26 Haziran 2013 Çarşamba

gezi olaylarında barosuzluk

selam,

sabah gezi duruşmasına girdim. bir davanın asıl avukatı, bir de arif (nihat alpsoy) vardı. konuşmaları onlar yaptı, ben bir yandan davacı vekili tarafında +1 oldum bir yandan da idari süreci tamamen dinleyip öğrenmiş oldum. duruşmaya sırf bunun için bile girmeye değerdi bence.

bu "öğreniş" zaten yeterince asap bozucu bir şey. elinizde kapı gibi deliller var, ama yargı sonucunu umutla bekleyemiyorsunuz.

derken işe geldim, ben yokken feysbuk'larda neler olmuş diye bakarken sezer'in paylaşımını gördüm. ethem'in katili, mahkemeye zaten "ceza almayacak şekilde" sevk edilmişmiş. yani meşru müdafaada sınırın aşılması meselesi zaten sevkin kendisinde olan bir şeymiş.

yani yine güzel bir güne daha uyandık.

dün gece ise, başka bir güzel geceye uyumuştuk. çhd'nin çağrısıyla akşam orhan adli apaydın'da toplanıldı. salon tıklım tıklım değildi ama sayı yine de fena sayılmazdı. toplanmanın amacı "bundan sonra ne yapılabilir" konusunu konuşmaktı, fakat o kadar avukat bir araya gelince ortaya somut şeylerin çıkması her zaman kolay olmuyor. zira laf uzatmak bizim işimiz.

sezer'le yedi buçuğa doğru gidip yanılmıyorsam 10'a doğru çıktık. o kadar zaman içerisinde bir arpa boyu yol gidilememişti. yolun gidilen kısmından ise anlayabildiğim iki hakim görüş var; ben ikisine de katılıyorum:

1. şu an gezi konusunda çok farklı hukuki çalışmalar var, bunların koordine edilmesi lazım.
2. baro yine yap-madı yapacağını.

ilk konuya kısaca değinirsek; biliyorsunuz şu an çhd, ihd, ibrahim kaboğlu'nun bulunduğu ama adını unuttuğum başka bir grup ve gezihukuku.org birbirinden bağımsız çalışıyorlar. tabii bir de baronun cmk servisi var. kimin ne yaptığı belli değil, ortalık karman çorman. artı, genç meslektaşların büyük kısmı insanlara emniyet aşamasında yardımcı olacak bilgi ve deneyime sahip değil.

genç arkadaşlara mesleki eğitim verilsin, bu grupların koordinasyonu sağlansın vs gibi öneriler geldi ki bence de anlamlı olan bu. fakat burada, mesleki eğitim alacak arkadaşların da "bilmediklerini" itiraf etmeleri lazım. sezer'den duyduğum; "ben cmk biliyorum, bu işlerden anlarım" deyip de emniyete gidince kalakalan insanların bulunduğu. yapmayın böyle arkadaşlar. bilmiyorsanız bilmiyorsunuzdur, grup halinde gidin, yönlendirmeye uyun, ne bileyim, insanları kendinize güvendiriyorsanız bunun arkasında durun. ayıp. ben bilmiyorum mesela, savcılık-mahkeme sürecini takip ederim ama emniyet aşamasında tecrübem yok.

koordinasyon kurulu gibi bir şey oluştu mu bilmiyorum, sonuna kadar kalmadık biz. lütfen bize sorumsuz demeyin, oraya yol alınması için çağrılmış olan avukatların ıssssrarla "şu oldu bu oldu" diye anlatmaları insanı canından bezdiriyor. ya arkadaş kimse oraya senin yaşadıklarını dinlemeye gelmedi çünkü onları az çok herkes yaşadı. kahramanlık atışmasına değil, şimdi ne olacak diye konuşmaya geldik. ama yok, ille herkes bir kalkıp olan biteni kendi gözünden anlatacak. çünkü o arkadaş meydandayken biz ekvatorda tatildeydik. her neyse.

ikinci konuya gelirsek; orada dumurlardan dumurlara gark oldum.

baronun bu süreçte olması gereken yerde durmadığını zaten biliyoruz. ben barodan çok revirlerde bulunduğum için neler döndüğüne diğer arkadaşlar kadar  tanık değilim, fakat oluşan kaosun farkında olmak için baroda konaklamak gerekmiyor. buna rağmen, kriz masasının te 10. günde kurulduğunu bilmiyordum mesela. ilk günlerde "yardım için baronun avukat hakları merkezini arayınız" şeklinde dönen tweet'lere anlam verememiş ve bunu arızi bir şey olarak düşünmüştüm, meğersem baro bu işi gerçekten de ahm üzerinden yapmaya niyetlenmişmiş. cmk uygulama servisi ne doğru düzgün bir eylem planı hazırlamış ne bir şey, terörle mücadeleye bu konuda hiçbir tecrübesi olmayan arkadaşlar görevlendirilmiş - ya da görevlendirilecek olmuş, bundan tam emin değilim. dünkü toplantıda dahi yoktu baro; saat 9'a doğru lutfen hasan kılıç teşrif etti. gerçi kendisini tanımam etmem, şimdi hakkında olumsuz konuşmuş gibi olmak da istemem. fakat bendeki algı budur.

bu arada unutmadan, oluşturulan masada da zaten çhd'liler çalıştı daha çok - hatta belki hep.(gönüllüler ayrı. listede adı yazan neredeyse 1000 avukat varmış, allah razı olsun. aktif çalışan 300'e yakın kişi hakkında ise istatistiki bilgim yok.)

eğer bu konuda hukuki bir süreç ya da yardım operasyonu başlatılacaksa, öncelikle bu baronun değilse kimin görevidir? yukarıda saydığım bir sürü hukuki oluşumun, baro çalışsaydı ne gereği olurdu?

hadi diyelim ki, baro geç uyandı, ya da erken uyanmışsa dahi o oluşumlar yine ortaya çıktı. mümkün. arkadaş bunların koordinasyonunu sen sağlayacaksın? işin bu? ama yok.

istanbul tabip odası'nın hekimlere nasıl sahip çıktığını, düzenli olarak raporlar sunduğunu, sokaklara döküldüğünü gördük. bizde öyle örgütlü bir direniş olmadı, neyse ki çhd vardı da kendimizi bir meslek grubunun içinde bulabildik.

hani adliye içinde avukat gözaltıları olmuştu ya, ertesi gün gittik baronun "dışında" protesto ettik. dışında olması önemli, çünkü aslında genel kanı içinde yapılması gerektiğiydi. çünkü avukatın yeri, adliyenin içiydi. fakat başkanımız dışarıda olmamızı daha uygun görmüş.

efendime söyleyeyim, başkan bey o toplanmada esti yağdı gürledi, mangalda kül bırakmadı, şöyledir de böyledir de... güzel de konuştu, kendi kendime tebrik etmiştim. hatta "ya başkan, şu tavrı önceden de görseydik olmaz mıydı..." diye düşündüm. çünkü biliyorsunuz, bizim başkan ancak silivri'den bahsedilecekse ortaya "gerçekten" çıkar.

fakat dün, özgürlükçü hukukçular derneği başkanı av. fırat epözdemir dedi ki, meğer başkan o gün kendisinden sonraki çhd ve öhd konuşmalarını dinlememiş bile. kendi konuşması biter bitmez, diğer grupları dinlemeden meydanı terk edip gitmiş. buyrun size çok sevdiğiniz demokrasi kahramanı; yalnız kendisi "sahneyi paylaşırsa ölecek" hastalığından muzdarip.

fırat bey'in diğer söylediği ise iyice vahim. başkanın ""biz savcı olsak adliye içinde gözaltı kararı vermeyecek miydik" dediğini aktardı. vallahi böyle aktardı, aha sezer başta olmak üzere tüm salon şahit.

