31 Aralık 2011 Cumartesi

Bu sefer gerçekten son gazete bak. Vallayi.

Merhaba arkadaşlar,

Dünkü gazeteyi gönderirken keşke "son" vurgusu yapmasaymışım. Zira RG'yi uzun süredir takip eden biri olarak, gazetenin "belirli gün ve haftalardan" hemen bir önceki gün dopdolu olacağını bilmem gerekirdi.

Bugün öyle flaş haberler yok, fakat bilmekte fayda var...

- Gerçi bu flaş olabilir. Mevzuatı bilmediğim için değerlendiremiyorum.

Çevre Hukuku ile ilgili arkadaşlar için gelsin: Çevre Kanunu'nca Alınması Gereken İzin ve Lisanslar Hakkında Yönetmelik değişitirilmiş. Buyrun: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111231-3-1.pdf

Eğer aramızda bunu okuyup değerlendirebilecek biri varsa, şahsen benim için çok tatminkar bir yılbaşı kıyağı olur :) Bilmek lazım böyle şeyleri.

- Sıradaki değişiklik taşımacılar için geliyor, Karayolu Taşıma Yönetmeliği değişmiş. http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111231.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111231.htm

Avukatlığa "kamyonculukla" başladığım için bu mevzuatı pas geçemiyorum. Umarım işinize yarar.

- Aha buldum flaş haber... Vallahi sonradan gördüm, başta dikkatimden kaçmış...

Harçlar Kanunu Genel Tebliği var iki tane, bunların biri ayrıca önemli. Şudur: http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111231.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111231.htm

Yani diyor ki, biz bu kanuna göre alınan nisbi ve maktu tüm harçlara %15 zam yaptık diyor. Şüphesiz ki biz, size tefecinizden daha yakınız diyor. Kulağımla duydum.

Bu bizim dava harçlarımızı da etkiliyor değil mi? "Değil mi" derken, yani yanlış bilmiyorum değil mi anlamında, gerçek bir soru.
Bir de peşin veriyorduk zaten.

"Uğaşma uzlaş" da var zaten.

Ya kardeşim, ben gayet sevmeye ayarlı, sistemine nefret duygusunun tanıtılmamış olduğu, son derece kendi halinde bir insan evladıyım; ama neden beni bu kadar zorluyorsun? Zorla nefret ettirecekler ya. Avukatlığı bırakıp arabulucu olucam şerefsizim. Çiçek gibi. "Hadi öpüşün barışın" diyerek kazanacağım hayatımı. Geleceğim kes-sinlikle daha parlak olur.

- Zaten her sene yenisi yapılan Sağlık Uygulama Tebliği, yeni yayınlanmamış gibi, bir de değiştirilmiş. Şurada: http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111231.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111231.htm

Önemli olan husus şu ki, artık şöyle bir şey var:

“(4) Sağlık hizmeti sunucusu, sunduğu sağlık hizmetleri öncesinde, alacağı ilave ücrete ilişkin olarak hasta veya hasta yakınının yazılı onayını alır. Bu yazılı onay alınmadan, işlemler sonrasında herhangi bir gerekçe ileri sürerek ilave ücret talebinde bulunamaz.
(5) Hastanın acil haller nedeniyle sağlık hizmeti sunucusuna başvurması ve acil halin sona ermesi halinde, acil halin sona erdiğine ve müteakip işlemlerin ilave ücrete tabi olduğuna ilişkin hastaya/hasta yakınına SUT eki “Acil Halin Sona Ermesine İlişkin Taahhütname” (Ek-4/C)’nin kullanılarak, yazılı ve imza karşılığı bilgi verilmesi zorunludur."

Müvekkillerinizi bilgilendiriniz.

*
Efendim bu vesile ile, hepimize tekrar iyi bir yıl diliyorum. :)

Ahmet Abi'nin gönderdiği "ilk 3 kelime senin olsun" testinde "umut-değişim-kuvvet" çıktı benim için. Umutsuz halimden sıyrılıp değişik biri olacağım, bu da bana kuvvet verecek yorumunu yaptım, iyi geldi :) Siz de yapın bence, insana moral veriyor :)

Umutlarınızın kırılmadığı, kırılsa bile son tahlilde "o zaman iyi ki de öyle olmuş" dediğiniz bir yıl diliyorum.

Bir insanı sevmekle başlasın yeni yılınız, zira "bu bir sevgi olayı Ercan" :)

30 Aralık 2011 Cuma

Uludere - haber

Bunların burada durmasını istiyorum:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1074002&Date=30.12.2011&CategoryID=77


"F-16 savaş uçakları, İnsansız Hava Araçları’ndan (İHA) gelen görüntüler üzerine PKK’lı sandıkları Irak’tan kaçak mazot getiren vatandaşları bombaladı. Şırnak’ın Uludere ilçesi’ne bağlı Ortasu Köyü’ne yakın sınır bölgesinde meydana gelen olayda, 35 vatandaş yaşamını yitirirken bazılarının da kayıp olduğu iddia edildi. Bombardımanda yaşamını yitirenlerin büyük çoğunluğunun 20 yaşın altında lise öğrencileri olduğu açıklanırken, 28 kişinin ise akrabalık bağı bulunduğu belirtildi. Ortasu Köyü Muhtarı Haşim Encü, Radikal’e yaptığı açıklamada, “Hepsi akrabamız. Bir kısmı kayıp. İçim yanıyor” dedi. Taşdelen Köyü Muhtarı Fikret Kaya ise Ortasu’nun korucu köyü olduğunu ifade ederken, ölen çocukların çoğunun da korucu, şehit ve gazi çocuğu olduğuna dikkat çekti. Kaya, “Kaçakçılık sürekli oluyor. Bölge askeri bugüne kadar hukuk çerçevesinde mücadele ediyordu” diye konuştu. “Dedelerimizden beri sınır ticareti var. Şu ana kadar devlet bizi idare ediyordu” diyen Sabri Encü de bombardımanı duyduklarını ve sabah olay yerine gidip katırlarla cenazeleri aldıklarını, birçoğunun paramparça olduğunu söyledi. 

‘Yolumuzu kestiler’ 

Saldırıdan sağ kurtulan Servet Encü ise yaşadıkları dehşeti Radikal’e şöyle anlattı: “21.30‘da sınırı geçmeden önce köyden telefon geldi. ‘Asker yolu kesmiş, gelmeyin’ dediler. Askerin gitmesini bekledik. 10 dakika sonra bombalamaya başladılar. 100 metre uçtum. Bir buçuk saat baygın kaldım. Köyle aramızda yaklaşık dört kilometre vardı. Yapacak başka bir işimiz yok. İki üç yıldır bu işi yapıyordum. Arkadaşlarımın hepsini kaybettim.” 

*
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1073985&Date=30.12.2011&CategoryID=77

"Şırnak’ın Uludere ilçesi kırsalında 35 köylünün PKK’lı sanılarak uçakla bombalanmasının arkasında, insansız hava araçları (İHA) tarafından sağlanan ‘eşzamanlı’ görüntülerin yeterince analiz edilmeden operasyon kararı alınması çıktı. Yakın zamana kadar Türk Silahlı Kuvvetleri, İHA’lar tarafından saptanan görüntünün istihbarat analizini içeren sekiz aşamalı prosedürden sonra operasyon kararı alıyordu, ancak PKK’nın bazı saldırılarından sonra hükümetin de isteği ile bu süreç kısaltıldı ve ‘pratik olma’ amacıyla, ‘vur’ emrinin verilmesi 2. Ordu ve 2. Hava Kuvvet Komutanlığı’nın ortak kararına bırakıldı. Uludere yakınlarındaki hava saldırısı öncesindeki görüntülerin ABD’ye ait Predator’lardan değil, Heron’lardan sağlandığı öğrenildi. 
Hükümet, Ağustos 2011’den itibaren terörle mücadelenin yurtiçinde ve yurt dışında daha aktif yapılabilmesi için yeni bir konsept belirlemişti. Yurt içindeki operasyonlarda jandarma-polis, polis-kara kuvvetleri, kara kuvvetleri-hava kuvvetleri arasındaki koordinasyonun artırılması için sivil iradenin yetkisi arttırılmıştı. Bölgedeki illerde bir Vali Yardımcısı bu konularda görevlendirilirken, yurt içinde son iki haftada PKK’ya karşı operasyonlarda başarı sağlanması bu koordinasyona ve prosedürlerin kaldırılarak ‘aktif, hızlı operasyon’ konseptine geçilmesine bağlanıyordu. Yeni konseptte sınır ötesi hava operasyonlarında da prosedürler azaltılmıştı. 
Bu kapsamda İHA’dan gelen gerçek zamanlı ham görüntülerin yerde analizini içeren sekiz aşamalı süreç de PKK’lıların elden kaçırılması gibi gerekçelerle kaldırıldı ve operasyon kararı alma yetkisi 2. Ordu ile 2. Hava Kuvvet Komutanlığı’na bırakıldı. 


2 saatte operasyon kararı 
Edinilen bilgiye göre Uludere yakınlarında gerçekleştirilen operasyonda kullanılan görüntüler, ABD kaynaklı değil, Türkiye’nin sahip olduğu İHA’lardan elde edildi. Gelen görüntülerden, tespit edilen ‘yaşam belirtilerinin’ PKK’lı olup olmadığını tespit etmek mümkün değildi. Bu nedenle, istihbaratın bu bilgiyi desteklemesi ve yapılacak istihbarat analizinde grubun PKK’lı olduğu tespitinin yapılması gerekiyordu. PKK’lıların Irak’ın kuzeyinden gelerek sınıra yakın karakol ve üs bölgelerine eylem yapacağı istihbaratının artması, bölgenin PKK’nın geçiş noktalarından biri olması, insanlarla birlikte yüklü katırların bulunması gibi gerekçelerle hızlı bir şekilde operasyon kararı alındı. 28 Aralık Çarşamba günü saat 18.39’da Heronların tespit ettiği görüntülerin Batman’daki üsse anında iletilmesinin ardından 20.30 itibariyle operasyon kararı alındı ve uçaklar 21.37’de bölgeyi ateş altına aldı. 
TSK emrinde 40 İHA var. Bunların 10’u gelişmiş teknolojiyle yapılan Heron’lar. 30 araç ise yerli yapım olan Türk Özgün İnsansız Hava Aracı. 


Genelkurmay 
İstihbarat sonucu... 


Genelkurmay, olaydan yaklaşık 13 saat sonra bir açıklama yaptı. Bölgenin 47 dakika bombalandığı belirtildi. Açıklamada, şöyle denildi: 


* Terör örgütü elebaşılarının son dönemde verdikleri kayıplar için gruplara misilleme talimatı verdikleri ve bu doğrultuda özellikle sınırötesinde Sinat-Haftanin’e takviye maksadıyla çok sayıda terörist gönderildiği bilgisi alınmıştır.

* Çeşitli kaynaklardan alınan istihbarat ve yapılan teknik analizler sonucunda, içlerinde örgüt elebaşılarının da bulunduğu terörist grupların bölgede bir araya geldikleri ve sınır hattındaki karakol ve üs bölgelerimize yönelik saldırı hazırlığı içinde oldukları anlaşılmış ve ilgili birlikler ikaz edilmiştir. 


* Geçmişte bölücü terör örgütünce gerçekleştirilen saldırılarda, teröristlerin kullandığı ağır silah, cephane ve patlayıcıları yük hayvanları ile Irak’tan getirerek sınırdan içeri soktukları, teslim olan terörist ifadelerinden bilinmektedir. 


* Bölücü örgüt mensuplarının, Irak’ın kuzeyinden gelerek hududumuza yakın karakol ve üs bölgelerimize eylem yapacağına dair istihbaratın artması üzerine, keşif ve gözetleme gayretleri sınır boylarında arttırılmıştır. Bu kapsamda, 28 Aralık 2011 günü saat 18.39’da, Irak sınırları içinde hududumuza doğru bir grubun hareket halinde olduğu İHA görüntüleri ile tespit edilmiştir. 


47 dakika bombalandı 
* Grubun tespit edildiği bölgenin teröristler tarafından sıkça kullanılan bir yer olması ve geceleyin hududumuza doğru hareketin tespit edilmesi üzerine ateş altına alınması gerektiği değerlendirilmiş ve saat 21.37-22.24 arasında hedef ateş altına alınmıştır. 


* Olayın meydana geldiği yer, bölücü terör örgütünün ana kamplarının konuşlu olduğu, sivil yerleşim bulunmayan, Irak’ın kuzeyindeki Sinat-Haftanin bölgesidir. 


* İdari ve adli inceleme ve işlemler devam etmektedir.”


----


13 Soruda Uludere Katliamı  http://www.bianet.org/bianet/siyaset/135160-13-soruda-uludere-katliami#.TwGnSwjpyGg.twitter 

Gültan Kışanak meclis konuşması http://www.youtube.com/watch?v=p0E8Swi3Mnc   

Özgür Mumcu köşeyazısı: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1074594&Yazar=OZGUR-MUMCU&CategoryID=98

Sağ kalanların kaçakçılıktan ifadeye çağrılması: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1075763&CategoryID=77

Son iş günü Resmi Gazetesi - Doktorlar ve diğerleri

Merhaba arkadaşlar,

Öncelikle rica ediyorum, "İş Kanunu'nda cumartesi de iş günüdür, ehe ehe" gibi bi avukat esprisi yapmayın. "Bugün Cuma, enseyi kapa" demiş atalarımız.

