karşıyım. İlla ötekileştiricez. "Kimden ötürü haaa, kimden ötürü?"

*
Al işte bak, 18 yaşında başka bir kızcağız sınav heyecanından kalp krizi geçirmiş.
Sen bu insana bu kadar stresi yaşattıktan sonra, o çarşaflı insanı sınava alamazsın kardeşim. Ben nereden bileyim onun kulağında ne var?

Hem bak bu vefat eden kız da sabah namaz filan kılmış, yani "tinerci" değil. He n'oldu şimdi, birini doğru düzgün aramıyorsun bile, ama öbürü senin yüzünden hayatını kaybediyor? Bunu ne yapacağız?

*
Ezgi Başaran'a sinir oluyorum, o yüzden yaptığı röportajı da okumadım.
Bu konuda sizi yetkili kişiye aktarıyorum lütfen ayrılmayın: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=ezgi+ba%C5%9Faran+usul%C3%BC+tetik%C3%A7i+r%C3%B6portajc%C4%B1l%C4%B1k&a=sr&kw=ba%C5%9Faran%2A&au=kunta+kinte

Yalnız entry'nin yazarından muvafakat almadım henüz, her an silebilirim, çabuk okuyun bence.

*
Eski eşine tornavidayla saldıran dallama hakkında on yıl hapis kararı çıkmış.
Evet adama dallama demiş olmam hakarete giriyor ama sorun değil.

Yalnız Filiz Abla'nın, yani aslında şiddet mağduru olan tüm kadınların koruma istediklerinde başına gelenleri herkesin bilmesine fayda var...

Öncelikle, aynı evde yaşadığın adamı polise şikayet edemiyorsun. Sonra o eve döndüğünde neler olabileceğini havsalan almıyor çünkü.
Neyse, boşanma davan sürerken adam yolunu kesince polise tekrar gittiğinde bu kez şöyle denecek, hazırlıklı ol: "Biz herkese koruma veremeyiz, hem sen boşanmışsın."
Derken bir gün size koruma verilebilir tabii, mümkün. Eski eşiniz tutuklandıktan sonra ama.
En nihayet, adam hapse girer, siz işinize dönersiniz, fakat bu kez de dükkanınıza kimse gelmez gitmez olur.

Allah kolaylık versin.
Sonra Başbakanımız diyor ki, "Evlenmeyen tipler var." Sayın Başbakan, benim o tip, buyrun benimle konuşun isterseniz?

*
Kadın konukevleri için yeni bir tasarı gündemdeymiş.

İyi görünüyor, linkini bulamadım bulunca eklerim. Yalnız ben hiç kadın konukevi görmedim, Sezer'den duyduğuma göre insan yeri değilmiş oralar.
Arkadaş, sen kadına kaçtığı evi aratırsan olmaz o iş. Artı, bu kadınların konuk olması tabii ki gerekli, ama bu işin bir "tecrite" dönmemesi için de bir şeyler yapıldığını görmek ister insan.

Asgari ücretin otuzda biri kadar günlük ödeme yapılacakmış, evet çok güzel. Ama sen bu kadını hayata nasıl karıştıracaksın, çocuğunu okutmasını nasıl sağlayacaksın, dışarı adımını atar atmaz geri dönmesine sebep olan korkuyu nasıl kaldıracaksın?

Lütfen bunları da konuşalım.
Uzaydan gelmiş acayip yaratıklar değil bu kadınlar, insan.

*
Emekli Astaubaylar Derneği şube başkanlarından Mecdi Cengiz, Cengiz Aksakal'ın işkencede öldürüldüğü sırada izindeymiş.

Biriniz de "o sırada" işinizin başında olun arkadaşım, ben mi yaptım o kadar işkenceyi daha portakalda vitaminken?

*
"...Baktı etti, dedi ki 'Bak kızım, sana rica ediyorum, burada bağırma sabahtan.' Beni konuşturuyor; meğer o orada can veriyor da beni konuşturuyor..." - Cengiz Aksakal'ın eşi Teren Aksakal'dan dinlediniz.