fırat bey'in gerçeğe aykırı konuşacağını tek bir an düşünmüyorum. belki, o da inanmadığım değil sırf hukukçunun mutlak bir dil kullanmaması gerektiğini düşündüğüm için, yanlış anlamış olabileceğini düşünebilirim. fakat eğer doğru anladıysa ve ben de onu doğru anladıysam, kendimi "işte o gün biz kendimizi bu başkana temsil ettirdik, bunu diyebilen birini alkışladık. desteği bu fikrin çıktığı bir zihinden bekledik. çok bekleriz." demekten alıkoyamıyorum. malum, başkanımız "fotoğraf seçmek" konusunda sabıkalıdır. şurada okuyabilirsiniz: http://koridorda.blogspot.com/2012/10/2012-genel-kurulu-bir-fotografn-hikayesi.html

neyse biz sezer'le çıktık salondan. aslında sezer sigara içmek istediği için çıkmıştık ama olay birden rakıya gitmeye döndü. ismail (o an tanıştığım çhd'li hemşerim) beni de davet etti sağolsun, ipek sokak'ta adana il sınırı'na gittik. orayı bilahare anlatacağım, satır arasına sıkıştırmak istemiyorum. zira adana dışında o kadar güzel kebap ve şalgam bulmak imkansıza yakın. bundan sonra benim kebapçım adana il sınırı'dır.

masada konuşulana göre, gezi sürecinde gözaltı ve tutuklamadan 900'e yakın kişi kurtarılmış. sayının çokluğu insanı mutlu ettiği kadar hüzünlendiriyor da.

avukat olmak konusunda, te gezi'nin ilk günlerinde fatoş "biz emniyete gidene kadar adamları zaten dövmüş oluyorlar." demişti. haklı. bu bizim mevcut durumu değiştirmekte ne kadar yetersiz olduğumuzu gösteren şeylerden biridir.

dün de yine, bunu anlatabilir miyim bilemiyorum ama, havadaki koku "durum bu ve biz ne yapabiliriz" şeklindeydi. avukatlığa ilişkin derin aydınlanmalar yaşadım. avukat, aslında devrimci filan olmuyor, olamıyor. tek yapabildiği ya da yapmaya çalıştığı, mevcut durumun imkanlarıyla bir koruma sağlamak. bundan ibaret.

dün yemekte hacer abla (yılmaz) aklımda kaldığı kadarıyla "avukat statükodan beslenir" dedi. ilk duyduğumda da bana mantıklı gelmişti ama sözünün derinine sonradan inebildim. evet, avukatlık böyle bir şey, yaptığın iş statükoyu değiştirmek değil, ondan beslenerek kendine bir alan yaratmaya çalışmak. bunu eleştirmek ya da yermek adına söylemiyorum, mesleğin varoluşu bu. asla daha az onurlu ya da daha az değerli değil, ama olan bu.

peki devrimi kim yapar?

mesela hukukçular yapabilir. ama "avukatlar" değil. ikisi farklı şeyler, karıştırmayalım.

avukatlık çok değerli, ama bizim misyonumuz çok daha geniş, unutmamak lazım.


24 Haziran 2013 Pazartesi

Tayyipçiler bunu da açıklasın.

Bütün bu öfke potansiyelini, milyonlarca insanın tüm tepkisini, nasıl bu kadar kendinde toplayabiliyorsun Başbakan? Hadi polisine bizi öldürme yetkisini ellerinle verdin, aldığın ahların seni oracıkta yıkıvereceğinden de mi korkmuyorsun? Bu arada, eğer bu kadar aha rağmen hala bir şey olmazsa, artık kimse bana "ah etme, döner seni bulur" demesin. Muhatabını bulamayan milyonlarca talebin tek bir tanesi gelip beni bulacaksa, yemişim öyle ilahi adaleti.

Normal insanlarız biz, zam bekleyen, okul bitirmeye çalışan, işten çıkarılan veya terk edilen... Fakat artık "haline şükret, zam alamıyorsun ama bir işin var" değil, "haline şükret, hayattasın" diyoruz. Standardımız bu hale geldi, bunun müsebbibi bizzat sensin, farkında değil misin?

Bugün itibariyle, polis istediği an istediği kişiyi vurmakta serbest. Ama Tayyipçi kafası, biliyorum ki "ama polise taş attılar :/" diye ağlayıp bunu da meşrulaştırmaya çalışmaya devam edecek.

Hukuktan zerre anlamadığınız belli, bari azıcık insan olun.

Başta o polis çocuğu da düşünmeye çalıştım. 1986 doğumluymuş daha, benden iki yaş küçük. Sorunu onun şahsında değil, 27 yaşındaki bir insandan kalabalığın ortasında ateş edecek bir yaratık oluşturan zihniyette aradım. Ki doğrudur, sorunun kaynağı gerçekten de oradadır. Fakat ben dedim ki, "Önünde uzun bir ömür var ve kahır içinde geçecek... İnsan bunu nasıl unutur ki." falan filan. Allah'ım ne kerizlik.

Meğersem, eğer Twitter'da yazan doğruysa, bu genç adam kendini "Kaskımı çıkarıp dövmeye başladılar, linç edilmekten korktum." diye savunmuş.

Biz o anı gördük Ahmet Şahbaz. Senin kaskının kafanda olduğunu da, kimsenin sana bir şey yapmadığını da, silahını korunmak için değil öldürmek için kullandığını da gördük. Yalan söylüyorsun. İnsan öldürdün ve yalan söylüyorsun. Kahrınla yaşayasın, çok uzun yıllar.

Buyrun, izlemeyenler varsa izlesin:

http://www.dailymotion.com/video/x10rv2e_gezi-eylemcisi-ethem-sarisuluk-un-vurulma-ani_news#.UciN2fnJQ2W

Kusura bakmayın ama içimdeki tepkiyi bastıramadığım için "üsttenci" üslubun önünü de alamıyorum, gerizekalı mısınız siz ya? Oturduğunuz yerden, sadece ana akım medyanın size söyledikleriyle hareket etmeyi nasıl yeterli görüyorsunuz? Bilmemek vallahi ayıp değil, insan elbette bilmeyebilir, ama "benim bilmediğim bir şeyler mi var lan yoksa?" şüphesinden de mi yoksunsunuz? Nasıl bu kadar kendinizden emin, koltuğunuzdan kalkmadan yorum yaparken nasıl bu kadar rahatsınız?

Kafasında baret, gözünde deniz gözlüğü, yüzünde uyduruk toz maskesi, elinde Talcid'li su olan birini düşünün. Bu görüntü komiktir lan, bildiğin komiktir. Bu insanlar mı sizin polisinizi darp etti? Siz ancak, saçma sapan gazetelerinizin bir taraflarından uydurma yalan dolan haberlerini okursunuz. Çünkü işinize öyle gelir.

Fakat Ethem'i öldüren polisi koruyan devletin, aynı günlerde, Bingöl'deki 13 yaşındaki kız çocuğunun 20 küsür adamla "kendi rızasıyla" birlikte olduğunu kabul etmesine sesiniz çıkmaz. Ben sizin "değerlerinizi" ... muhatabına havale edeyim. Hadi lan oradan, çorabımın muhafazakarları. Değerleri varmış, yesinler.

Sonra tabii, padişahınız efendiniz Tayyip Hazretleri var. Polis fevkalade düzgün davranmıştır gibi bir şeyler dediydi, hatta yetkilerini de artıracakmış.

Polis dediğin adam, sokakta bulduğunun sülalesini şeyapıyor, daha neyin yetkisi ya? Öldürüyor lan direkt, daha neyin yetkisi? Artık evimize gelip yatağımızda mı öldürecek, ya da evimize kadar zahmet etmesinler diye artık biz karakola gidip kendimizi o şekilde mi öldürteceğiz?


Artık, asıl etrafta polis varsa güvende değilsiniz.

13 yaşındayken tecavüze uğrayabilirsiniz, sorun yok.
Elinizde satırlarla sokakta çeteleşebilirsiniz, onda da sorun yok.
Parkta kendi kendilerine görüş alışverişi yapan insanlara yine bıçakla sopayla saldırabilirsiniz, dert değil.
Gençlerin yıllarca çalışıp ömürlerini verdikleri sınava sizin yerinize başkasını da sokabilirsiniz, olur öyle şeyler.

Fakat, sakın ha, çantanızda kitapla dergiyle gezmeyin. "Alınırsınız." Polise karşı gelmeyin. Öldürülürsünüz.