Bugün şunlar var:

- Adres Kayıt Sistemi Yönetmeliği değiştirilmiş. Eğer yanlış anlamadıysam, "kimlik paylaşım sistemi" diye bir şey var ve artık her yere elimizde ikametgah belgesiyle gitmemiz gerekmiyor. Buyrun: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111230-6.htm

Diyor ki yönetmelik:

"(1) Kimlik Paylaşımı Sistemi çerçevesinde adres bilgisine erişebilen kurumlarca ve 5411 sayılı Bankacılık Kanunu çerçevesinde faaliyette bulunan bankalarca kişilerden ayrıca yerleşim yeri ve diğer adres belgesi veya yerleşim yeri ve adres bilgilerine ilişkin başkaca belge istenemez."
"(3) Kimlik Paylaşımı Sistemi çerçevesinde kimlik bilgisine erişebilen kamu kurum ve kuruluşlarınca ve 5411 sayılı Bankacılık Kanunu çerçevesinde faaliyette bulunan bankalarca kişilerden ayrıca nüfus cüzdanı örneği veya kimlik bilgilerine ilişkin başkaca bir belge istenemez."

miş. Bankalar isteyemiyor o tamam, ama erişim yetkisinin diğer hangi kurum ve kuruluşlarda olduğunu bilmiyoruz.

Yani bankalar, devletin kurum ve kuruluşlarından bu derece daha muteber.
Gerçi herhangi başka bir yerin, devlet kurumlarından daha muteber olması beni bozmaz. Hatta hoşuma gider. Fakat bunun banka olması da hoş bir ironi. Tanrı sanırım, "Tamam ben bir yerleri daha üstün kılıcam söz, ama neresi olacağını da bırak ben belirleyeyim..." diye sesleniyor.

Bi de tabii, bu paylaşım sistemi denen şeyin "kendisi" var.

Ben bilimkurgu edebiyatını ve distopyaları severim; o yüzden sırf bu konuda on sayfa yazabilirim ama endişelenmeyin, yazmayacağım. Zira bu konuda ne desek birileri önceden zaten demiş, yazmış veya filmini yapmış olacak.

- Biliyorsunuz yeni asgari ücret dün açıklandı. Linki de elinizin altında bulunsun, aramayın: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111230-11.htm

- Son olarak, buyrun bu da sözleşmeli sağlık personeli istihdamına ilişkin karar: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111230-1.htm

Yani diyor ki, "Eleman temininde güçlük çekilen yerlerde ve hizmet dallarında sağlık hizmetlerinin etkili ve verimli bir şekilde yürütülebilmesi amacıyla," sözleşmeli sağlık personeli istihdam edilebilir.

Ya gerçekten çok acayip bir ülke burası. Öğretmene iş devlete öğretmen lazım, kadro açmaz sözleşmeli alırlar, o da yetmez yurtdışından öğretmen getirirler. Sağlıkçılar iş ve sosyal hak için ısrarla eylem yapar, devlet yine bu işlere hiç el atmadan "iğreti bir sözleşmeyle" alır, yine yurtdışından adam getirme derdine düşer. Avukatlar (gerçi bunlar pek bir şey yapmazlar ama neticede mutlu olmadıklarını biliyoruz) "işimiz elden gidiyor" diye arabuluculuğa karşı çıkarlar ama o arada yabancı büroların gelişi kolaylaştırılır. (Bkz. Bu hafta içi gönderdiğim TBB Avukatlık Ortaklığı Yönetmeliği değişikliği)

Bu arada, kararın eki olan listede belirtilen sayıların nasıl belirlendiğini ve başvuruların nasıl değerlendirileceğini bilmiyoruz, o apayrı.

Yani nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça.

*
Sonuç olarak, zaten insan gibi gelip kapıyı çalmayı bile bilmeyen Noel Baba'dan doğru düzgün bir Resmi Gazete beklemek hayalcilik olurdu.

Endişeniz olmasın, noel ve yılbaşının farkını biliyorum ama giderayak bu değerlendirmeyi de yapmak istedim.

Hepimize, her sabah dinç uyandığımız ve bu uyuyabilmenin işsizlikten kaynaklanmadığı bir yıl diliyorum :)

Çok sevgiler ve çok iyi dileklerimle,
Göksun.

29 Aralık 2011 Perşembe

Cezada temyiz harcı kalktı.


Haberi sabah mail grubuna göndermiştim ama buradan duyurmayı unuttum...

Ceza temyizi için verdiğimiz 40 liralık harç iptal edilmiş. İptal hükmü 6 ay sonra yürürlüğe girecekmiş.

Bu harç 31 Mart 2011 tarihli bir kanunla gelmişti. İptali ise yürürlüğe (neredeyse) Haziran 2012'de girecek.

Eğer "Abi biz harcı koyalım, AYM'ye gidilip bir karar verilip o karar yürürlüğe girene kadar ne toplarsak artık..." dememişlerse, ben de bu ülkeyi hiç tanımıyorum.

Çok sevgiler,
Göksun.

Sayısız kurşun...


Şu son hava operasyonu haberini okuduğumdan beri ellerim titriyor.

Görmeyenler varsa buyrun: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1073909&Date=29.12.2011&CategoryID=77

Tamam hiçbir şeyin pespembe olduğu yoktu ama en azından, neler olup bittiğini daha bir "görmeye" başlamıştık.
90'larda olanları filan konuşabiliyorduk artık, kendi aramızda da olsa.
Maraş'ı, Dersim'i, Diyarbakır'ı, ilk defa duyduğumuz Zini'yi, ne bileyim, Mengele'yi aratmayan birtakım doktorları kurcalayabiliyorduk az çok.
Bu arada tarihin en çok gazeteci ve öğrenci tutuklanan dönemindeyiz evet, ama biliyorduk bunu. "Yok canım, bunlar hep palavra, basının şişirmesi" demiyorduk.
Metin Amca için kimse "oh olsun" demiyordu, Dilşat'ın ise "ne olduğunu" sorgulayan tek bir kişi vardı.
Ha bu sorgulamayı yapmayan milyonlarca insanın gidip de, yapana biat etmesi apayrı bir gariplik.
Ama işte biz bunu da biliyorduk.
Van'a yardım yerine Türk bayrağı, taş filan gönderen densizlere beraber küfrediyorduk.
"Yok canım geçti o devirler, şimdi işler farklı yürüyor." hissi gelmişti üzerimize. Evet, daha meşru değildi, ama artık 90'larda da değildik.
Askerin imajı bozulmuştu, düzeltmesi lazımdı, o kadar da saçmalayamazdı.

İnsan olmayı öğrenmeye başlıyor muyuz ne, diyordum ben; yani hemen olmaz ama... Bir ucundan...

Yokmuş bir uç muç.

Sonra efendim "ülkenin devleti ve milletiyle bölünmez bütünlüğü."

Başınızı yesin o bütünlük.

*
Bunu yazdığımda TSK'nın açıklaması yayınlanmamıştı henüz. Aynen kopyalıyorum:

http://www.tsk.tr/10_ARSIV/10_1_Basin_Yayin_Faaliyetleri/10_1_Basin_Aciklamalari/2011/BA_33.htm

"1.   Türk Silahlı Kuvvetlerinin sınır ötesi harekatı, TBMM tarafından 17 Ekim 2007 tarihinde kendisine verilen ve birer yıllık sürelerle yenilenen yetki gereği sürdürülmektedir.
2.   Terör örgütü elebaşılarının son dönemde verdikleri kayıplar için gruplara misilleme talimatı verdikleri ve bu doğrultuda özellikle sınır ötesinde Sinat-Haftanin’e takviye maksadıyla çok sayıda terörist gönderildiği bilgisi alınmıştır.
3.   Çeşitli kaynaklardan alınan istihbarat ve yapılan teknik analizler sonucunda, içlerinde örgüt elebaşılarının da bulunduğu terörist grupların bölgede bir araya geldikleri ve sınır hattındaki karakol ve üs bölgelerimize yönelik saldırı hazırlığı içinde oldukları anlaşılmış ve ilgili birlikler ikaz edilmiştir.
4.   Geçmişte bölücü terör örgütü tarafından gerçekleştirilen saldırılarda, teröristlerin, kullandığı ağır silah, cephane ve patlayıcıları yük hayvanları ile Irak’tan getirerek sınırdan içeri soktukları, teslim olan terörist ifadelerinden bilinmektedir.
5.   Bölücü terör örgütü mensuplarının, Irak Kuzeyinden gelerek hududumuza yakın karakol ve üs bölgelerimize eylem yapacağına dair istihbaratın artması üzerine, keşif ve gözetleme gayretleri sınır boylarında artırılmıştır. Bu kapsamda, 28 Aralık 2011 günü saat 18.39’da, Irak sınırları içinde hududumuza doğru bir grubun hareket halinde olduğu İnsansız Hava Aracı görüntüleri ile tespit edilmiştir.
6.   Grubun tespit edildiği bölgenin teröristler tarafından sıkça kullanılan bir yer olması ve geceleyin hududumuza doğru bir hareketin tespit edilmesi üzerine hava kuvvetleri uçakları ile ateş altına alınması gerektiği değerlendirilmiş ve saat 21.37-22.24 arasında hedef ateş altına alınmıştır.
7.   Olayın meydana geldiği yer, bölücü terör örgütünün ana kamplarının konuşlu olduğu, sivil yerleşim bulunmayan, Irak kuzeyindeki Sinat-Haftanin bölgesidir.
8.   Olay hakkında idari ve adli inceleme ve işlemler devam etmektedir.
      Kamuoyuna saygı ile duyurulur."

Utanmıyor musunuz ya?

İnsanları sırf "öyle duydunuz diye" öldürmekten, sırf "hareket ediyorlar" diye üzerlerine bomba yağdırmaktan utanmıyor musunuz?

Bunu bu kadar gözümüze sokarken, insanlığınızı hiç mi sorgulamıyorsunuz?

Ve bir söz de basın için gelsin.

"Köylü mü, kaçakçı mı, terörist mi" diye sormak da nedir?

Kaçakçılar uzaylı mı? Köyüne giden insan terörist mi, ya da terörist evine gidemez mi?

O zaman meşru mu olacak bu yapılan?

Bir de "Ama orada sivil yerleşim yokmuş" olayı var.

Allahınızı severseniz, şu "öğretilenin" dışına çıkın azıcık. Azıcık çıkın. Azıcık "Lan?" diyin. Hiç olmazsa, dünyanın sizin algınızdan ibaret olmayabileceği düşsün aklınıza.

Kombili evlerinizde sıcak çikolatalarınızı içerken, kaçakçılık sizin için çok gerçeküstü bir şey olabilir. Ama bir yerlerde, üstelik de aynı ülkede, hayatını böyle sürdüren ve böyle sürdürdüğü de zaten yıllardır bilinen çok fazla insan var.

Sırf hareket ettikleri için de öldürülüyorlar.

Ve siz, "ama onlar sivil değil" diyebiliyorsunuz.

Aferim.

28 Aralık 2011 Çarşamba

Bi CHP vardı ne oldu ona?


Arkadaşlar günaydın,

Resmi Gazete bugün çok kalabalık ve bizi ilgilendiren şeyler de var içinde.

Önce "ilgilendirmeyenleri" aradan çıkaralım.

-  Kaliteli Çay Yaprağı Temini Amacıyla Budamaya Tabi Tutulan Çaylıklar Nedeniyle Üreticilerin Uğradığı Gelir Kaybının Tazminine Dair Karar diye bir şey var, bunu biliyor muydunuz? Bir daha "Nerde bu devlet!" derken lütfen o devletin budanmış çay yapraklarını bile düşündüğünü aklınızdan çıkarmayın taam mı? "Leave the Tayyip alone!"

- Genel Sağlık Sigortası Kapsamında Gelir Tespiti, Tescil ve İzleme Sürecine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik yayınlanmış. Kurcalamadım, karışık geldi.

Ben sosyal güvenlik hukukunu zaten ezelden beri sevmem (Ama Ömer Hoca'yı çok severim o ayrı) çünkü çok naalet bir hukuktur. Bir devlet, kendi vatandaşına yapacağı -üstelik de zorunlu- yardımı bu kadar saçma sapan detaya boğar mı ya? Bir ülkenin sosyal güvenlik mevzuatı ne kadar karışıksa o ülke o kadar adam olmaz diyorum. Bizimkinin de malum, maşallahı var... Bakacaksın bana kardeşim, hem nazlanma, senin de hoşuna gidecek...

- Muhtelif AYM kararları var, hepsini saymadım ama -abartmıyorum- belki 40 ayrı düzenlemenin iptali istenmiş. Bunlardan saaadece iki tanesi iptal edilmiş. Onlar da İmar Kanunu'nun Ek 3 maddesine ilişkin. Adamlar "kanun yetmiyor" diye "ek madde" koyuyorlar, sonra o madde de iptal ediliyor. Çok güzeliz. Sıradaki şarkı annemden, kanunkoyucular için geliyor: "Yamalıklı böğrü neler ister gönlü..."

Yalnız şu istatistik enteresan... Bi CHP vardı ya bi ara, hala var mı bilmiyorum... Şimdi bu parti, müt-temadiyen AYM'ye gidiyor tamam mı. Düzenli takip ettiğim tek gazete Resmi Gazete olduğundan mütevellit, biraz (!) gecikmeli de olsa hepsinden haberdar oluyorum.

Bugünkü RG onlara çıkmış adeta. 21 tanesi Sosyal Güvenlik Kanunu, 7 tanesi Tanık Koruma Kanunu, 7'si de başka bir torba kanuna ilişkin olmak üzere tam 35 ayrı iptal talebinde bulunmuşlar, bunlardan iki tanesini kabul ettirebilmişler... (Yukarıda dediğim, İmar Kanunu ile ilgili olanlar bunlar işte.)

Eğer "Bizim ne kadar muhalif ruhlu olduğumuz, yılmadan açtığımız davalardan belli..." diye düşünüyorlarsa, kusura bakmasınlar, ben bu RG bültenini sadece belirli insanlara yayabilirim... Tüm mail adreslerine de "Bakın bakın bakın Kılıçdar Bey yine dava açmış, bakın nasıl koşuyor hakkınızın peşinden..." diye yazıp gönderemem ki. Bence bu tip icraatlarını bi "forward mail" haline getirsinler, "bu maili on dakika içinde on kişiye yollamazsan CHP senin iptalin için dava açacak" filan muhabbeti dönsün.