*
Darbe davası 4 Nisan'da, yani Çarşamba günü başlıyormuş.

Conan Evren, eğer yarın ölmezse bu davadan beraat edeceğini bildiğindendir.

*
Dün Ankara'da öğrenciler, YGS protestosunda "barikatı aşacağız" diyerek polise koşmuş. Polis tam copu hazırlarken de "1 Nisan" pankartı açmışlar, bak sen haylazlara ya canlarım.

"Ben senin barikatına koşar mıyım, Milli Eğitim Bakanlığı'na yürür müyüm hiç Güzel Abim... Şakacıktan bunlar hep."

Vay arkadaş, memleketteki şaka anlayışına bak.

*
Sevgili Aysel Tuğluk, n'apıyosunuz afedersiniz?

Bu "Muhatap Öcalan'dır" olayının suyu çıkmadı mı sizce de ya? Neyse önce olayı söyleyeyim, Beşir Atalay "Kürt meselesinde muhatap yok" demiş de, Sayın Tuğluk da "Muhatap Öcalan'dır" demiş.

Şimdi bakın Aysel Hanım, sizin kendinize kimi önder seçtiğiniz kimseyi ilgilendirmez. Ama siz demokrat olduğunu iddia eden, hatta Demokratik Toplum Kongresi adındaki bir oluşumun eşbaşkanlığını yürüten biriyken, bir halkın meselesinin muhatabı olarak nasıl bir kişiyi gösterirsiniz? Kavramlarınız bu kadar mı karıştı?

Siz eğer muhatap olarak kendi halkınızı değil tek bir adamı gösterirseniz, o adam kim olursa olsun, sizin hareketten bi cacık olmaz. Olacağı ve olmuşu nedir, hükümetin sizin oralara beyaz eşya filan götürüp oylarınızın yarısını almasıdır. Aferim. Yiyin birbirinizi. Sinirlendim ya.

La olm bunu diyen insanın, en azılı ulusalcıdan ve en ateşli cemaatçiden ne farkı var Allahını seversen ya? Hepsi tek adamcı işte. Dünya tarihinde 3-4 adamı toplayıp okey çevirttirsek her şey çözülürmüş meğer.

*
Anneler 4+4+4'e karşı dilekçe yağmuru başlatmış.

Radikal'in 16. sayfasında elim kadar bir haber. Altında icra ilanları var.
Canımsın Eyüp Can Sağlık.

*
Erdoğan, Esad'lı çözüm önerilerine hayır demiş.

Ya o değil de, belli yani Suriye'ye girilecek ve bizimkiler bir tezkere krizini daha kaldıramaz...
Nereye iltica etsek?

Valla kadın memesiyle ilgilenmiyorum da Biscolata erkeği dersen bi düşünürüm yani açıkçası, bilemedim.

*
Suriye'de muhaliflere silah milah bişeyler veriyolar, malum.

Ya bişey dicem, aynı şeyi bizim Doğu'dakilere yapanlara milletçek kin kusmuyor muyuz biz?
Şimdi nasıl birden muhalifsever olduk?

Hayır yani bir insan bunu nasıl görmez; sen resmen insanlara birbirini öldürmeleri için silah veriyosun ve bu yazdığım cümle hiçbir mecaz, hiçbir metafor içermiyor.Bildiğin, öldürme silahı. Kanınız donmuyorsa insan değilsiniz, bu kadar net söylüyorum.

*
Bir ailenin aylık doğalgaz faturası 33 lira zamlanmış.

Ben o ailenin faturasını tek başıma ödüyorum, çünkü o kombi tek kişiye de üç kişiye de aynı yanıyor.
Sakın bu devletin evlendirme politikası olmasın? "Fatura nasıl olsa aynı, evlen de bari masrafın bölünsün, kombinin yandığına değsin."

Ah, hükümetten ibretlik bir NLP örneği...

*
Bugünlük bu kadar.

Kısası bu kadar oldu, Allah uzunundan esirgesin...

*
Çok sevgiler,
Göksun.