Hakime gelince. Çok merak ediyorum, emekli edilmesi şu düştüğü durumdan daha mı kötüydü? Belki kendisi de o kafadadır ve vicdanı rahattır, onu bilemem. Eğer öyleyse zaten ne hali varsa görsün, düşeceği hiçbir hal umrumda değil de... Bırak abi, o işi orada bırak. Git dükkan aç, önünde tavla oyna. Memleketine dön, varsa köyünde yaşa. Olmadı avukatlık yap, barolar öyle bir durumda seni alırdı. Fakat eğer şu saatten sonra, o hakim emekli olur da avukatlığa dönmek isterse, onu kabul eden baroya da - benden sevgiler.

Çok sinirliyim. Polise, Tayyip'e ve hakime zaten sinirliyim, ama şu gün şu saatte hala Tayyipsever olanlar var ya, en çok onlara sinirliyim. Çünkü hiçbir şeyin farkında olmamayı erdem sanıyorlar. Çünkü gözümüzün içine baka baka gerçek dışı konuşan bir adama biat etmeyi, değerlerin muhafazası sanıyorlar. Bilip bilmeden, oturdukları yerden, sadece kendilerine anlatılanla yaşamayı, yani bildiğin itaat kültürünü, "büyüğe saygı" sanıyorlar.

Dostum "büyüğe saygı" demişsin ama, bu bildiğin dangalaklık.

Zira o büyük sana neler yapıyor, bunu merak dahi etmiyorsun. Beter ol diyeceğim ama vallahi diyemiyorum, işte o zaman hepten insanlıktan çıkacağız. Senin aklını başına kolay kolay alacağın yok, bari biz düzgün durmaya çalışalım. Hah böyle konuşunca da ulusalcı elitist oluyorsun amk, bi kafa bırakmadınız insanda ya, ne desek kabahat oldu lan iyice. Ööööf daraldım iyice, kahrolsun bağzı şeyler.



19 Haziran 2013 Çarşamba

Abdurrahman Dili-ne?

Selam herkese,

İçinde bulunduğum mail gruplarından biri, hepsini tanımıyorum ama gelen maillerden gördüğüm kadarıyla sağ eğilimli. Bazen saç baş yolduracak söylemler geliyor ama liseden beri içindeyim ve bu grubu, "o tarafı da" bilmek adına önemsiyorum.

Bugün, Abdurrahman Dilipak'ın aşağıdaki yazısı geldi. Ben de, yazının aşağısında bulabileceğiniz cevabı yazdım.

Önce Dilipak'ın yazısını okutup sinirlerinizi kaldırdığım için lütfen kusura bakmayın, kronoloji bunu gerektiriyor.

"
Made In USA!
19 Haziran 2013 Çarşamba 00:07
,
Oyun bitti! Deşifre oldular.. Sureti haktan gözükerek, ağuyu altın tas içinde ve bala karıştırıp sundular, yeşil maskeleri vardı, ağaç bahaneydi!
“İşaret aldıkları yer” belli idi. NEOCON’lar, MOSSAD, MUHABERAT vd!
Media sponsorları belli idi, CNN, BBC, REUTER.. BILD! Yani ABD, İngiltere, Fransa ve tabii onların işgali altındaki Almanya. Yangına körükle gitmeye hazır işbirlikçiler: MOSSAD ve

MUHABERAT!

Kanaat önderlerimize hatırlatırım; ABD’nin dostluğuna güvenip iş tutan işadamlarımıza, ABD dindarlar için bugünden sonra pek de güvenli bir yer değil.. ABD’de Neoconlar ve ılımlı İslamcıları destekleyenler kendi aralarında kavgalı.. Ilımlı Islamcılık, onlar lehine yeteri kadar başarılı değil.. Ellerinde Kur’an-ı Kerim’i taşıdıkları sürece ve MÜSLÜMAN kimliği ÜMMET AİDİYETİ, bütün planları boşa çıkarıyor. Ilımlı İslam politikası yeniden gözden geçirilebilir. Bunu herkese söylüyorum aslında.. Onların dostları yok, çıkarları var. Tarih bunun acı örnekleri ile doludur.. Bugünki Ergenekoncular da dünki dostları idi.. Bugün değiştirmek istedikleri Ortadoğu denilen bölgedeki birçok yönetim de ABD’nin eski dostu idi. Suudi kralı da bu dostluğa güvenmesin, Kuveyt de..
Ha! ABD’de herkes mi böyle. Hiçbir halk, hiçbir ırk, hiçbir coğrafyada yaşayan insanlar topyekun iyi ya da kötü olamaz.. Elbette her yerde akıl, hikmet ve vicdan sahibi insanlar vardır. Ama her toplulukta nefsini şeytana satmış birileri de vardır.. Hanif gelenekte bunun sayısız örneğini bulmak mümkün. Bunların yerli işbirlikçileri de belli oldu. Yeni beşli çete kendini dışa vurdu: DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve TDB..
Kripto CHP’lilerin öfkeleri akıllarından büyük olduğu için, yangına körükle gider gibi, yokuşaşağı koşar gibi gittiler. Onlar bu iş bitti, sıra bizde diye aşkla, heyecanla koyuldular işe.. Aslında geri durmaları gerekiyordu, ama kılavuzları Kılıçdaroğlu olunca. Marksistlerin de hemen öyle bayrakları ile meydana çıkmamaları gerekiyordu ama, çıktılar işte!
Sermaye olarak KOÇ ve onunla hareket eden grub deşifre oldu.. Aydın Doğan Mediası da.. Onları bu eylemi nihai bir darbe olarak görüyordu. Bu iş bu kadar sürmeyecekti. Erdoğan’a diz çöktürecekler, teslim alacaklardı.. Onun yerini dolduracak bugün için biri yok, bunu biliyorlar. Onu teslim almaktı niyetleri. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı..
Hatay/Reyhanlı’dan önce bomba Ankara’da patlatılacaktı. Bir cuma çıkışı Kocatepe’de.. İstanbul bu işin ikinci etabı idi. Neocon amcalar plan tatbikatını öyle yapmışlardı. Taksim uygun bir yerdi. Sol ve militan grublar değil, sivil, herkesin kolayca katılacağı sivil bağımsız grublar öne sürülecekti.. Houston ve Washington planı böyle hazırlandı.. Plan çalışmasına Türkiye’den de özel adamlar katıldılar ve plan uygulamaya kondu..
Bakın, bu eylemcilerden, arkadan gelip konvoya katılanlar, şimdi verilen zararın tazmini konusunda kendilerinin suçlanacağı korkusu ile bu saatten sonra yeşili filan düşündükleri yok, kendi paçalarını nasıl kurtaracaklar onun hesabındalar. Bu işin yargı konusu yapılmaması peşinde olacaklar..
Hükümetin elinde dehşetli bilgiler ve belgeler var.. Türkiye bu toplumsal anomaliden kurtulabilmesi için tarihi bir fırsat elde etti.
Media temizlenecek. Riba lobisi, Borsa spekülatörlerinin de bu işten canı yanacak.. Derin devletin örtülü KİT’i hükmündeki kimi holdinglerin de kapısı çalınacak. Yabancı ülkelerin istihbarat örgütlerinin 6. Kol faaliyetinin itibar ajanları gibi faaliyet gösteren kimi sivil görünümlü derneklerin de hesabı görülecek.. Onların kim olduklarını kendileri bilir bilmesine de, twitter, facebook’a bakın zaten onlar bu süreçte kendilerini deşifre ettiler. Media, Mafia, Sermaye, Siyaset, STK, Bürokrasi içindeki trojanlar deşifre oldular..
Gelinen noktadaki sonuç şu: Bu durum Erdoğan’ın 2. Baharıdır.. Sureti haktan görünenler ise Gezi’de harakiri yaptılar.. Yerel seçimlerin sonuçları ise şimdiden belli.. Tosya’ya pirince giderken birileri evdeki bulgurdan da olacak! Birileri, bu iş bitti düşüncesi ile yeni dönemde kimin yanında duracağını hesaplamaya başlamıştı sanki. Korkaklar, hainler, işbirlikçiler, hepsi ortaya çıktı.. Dün Koç’la kol kola girip, ABD ile Erdoğan sonrasının pazarlığına girişenler, şimdi ne yapacaklar.. Gezi ne muhteşem bir misyon üstlendi, maskeler fora edildi. Kim kimdir artık her şey çok daha net biliniyor.. Kim kimin sesi daha iyi anlaşılıyor.. Gezi Türkiye için pahalı ve iyi bir ders oldu. Ve Allah tuzak kazanların tuzağını başlarına geçirdi. Bizim için şer gibi gelen bir şeyin nasıl hayra dönüştüğünü gördük!
Birileri hâlâ, söz ve eylemleri ile aleyhlerinde hazırlanacak iddianameye kanıt üretmeye çalışan karakterler olarak görevleri başındalar. Twitter ve internet üzerinden telsiz haberleşmesi bir darbe girişiminin canlı tanıklığına dönüştü. Twitter artık eylemcilerin korkulu rüyası olacak gibi.. Divan oteli, eylemlerin logistik üssü, karargah merkezi, yabancı ajanların irtibat merkezi olarak görev yaptı mı, bu arada, soruşturmaların sonunda onu da öğreneceğiz.
Ergenekon ve Balyozdan daha büyük, 28 Şubat kadar büyük yeni bir dava, eşikte. Değil öldürmek, yakmak, yıkmak, kim kimin gömleğinin düğmesini kopartsak, haksız yere, hesabını vermeli.. Ama önce gerçek ortaya çıksın. Aramızdaki sanatçı, işadamı, gazeteci çevreci, insan hakları savunucusu geçinen ajan provokatörler deşifre oldu. Twitter bunu da başardı. Birileri ne kadar kolay bir şekilde bir Amerikan planının basit figüranları haline gelebildiler.. Şimdi herkes bir gözü ile dışarıya bakarken, öteki gözü ile kendi içine bakması gerek. Sağı-solu, Alevisi-Sünnisi, çevrecisi..
Erdoğan’ın İstanbul’da 1.250.000 kişi olduğu tahmin edilen mitingi, ardından 250.000 kişinin katıldığı stadiumdaki Türkçe olimpiyatlarındaki konuşması ve devam edecek kitlesel toplantılar, Türkiye’de yeni bir dönemin başladığını gösteriyor..
Yeni ultra postmodern darbe girişimi, yeni bir ihya ve inşa hareketine toparlanmaya, vesile olacağa benziyor.. Evdeki hesapları çarşıya uymadı. Selâm ve dua ile.."