Bu arada şaka bir yana, kararları detaylı okumuyorum, harbiden de haklı olabilirler, saygı duyarım. Ben burada onu konuşmuyorum. Özetle diyorum ki, üstünden Deniz Baykal cuntası geçmiş bir partiden olup olacağı budur diyorum.

- Eveeeet, şimdi gelelim fasulyenin faydalarına...

Arkadaşlar, Avukatlık Kanunu tasarısı nasıl gidiyor bilmiyorum ama, biz ne dersek diyelim adamlar kararlı, yabancı bürolar gümbür gümbür geliyor. Zira TBB Avukatlık Ortaklığı Yönetmeliği'nde değişiklik yapılmış ve yabancı bürolar, yabancı sermaye olmaları bağlamında Hazine'den izin belgesi almak zahmetinden kurtarılmış.

Yönetmelik md.7/e-1 kaldırılmış ki şunu istiyordu: Yabancı sermayeyi teşvik mevzuatı çerçevesinde Türkiye'de faaliyette bulunabileceğine ilişkin Hazine Müsteşarlığı Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğünden alınmış izin belgesi, (Buyrun: http://www.barobirlik.org.tr/mevzuat/avukata_ozel/yonetmelikler/ortaklik.aspx)

İkinci bir haber, Adli Yardım Yönetmeliği değişmiş. Artık canlarının istediğine daha fazla para verebilecekler.

İki madde arasındaki yedi farkı bulunuz:

Eski: "Adli yardımla görevlendirilen avukata, görevlendirmeye konu iş için asgari ücret tarifesinde gösterilen maktu ücret peşin ödenir. Aynı işe birden fazla avukat görevlendirilemez. Ancak görevden çekilen avukatın yerine yeni görevlendirilen avukata ayrıca ücret ödenir."

Yeni: "“Adli yardımla görevlendirilen avukata, görevlendirmeye konu iş için asgari ücret tarifesinde gösterilen maktu ücret baro yönetim kurulu kararı ile peşin ödenir. Ancak yargılama sırasında avukatın, harcayacağı emek ve mesai ile davanın önem ve özelliğini açıklayan talebi üzerine, davanın niteliği de göz önünde bulundurularak, asgari ücret tarifesinde gösterilen maktu ücretin bir katına kadarının ödenmesine baro yönetim kurulunca karar verilebilir. Aynı işe birden fazla avukat görevlendirilemez. Ancak görevden çekilen avukatın yerine görevlendirilen yeni avukata ayrıca ücret ödenir.”

Evet sevgili genç kardeşlerim, CMK zaten yalan bir şeydi, adli yardımı da bu şekilde şeyettiler. "Madem bunun bir sırası var ve buna müdahale etmek sıkıntılı, e bari bizimkilere fazla para verelim..." diyerekten.

Şimdi ben ulusalcılarla cemaatçileri neden sevmem biliyor musunuz, insanın bebekliğinden itibaren içine işlenen aidiyet duygusuyla oynadıkları için. (İkisini saydığıma  bakmayın, bununla oynayan hiçkimseyi sevmem.)

İşte bu hukukçu (!) milletini de o yüzden sevmiyorum. İnsanın mayasında olan saf adalet duygusunu bu kadar hunharca katlettikleri için.

Neyse zaten asabiyim, ağır konuşmuştum da sildim. Bloguma filan da koyuyorum ben bunları, durduk yerde agresyon yapmayalım.

Ama anladınız siz.

Çok sevgiler,
Göksun.

25 Aralık 2011 Pazar

Vatan yahut Seyşeller...

(Tarihlerden 22 Aralık 2011, günlerden perşembe...)

Arkadaşlar günaydın,

Bedelli'nin usûl ve esasları yayınlanmış, buyrun: http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111222.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111222.htm

18 maddelik bişey, kolay okunuyor. Aklıma kalanlara göre, eğer bedeli ödedikten sonra askerlik hizmeti kapsamından çıkarılır veya ödemeniz sürerken askerliğe elverişsiz hale gelirseniz, paranız iade ediliyor.

Bedeli isterseniz bir defada, isterseniz yarısı peşin öbür yarısı 6 ayda ödüyorsunuz. Vade farkı yok ama peşin indirimi de yapmıyorlar.

Yalnız benim en sevdiğim madde şu oldu; eğer siz "taam ben askerliğe elverişli değilim ve  buna ilişkin raporum da var, ama bak ölümü gör, ben de bedelliden faydalanmak istiyorum..." diyorsanız, bu usûl ve esaslar sizi de asker  yapabiliyor. Parayı verip bu şerefe nail olabiliyorsunuz. Of çok mutluyum.

İki de sorum olacak; şimdi ben 15bin lirayı verdim, öbür 15bin'i de ödeme sürecindeyim...

- Eğer o arada bana karşı suç işlenirse askere karşı mı olacak o suç?
- Eğer ödemeyi yapmaz ya da ne bileyim, bir şekilde ödemede dolandırıcılık yaparsam, askeri suça girecek mi bu?

**
Aynı RG diyor ki, başka bir BK kararında, Seyşeller'le vizemiz kalkmış.

Bunu "Olm bak bedelliye vereceğin parayla tatilin kralını yaparsın, iyi düşün..." mesajı vermek için bugün yayınlamış olabilirler.
Fakat ben "Olm bak askere gitmezsen Seyşeller'e gidersin" şeklinde bir telkini daha uygun buldum.

Çok sevgiler, bol tatiller, ilk hedefimiz Seyşeller, falan filan...
Göksun.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Kürk önemli yalnız.

(Bunu bu ayın başında yazmışım. Ben o kararı vermiştim, daha doğrusu zaten başka türlüsü mümkün değildi ki zaten...)

Acilen bir karar vermem lazım.

Ya "avukat gibi" görünüp "avukat hanım" egosu yaşayacağım,
Ya da kendi halimde devam edip, 27.5 yaşında hala "ilk işiniz mi?" diye sorulmasıyla mutlu olacağım.

İlkini yaparsam, müvekkil nezdinde daha ağır algılanıp, avukat gibi görünmem halinde bana iltifat etme sözü veren adamla devam edeceğim.
İkincide kalırsam, "bodur tavuk her dem piliç" olmaya devam edecek.

İlkindeki ego tehlikeli. Beni bozar. Ki ben bu egoyu yaptığım dakika, en başta o bana iltifat etme sözü veren adamın kendisi kaçar.
İkincisindeki hal ise, para kazandırmıyor hacı.

Ya arkadaş, ben mesleğimi harbiden seviyorum, gerçekten başka bişey olamazdım bak.
Ama insanı zorla kendinden soğutuyosunuz

82 Anayasası neyinize yetmiyor olm, TBB yapsa daha mı iyi?

Ya ben geçenlerde bayağı ciddi ciddi Anayasa okuyup çalıştım tamam mı. Bildiğin, açtım önüme abi, her maddeyi tekeeer teker okudum.

2002'den beri hukuk okurum, bunu ilk defa yaptım. O da, yine yapmazdım muhtemelen de, lazım oldu. Anayasa hakkında görüş sunacakmışız, aha dedim, "burda soruları ben sorarım."

Şimdi efendim hepimiz az çok neler olup bittiği hakkında bir fikir sahibiyizdir. İşte nedir, bu Anayasa darbe anayasasıdır, sivil anayasa istiyoruz, anayasa herkesin olsun, falan filan... Güzel şeyler bunlar. Yalnız çok rica ediyorum, Anayasa'yı bi alın okuyun. Harbi okuyun. Durumun sizin sağdan soldan duyarak öğrendiklerinizden çok daha vahim olduğunu kendiniz görün. Bu Anayasa varken bizim nasıl hala internet kullanabildiğimize kendiniz şaşırın. Daha da bir şey demiyorum.

Sen hiç zabıt katiplerini düşündün mü Züleyha? Ben 82'yi okurken düşündüm.

Katipler, malum, zabıtlarda kullanılan belli kalıplar için kısayol kullanırlar. Misal "davacı vekiline tanık ücreti ve davetiye giderini yatırması için 20 gün kesin süre verilmesine, kesin süreye uymadığı takdirde tanık dinletme hakkından vazgeçmiş sayılacağının ihtarına (ihtarat yapıldı)" yazması gerekiyorsa (atıyorum) "tdvc" gibi bir kısayol yazar, gerisi gelir zaten.

Bizim 82'nin katipleri kesin böyle bir şeyin hayalini kurmuşlardır bunu yazarken. Açın okuyun. her maddede fiks: "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü." Sanki 43 sayfa boyunca sırf bu yazıyormuş da diğer ifadeleri aralara sıkıştırmışlar gibi. (Times new roman 10 puntoyla şimdi 43, o zaman ne kadardı bilmiyorum.)

Yalnız bunu ilk harfleriyle kısaltınca "dümbb" oluyor. Allahtan o zaman bilgisayar, word, kısayol filan gibi şeyler yokmuş.

Okumaya devam ediyoruz. Bu okuma neticesinde uzun bir metin çıkardım ama eksik oldu, zira olağanüstü hal, sıkıyönetim, değiştirilemez maddeler... gibi konulara girmedim. Bizim Oda için yapılan bir çalışmaydı, ona göre davrandım. Hazırladığım metni de bilahare eklerim buralara.

Her neyse işte, kimi maddeleri okurken bizim TBB ne demiş diye merak edip bir de ona bakıyorum tamam mı. Bunlar te 2007'de bir şeyler hazırlayıp sunmuşlar, nasıl enteresan olmuş...

Kamu kurumu niteliğindeki meslek odalarına ilişkin mevcut 135. maddeyi güzel değiştirmiş, beğendim.

Toplantı ve gösteri yürüyüşlerine ilişkin 34. maddede demokratikleşme adına hiçbir şey yok, e yani dedim, koskoca barolar birliğiyim diyorsun, yaptığın bu mudur?

Ama çalışma hürriyeti maddesi beni benden aldı. En bayıldığımız Anayasamız olan 82'nin "çalışma hürriyeti" başlıklı maddesi aynen şöyle:

"Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir.
Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır"

Düzgün görünüyor. Evet.

Birliğimiz ise bu maddeye "bu özgürlükler kamu yararı ve genel ahlâk amacıyla sınırlanabilir." eklenmesini uygun görmüş. Evet.

"Ters" yapmıyoruz olm, çalışıyoruz lan. senin için, devletine vergi vermek için. onu da mı istemiyorsun.

Ben daha sana ne diyeyim.

Cübbene mi sahip çık?

Of yazmayalı çok oldu, çok şey birikti...

Allahtan "ruh hali blogu" değil bu tam olarak, yazacaklarım bir yerlerde zaten yazılmış halde duruyor, ara sıra da olsa arkamı toplayabiliyorum.

İnsanın "boş" olması bu anlamda aslında iyi bir şey. Yalnız ben bu konuya girersem feci felsefe yaparım, zaten kafam bi milyon, "hepiniz aynısınız olm!" diye bi başlarsam gerisi çoooook gelir zaten.

Bir de yazarken müzik dinlemeyi becerebilsem...

Şimdi efendim bu konuyla alakasız girizgahtan sonra, köşede tuttuklarımıza teker teker bir göz atalım. Hepsini ayrı post edicem tabi ki de, kalabalık görünsün.

*
Bi arabuluculuk nanesi var biliyorsunuz. Büyüklerimiz bizim başımıza vali atamaya çok kararlı.

Yeni Avukatlık Kanunu çalışmalarında bunu düzenlediklerini yazdı gazeteler. TBB Başkanı, Ankara Barosu başkanına garip bi gider yaptı filan; yani Ahsen Bey kusura bakmayın amiyane konuşuyorum ama yaptığınız şeyin adı budur. Oralarda bir şeyler oluyor ama ben pek takip etmedim. O koca koca adamların gerçekten de bizi düşündüğüne inanmıyorum çünkü.

İstanbul Barosu'nun harbiden kendileriyle aynı fikirde olduğum, sanırım tek muhalefeti budur. Yalnız orada da şöyle bir ihtirazı kaydım var; pardon da, meslektaşlarımız tutuklanır ve ofisleri didik didik edilirken neredeydiniz pardon? Abi hiç mi utanmadınız, hiç mi "ayıptır olm, o kadar hak hukuk filan dedik..." demediniz, ne düşündünüz anlamıyorum ki? Bir de kalkmışlar, aynı günlerde baro odalarına "cübbene sahip çık" diye el ilanları bırakmışlar. Hangi dünyada yaşıyorsunuz siz, nasıl bir halüsinasyonun içindesiniz, samimiyetle anlamıyorum.

Tabii Sayın Başkan için cübbe sadece meydanlarda giyilen bir şey olduğundan... Ancak.

Evet Baro'ya kesinlikle kızıyorum ve kusura bakmasınlar, kendilerine bir meslek örgütü olarak pek saygı duyduğum da söylenemez. Ama bu arabuluculuk konusunda hemfikiriz.

Yalnız şunu merak ediyorum, arabuluculuk dışında, yani "avukat piyasasına" avukat olmayanların da girebilmesini öngörmeyen başka olası düzenlemelere karşı, neden bu kadar sert konuşmuyorlar? İşte samimiyetlerini sorgulatan şey budur.

Hadi tutuklamalara ses çıkarmamanı siyasetine bağlayabilirim. Sen ki Ergenekon'a müdahil olan, Balyoz sanıklarına destek çıkan bir barosun, siyasi tutumun zaten ortada. Tutuklananlar için "oh olsun" bile demiş olabilirsin. Sen ki Eren Ablamıza (ki kendisini tanımam etmem ama ablamdır neticede, selam ederim) kullandığı bir kelime yüzünden ceza vermiş insanların yönettiği bir barosun, tamam, demokrat bir tutum içinde olman zaten beklenemez. Seni seçende kabahat.

Peki, aklıma ilk bu geldiği için söylüyorum, x-ray meselesinde neden sustun? Hadi Çağlayan'a ses etmedin, Bakırköy de çıktı şimdi bak? Peki stajyerler neden hala ağlıyor mesela? Ücretli avukatlık neden hala bu kadar sefil bir şey? Sabah sabah seninle daha fazla uğraşamicam, önce bunlara cevap ver, gerisini sonra düşünürüz.