**

Bu da benimki:

"Kanaat önderlerimize hatırlatırım; ABD’nin dostluğuna güvenip iş tutan işadamlarımıza, ABD dindarlar için bugünden sonra pek de güvenli bir yer değil.. " diyenden, ki bence zaten ABD hiçbir zaman müttefikimiz olmamalıydı o başka bir mesele, işlerin neden bu hale geldiğini uzun ve tutarlı bir şekilde açıklamasını beklerim. Çok iyiydiniz, hayırdır?

"Hatay/Reyhanlı’dan önce bomba Ankara’da patlatılacaktı." cümlesini kuran birinden, bu bombayı kimin patlattığını delilleriyle ve kaynaklarıyla ortaya koymasını beklerim.

"Yeni beşli çete kendini dışa vurdu: DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve TDB.." diyen birinden, sendika ve meslek odası kavramına bakışını ve bu konudaki kendi öngörülerini ifade etmesini beklerim.

"Aydın Doğan Mediası da.. " diyen birinden öncelikle "medya" demesini, sonra adı geçen medyanın RTE'nin sözünden ne şekilde çıktığını göstermesini isterim.

"Plan çalışmasına Türkiye’den de özel adamlar katıldılar ve plan uygulamaya kondu.." diyenden, "Ha yani çadırları yakanlar ajan mıydı, o zaman neden bunu 20 gün önce deşifre etmediniz de polisi bizim üzerimize saldınız?" sorusuna cevap vermesini şiddetle isterim.

"Hükümetin elinde dehşetli bilgiler ve belgeler var.. Türkiye bu toplumsal anomaliden kurtulabilmesi için tarihi bir fırsat elde etti." diyenden, bu belgelerin en azından niteliğinin ve kaynağının ifşasını isterim. Camide de grup seks yapmıştık (!) hatırlarsanız, görüntüleri vardı, ne oldu ona?

"Twitter ve internet üzerinden telsiz haberleşmesi bir darbe girişiminin canlı tanıklığına dönüştü. " diyenden, okunan beş milyar (?) tweet'ten nasıl bir darbe planı çıktığını açıklamasını beklerim. Ben size söyleyeyim, o tweet'lerde "Orada TOMA var dikkat, şurada plastik mermi kullanıyorlar, deniz gözlüğü olanı alıyorlamış ona göre, dostum eve dön bunlar bizi öldürmeye çıkmış" gibi şeyler vardı.

"Değil öldürmek, yakmak, yıkmak, kim kimin gömleğinin düğmesini kopartsak, haksız yere, hesabını vermeli.." diyenden, insanların kafasına nişan alan, dört kişiyi öldüren, Mustafa Sarı'nın ölmesine sebep olan kaza ortamını yaratan, 10 küsür kişinin gözünü kaybetmesine sebep olan, sayısını bilmediğim kadar ağır yaralı hale getiren, binlercesini yaralayan polisin ve onların emir verenlerinin ifşasını ve yargılanmalarının desteklemesini beklerim.

"Erdoğan’ın İstanbul’da 1.250.000 kişi olduğu tahmin edilen mitingi," ASHAHDHAHDHF öncelikle buna her şekilde gülerim. Sonra buna inanan kişiden Kazlıçeşme Meydanı'na, hadi 1.250.000 de değil, 1.000.000 kişiyi sığdırmasını içtenlikle ve bütün kalbimle isterim. Yok öyle bir dünya. Ayrıca o stadyum da 80 bin kişilik.

Ayrıca o logistik değil lojistik, ABD'ye bayrak açmışken dili buna uydurmamak komik görünüyor.

Ben tartışmaya girmek istemedikçe, inanılmaz şeyler olmaya devam ediyor ve konuşmadan duramıyorum. Şu an bu ortamın tek çapulcu/terörist/ajan-provokatör/dış mihrak/ruhunu satmış darbecisi sanırım benim. Bir piyanonun bile gözaltına alındığı memlekette benim terörist olmamdan daha doğal bir şey bulmak zor.

Fakat bunları söylemem gerek, çünkü "sokak" sırça fanuslardan göründüğü gibi, "gerçek budur" diye gözünüze sokulduğu ve sizin de büyük bir hevesle kabullendiğiniz gibi değil. "Provokatörlük faaliyetime" alet olmak istemiyorsanız gruptan çıkarılabilirim sorun değil. (Lisede dahil olduğun gruptan doktorada çıkarılacağını düşünmek, yaşasın hayatımızın son on yılı.) Ama siz "öteki tarafla" irtibatınızı koparmış olursunuz. Gerçi öyle bir kopuş sizin için ne kadar önemli, o ayrı mesele.

Ben artık derin bir sessizliğe gömülüyorum; tamamen kendimi korumak için. Daha çok işim var, "darbe" (!) yapacağım.

Aşkın gözü ne kadar da kör.

*

Saygılar,
Göksun.

18 Haziran 2013 Salı

başbakanı seven birinden açıklama bekliyorum ve çok samimiyim.

biraz önce feysbuk'ta şöyle yazdım:

"bence zello diye bir şey gerçekten var ve hala tayyipçi kalabilenlerin kafasında. yok yani başka türlü olamaz. ethem sarısülük'ün cenazesine bile müdahale edilirken davul zurnayla miting yapmanın, sokakta "duran birini" almanın, amanpour röportajı safsatasını haber diye sunmanın, çantasında toz maskesi olanı gözaltına alıp "buharlaştırmanın" desteklenmesi başka türlü açıklanamaz. mümkün değil.

ya toplu olarak bir şeyler kullanıyor bu insanlar, ya da bu gerçek bir zello operasyonu. inanamıyorum. tayyip'e değil, olan biteni bilip de onu hala destekleyebilenler olduğuna inanamıyorum.

dağıttıkları makarnada mı bir şey var, içine kimyasal (pardon, "ilaç") mı koyuyorlar, kömürü yakıp dumanını soluyunca bir şey mi oluyor, şebeke suyuna bir şey mi kattılar, ya bu kadarı mümkün değil artık ya. adam resmen klon ordusu yaratmış.

lütfen, çok rica ediyorum, eğer bunu gören bir tayyip hayranı varsa bu hayranlığının nasıl devam edebildiğini bana açıklasın. sakin sakin dinleyeceğim, sözünü hiç kesmeyeceğim, tüm efendiliğimle anlamaya çalışacağım. ben vali değilim, düz insanım, sözüm gerçek.

eğer beni de almazsanız."

*
yazmak iyi geliyor, yukarıdakini yazmadan önceki ruh halim daha da kötüydü. çok umutsuzdum, "karşında böyleleri varken kime neyi anlatıyorsun ki, bu iş bitti artık" diyordum. şimdi birden iyimserleşmiş değilim ama yazdıkça açılacağımı biliyorum. çünkü hareket, özgürleştirir.

biliyorum üzerinden iki gün geçti ama, tek bir şeye takılıp sürekli onu tekrarlayan bir beyinle yaşıyorum artık.

sadece ethem değil, biri polis 5 kişi öldü. yüzlerce yaralı var, hayati tehlikesi devam edenler var. hatta yaralı olup olmadığını dahi bilmediğimiz, gözaltına alındığı bilinen ama kendileri bulunamayanlar var.

fakat ben bu kadar olay içinde en çok, ethem'in cenaze kortejine bile müdahale edilirken "hüloooğğğ" diye bağırılabilmesini kaldıramıyorum.

bu adamdan insanlık beklemek abes, 20 gündür her şeyi gözlerimizle gördük. sokakta yürürken çantamızda gaz maskesi var diye terörist addedildik. peki yürümeyelim dedik, kaldırımda durduk, olmadı, meğer yine terörist çıktık. avukat olarak insanları savunmamamız, hekim olarak hastaya yardımdan uzak durmamız gerektiğini öğrendik.

bunlar, hastalıklı bir zihniyetin ürünü olmaya uygun şeyler. diktatör dedik, diktatör başka türlü mü davranacaktı zaten, adamın anladığı dil bu işte dedik. bizi bir kitle olarak, külliyen reddetti. şaşırmadık, zira şaşırma hissimizi bizzat kendisi marifetiyle kaybetmiştik.

fakat ethem "kitle" değildi. tek bir kişiydi ve cenazesi kalkacaktı. babasından, babalar gününde, oğlunu toprağa vermesi beklendi.

siz tayyipçiler, "oğlunun ne işi varmış o gün parkta" mı diyorsunuz? kendi çocuğunuza bunu der miydiniz? der idiyseniz, zaten okumayın gerisini, buraya kadar da zahmet etmişsiniz. evladını sevemeyenden insanlık beklemek de benim yanlışım olsun.

"ne malum polisin vurduğu, belki başkası vurdu?" mu diyorsunuz? dostum sen çok yanlış anlamışsın, konu o değil. isterse kendi kendini vurmuş olsun, konu, gücüne taptığınız adamın tek bir kelimesiyle olaylar dinebilecekken dinmemiş ve ethem'in bu yüzden ölmüş olması. diyelim ki polis vurmadı. buna inanmam mümkün değil ama, hadi sizin için bir an varsayalım ki "çapulcular" vurdu. adamınız bu işleri durdurup, bizi huzura erdiremez miydi? ethem'in o gün sokakta olması önlenemez miydi? o çocuk oraya neden gitti, eylem dediğin turistik faaliyet midir?

bir de ak gençlik konusu var, unutmadan ekleştireyim. pazar günü bunların satırla sopayla çıktığı duyulunca, herkes birbirine "eve dön" çağrısı yaptı. polisle, gazla, suyla mücadele edilebilirdi, fakat eli sopalı ve muhtemelen öldürme emriyle çalışan bir orduyla mücadele mümkün değildi. işin sonu savaşa varırdı. yani ülkeyi iç savaştan siz korumadınız, koruyanlar yine "çapulculardı." istemediler, istemedik.

siz çocuklarınızı eline sopa verip sokağa salabilecek tıynetteyken, biz arkadaşlarımızı arayıp "abi lütfen eve dön bak iş iyice çığrından çıkacak, bunlar tamamen delirmiş..." diyorduk.

ayrıca bu siz-biz üslubuma da alınmayın artık, bunu "siz" yarattınız. benim de dahil olduğum bir hassasiyet grubu, yüzde 50 şakası yapmayı bile ayıp sayardı. biz size koyun demeye bile utandık, kendimize "elitist elitist konuşma la" diye telkinlerde bulunduk. meğer boşuna uğraşmışız, kendine "göt kılı" diyeniniz varmış.

özetle, ben tayyip'e değil, tayyipçilere inanamıyorum.

insan, kendi yapamadığını yapabilene hayran olur, onu lider beller. siz de belki, kendi içinizdeki vahşeti su yüzüne çıkarabildiği için seviyorsunuz bu adamı.

tayyip bir gün gider. belki bu günleri atlatır onu bilemiyorum, ama elbet bir gün gider. gitmese bile er geç ölür, hepimiz ölürüz. yani tek bir adamdan illa ki kurtulunur.

fakat allah hepimizi sizin şerrinizden korusun.

*


aramızdalar ve hep öyle kalacaklar.


geçen yine marjinaliz arkadaşlarla...

yeni şafak'tan. yorumsuz.


14 Haziran 2013 Cuma

Sağlık Bakanlığı hekimlerin peşinde!

Biraz önce Twitter'da, Sağlık Bakanlığı'nın İstanbul Tabip Odası'na gönderdiği yazı paylaşıldı. Buyrun:



Benim de aklıma, nacizane, üzerine vazife olmayan bir avukat olarak başka türlü sorular geldi. Bakanlığımızın affına sığınarak şu şekilde belirtmek istiyorum - sorular elbette artırılabilir, bunlar ilk anda çıkanlar:

1. Gezi Parkı eyleminin yasadışı olduğuna ilişkin dayanağınız nedir? Bu hareket anayasal hak kullanımı değil midir?

2. Eğer yasadışı eylemciler var ise, bunun tespiti nasıl yapılmaktadır? Bu konuda yargı kararı gerekmez mi?

3. Yaşam hakkının korunması, tek tek devletlerin anayasalarından da öte, doğrudan canlı olmakla ilgili bir temel hak değil midir?

4. Hekimlerin hastaları arasında ayrım yapabilmesi düşüncesinin temelinde yatan fikir nedir?

5. Gönüllü hekimlerin kendilerine gelen hastaları nasıl bir ayrıma tutmasını uygun görürdünüz?

6. Hasta bilgilerinin tarafınızla paylaşma zorunluluğunun sebebi ve dayanağı nedir?

Saygılarımla.
Av. Göksun Gökçe Göndermez

(İşbu yazı, İstanbul Eczacı Odası'nın avukatı tarafından fakat vekaleten değil asaleten yazılmıştır. Vekil sıfatıyla yazılacak olan yazılar için yönetim kurulu kararı gerekmektedir.)

*
Güncelleme:

Cuma günü arkadaşımız Av. Engin İsmail Köse, bakanlığa fakslanmak üzere aşağıdaki metni gönderdi bana. Biraz düzenledim, yani asıl yazanı değilse de editörü benim. Duyurmaya çalıştık, Katılımcı Avukatlar mail grubu, Twitter ve Facebook üzerinden o gün mesai bitimine kadar 55 imza toplayabildik. Saat 16:50 gibi de faksı gönderdim.

Sonradan isim eklemek isteyenler çok oldu fakat bundan sonra bireysel gönderilmesi daha uygun olur. Bakanlığın faksı: 0312 341 10 13

Faks göndermek istemeyenler için change.org'da açılmış imza kampanyası: http://www.change.org/petitions/gezipark%C4%B1-direni%C5%9Finde-yaral%C4%B1lar%C4%B1-tedavi-eden-doktorumadokunma-muezzinogludr?utm_campaign=signature_receipt&utm_medium=email&utm_source=share_petition

Ve işte o metin:

(Pardon, imzaların sadece bir kısmını almışım, tekrar ekleyemedim kusura bakmayın.)




11 Haziran 2013 Salı

Alkol yasağı, yerel yönetimsizlik, savunmanın engellenmesi ve polis devleti. Hepsi bir arada.