Çünkü Baro, senin derdin, bu meslekten edindiğin kazancı ve insanlara edindiğini empoze ederek bir gerçeklikmiş gibi hissetmeyi sevdiğin itibarı başkasıyla paylaşmamak. İstiyorsun ki, kimse senin o kendi şişirdiğin alanın içine girip "aaa balonmuş lan bu" demesin.

Bana başka argümanlarla gelme, inanmam. Geçende de kalkmış Fransa'yı kınamış, uuuu, çok etkilendim. Eren Abla'yı tekrar hatırlatmayı sana borç bilirim. (Bana da, gruba attığı mail ile Kıvanç hatırlatmış oldu, sağolsun.)

Bu haberlerden kısa bir süre sonra, mele meselesi çıktı. Doğudaki mollalık kurumu canlandırılacakmış. E tamam işte, artık saklamaya ihtiyaç da duymuyorlar, gözümüzün içine soka soka getiriyorlar kendi hukuklarını.

Şerefsizim müstehak.

Ayrıyeten, kafaya göre alınan ilaç nasıl zehirse, ki bu ilaç konusuna ayrıca geleceğim, kafaya göre alınan hukuki yardım da o kadar zehirdir kanka.
Zaten o hukuki de değildir aslında ya, bakma, nezaket bizde kalsın.

9 Aralık 2011 Cuma

"Avukat olduğunu söyleyen Göksun Göndermez..."

Hakimlere o kadar, ama o kadar sinir oluyorum ki. ya bunun ifadesi yok, gerçekten yok.

Bugün CMK'dan gelen iki tane çocuk ağır duruşmam vardı. Duruşma beklerken pek sevdiğim müstakbel ortağım geldi nefes nefese, aynı gün aynı adliyede olacağımızı biliyorduk.

- Göksuncum bir arkadaş benden duruşmasına girmemi rica etmişti ama benim acil başka bi iş yetiştirmem lazım, benim yerime sen girer misin?
- Ayıbediyosun girmez miyim.

Peki tamam. Benim duruşma girişte, bu yeni gelen 2. katta. Ve üstelik tam da çakışıyor gibiler. Neyse bir ona bak bir buna koş filan derken ben ilk duruşmamı hallettim, çıktım yukarı. Diğerine daha bayağı zaman var. Bu arada benim ortak da adliyede hala, bişeylere koşturuyor. Dedim ki "Hacı git benim mübaşire söyle, sırama zaten daha çok var ama yukarıda olduğumu bilsin, burayı bitirip gelicem. O da tamam.

Arkadaş bu rica duruşması da yılan hikayesi oldu. Benden önceki duruşma uzadı da uzadı, araya bişeyler girdi, yani biliyosunuz bu işler "the duruşma that never comes" kıvamında yürür.

Neyse ben rica duruşmasını bitirdim, zaten beni bu derece sinirlendiren asıl şey de bu duruşmada yaşananlar oldu.

Ama o arada ne olmuş dersiniz?

Gitti benim CMK ağır ceza duruşması... Almışlar. Gitti 470 lira. Adını bile bilmediğim birinin işi görülsün diye bu kadar paradan oldum lan! Benim maaşım gelirim yok olm, benim için bastığım akbil bile önemli.

Üstelik, o lüzumsuz rica duruşmasında da aynen şöyle oldu:

- Avukat hanım isminiz?
- Göksun Göndermez.
- Yetki belgesinde isminiz yok?
- Sayın hakim önce başka bir arkadaşım girecekti ama benim adıma da ayrı bir yetki belgesi UYAP'tan gönderilmiş durumda.
- Yok dosyada kaleme gidin bakın, adınız olmadan karşımıza çıkıyorsunuz, ne bileyim ben sizin kim olduğunuzu!
- Tamam sayın hakim. (Hasbinallah...)

Gittim yetki belgemi buldum, kaleme gelmiş ama dosyaya koymamışlar.

- Siz Göksun Göndermez misiniz?
- Evet.
- Kimliğinizi görebilir miyim, çünkü şu an şüpheli durumundasınız. (Vallahi de billahi de yemin ederim böyle dedi.)
- Peki sayın hakim. (Evet sadece bunu dedim. Saat 13'e geliyor, hala tek lokma bişey yememişim, aşağıda duruşma bekletiyorum ve dosya benim değil.)
- Burada isminiz aynı değil?
- İki ismim var sayın hakim, Gökçe soy ismim değil. Yetki belgesini veren meslektaş birini biliyor.
- Baro siciliniz kaç, onu da yazmamışlar?
- 36148
- Alın şunu kalemle düzeltin.

Nefret ettim, kin kusmak istedim ve en önemlisi, bu kimliği belirsiz dava yüzünden kendi duruşmamı kaçırdım.

Sezer istemese yapmazdım da, işte napalım, çiğ tavuk meselesi.

1 Aralık 2011 Perşembe

"Fiziksel engel" derken?

Uuu hayatın sırrını çözmek üzere olabilirim...

Şimdi, bazı yaşlı avukatlar adliyeye gitmez filan ya hani, gitmeyi sevenin de "gençliğine" verir. Egoları genelde yüksek olur bunların.
O gençlerden biri olarak ben niye seviyorum misal, hayatın içinde olmayı seviyorum çünkü. Bambaşka dünyaların, aklına gelmeyecek insanlarıyla karşılaşıyorsun.
İşte diyorum ki, bu adliye mesaisini hor gören büyüklerimiz, "biz zaten her şeyi gördük bitirdik..." kafasında olabilirler mi aceba?

Neyse ama bak misal ben geçen şöyle bir şey yaşadım, bu hissi bana bin avukatın on milyon nasihati sağlayamazdı:

Çekişmeli boşanmada davalı/kadın vekiliyim. Yetki belgesiyle girdiğim için müvekkili tanımıyorum, ilk defa görücem. Ama biliyorum ki bacakları protez.
Duruşma salonunun oraya gelince aradım, o da gelmiş buluştuk.
Abi, ben daha bu kadar "ışıldayan" bir kadın görmedim. Pantolon giydiği için protez zaten belli olmuyor ama, yani bilmesem, karşımda yeminler etse ben o kadının sorunları olduğuna inanmam.
Güzel de bir kadın ama olay güzel olup olmamak değil. Bakımlı, güleryüzlü, gözlerinin içi gülen, içten bir kadın.

2.5 yaşında trenin altında kalmış. Ondan sonra da hayatı boyunca 30'a yakın sosyal sorumluluk projesinde yer almış, kampanyalara katılmış, dergilere kapak olmuş, bir bakandan teşekkür mektubu almış, çok iyi olmuş çok da güzel iyi olmuş.

Duruşmaya girmeden önce konuştuk falan işte, "Bak" dedim, "Duruşmada senin için en önemli olan şey, hakim karşısında nasıl durduğun. Sen zaten kendinden emin bir kadınsın ama, sakın 'hakim karşısına çıkıyorum' diye heyecan yapma, sana söz verdiği zaman derdini aynen bana anlattığın gibi anlat."

Girdik duruşmaya. kalktı bizimki, "Benim eşim özünde iyi bir insan, ama madem ki ayrılmak istiyor ayrılalım. Nafaka da istemiyorum, benim gelirim var. Sadece çocuğumun velayetini istiyorum" diye konuştu. 3 yaşında da bir kızı var bu arada, tek başına bakıyor.

Velayeti eşi de istediği için dava devam edecek.
Ama ben o kadına çok saygı duydum.

Ben tam bir vücut ve 3 kişilik pabuç dilimle her zaman dik duramıyorum. bi ton arabesk yapıyorum, hayat diyorum, beni neden yoruyosun diyorum.
Resmen ayıp bu yaptığım.

27 Kasım 2011 Pazar

TTK S01E02 - Ticari İşletme / Ticaret Sicili

Evet sayın seyirciler, bomba gibi fişşek gibi bir bölümle daha karşınızdayız. Bunları ekranda yazıyorum diye, aklınıza sakın bir varilin içinde ateş yakıp ısınmaya çalışmadığım gelmesin. Tabi ki de öyle yapıyorum.

*
Ticaret Sicili'nin kuruluş maddesi 26 iken 24 olmuş. Gelen esaslı bir değişiklik yok, sadece TOBB nezdinde elektronik veri tabanı oluşturulmasına ilişkin hüküm eklenmiş.

Yalnız şu enteresen, Eski 26'ya daha 2007'de eklenmiş olan 2. fıkra kaldırılmış. Buna göre, tahsil edilen harçların red ve iadelerinden sonra kalan miktarının %25'i odaya gelir kaydediliyordu. Belki ayrı bir kanunda ayrı bir düzenleme getirilmiştir bilmiyorum ama, salt böyle bakınca, çok ciddi bir gelir kaybı ve -ilgilisi için- kıyamet koparılacak bir şey bu.

*
Tescilin şartlarında, talep unsuru biraz kurcalanmış.

Eskiden "talep üzerine yapılır" deyip bırakıyordu. Şimdi, tescil anının saptanmasında harç makbuzunun belirleyici olduğu eklenmiş.
Ayrıca, Ticaret Sicili'nin evrakları Vergi Dairesi'ne intikal ettirme yükümlülüğü gelmiş. Eğer kurumlar vergisi mükellefi iseniz, TS evraklarınızın bir suretini VD'ye vermek zorunda ve siz böylece, işe başlama yükümlülüğünüzü yerine getirmiş oluyorsunuz. Bu güzel olmuş, elli ayrı yere gitmeyeceğiz yani.

*
Tescile davet ve ceza maddesindeki ceza verecek makam değişmiş. Artık cezaları ticaret mahkemesi değil sicil müdürü verecek.

Tabii haliyle, temyize ilişkin ifadeler de yeni kanuna alınmamış. Fakat "Artık bu tamamen idari bir ceza halini almışsa, itirazı da idare mahkemesine mi yapılacak?" diye düşünmeyin. Bir alttaki 34. maddei, itirazın ticaret mahkemesine yapılacağını düzenliyor.

*
Sicil kayıtlarına güven ilkesi halen var elbette.
Hatta 36/4'te yazdığını bir de ayrı bir 37. madde olarak ifade etmiş ki cila olsun diye.

Yemin ederim bu kanunu ben yazsam kafadan üçte bir daha kısa olurdu.

*
Kayıtlarda bilerek gerçeğe aykırı beyanda bulunmaya verilebilecek cezalarda değişiklik olmuş. Yeni ceza, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası.

Eskisinde ise, adli para cezasıyla bir aydan altı aya kadar hapis birlikte verilebiliyordu. Bunların yanısıra, bir yıldan beş yıla kadar TSO'lara üye olabilmelerinin yasaklanmasına, borsada işlem yapma haklarının mahrumiyetine veya borsadan geçici olarak çıkarılabilmelerine karar verilebiliyordu.

Yani bir yandan abartmaya gerek var mı bilemiyorum ama öte yandan, şu çağda bir adam sicil kayıtlarında hala yalan beyanda bulunabiliyorsa bayağı esaslı "taammüd" olması lazım. Neden daha az ceza alsın ki? Ha hapis cezası belirgin şekilde artmış tamam ama biliyoruz ki kimse bu yüzden içeri girmeyecek, adli para cezası neyse verip hayali ihracatına devam edecek. Ekonomik suçlardan, kağıt mağıt işlerinden pek anlamam ama benim aklıma gelen budur.

*
Ticaret unvanı... Coming soon...

26 Kasım 2011 Cumartesi

TTK S01E01 - Ticari İşletme / Tacir

Böyle her kısmı ayrı bölüm yapacaksam iş biraz karışacak. Çünkü "episode" dediğim kısımların altında bir de bölümler var - hadi onlara part deyip kurtarırız da, daha da alttaki ayırımlara ne diyeceğim... Hahaha şimdi buldum, "subtitle" tabii ki ayol. Ama işte bazı ayırımlar 2 maddelik filan... Ya aslında tüm kanunu bitirdikten sonra yazmak lazım bunları ama nasıl bitireyim ki ya of bu kadar uzun kanun mu olur.

Kervan yolda düzülür derler. Ben bir yola çıkayım da...

*
Eski kanunda ticari işletmenin tanımı yoktu, bunda var. Ticari işletme ile esnaf işletmesi arasındaki farkı ise, çıkarılacak olan Bakanlar Kurulu Kararnamesi gösterecekmiş.

Eskiden de öyle miydi bilmiyorum, ticaret hukuku uygulama bilgim çok eksiktir. Fakat yenisinde açık hüküm var, ticari işletmenin devrine ilişkin sözleşme de artık tescil ve ilan edilecek.
*
Esnaf tanımı Eski Kanun'da sıkıntılıydı. "Kazancı ancak geçimini sağlamaya yetecek derecede az olan sanat ve ticaret sahipleri" olarak karşılanıyordu. Kazanç nedir geçim kimdir derken kafa oluyordu bi milyon. 

Yeni Kanun 15 numaralı ve Esnaf başlıklı maddesinde, "geliri 11. maddenin ikinci fıkrası uyarınca çıkarılacak kararnamede gösterilen sınırı aşmama" kriterini getirmiş.

"E bunu zaten söylemiştin?" demeyin. Kanunkoyucu tekrar etmek gereği duymuşsa ki daha önce de gördük, her şeyi en az iki kere söylüyorlar, vardır bir bildiği. 

Belki de kısa yazacak kadar uzun vakitleri yoktur, aceleye geldiyse, referandum filan...

*
Tebligat şekline ilişkin hükme elektronik posta da eklenmiş. 18/3'e göre, noter, taahhütlü mektup ve telgrafla birlikte "güvenli elektronik imza kullanılan kayıtlı elektronik posta sistemi var.

Telgraf ve elektronik postanın aynı usûl içinde sayıldığı bir dünyada yaşıyor olmak, Leyla İle Mecnun'un senaryosunda yaşamak gibi.

Ama "kayıtlı elektronik posta" diyorsan, bu kaydın ne olduğunu açıklaman da gerekmez mi? Bu kayıt dediğin, sadece "gerçek" olma durumu mu; yani misal ben sırf görünsün diye aslında varolmayan bir adres vermeyeyim de Google'da kayıtlı olan goksungokce@gmail.com'u vereyim gibi mi? 

Ya da, bu adresleri kaydedeceğin ayrı bir birim mi var veya Ticaret Sicil'de mi tutacaksın?
Daha da önemlisi, bu adreslerin bürokrasinin bir noktasında kayıtlı olması, meşru ya da gayrimeşru kontrollere imkan verecek mi? Evet?

*
Borçlar Kanunu'ndan bildiğimiz işlem temelinin çökmesi, TTK'ya da girmiş. Çünkü bir ticari davayı genel hükümleri bilmeden sürdürmeye çalışabiliriz, neme lazım...

"...Ancak o kısmın teslim edilmemesi dolayısıyla sözleşmeden beklenen yararın elde edilmesi veya izlenen amaca ulaşılması imkanı ortadan kalkıyor veya zayıflıyorsa ya da durumdan ve şartlardan, sözleşmenin kalan kısmının tam veya gereği gibi yerine getirilemeyeceği anlaşılıyorsa alıcı sözleşmeyi feshedebilir."

Bilginiz olsun. Ayrıca cümleyi aynen yazdım, "Bu ne ya Göksun böyle acayip cümleler kurmazdı?" demeyin.

Bu maddeyi, eski 25 karşılıyormuş. Fakat eskinin 4 ve 5. bentleri yeniye alınmamış. Alınmayan 4. bende göre, tüccarlar arasındaki zamanaşımı altı ay idi ve azaltılması mümkündü. 5 ise, sif ve diğer denizaşırı satışların hükümlerini saklı tutuyordu.

Şimdi bu 5'in alınmamasıyla, denizaşırı satışlar için özel durum olmadığı sonucunu mu çıkarmalıyım? Aslında kanun yapma tekniği bakımından öyle olmalı evet, ama niyeyse, pek güvenemedim... Denize ilişkin hükümlere gelince tekrar bakarız.

*
Böylece ilk bölümün sonuna geldik.
Bir sonraki bölüm en kısa zamanda, bu ekranda. Kaçırmayın :)

Yeni TTK - Giriş taksimi

Merhaba,

TTK çalışmaya taa Eylül'de karar verdim fakat şimdilik sadece ticari şirketlere kadar gelebildim. Çok üzülerek fark ettim ki, uzun süredir iş hukuku çalışmak beni biraz yabancılaştırmış. Fakat arayı büyük bir hızla kapatmak azmindeyim.

Çalışırken fark ettim, not alırken sanki bunları ben okuyup anlıyormuşum gibi değil de Arslan (Kaya) Hoca’dan dinliyormuşum gibi geliyor. Yani aslında kanunu okumuyorum, Arslan Hoca söylüyor ben dinliyorum sanki. Derslerini hep çok severdim, hatta seçimlik derslerimi bile onun verdiklerinden seçmiştim. Üstelik bana referans mektubu vermişliği de vardır, sağolsun. Demek canım o kadar sıkkın ki, bünye “Sen bunu kendin okuyor gibi olursan kendinden sıkılırsın, Arslan Hoca anlatsın da dinle bari...” esasına dayanan bir savunma geliştirdi. İyi olmuş.

Bu arada Ömer Teoman ve Mehmet Helvacı hocalarımızı da anmak isterim. Okuldan sonra bir daha hiç çalışmadığım kıymetli evrak hukukuna dair hala bir şeyler biliyorsam, Mehmet Hoca’nın derslerine olan bağlılığımdandır – diğer sebebin ise Eski İstanbul 11. İcra müdür yardımcısı Gül Hanım olduğunu düşünüyorum...

Ömer Hoca’ya dair anılarımda, kendisinin ne anlattığı kalmamış pek. Çok sevdiğimi ve derslerinin gayet keyifli geçtiğini hatırlıyorum ama ne anlattığını gerçekten hatırlamıyorum. Aklımdakiler sadece “...ve sahnede Ömer Hoca...” şeklinde özetlenebilecek birtakım görüntülerden ibaret.

Hüseyin Ülgen’i de nezaketle anıp bu bahsi kapatıyoruz.

*
Şimdilik okuduğum kısmında ahım şahım değişiklikler yok ama dikkate değer pek çok şey var. Yalnız, ticari defterlerle ilgili bahse fazla girmedim ve cari hesap kısmına bakmadım. Oralar daha çok mali müşavirleri ilgilendiriyor zira.

Ya da şöyle diyelim; okulda Arslan Hoca oraları bize anlatmamış ve sorumluluğa dahil etmemişti. Kulağımda sesi olmadığından okumak da mümkün olmadı tabii...

Son bir not olarak, bu sefer HMK’daki gibi hazır bir metin üzerinden değil doğrudan kanun üzerinden gidiyorum. O yüzden, dikkatimi çeken ve aslında “esasa müteallik” olmayan birtakım eleştirilerim filan da olacaktır. Tüm kanunu bi 200 sayfada filan bitiririm herhalde. Önemli gördüklerimi kalın yazdım, oradan bakabilirsiniz.

*
Madde 1- Ticari Hükümler’de esaslı değişiklik yok. Fakat eski kanunda atıf Medeni Kanun’a yapılmışken, yenisinde şu tarihli ve bu sayılı MK’ya yapılmış. Medeni Kanun’a sahip çıkalım, olur da değişirse Ticaret Kanun’suz kalacağız...

Paralel şekilde, ticari davalar ve delilleri ile ilgili 4. maddede de, eski atıf Borçlar Kanunu’na iken yeni atıf somut olarak şimdiki Borçlar Kanunu’na. Ona da sahip çıksak fena olmaz.

Bu atıf meselesinde anlamadığım bir şey daha var. Dördüncü maddede Medeni Kanun’a yapılan atıfta sadece “Medeni Kanun” deniyor. Peki sonuç ne şimdi, Medeni Kanun’un değişirse ne uygulanacak ne uygulanmayacak?

*
Yine 4. maddede, BK’da düzenlenmiş olup da davası ticari sayılacak olan hususlara ekleme yapılmış. Buna göre, kredi mektubu ve kredi emrini düzenleyen maddelere ilişkin davalar da ticari sayılıyor.

*
Göreve ilişkin 5. maddeyi yazanların “algıya” ilişkin bir sıkıntıları olduğunu düşünüyorum. Zira, ya eski 5’in ilk iki fıkrasının aynı şey olduğunu düşünüp kendileri bir yanlış algıya kapıldılar, ya da biz okuyucuların yeni 1. fıkrayı bir okuyuşta algılayamayacağımızı düşünüp 2’nin başında tekrar ettiler.

Mesele şudur, HMK’daki görev sınırının kalkmasının doğal sonucu olarak artık tüm ticari davaları ticaret mahkemesinde açıyoruz. Bu kadar. İki fıkralık bir şey yok yani aslında.

*
Teselsül karinesinde önemli değişiklik var!

Eski ve yeni 7. maddeler aynı fakat yenisinde şöyle bir ek var: “Ancak, kefil ve kefillere, taahhüt veya ödemenin yapılmadığı veya yerine getirilmediği ihbar edilmeden temerrüt faizi yürütelümez.”

Kefil ve kefillere, evet.

*
Madde 8/2, bileşik faizin sadece cari hesaplarda ve her iki taraf için de ticari olan ödünç sözleşmelerinde mümkün olduğunu yazmış. Son cümlede ise, bunun tacir olmayanlara yapılamayacağını tekrar etmiş.

Bu hızla gidersek sonunda anlayacağız ki, kanunun kalınlığının yarısı tekrardan...

Bu maddede, eskiden banka kooperatif filan hükümleri saklı tutuluyorken, şimdi sadece tüketicinin korunmasına ilişkin saklı tutuluyor. Anlamlı bence. Bankanın nesini koruyacaksın, adamlar zaten ümüğümüzün üstünde.

Eskiden faiz oranı belirtilmişti, yüzde on olarak. Kaldırılmış. Bir de denmiş ki, "bu maddenin tüketiciyi koruma ve tacir olmayanla sözleşme yapmamaya ilişkin hükümlerine aykırı olarak yürütülen faiz yok hükmündedir."

*
"Prelude" kısmımız bu kadar. Birinci sezon'da görüşmek üzere...

Göksun. 

18 Kasım 2011 Cuma

Sultanahmet'i geri istiyorum :(

Çağlayan Adliyesi sonum olacak olmasına da, Kartal'da napıcam hiçççç bilmiyorum.

Dün, 2010'dan kalma bir kyo itirazının sonucunu öğrenmek için tamı tamına bir saat adliyede dolandım. (Avukat olmayanlar küfretmesin, kyo derken, takipsizlik yani.)

Gerçi benimki de akıl... Genel soruşturmanın 7. katta olduğunu duymadın mı sen, daha ne diye beşinci altıncı katlarda kastırıyosun... Neyse dur anlatıcam.

Soruşturma ve takipsizlik veren savcılık Şişli. Bunun itirazı Beyoğlu'na yapılıyor. Beyoğlu'na itiraz dilekçesini Kadıköy'den göndermişiz. Ne zaman gönderdiğimiz ise belli değil. İşte bunu seviyorum.

- "Senin kalem ya 5 ya 6. katta, emin değilim, bi bak..." diyen Sezer'e uyaraktan, önce 5 ve 6. katlardaki savcılıkları bi dolaştım.
- Aslında muhtelif savcılık kalemleri var, mesela biri eski şişli faili meçhul bürosu. Oraya girip "Pardon, benim failim belli aslında, nereye gitmeliyim?" diyebilirdim ama savcılık memurlarıyla olabildiğince az muhatap olmak istedim. Bir de öğrenci gibi gitmişim zaten, öyle "avukatım ben taam mı!" tribim de yok... Şimdi bana stajyer muamelesi yapacak, cevap vericem, bi ton asap bozukluğu. (Yani diyorum ki, stajyerlere iyi davranın ve ben küçük görünüyorum.)
- Çağlayan'daki savcılık memurları, bişey sorgulamak istediğiniz zaman sizi -3'teki bankoya yönlendiriyor. O bankonun çok fazla bi işlevi yok ama işte, maksat başından savmak olsun. "Ben önce o yolu tüketeyim, sonra bir daha göndermesinler." diyerek -3'e indim.
- Beni 7. kata gönderdi, gideceğim kalemi de tarif etti sağolsun.
- Gittim. Memur dedi ki "Savcıların görevleri değişti, siz bu kararı veren savcıyı şu listeden bulun, ona göre yönlendirelim."
- Listede benim savcı yok. Ya emekli ya tayin olmuş, ne bileyim ben.
- "o zaman genel soruşturmaya gidin." aynı katta bir yerler. dolan dur.
- Genel soruşturma: "Takipsizlik büroya gidin." yine aynı katta bir yerler. yine dolan dur.
- Takipsizlik büro: "Aslında doğru geldiniz ama bu soruşturmanın esası 2004, bizde yok onlar. Arşiv görevlisine sorun. Ama o görevli artık bilişim suçlarına geçti, oradan bulun." Allahtan o da aynı katta bir yerde. Neyse önceki dolanmalarımdan bunun yerini biliyorum, görmüştüm.
- Bilişim suçları: "Sizin aradığınız memur şimdi arşive indi, yerinde yok. Bekleyin, gelir."

Hayda... Neyse, müdüre dedim artık, "Müdür bey, aradığım memur yerinde yokmuş, siz bi yardımcı olsanız..." diye. Oldu sağolsun, bulup verdi kararı.

- Vallahi tam bir saattir bunun için uğraşıyorum, Allah razı olsun müdür bey.
- Sen bana denk gelmesen 3 gün yine uğraşırdın...

Doğru söylüyor.

Adliyeden çıkarken artık ayaklarım tutmuyordu, yemek de yememiştim.
Peki sorsan n'aptım, altı üstü bi karara bakıp çıktım. Bu yani.

15 Kasım 2011 Salı

Seralarda yetiştirilen doğal yargıç...

Hah, "keçinin sevmediği ot burnunun dibinde biter" derler ya, benim yetki belgesiyle girdiğim ağır ceza duruşmaları da o hesap.

Dosyayı daha yeni görmüşüm, müvekkili tanımam, cezayı zaten daha yeni öğreniyorum. "Bir şey olmayacak zaten" diye gönderiliyorum duruşmaya, ama heyet zırt diye dayıyor kararı. Nası olmayacak, oluyor işte. Katılan vekiliyiz, beraat çıktı.

Geçen bi asliye ceza duruşması da patlamıştı yine. Arkadaş rica etti sanık vekili olarak girdim. Daha yakalama filan bekleniyormuş dosyada, kararlık durumda değilmiş yani. Hakim esas savunma isteyince kalakaldım! Sonra demesin mi "sanığın mahkumiyetine..." Hayda...

Yok hacı benim bu ceza sürecim çok sancılı geçiyor. Rabb'im "Senin bu iş davalarıyla uğraşırken başka bişey öğreneceğin yok" diye beni aniden ummana atıverdi, resmen çırpınıyorum. dur hele pazartesi CMK başlıyor, artık önümüzdeki maçlara bakıciz.

*
Az önce duruşmasına girdiğim dosya, 2007 esaslı, bugün karara çıktı. sanıkların zaten ikisi o arada ölmüş, biri bir suç için zaman aşımından öbürü için de suçu sabit görülmediğinden beraat etti. Kalan sanığın davası ayrı devam edecek.

Yüce devletimizde bu yargılama işlerinin ne kadar sıkı tutulduğunu şu şekilde açıklamak isterim,

Elimdeki dosyanın içinde tam 13 adet duruşma zaptı var.
Bu zabıtların tamamında, hakim değişikliği olmuş. Ve dava 4 farklı savcı görmüş.
Son celsede esas hakkındaki mütalaayı veren savcı, dosyayı en sonradan almış olan.