(Bu yazının yarısındayken, Çağlayan Adliyesi'nde 49 avukat yerlerde sürüklenerek gözaltına alındı. Ben de kalktım adliyeye gittim, sonra geldim, şimdi devam ediyorum. Adliyeyi bıraktım çünkü akşam sınavım var. Ama bunu bitirmek istiyorum, çünkü içimdekini kusmazsam sınav kağıdına ağır küfürler yazıp vermem gerekecek.)

*
Arkadaşlar selam,

On beş gündür devam eden sokak direnişi için söylenecek çok fazla şey var. Fakat bunu şimdilik erteliyorum. Çünkü derli toplu bir metin çıkarmak, günlük işlere devam etmeye çalışırken çok mümkün değil. Yazı işini bir türlü "günlük işin kendisi" haline getiremedim, az profesyonel olaydım iyiydi.

Bugün yasal anlamda önemli gelişmeler var. Cumhurbaşkanın daha dün imzaladığı yasalar, alkol ve petrolle ilgili olanlar yani, bugün yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Petrol yasasını henüz okuyamadım, fakat alkol yasağını düzenleyen torba kanunla gelenleri özetlemeye çalıştım. Daha da özet geçmemi isterseniz, her satırında midem biraz daha  bulandı.

Yalnız bu kanun TORBA, yani el attığı tek konu alkol değil. Aşağıda savunma ve sair haklara yönelik şeyler de var, lütfen bakın.
"MADDE 6 – Alkollü içkilerin her ne surette olursa olsun reklamı ve tüketicilere yönelik tanıtımı yapılamaz. Bu ürünlerin kullanılmasını ve satışını özendiren veya teşvik eden kampanya, promosyon ve etkinlik yapılamaz. Ancak, münhasıran alkollü içkilerin uluslararası düzeyde tanıtımına yönelik ihtisas fuarları ile bilimsel yayın ve faaliyetler düzenlenebilir. Alkollü içkileri üreten, ithal eden ve pazarlayanlar, her ne surette olursa olsun hiçbir etkinliğe ürünlerinin marka, amblem ya da işaretlerini kullanarak destek olamazlar. Açık alkollü içki satışı yapmaya ilişkin izin belgesi olan işletmelerde servis amaçlı materyallerde marka, amblem ve logo kullanılabilir. Televizyonlarda yayınlanan dizi, film ve müzik kliplerinde alkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilemez.
Alkollü içkileri üretenler, ithal edenler ve pazarlayanlar her ne amaçla olursa olsun, teşvik, hediye, eşantiyon, promosyon veya bedelsiz olarak alkollü içki dağıtamazlar."
Arkadaş ülkede zaten üç beş tane festival oluyor, onlara da kimin gittiği belli. Sonisphere'de mesela, ayranla mı kafa sallayacağız? Efes Pilsen artık ismini kullanamayacak, biz elimizde Beypazarı şişesiyle mi dolanacağız? Hayır şunu anlamıyorum, konsere festivale gitmenin asıl amacı bira içmek idiyse, gerizekalı mıyım ben 5 liralık bira için 500 liraya Roger Waters bileti alayım?

Eşantiyon filan da veremeyeceklermiş. Barlardan arakladığımız kapak açacaklarını çakmakları filan toplasanız bunlardan memlekette kalmaz be.

Özendirme meselesini ise hiç anlamadım. Mesela gittiğim konserlerde Efes olduğu zaman pek içmiyorum ben, Tuborg sevdiğimden. Özeniyor sayılmam yani bence. Kaldı ki şu güne kadar "hmmm etrafta Yeni Rakı görseli bulunduğuna göre derhal rakıya özenmeliyim" diyecek kadar gerizekalı bir toplum yerine konmayı da hak etmediğimizi düşünüyorum. Abi insan neden durduk yere bir şeye özensin ya, hasta mısınız?

Gerçi hasta olabilirsiniz aslında... Kadının omzunun görünmesinden tahrik olup "türbansız kadın penceresiz ev gibidir" diyen insanlarsanız eğer, her gördüğünüze özenmeniz de normal. Ama yine de, bize kendiniz gibi muamele etmenizin mantıklı açıklaması, hala yok - ben de kimden mantık bekliyorsam...

Bu arada unutmadan, mesela Leyla ile Mecnun'da bir üzüm muhabbeti var, malum. O ne olacak peki? O da mı gol değil?
 "On sekiz yaşını doldurmamış kişiler, alkollü içkilerin üretiminde, pazarlanmasında, satışında ve açık sunumunda istihdam edilemez. Yasal düzenlemeler uyarınca gerçekleştirilen eğitim amaçlı çalışmalar bu hükmün dışındadır." 
Bu eğitim amaçları nedir bilmiyorum, fakat alkollü içki üreticileri veya satıcılarını, gençlere yönelik "Yaz dönemi barmenlik kursu" açmaya davet ediyorum. Bence fikir güzel beyler, bir düşünün isterseniz.

Hemen sonraki fıkra, alkolün posta yoluyla satışını yasaklıyor. Muhtemelen telefonla sipariş alan satıcılar için düşündüler bunu ama, posta demiyoruz biz ona abicim, servis başka bir şey. Adamlar Türkçe de bilmiyor - neticede "posta" dendiği için serviste bir sıkıntı yok bence.
"Alkollü içkiler, 22:00 ila 06:00 saatleri arasında perakende olarak satılamaz." 
Yani artık toptan alıyoruz gençler, her mahalleye bir toptancı pls

Mete, içkilerin kiralanabileceği görüşünde. Akşam gidip sabah iade edilmek üzere kiralıyorsun, sabah şişeyi boş getirirsen bedelini ödemen gerekiyor. Bence makul. Ben de vedia olabilir diye düşündüm, mesela Tekelci abimiz "Göksuncum ben akşam satamayacağım için, şişeler sende dursa olur mu?" diyebilir, reddedecek halim yok. Komşuyuz neticede. Sabah da eğer emanete hıyanet etmişsem, bedeli neyse öderim. Bu tamamen tekelci abimle benim aramda kişisel bir şey, bana "tekelciyle mahallelinin arası açılıyor" dedirtemezsiniz.
"Alkollü içkiler, tüketilmek veya beraberinde götürülmek üzere on sekiz yaşını doldurmamış kişilere satılamaz veya sunulamaz." 
Bir kere zaten satılamıyordu, Amerika'yı elli kere keşfetmenin alemi yok. Sunulamaz kısmını ise Allahını seven açıklasın, napalım tekellerde alkollü içecekler için ayrı birer oda kurup vatandaşı oraya kimlik kontrolüyle mi alalım? Manyak mısınız siz ya, tekelcinin cips almaya giden sabi sübyana "Al ban senin de hoşuna gidecek" diye içki sunduğunu mu düşünüyorsunuz? Nasıl kafalar bunlar, inanılır gibi değil, artık gerizekalı bile değil direkt sapık muamelesi yapıyorlar. He annem, sen çocuğunu bakkala gönderdiğinde önce alkol sunup sonra... Yalnız o işler bakkallarda değil memleketin cezaevlerinde, hatta yer yer aile içlerinde oluyor, bilmem bunu biliyor musun? Bakkala göndermediğin kızını 10-15 yaşına kocaya satarken aklın nerede, var mı buna cevabın?
"Alkollü içkiler, işletme dışından görülecek şekilde perakende olarak satışa arz edilemez."
Nerenin alkol satıp nerenin satmadığını, koklayarak bulacağız artık herhalde. Evrime katkı +rep.
"Alkollü içkilerin marka, tanıtıcı ve ayırt edici hiçbir işareti, alkolsüz içki ve sair ürünlerde; alkolsüz içki ve sair ürünlerin marka, tanıtıcı ve ayırt edici hiçbir işareti de alkollü içkilerde kullanılamaz. Ancak, ihraç amaçlı üretilenlerde bu fıkra hükmü uygulanmaz."
Bir dakika, alkollü olan/olmayan bir şey, neden kendini öteki türlü göstersin ki? Ben şimdiye kadar hiç böyle bir duruma rastlamadım - belki denk gelmemişimdir. Bu "çakallık" nereden aklınıza geldi kuzum?