Şu "doğal yargıç ilkesini" ben adım gibi eminim, ama adım gibi eminim, Yener Hoca "Davayı aynı hakimin (veya heyetin) sürdürmesi" diye anlatmıştı. Bunun, doğallık ilkesinin tamamı değil fakat bir tezahürü olduğunu sonradan öğrendim. Bizde ise doğal yargıç ilkesinden tek anlaşılması gereken, "yargılamayı halihazırda mevcut olan ve normal prosedürde davanın görülmesi gereken mahkemenin sürdürmesi" imiş. E o zaman doğal "hakim" değil "mahkeme" olmamalı mıydı?

Bence bu ilke hem mahkemeyi hem hakimi kapsıyor fakat bizde hakimler seralarda yetiştirildiği için doğallıkları kalmıyor.

Ben de hala "Allah'ım nasıl öğrenicem ben tüm bunları" diye stres yapıyorum. Piii...

4 Kasım 2011 Cuma

şu ücretli avukatlık meselesini kaldırsak mı acaba?

(Önbilgi: Başlıktaki soruyu Mecnun toplamasıyla okuyunuz, ben öyle yazdım :) )

Canım bir süredir pek yazmak istemiyor. Gün içinde aklıma gelen bin türlü şey ve "çiziklediğim" iki milyon haberden bile bahsedesim yok. Ara sıra böyle olduğu zaman "cepten yiyordum," fakat artık önceden yazmış olduklarımın sona erdiğini fark edince o imkanım da kalmamıştı.

Gelin görün ki, hayat sürprizlerle dolu. Şu an Adana'dayım ve burada annemin kullandığı bilgisayarın masaüstünde "zihni sinir no.1" isimli bir word dosyası buldum. "Ne yazmışım ki?" diye açtım (bu dosya adını bu bilgisayarda başkası kullanmış olamaz) ve ücretli avukatlık hakkında 2010 yazında yazdıklarımı buldum. KAV'ın seçim çalışması için Ahmet Abi (Dindar) "Çocuklar, projeler üretin" demişti, ben de ücretli avukatlık konusunu seçmiştim. Yazarken, işler bu tip avukatlığın kaldırılmasına kadar varmış.

Buyrun:

*
Arkadaşlar merhaba,

Nisbet yapıyormuş gibi olmayayım ama, deniz kenarı insanın zihnini açıyor. Bir yandan “patron” avukat kavramının ne kadar sinir bozucu olduğunu, bir yandan da Ahmet Dindar’ın beni de kattığı “Zihni Sinir proje ekibine” nasıl bir katkı sağlayacağımı düşünürken, bu iki düşünce aklımda muhteşem bir füzyon örneği gösterdi…

Aramızda “işveren avukatlar” mutlaka vardır, “patron avukat” tamlamasını bu yüzden kullandım. Herkesi aynı kefeye koymak gibi bir kaygım yok, fakat aşağıda belirteceğim türden uygulamalarda bulunan işverenler, sözlerimi üstlerine alınmaktan çekinmesinler.

Bizim sorunlarımızı biz hep söyledik. Vekalet ücretinin “koklatılmaması”, çalışma koşulları, bağımsız olmamak, maaşın eksik gösterilmesi hatta eksik göstermeye gerek bırakmayan maaşlara mecbur olmak, özel şirketlerdeysek hukuktan haberi bile olmayan yöneticilere “peki efendim” demek ve bunun dışında muhtelif iş hukuku sorunları: bırakın ihbar tazminatını, çalıştığımız günün parasının bile alamadan üstelik de “telefonla” işten çıkarılmak. “alo, ofis dışındaymışsınız, artık sizinle çalışmayacağız, gelmenize gerek yok” gibi bir çıkarma yani.

Kanaatimce bu sorun bir “ıslah konusu” bile olamayacak halde, zira sorunu oluşturan bizzat avukatların kendisi. Allahaşkına, bunu “düzeltmek” için yasayı nasıl değiştirmeyi düşünüyorsunuz? Avukatlığın bağımsız yürütüldüğünü mü ekleyeceksiniz? Yok mu? Vekalet ücretinin “davayı yürüten avukata ait olduğunu “ mu ekleteceksiniz? Bu var mı bilmiyorum, fakat her dilekçenin altına patronun imzasını atmıyor muyuz? Bir tek duruşma zabıtlarındaki isimle mi alacağız vekalet ücretini? Az maaş alanlar, avukatın asgari ücreti kadar almıyor mu, bir patron sırf az maaş verdiği için dava edilebilir mi? Maaşı SSK’ya eksik bildirilenler, zaten isterlerse (!) bunun için dava açamıyor mu? Bağımsız olmadığını düşünen avukat, başka bir iş yerinde çalışamaz mı? … Görülen o ki, aslında –belki de- tüm yasal haklarımız mevcut…

Bence bu iş, herhangi bir yasal düzenleme ile “düzeltilebilecek” bir şey değil, çünkü bunu bizzat avukatların kendisi bu hale getiriyor. Lütfen gerçekçi olalım. Yapılması gereken şey, ücretli avukatlığın olduğu gibi kaldırılmasıdır.

Nasıl ki hakim ve savcıların bağımsızlığına şüpheyle bakılmasının temel sebebi “devletten” maaş alıyor olmaları ise, bir avukatın bağımsızlığını imkansız hale getiren de bir yerlerden maaş almasıdır. Hepimizin (genç avukatların yani) işe ihtiyacı var. Kendi işini yapabilen arkadaşlarımızı dışarıda tutarak, ücretliler adına rica ediyorum: Lütfen maaşlı insanlarla biraz empati kurar mısınız? “Eeeh, avukatım ben, böyle çalışamam” diye istifayı basıp gitme lüksüne kaçımız sahibiz? Bunun “lüks” addedilmesi sizi rahatsız etmiyor mu?

Gelin görün ki, ücretli avukatlığı kaldırdığımız zaman yerine mutlaka bir ikame koymamız gerekiyor. Zira genç bir avukatın kendi işini yapması gerçekten her zaman kolay değil. Bu ayrı bir başlık ve ayrı bir yazı konusu fakat neyse ki hepimiz konuyu biliyoruz.

Ben bunun yerine, kâr paylaşımlı avukatlık sistemini öneriyorum. Patronlukta ısrarlı avukatlar bu sistemi de illa ki kendilerine yontacaklardır, her türlü geliri düşük göstermek yapılmayan bir iş değil. Fakat en azından artık ücretliye “maaş” değil “her türlü kârdan belli bir pay” verileceğinden ve ücretli, kendini daha “işin içinde” hissedeceğinden, maaşa göre daha sıcak bir sistem olduğunu düşünüyorum.

Avukatın karşı taraftan aldığı avukatlık ücretinin, işveren avukat ve ücretli avukatlar tarafından paylaşılması gerekiyor. Ücretin belli bir kısmının olduğu gibi işverene verilerek, kalan kısmının çalışanlara paylaştırılması düşünülebilir. Müvekkil –neredeyse her zaman- işverenin kişisel bağlantılarıyla kazanıldığı ve tüm ofis masrafları işverence karşılandığı için, bunun hakkaniyete aykırı görünmediği kanaatindeyim. Bununla birlikte, ücretin salt o işi yapan avukata özgülenmesi değil, çalışan tüm avukatlara paylaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Bunun sebebi, çalışma ortamı içinde gerilimli bir ortamın oluşmasının engellenmesidir. Ofis içi rekabetin, hem insanın bağımsız düşünmesini engelleyen bir unsur olduğunu, hem de müvekkil aleyhine sonuçlar doğurabileceğini düşünüyorum. Hatta bundan eminim.

İşveren avukatın müvekkillerden aldığı ücretler konusunda da fikrim aynı. Yukarıdaki paragrafı yazarken bir yandan da bunu düşünüyordum, “acaba o müvekkilin işlerini yürüten avukata daha fazla pay verilmeli mi…” derken, bunun da ciddi bir rekabet sebebi olduğunu fark edip vazgeçtim.

Bunlarla birlikte, avukatın bir maddi güvencesi de olmalı. Yukarıda sayılan iki tür ödeme dışında, bir de sabit maaş şartı getirilmeli. Aslında cümleyi yanlış yazdım, yani aklımdaki bu değildi, ama yazdığım şey aklımdakinden daha iyi oldu! Beynim doğru düşünmese de elim doğru yazabiliyor :) (Ya da "beynimin hatasını elim kendiliğinden düzeltiyor" da denebilir) Paragrafa başlarkenki düşüncem, “ücretli avukatın aylık ücreti hiçbir şekilde … TL’den aşağı olamaz” gibi bir düzenlemeyle, kâr paylaşımıyla aldığı ücretin çok komik miktarlar olmasını engellemekti. Fakat yazdığım şeklinin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Gerekçem de şudur: iş görüşmesinde “Peki karşı taraftan alınan avukatlık ücretleri?” dediğim zaman dumura uğrayıp “Anlamıyorum, onun sizinle ne ilgisi var???” diyen zihniyetin, benim kazandığım davalarla yeni araba almasından inanılmaz derecede rahatsızım. Ben kirasını karşılayabileceğim ev bulamazken, trilyonluk davalarıyla uğraştığım şirketlerden gelen paranın işverenimin yeni evine gitmesi –açıkça söyleyeyim- kanıma dokunuyor. Üstelik, “istifayı basıp gitsem” ne zaman nasıl bir iş bulacağımı bilemediğim gibi; hem benim yaptığım işleri yapmaya çoktan hazır ve razı binlerce genç avukat var, hem de “cv” denen merette “büyük şirketlerle/işlerle uğraşmış görünmek” çok mühim bi’şey! O işlerle uğraşırken ne kadar sömürüldüğünüz, dayanma gücünüzün ne kadar yüksek olduğu da sizi “kıymetli işçi” yapan diğer bir faktör.

Bu arada az önce unuttum, asgari ücret şimdi 1000 lira ve bu gerçekten komik bi miktar. “Sen de, hem yüksek asgari ücret istiyorsun hem de pay istiyorsun, gözün doyacak mı bir gün?” dememenizi rica ediyorum. Bin lira ne ya? Bugün, kirada oturanınız var mı bilmiyorum, fakat sizin oturduğunuz yerlerde ve sizin evleriniz niteliğinde olup da bin liradan daha ucuz kaç ev var? Lütfen bu söylemimi Erbakan’ın karısının “Bugün kimin bir küp altını yok ki!” söylemi gibi algılamayınız. Hiç alakası yok ve bunu biliyorsunuz.

Bu işin “patron” avukatlara en büyük getirisi, ofisinde çalışan diğer avukatların kendisine öncelikle “saygı” duymasını ya da duyduğu saygıyı artırmasını sağlayacak olmasıdır.

Bundan sonra, ücretli avukat işi daha bir sahipleneceği için, yapılan işe kendi imzasını atacağını ve artı değerden payına düşeni alacağını bildiği için, daha iyi bir performans gösterecektir. İşini, işyerini seven ve geleceğinden umudu olan insan her zaman daha üretken ve yapıcıdır. Kaldı ki, 10 dakika geç geldiği için “patrondan” fırça yiyen bir ücretli “Bırak da planımı ben kendim yapayım, hepimiz aynı gemideyiz” diyebilmesi bile inanılmaz önemli bir gelişme olur.

Ayrıca, ücretli avukatlara verilen bu tür ücretler, vergiden de düşürülebilir. Zira avukatlık ücreti vekalette kimin adı varsa onun geliri olarak görünecektir fakat bu gelir yasal olarak paylaşıldığından, vergiden de pek tabii düşürülecektir.

Bu tür gelirlerin SGK primlerine esas olup olmayacağı konusunu biraz daha düşünmeliyim. Bir yandan asgari ücret alan bir avukatın geliri daha yüksek olduğunda primi neden düşük olsun diye düşünüyorum, fakat bir yandan da “ama sabit olmayan bir bedel üzerinden SGK primi de uygun olur mu…” diye düşünüyorum. Eğer sabit olmayan bedeller üzerinden de prim ödenecekse, bu halde her ayın priminin bir sonraki ay ödenmesi gerekir. Belki şu anda da öyle, fakat bu sistemi bilmediğim için şimdilik burada bırakıyorum.

Yine nisbet yapıyor gibi olmayayım ama, biraz düşünmek için denize tekrar gitmem lazım. Aklıma geldikçe ekleme yaparım.

Sevgiler&saygılar,
Göksun.
Mersin’de bir yerlerde.

*
Bu kez Adana'dan sevgilerle,
Göksun.

2 Kasım 2011 Çarşamba

"insan hakları başkanlığı iddiaları"

aihm'nin türkiye istatistiklerinin türkçesini bulur muyum diye aranırken sitesine denk geldiğim başkanlık. (www.ihb.gov.tr)

fakat buradaki "istatistik" kısmında, daha doğrusu sitenin hiçbir yerinde, güzel ülkemizin aihm'deki varlık şeklinden bahsedilmemiş. halbuki, mesela 2010 yılında aihm'yi en çok meşgul eden ülke olmakla son derece övünebilirdik. yok bunlar. (ya da ben görmedim, varsa özür dilicem.) (ama zaten sitede "ara" kısmı da yok.)

bir de, insan hakları ihlal iddiaları raporlarını .ashx formatında veriyor, onu açmak ayrı dert. ki açamadım.

sonra "aman iddia zaten bunlar" dedim. bir rahatlama geldi.

27 Ekim 2011 Perşembe

van darlanması

birkaç gündür deprem ve akabindeki toplumsal saçmalıklar hakkında yazasım var. densiz tv karakterleri, köylere günlerce ulaşılamaması, çadır için "bu kadar talep olacağını beklemiyorduk" diyebilen bi bakan... o da nası absürd bişey ya, 3-5 tane çadır koymuşlar oraya, sonra kalkmış "hmmm yetmeyeceğini düşünmedik" diyorlar.

ama o kadar mutsuzum, hem de o kadar mutsuzum ki, gerçekten yazamıyorum. zaten bunu da, ne kadar üzüldüğüme dair bir anı bırakmak için yazıyorum.

insanların başına gelenlere üzülmek başka bir şey. dün radikal'i ağlayarak okudum zaten.

geçen anda'yla markete gittik bir ton şey aldık gönderdik, şu işsizlikte gittim bi ton alışveriş yaptım. sonra (dün) yine yaptım ama onları henüz gönderemedim. evet bu beni sıkıntıya soktu, durduk yerde para harcayacak lüksüm yok. fakat diyelim ki ben evden atılır ya da tamamen parasız kalırsam, gidebileceğim bir sürü yer var. peki bu insanlar nereye gidecek?

işin bu boyutunu anlatmaya gerek yok zaten.

beni asıl faşizan boyutu yıktı. evet, resmen yıktı.

hakkari olayından sonra birtakım yaşam formları, "oraya sçsam bokuma üzülürüm" filan yazmıştı ya. "hakkari yıkılsın yerine aqua park yapılsın" diye bi feysbuk grubu kuruldu. şehrin dümdüz edilmesini isteyen o kadar çok ses çıktı ki. bayağı bayağı, füzeler tanklar gitsin, o dağları dümdüz etsin istedi insanlar.

bir de bunlar vatancı milletçi takılır. efendim vatanın bir karış toprağı filan... e abi bu ne? oyuncak mı vatan toprağı dediğin şey, "olmadı bu" diye bozup yeniden mi yapacaksın? üzerindeki tüm insanlarla? vermezsin ama yıkar mısın? ya seniniz ya kara toprağın mı?

hem madem o kadar tiksiniyorsun, ver kurtul demezler mi adama?

hadi o terör olayıydı. dünyanın en gereksiz insanları olarak tüm salyalarınızı akıtmanız için "sizin gözünüzde" gayet meşru bir ortamdı.

e bu deprem?

peki depremde bile "düşman kardeşlerden" birinin sçarken öbürünün sıvaması?

efendim o yardımlar pkk'lılara gidiyormuş. nereden biliyosun? pkk'lılar almasın diye orada insanları yardımsız bırakmayı nasıl düşünebilir bir insan ya?

ikincisi, olur abicim benim gönderdiklerimi alabilirler. hiç bozulmam, helal olsun. bugüne kadar öldürdünüz ne oldu, azcık da yaşatın. kaldı ki insandır, senin onlarla illa bir derdin varsa bunu başka türlü çözersin. böyle, "aman pkk'lılar almasın" diyerek tüm bir halkı karanlıkta bırakarak değil.

yazmicam demiştim ama yine kapıldım gidiyorum...

insanlarda, diğer insanları sıraya dizerek onlara kendi uygun gördüğü davranışı dikte ettirme güdüsü var. kodumun güdüsü. herkes istiyor ki, herkes sıraya girsin, parmak kaldırarak konuşsun, kılık kıyafet koduna uygun giyinsin, elinde sabıka kaydıyla dolaşsın. vs vs, örnekler çoğaltılabilir.

abi bu ne ya. bu nasıl bir toplum distopyasıdır ya.

bi de bunu, babası kendisine bi kere bağırsa evden kaçacak ergen ruhlular yapıyor bazen. ulan senin o insanlara yaptığın ne? "burada kuralları ben koyarım ve sen buna uyacaksın!" dediğin kurallar adamı yok sayıyor ama senin bunu görmen mümkün değil. çünkü bakmıyorsun ve dünyadan, ona bakmadığının farkında bile olamayacak kadar habersizsin.

van'daki kamyonlar yağmalanıyormuş. nolacağıdı, allahını seversen, nolacağıdı? insanlara günlerce tek bir yardım görevlisi gitmedi, tek bir somun ekmek götürülmedi. giden yardımlarda bile torpil döndü. napacaktı bu insanlar, sizin istediğiniz gibi sıraya girip sessiz sessiz bekleyecekler miydi? ya brak neyin kafasındasınız anlamıyorum ki. hayatında tek bir gün bile aç kalmamış, üzerine kitap bile düşmemiş insanlar kesiyor bu ahkamları. allah muhafaza, depremin yarısı kadar kötü bir durumda kalsanız sizi de görürüz, kimin neyine göz dikiyorsunuz. ben kendi adıma, hiçbir ahlaki sorumluluk konusunda söz veremem. insan sadece hayatta kalmayı düşünür hacı, ne yapmak gerekirse gereksin. bak diyorum ki hayatta kalmak diyorum. "şu çorbanın azcık tuzu da olaydı iyiydi..." değil, hayatta kalmak.

bir de kolilere bayrak koymalar, taş koymalar filan. o müge anlı var bi de. of nasıl insanlarsınız siz ya. bunu bile nasıl bir kin kusma olayına dönüştürüyorsunuz ya. eylem değil bu, deprem.

ha "öteki marjinaller" de kusura bakmasın ama, bir grup densizin sçtığını aynı densizlikle sıvadı.

yağma filan olayına tırnak kadar eleştirim yok, önce bunu netleştirelim.

bizimkilerde nasıl bir kürt düşmanlığı varsa, onların olumsuz örnek gösterilenlerinde de türk düşmanlığı var. olacak tabii, sen seni düşman görene dostum der misin? denmez ki.

fakat bu olay, aslında iki tarafın ilişkilerini gözden geçirmesi için çok iyi bir fırsat olabilecekken, bu arada kürt meselesinde "ilişkiyi gözden geçirmek" dedim ya aferin, biri sçtı öbürü sıvadı.

van belediyesi sırf kürtlerden yardım geldiğini filan yazmış mesela. bilmiyorum, yardımlar belki gerçekten de ağırlıklı olarak kürtlerden gidiyordur. "benden tek kuruş çıkmaz" diyen o kadar çok aciz var ki, yardımların daha çok kürtlerden geldiğini düşünmek gerçekçi de olabilir. fakat abicim sırf ben bi ton uğraştım senin için ya. beni niye harcıyorsun.

feysbuk'ta saçma sapan yorumlar var, kürtlerin de türkleri -aynen kendi aşağılandıkları gibi- aşağıladıkları.

halbuki selahattin demirtaş ne güzel dedi, "yardımlarda kardeşlik kokusu var" diye. tabi ki var, olmaz mı.

ama görünen o ki, bu ikisinin kardeş olası yok.

aman ya çok darlandım. dün akşamdan beri depresyondayım, sırf çok sevdiğim bir arkadaşım müge anlı'ya hak verdi diye. ne desem bilemedim. gayet aklı başında, sevmeyi sevilmeyi bilen, "insandan" haberi olan biri bunu diyorsa biz bitmişiz farkında değiliz dedim.

bu da son sözüm olsun, hoşgörü muhiblerinin en çok sevdiği o "ne olursan ol gel" sözü koşul içermez.
"gel ama..." dediğin anda aslında gelme demiş olursun.

göksun.
ağır mutsuz.

21 Ekim 2011 Cuma

Resmi Gazete - yasak eşya bulundurma suçu

Günaydın arkadaşlar,

Resmi Gazete bugün çok kalabalık. Bir sürü AYM kararı yayınlanmış.
AYM kararlarını basından takip etmiyorum, çünkü basını takip etmiyorum. Fakat böyle aynı gün on tane gerekçe yayınlanınca "hah bu kesin reddedilmiştircilik" oyunu oynamayı çok güzel öğrendim. Siz bana konuyu söyleyin, ben red mi kabul mü edildiğini söyleyeyim.

Mesela, atanamayan öğretmenler patır patır intihar ettiği için, sözleşmeli öğretmen meselesinin yasal dayanağının tabii ki iptal edilmemesi gerekir. Nitekim edilmemiştir. Gibi. Link: http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/10/20111021.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/10/20111021.htm

Sizin için seçtiğim iptal kararı ise, yine Ceza Kanunu'ndan, Hakkari Sulh Ceza Mahkemesi'nin başvurusuyla, ceza infaz kurumunda yasak eşya bulundurmaya ilişkin 297/2 hükmü iptal edilmiş. Hakkari Hakimi, "Suçta ve cezada kanunilik diyorsunuz ama, neyin yasak neyin serbest olduğuna da CTE Genel Müdürlüğü karar verir diyorsunuz. Somut olayda bulunan şey zarı bile olmayan bir tavladır, mahkumu bunu bilmek zorunda bırakamazsınız" demiş. Hak verip düzenlemeyi iptal etmişler. Link: http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/10/20111021.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/10/20111021.htm

Bir haber de işveren vekillerine gelsin, bu arada yeri gelmişken, işveren vekili olmak da -kimi zaman - nasıl bir boşa kürek çekme hissidir yarabbim... Hele ki iş hukukunu sadece bir kitap adı sanan şirketlerin toplu dosyalarında işveren vekilliği, angarya yasağına aykırı bir kere. Kusura bakmayın ama öyle. Neyse, biliyorsunuz ki benim asıl sinirim iş hukukuna değil ve bu konuda  hala doluyum, konuyu kapatıp karara geçiyorum...

Bakırköy 13 İş, işe iadelerin temyizinde Yargıtay'ın kararlarının kesin olmasına itiraz etmiş. Yargıtay ise bu itirazı haksız bulmuş. Gerekçeyi bekleyenler için: http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/10/20111021.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/10/20111021.htm

Haberlerimiz bu kadar. İlgilenenler için, Bankacılık Kanunu, 657 (bir tane daha), Sayıştay Kanunu, TÜBİTAK Kanunu falan filan derken daha bi ton karar var. 

İyi haftasonları,
Göksun.

18 Ekim 2011 Salı

Pardon, "idealizm" derken?

Sevgili günlük,

Sana daha önce, çok "adam sandığı" patronu tarafından tazminatı eksik ödenen ve üstelik de kendisine çemkirilen arkadaşımdan bahsetmiştim.

Bu arkadaş sonradan öyle bir çalışma yeri bulmuş ki, yani de desem nasıl nitelesem... Nitelemeden anlatayım en iyisi...

Baro'daki ilanlardan birini aramış ve akabinde görüşmeye gitmiş. Ofisin sahibi avukat hanım, kendi işini yapmak isteyen genç bir avukata gerçekten iyi imkanlar sağlıyormuş. Ofisini tamamen ücretsiz kullandırıyor, kendi işini de yapabiliyorsun, 3-5 bir şeyler de alabiliyorsun, falan filan. İyi yani.

Fakat bu avukat hanımın müvekilleri, bizim hanımkızın tam da en karşı olduğu yönde çıkmışmış... Bir de isimli misimli filan tiplermiş, yani öyle kıyıda köşede kalmış işler de değilmiş avukat hanımın işleri...

"N'aptın kabul ettin mi?" dedim, "Etmeyip n'apacaktım?" dedi. "Zilyonlarca solcu avukat tanıyorum, hepsi de çok güzel konuşurlar. Bu avukat hanımın verdiğinin yarısını bile verdiler de ben mi hayır dedim? Üzgünüm, hayat zor." dedi.

"Hayırlı olsun" dedim ve sessizce dağıldık.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Normal bir adliye günü...

(Ağustostan kalma bir yazı.)

Geçen gün İzmir'de, tam anlamıyla "kompakt" bir adliye mesaisi geçirdim.

Sabah, saat 8.30'a yakın bir şeyler. Adliye'ye henüz girmedim, arkasındaki büfeden gazete alıyorum. Bu arada bilmeyenler için: İzmir Adliyesi civarında gazete bulabileceğiniz tek yer, adliyenin arkasında kırmızı bir köprü var, o köprünün ayağındaki küçük büfe.

Tam büfeden ayrılırken, orada çay içen iki abiden biri telefonda anlatıyor: "Abi sen sabah gel, cenazeni benden tertemiz al. Kefenini filan da vericem ben sana abi."

Araba satıyo mübarek. Bayandan az kullanılmış temiz. Hayat çok tuhaf kefenler filan...

Bunu düşünerek adliyeye girdim, normal işler, baro pulu al vekalet harçlandır filan. Duruşmalarımın biri 1. katın sol ucunda, diğeri 3. katın sağ ucunda. İkisinde de sıralarımız yakın, ikisinde de sıra aynı hızda ilerliyor. Bir ona gidiyorum bir ona. Asansör de bekleyemem, "nalet" bir tezcanlılığım var çünkü. Onu bekleyesiye iner çıkarım ben.

Allam bi yukarı çık sıram gelmiş mi kontrol et, mübarişi bul "Bak sıram gelirse öbür taraftayım ben ha, unutma beni" filan de, beklemesi için davacı vekilini ara ama telefonu kapalı olsun, aşağı in tam sıra sana yaklaşmışken önündeki celsede tanık dinlensin sonra tekrar yukarı çık, aman ya...

Omzumda da nereden baksan birkaç kiloluk dosya mosya bişeyler var.

Var ya, suyum çıktı. Ama resmen, elbise üstüme filan yapıştı, bildiğin suyum çıktı. Allahtan davacı vekilleri iyi insanlar, biri Hülya zaten. Beklemiyoruz deseler n'apacaktım?

Duruşmalarımdan biri 9.30 öbürü 9.40 olmasına rağmen ben çıkabildiğimde 11'i geçiyordu. Ve o arada neredeyse hiç oturmamış, sürekli mahkemeler arası koşturmaya yapmıştım...

Tam kapıdayım çıkıyorum, dışarıda birkaç el silah patladı. Kurusıkı mı değil mi bilmiyorum, ben ayıramam onları. Millet koşuyor o tarafa filan... O kadar umursamadım ki. Umursayacak halim o kadar yok ki.

Zaten yine koşarak, Karşıyaka Adliyesi'ne gittim. Toplu dosyalarımız var, kararlarını tebliğ alıcam. Tabi saat 11.55 olduğu için Müdire Hanım haklı olarak öğleden sonraya attı beni. Peki. Sırtımda bohçamla bir Karşıyaka öğleninde klimalı yer aramaya başladım. Burger King buldum, en klimalı en sakin yer orasıydı.