Öte yandan, ihraç amaçlı üretimlerde neden böyle bir yasak yok? Hani biz bu yasakları Avrupa'dan almıştık? Kendi yaptığınızdan mı utanıyorsunuz?
"6 ncı maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen yasağa aykırı hareket edilmesi sonucunda çocuğun sağlığının tehlikeye sokulması hâlinde, fail hakkında ayrıca 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun “Sağlık için tehlikeli madde temini” başlıklı 194 üncü maddesi hükmüne göre cezaya hükmolunur."
Şeyi diyor, çocuğa sunulma yasağını. Canım ya, çocukları bu kadar düşünüyor olman gözlerimi yaşarttı. Seni, o konuda yazdığım paragrafa geri gönderiyorum. Yüz kere filan oku, belki azıcık anlarsın. (Şu an derin nefes alıyor ve içimden sayı sayıyorum, biliyor musun.)

İşte şimdi, resmen klavyeye kusma isteği uyandıran bir madde geliyor arkadaşlar. Şimdi sakin olun ve elinizde ne varsa yavaşça bırakın, zira fırlatmak isteyebilirsiniz.
“MADDE 9 – Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumundan satış belgesi almak isteyenlerin, öncelikle belediye veya il özel idaresinden iş yeri açma ruhsatı ya da Kültür ve Turizm Bakanlığından turizm belgesi almaları zorunludur. Tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satmak isteyenlerin, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumundan satış belgesi almaları zorunludur. Belediye veya il özel idaresi, ruhsat vermeden önce, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünü alır. Kolluk kuvveti görüşünü yedi gün içinde verir.
İşyeri açma ruhsatını kim veriyor? Belediye VEYA il özel idaresi.
Belediyeden almıyor muyduk bunu, il özel idaresi nereden çıktı? Bilmiyorum. (Yanılıyorsam düzeltin.)
Belediye nedir? Halkın seçtiğidir.
İl özel idaresi nedir? Devletin atadığıdır.
Belediyenin ruhsat için POLİSE sorması nedir? Kolluk kim ya? Polis ne? Kimsin sen, doğru düzgün eğitim bile almamış herhangi bir vatandaşsın, ergenliğinden bu yana "itiraz edeni ez" mantığıyla var edilmiş, itaat etmek üzere sokaklara dağıtılan birisin. Bunu inkar edemezsin, "Benim de vicdanım var!" diyemezsin, neler yaptığını hepimiz gördük. Sen kimsin?

Belediyenin polisten görüş alması ne ya. Abi sıfat, tarif, ifade bulamıyorum, hala kalkıp "Ama 28 Şubat" diye ağlıyorsunuz, nasıl insanlarsınız siz ya. Hala kalkıp Tayyipçilik yapıyorsunuz, siz insansanız ben olmayayım ya. ("Neandertaller onurumuzdur" deyip deyip gülüyorum şimdi, iyice yandı devreler bende.)

*
İşte tam burada, kalkıp adliyeye gitmiştim. Ben gittiğimde arkadaşları götürmüşlerdi, yani polis şiddetine bizzat şahit olmadım. Fakat arkadaşlarımın çektiği video ve fotoğrafları gördüm.

KCK avukatları alındı, "Onlar zaten Kürtçü" dediniz. Çağdaş Hukukçular Derneği alındı, "kozmik oda zaten yeaa" dediniz. Şimdi alınanların böyle ortak bir alınma sebebi yok arkadaşlar, polise söyleyin sizi bir daha böyle "malzemesiz" koymasın.

Şimdi alınanlar, adliyede olup "faşizme karşı omuz omuza" diyen grup. Yani ulusalcı, yani Kürt, yani liberal... Hepsi. TKP'den de BDP'den de üyeler bulunan 49 kişi. Hayatını savunma hakkına vermiş olan 49 insan.

Sürüklenerek alınmışlar. Polis tarafından.

Bir avukat ablamız anlattı; duruşmadan çıkınca gözünün önünde bir meslektaşının yaka paça alındığını görmüş. Cübbesi yerlerde sürünüyormuş. Hemen fotoğrafını çekmiş, başsavcıyla görüşmeye gitmiş. Kapıdan POLİSLER almamış.

- Nereye?
- Başsavcıya.
- Neden? (SANA NE ULAN SEN KİMSİN)
- Şikayette bulunacağım.
- Bulunamazsın. Bak seni de alırım.
- Ne diyorsun sen ya, 25 yıllık avukatım ben, sen kimi alıyorsun? Sicil numaran ne senin?
- Sana ne.

...

Bu diyaloğun neticesini bilmiyorum ama ablamızı bugün (olayın anlatıldığı mail'den sonra) adliyede gördüm. Alınmamış neyse ki.

İşte polis dediğiniz böyle bir şey. Şimdi kanuna geri dönelim.

*
"Bu Kanun kapsamına giren ürünlerin perakende veya açık olarak satışının yapıldığı yerler ile örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenci yurtları ve ibadethaneler arasında kapıdan kapıya en az yüz metre mesafenin bulunması zorunludur. Bu fıkradaki mesafe şartı turizm belgeli işletmeler için uygulanmaz.
Mesafe şartı, satış belgesinin verildiği tarih itibarıyla aranır."
Şimdi bak, içimdeki lafların hepsini saysam buradan Ay'a yol olur ama ben sakin sakin anlatacağım.

Senin inancın, beni ZERRE KADAR ilgilendirmiyor. İstersen, "peygamberin görmediği yaşı neyleyim"diyerek 63 yaşından sonra intihar et. İstemezsen kadınlarla temas etme, günah diye kola bile içme. Umrumda değil.

Peki benim içkimden sana ne? Eğer sen bana Boğaz'da rakı balık yaptırmayacaksan, ben de o camiyi orada istemiyorum, nasıl yapalım?

Ben sana zarar vereceksem, ayıkken de veririm endişen olmasın. Aklım buna yeter evelallah, yapay bir cesarete ihtiyacım yok. Bak mesela, sen ayıksın, ağzına zinhar alkol sürmezsin. Kim yaktı o çadırları? Kim dövdü o insanları? Tek bir insana 20 kişiyle kim girişti, tekme tokat? Keşke alkol alıp biraz rahatlasan canım ya, gerçekten bak. Hiç içmemişsindir muhtemelen, tek bi 30'luk yeter, çiçek gibi olursun.

Yalnız kanun koyucunun "müktesep hakka" olan saygısı gözlerimi yaşarttı. Mevcut yerlerde bu şart aranmayacaktır. Alkol lobisi faiz lobisinden güçlü çıktı beyler, Gezi'ye en baştan üç beş büyük otel ve restoran sahibi koysaymışız iyiymiş.

Yalnız bir madde daha var, ben onu çözemedim.
"9 uncu maddenin ikinci fıkrası, bu maddenin yayımı tarihinden önce iş yeri açma ruhsatı ve satış belgesi almış işletmeler için uygulanmaz. Bu işletme sahipleri işletmelerini birinci ve ikinci derece kan hısımlarına devredebilir."
diyor. İkinci fıkra, yukarıdaki en az 100 metre fıkrası. Şimdi onun hemen altında açıkça, "satış belgesinin verildiği tarihte aranır" diyor. Yani buradan benim anladığım, eğer zaten satabiliyorduysan buna devam edebilirsin. Fakat burada da diyor ki, yayın tarihinden önce belgeyi aldıysan, işletmeni kan hısımlarına devredebilirsin.

Nasıl yani, başkasına devrettiğim zaman alkol ruhsatım ve belgemi de devretmiş olmuyor muyum? Sadece kan hısmıma verirsem mi alkol işi devam edebiliyor?

Ay bir dakika, düşündükçe daha da mavi ekran veriyorum. Neyse siz anladınız meseleyi. Ayyaşlığın babadan oğula geçen bir saltanat halinde devamını istiyorlar demek ki. Keşke babamın bir tekeli olsaydı. Hemen devralır, üstüne de "Göndermez Tekel Bayii - Nesillerdir Süren Ayyaşlık..." yazdırırdım.

*
Gelelim bambaşka bir konuya.

Hukukçu olamayanlar için bir açıklamayla başlayalım. Şimdi arkadaşlar, normal bir hukuk devletinde, avukatın evi ve bürosu öyle gelişigüzel aranamaz. Bunun sebebi, avukatın imtiyazlı olması filan değildir. Avukatın işi savunma hakkının kullanılmasıdır, bu hakkın kullanılabilmesi için de müvekkile ait bilgilerin gizliliği esastır. Misal ben eğer seni devlete karşı savunuyorsam, senin hakkında devlete  bilgi verebilir miyim? Düşünebiliyor musun böyle bir şeyi? Buraya kadar anlaştık mı?

Peki, en yakın örneklerini Çağdaş Hukukçular Derneği baskınında gördüğümüz üzere ne oldu, POLİSLER gelip avukatların işle ilgili dosya ve evraklarına el koydular. Yargılanan insanlara ait dosyalar ve bilgiler, sanki yemek tarifiymiş gibi alınıverdi. Sonra da kalkıp dendi ki efendim bu operasyon mesleki değildir, ÇHD'liler başka faaliyetlerinden dolayı alındılar.

İşte bugün, Vergi Usul Kanunu'nda bir değişiklik yapılmış ve avukatların "avukatlık veya dava vekilliği sıfatı dışındaki sıfatları dolayısıyla muttali oldukları ahval ve hususlar" mahremiyet kuralının istisnası haline getirilmiş.

Bunu da açıklayayım. Mesela ben sizi savunuyorum, devlete ya da başka herhangi birine karşı. Normal bir ülkede, sizin bana verdiğiniz bilgilerin TAMAMI gizlidir. Hele ki bir idari memur, bu bilgileri benden asla alamaz. Siz isterseniz verginin tillahını kaçırın, avukatınız kalkıp da bunu açık edemez. Çünkü avukatın işi sizi yargılamak değil savunmaktır.

Fakat yeni kanun diyor ki, hayır kardeşim, ben senin elindeki evraka bakarım. Ha siz eğer "avukatlık sıfatıyla alakasız evraklar diyor, anlamıyor musun!" derseniz, ona da cevabımız var. ÇHD'ye de öyle demişlerdi annem. Siz avukatsınız diye değil, teröristsiniz diye sabaha karşı ofislerini basıp, dava dosyalarını alıp, ifadelerini alırken teröre dair tek bir soru yöneltmediler. Ama sorduğun zaman, operasyonun avukatlıkla ilgisi yoktu. Bu da öyle uygulanacaktır. Polis girer, sen istediğin kadar "avukatım ben avukat!" de, dinlemez. Olaylar gelişir.

Bunun değerlendirmesini siz yapın. Eğer bana bilgi verecek olursanız, önce ofis dışında tarafsız bir bölgede buluşalım, buluşunca ilk işimiz kendimize ait özel bir dil geliştirmek olsun. Mesela ben diyeyim ki "Su çok güzel gelsene," siz anlayın ki "Gelecek celse tahliye bekliyoruz, sıkıntı yok." Eğer bana evrak vermeniz gerekirse de kapının önünde paspasın altına bırakın, ben de cevabımı apartmanın önündeki kaldırım taşının altına koyacağım.

*
Diyanet işleri Kur'an kursu öğrencilerine yurt pansiyon filan açacakmış artık, o da bu kanunda yazıyor. Hayırdır, Fethullah'ın okulları yetmedi mi, yoksa artık kulağı geçmeye mi karar verdiniz?

*
Haaah işte bir muhteşem maddeler silsilesi daha...

Arkadaşlar çok saçma göründüğünün farkındayım ama inanın durum bu: Artık belediyelerin gelirlerine belediyeler değil, bakanlar kurulu karar verecek.

Belediye Gelirleri Kanunu'ndaki "Belediye meclislerince takdir edilecektir" diye ifade edilen gelirlerin bazıları (belki de hepsi bilmiyorum) bakanlar kurulunun yetki alanına sokulmuş.

Yerel yönetimleri güçlendirmek bir yana, tamamen yok etme yolunda olmak. Her şey merkezden yapılsın, her şeye tek kişi karar versin, her deliğe tek adam karışsın. Umarım herkesin derdinden gerile gerile bir şeyler olur.

*
O kadar alkol, o kadar polis dedik. Bunları birleştirmesek olmazdı değil mi? Meclis de öyle düşünmüş.

Artık, trafikteki alkol muayenesi filan normal polis yapacak. Trafik polisiyle muhatap olmayacağız. Çünkü trafik polisinde gaz yok - sanırım. Yoksa neden onlardan alsınlar, o da polis neticede.
"Kişinin yaralanmalı veya ölümlü ya da kollukça müdahil olunan maddi hasarlı trafik kazasına karışması hâlinde, ikinci fıkrada belirtilen muayeneye tabi tutulması zorunludur. Teknik cihaz ile yapılan ölçüme itiraz eden veya bu cihaz ile ölçüm yapılmasına müsaade etmeyen bu sürücüler, en yakın adli tıp kurumuna veya adli tabipliğe veya Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kuruluşlarına götürülerek uyuşturucu veya uyarıcı madde ya da alkol tespitinde kullanılmak üzere vücutlarından kan, tükürük veya idrar gibi örnekler alınır."
İkinci fıkra dediği, uyuşturucu / uyarıcı madde tespiti için kollukça teknik cihazların kullanılabilmesi. Bu cihazların ne olduğunu bilmiyoruz şimdilik, üfletmek dışında başka bir şey yapabilecek de olabilirler.

Fakat fıkrayı enteresan kılan şu ki, aynı maddenin devamında şöyle de bir şey var:
"Uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin kullanılıp kullanılmadığı ya da alkolün kandaki miktarını tespit amacıyla, kollukça teknik cihazlar kullanılmasını kabul etmeyen sürücülere 2000 Türk Lirası idari para cezası verilir ve sürücü belgesi iki yıl süreyle geri alınır."
E hani adli tabipliğe gidiyorduk? Ya siz yazdığınız kanunu sonradan okumuyor musunuz, aklınıza ne geldiyse yazılarak mı çıkıyor bu metinler? Aynı maddede iki farklı şey nasıl olur?

Tamam, diyelim ki "karşı çıkarsan adli tabibe götürürüm ama cezanı da keserim" diyorsun. Peki o zaman, iki yıl süreyle almak nedir? Belki götürdüğün zaman alkollü çıkmayacağım? Belki insan gibi istemediğin için sana tepki olarak reddediyorum? Polis ne derse yapmak zorundayız, çünkü o polis, biz sefil vatandaş. Biz okumadık, çalışmadık, yaşamadık, var olmadık, hep polis oldu ve yaptı. Yukarıda sorduğumu tekrar ediyorum, polis kim abi? Ultra vasıflı, son derece entelektüel, aydın, modern, insan haklarına saygılı ve demokrat, muhteşem insan muamelesi yapmayın şunlara ya. Gördük işte, kırmızılı kadın fotoğrafını hatırlayın, yerdeki vatandaşı ezmek için ayağını kaldırmış olanı, insanları saçından başından sürükleyeni ve doğrudan hedef alarak gaz bombası atanı, Ethem Sarısülük'ü vuranı... Gördük bunları. Neydi bunlar, emir kulluğu mu? Bırakın Allahaşkına ya, askerden çekmişsiniz vaktiyle, şimdi polisten çektiriyorsunuz. Bir de kalkıp mağduriyet edebiyatı yapıyorsunuz. Kininde, intikam duygusunda boğulasıcalar.

*
Mülkiyet hakkına geldik ama benim sınavım da yaklaştı, bir adamın keyfi yüzünden doktoram yanacak...

Neyse.

Kamulaştırma yapılmaksızın fiilen kamu hizmeti için kullanılan yerler için, kanun özetle "parası neyse verelim" diyor. Kamu adına tescil/terkin halinde buna ilişkin mahkeme kararını temyiz edemiyoruz, sadece bedel yönünden temyiz hakkımız var. Yani "malımı ver" yok, "paramı beğenmedim" var.

*
Son olarak, “Tütün içermeyen ancak tütün mamulünü taklit eder tarzda kullanılan her türlü nargile ve sigara, tütün ürünü kabul edilir.” diye bir ifade var. E-sigara bu kapsamda mı bilmiyorum ama öyle görünüyor. Kendini bırak, oyuncağını bile yasaklamış adamlar.

*
Benden şimdilik bu kadar, şimdi acil okula gidiyorum, lütfen beni affedin.

"Kurtuluş yok tek başına / Ya hep beraber, ya hiç birimiz."

Sevgiler ve saygılar,
Göksun.