Sonra efendim 17 dosyanın bakiye karar harcı, tebliğ alma imzası filan... Bir de temyiz postası eksik çıkmasın mı... Ensar Abi'ye telefon ettim hemen gönderebilirsen yatırayım diye. Tamam bakarız dedi, bir daha ses çıkmayınca ben de sandım ki yatırmadı. Diğer işlerimi bitirip, koridorda bir köşede nefesi bitmiş bir halde oturup, neşemi artıracak birkaç telefon görüşmesi yaptım. Adliyeden çıktığımda saat 3'ü geçiyordu, yani son on dakikayı saymazsak yine 2 saattir filan bilfiil ayaktaydım.

Tanrı çok enteresan davranıyor bazen, kimi tersliklerin hikmetini gerçekten sorgulamamak lazım.

Havaalanına dönecektim artık. Adliyenin önünde klimalı bir taksi vardı, el ettim ama bana durmadı. Başta taksi de bulamadım ve -arabanın klimalı olduğunu da düşünerek- bayağı söylendim. E madem yürüyeyim dedim, Kemalpaşa Caddesi'ne girdim, iskelenin oradan taksi bulmayı düşünerek. Sağdaki İşbankası'nı geçtim, fakat tam caddenin sonundaki İşbankası'nın önünden geçerken, üzerimdeki paranın yetmeyebileceğini düşünerek para çekeyim dedim.

Para yatmış, temyiz posta masrafı için.

Napim şimdi?

Görmemiş gibi yapıp taksiye binip eve mi döneyim? Gerçekten de görmemiş olabilirdim, bunu kimse sorgulamaz.

Ya da parayı görüp dönmüş olayıp ama UYAP mı çalışmıyor olsun? Bu son derece sık görülen bişey, bunu da kimse sorgulamaz.

Amaaan dedim, kov solunda uçuşanları. Sonuç itibariyle senin bu işi yapman lazım. Paşalar gibi yapacaksın.

Tüm yüküm ve yorgunluğumla o yolu geri yürüyüp, 17 ayrı dosyaya masraf kestirip hepsini bi güzel ödedim. Ama tüm bu toplu dosya merasiminde Karşıyaka 1. İş'in çabası çok başkaydı, gerçekten başka bi kalem olsa ben bu işi bu kadar makul bir sürede yapamazdım. Müdire Hanım sağolsun elindeki işini bırakıp tüm dosyalarla teker teker ilgilendi.

En nihayet, saat 4'ü geçiyorken ayrıldım adliyeden. Uçağım 5.25'teydi.

*
Bunu bu kadar yazıp bırakmışım. Te Ağustos başından kalmış.
Muhtemelen yazarken bile içim sıkıldığı için bırakmışımdır. Şimdi tamamlayayım desem, hikayenin gerisini hatırlamıyorum.

İşte bu işler böyle. Siz hayvan gibi koşturursunuz, aman şunu da yapayım aman bu da bitsin diye her tarafınızdan ter akıtırsınız, üç gün sonra patron kalkıp "İnsanların senin burada bir yıl çalışıp tazminat alabilmen için gösterdiği çabayı görmezden geliyorsun" der. Sonra da efendim iş hukuku, efendim siz benim arkadaşlarımsınız, falan filan.

İş hukuku diyo ya.

14 Ekim 2011 Cuma

Yeni Usûl Kanunumuz - Etkisinden Kurtulmak Ne Mümkün...

Yeni kanunlarımızdan HMK, memleket gerçeklerinden bihaber büyüklerimizin bu cehaletini gözümüze sokar cinsten. Ya da belki her şeyin farkındadırlar ki bu da durumu iyice vahim yapar.

Güzel yenilikler, güzel olmayan yenilikler, güzel görünüp de aslında işleri feci karıştıracak apayrı yenilikler... Ortalık darma duman. Ekşisözlük’te “venusteki limon agaci” rumuzlu yazarın dediği gibi, “yargıyı hızlandıracağı hiç kuşkusuz lakin patika yolda 160’la gitmekten gayrı bir şey olmayacak...”

Benim çıkardığım anafikir ise şudur, yargı sistemi bizi "istemediğini" gözümüze bu kadar sokamazdı. Yani adliyenin girişine "Allahaşkına gelmeyin, gidin dışarda kavga edin" diye pankart asılsa bu kadar olmazdı.

Harç ve gider avansı meselesi, uzlaşmaya özendirme, yok uzlaşılamazsa duruşmanın sadece uzaşılamayan noktalar ekseninde devam etmesi, ön inceleme zamazingosu ile duruşmaların 1.5 sene sonrasına verilecek olması, hatta kimi zaman duruşma bile yapılmadan dosya üzerinden karar verilebilmesi, temyiz duruşma sınırının yirmi binden 60 bile çıkması, vs vs vs...

*
Elimde Ejder Yılmaz’ın konferans notları var. 24 Eylül’de Adana Barosu, Ejder Hoca ile HMK konusunda bir konferans düzenlemiş. Daha da iyisi, konferans notlarını programdan birkaç hafta önce bastırarak tüm avukatlara göndermiş. (Ben Adana’ya Eylül başında gittiğimde aldım, daha 3 hafta vardı.)

Bizimkiler hala para peşinde...

Notlarımı da, Hoca’nın konuyu aktardığı sırayla paylaşacağım. Zaten kendisi de Kanun’daki sırayı takip etmiş. O yüzden, görevle başlayalım.

Yalnız ben her şeyi almadım, kendimce en önemli olduğunu düşündüklerimi aldım, onu da belirteyim konuya girmeden...

*
Görev

- Artık asliye hukuk görev sınırı kalkıyor. Malvarlığı davalarında, dava konusunun değer ve miktarına bakmaksızın asliye hukuk mahkemesine gidiyoruz.

Bu bence gayet mantıklı. 6.950 TL Sulh’e gidip basit yargılanırken, 7000 TL Asliye’ye hem de duruma göre Ticaret’e gidip seri yargılanıyordu. İyi olmuş. Bir de tabii efendim kısmi davada alacağın ne kadarı çekişmeli, hangi kısmı göreve esas alacaksın, amaaan bi ton iş.

- Kira hukukuna ilişkin tüm davaları ise artık Sulh’te açıyoruz. Sadece taşınmaz kirasındaki tahliye takibi hükümleri ayrık tutulmuş. Yeni Kanun’da Sulh’e giren diğer işler şöyle:

(HMK/4)
b. Bir mal veya hakkın paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine ilişkin davalar
c. Sadece zilyetliğin korunmasına ilişkin davalar
d. Kanun’la Sulh Hukuk’un görevlendirildiği diğer davalar.
(a kiraydı zaten.)

B ve c bentlerinin başında mal kelimesinde önce “taşınır ve taşınmaz” ifadesi de var. Özellikle belirtmişler ki, taşınır veya taşınmaz olmayan diğer mal kategorisini bu kapsamda değerlendirmeyelim.

- Sulh mahkemesinin, görevini düzenleyen maddede belirtilmeyen başka bir görevi daha var. HMK 383’e göre, artık tüm çekişmesiz yargı işlerini Sulh’e götüreceğiz.

- Bir yeni görev de Asliye’ye getirilmiş. HMK 3’e göre, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün zarar görmesine veya ölüme bağlı tazminat davaları asliye hukukta açılır.

Bu eylem ve işlemlere, askeri nitelikli olanlar da dahil.

*
Yetki

- HUMK 10’da olan “sözleşmenin yapıldığı yer mahkemesi” yeni Kanun’da yok.

- Sigorta sözleşmelerine ilişkin özel bir madde var, HMK 15. Üçüncü fıkrada deniz sigortaları kapsam dışı bırakılmış. Fakat enteresan olanı, henüz yürürlüğe girmeyen yeni TTK’da deniz sigortası hükümleri yokmuş. Ejder Hoca’nın yalancısıyım, ben henüz incelemedim.

- Artık her canı isteyen yetki sözleşmesi yapamıyor. 17’ye göre, yalnızca tacirler ve kamu tüzel kişileri yetki sözleşmesine taraf olabilirler.

Bunun gerekçesi, özel hukuk tüzel kişileri ve gerçek kişilerin, diğerleri karşısındaki güçsüz konumu olarak belirtilmiş. Yani artık büyük şirketler önümüze matbu sözleşmeyi dayayıp bizi yetki sözleşmesine mecbur bırakamayacaklar. Borçlar Kanunu’nun genel işlem şartına ilişkin düzenlemeleriyle birlikte düşünüldüğünde, hukuk politikası açısından son derece tutarlı ve anlamlı bir düzenleme.

Ama Türkçesi zayıf. “Yalnızca ... yetki sözleşmesi yapabilirler” dendiği zaman, sanki bir tacirle bir gerçek kişi arasında sözleşme yapılabilecekmiş gibi olur. Bunun yerine, benim yukarıda kullandığım “Yalnızca ... taraf olabilirler” ifadesinin daha uygun olduğunu düşünüyorum.

- Yetki sözleşmesiyle belilenen yer, artık seçimlik değil kesin yetkili oluyor.

E olsun da zaten. Hem “yetki kamu düzeninden değildir” deyip hem de sözleşmeyle belirlenen yeri “ama efendim kamu düzeni...” diyerekten dikkate almazlık etmek mantıklı değil. Taraflar yetkide anlaşıyor, sonra biri gidip Kanun’da başka yer de yazıyor diye davayı gidip orada açıyor, şimdi çakallık değil mi bu afedersin?

- Görevsizlik/yetkisizlik üzerine dosyayı göndermeyi talep etmenin süresi artık on gün değil, iki hafta. Zaten artık tüm süreler iki hafta.

*
Hakimin Sorumluluğu

- Artık hakimlere doğrudan dava açamıyoruz. Devlete açacağız. Herhangi bir memura açar gibi.

Yargı meselesi böyle böyle hallolundu.

*
İhbar ve Müdahale

- Asli müdahale uygulamada vardı ama kanunda yoktu. Artık var.
- İhbar edilen, artık ihbar edenin değil diğer tarafın yanında da olabiliyor.

*
Avukata Özel Yetki Verilmesi Gereken Hallere Yapılan Eklemeler

Hakem sözleşmesi yapma
Konkordato veya sermaye şirketleri ve kooperatiflerin uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırılması teklifinde bulunma ve bunlara muvafakat verme,
Alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına başvurma
Hakimlerin fiilleri sebebiyle devlet aleyhine tazminat davası açılması Md.74

Hakimleri bu şekilde de koruyalım demişler. Özünde iyi bir şey de, amacı tartışılır.

*
Teminat

Eğer teminat süresi içinde yatırılmazsa dava usûlden reddedilmiş sayılacak. Md.88

*
Süreler, Eski Hale Getirme, Adli Tatil

- Bi kere tüm süreler 2 hafta artık.
- Birden fazla kez eski hale getirmeye istenebiliyor.
- Sulh mahkemeleri de Adli Tatil’e alınmış.

*
Dava Çeşitleri – Feragat

- Belirsiz alacak davası diye yeni bir dava türümüz var.

Bunun kısmi davadan farkını bilmiyorum anlamadım. Fakat bu davayı açmak için, dava açılmak istenen miktar veya değerin tam olarak belirlenmesinin objektif olarak belirlenememesi şartı var. Eğer bizim pilot davalar da bu kapsama giriyorsa, yandık o zaman.

- Kısmi davada kalan kısımdan feragatin açıkça belirtilmesi gerektiği, kısmi davanın kalan kısımdan feragat anlamına tek başına gelmediği düzenlenmiş. (Yani bu durumda kısmi davayı hala açabiliyoruz. O zaman belirsiz alacak davası ihdasının amacı ve işlevi ne?)

İşte bunu çok sevdim. Ejder Hoca, “öğretinin çoğunluk görüşünün ve Yargıtay’ın yerleşik kararlarının aksine...” demiş ama, ortada bir İstanbul Hukuk faktörü var. Vaktiyle “Ya bizi bi doktrin tartışmalarıyla neden yıpratıyorsunuz” diye isyan etmişliğimiz çoktur, ilk defa faydasını gördüm. O fayda ne derseniz, “Biz zaten öyle olması gerektiğini hep söylüyorduk” deme lüksü.

- Topluluk davası diye de yeni bir dava türümüz var.

Dernekler ve diğer tüzel kişiler, üyelerinin veya mensuplarının yahut temsil ettikleri kesimin korunması için dava açabiliyor.

Burada anlamadıklarım var, birincisi, e bunu zaten tüzel kişilerin temsilcileri yapamıyor muydu?

İkincisi, “temsil ettikleri kesim” nedir? Üye ya da mensup değil, onu anladık. Ama ne? Gerçekten anlamadım. Mesela AKP %49 nokta küsür seçmeni temsil mi etmektedir? Nedir?

*
Dava Şartları – İlk İtirazlar

- 114 ile, bildiklerimize ek yeni dava şartları getirilmiş:

Gider avansının yatırılması (Şu ÇHD’nin iptali için dava açacağı avans.)
Teminat gösterilmesine ilişkin kararın yerine getirilmemesi
Derdestlik. (İlk itiraz değil miydi eskiden?)

- İlk itirazlar ise, 115’te,

Yetki
Tahkim
İşbölümü.

Başka ilk itiraz yok. Yerleşim yeri, derdestlik, kanuni noksanlık vs. ilk itiraz değil artık.

- Bu konuda en sevdiğim hüküm: dava şartları ve ilk itirazlar, ön incelemede karara bağlanmak zorunda. 138.

*
Yazılı Yargılama Usûlü

- Dava artık harcın ödendiği değil dava dilekçesinin kaydedildiği tarihte açılmış sayılıyor.

- Dava dilekçesinde 119/2’nin aradığı eksiklikler var ise, hakim bir haftalık kesin süre veriyor; eğer bu kesin süre içinde tamamlanmazsa dava açılmamış sayılıyor. Aynı şey cevap dilekçesi için de geçerli, bu sefer de cevap vermemiş sayılıyoruz.

- Delillerimizi dava dilekçesinde belirtmeli, üstelik hangi delilin hangi beyanımızı ispat edeceğini de yazmalıymışız.

Bunu yaparken, karşı tarafın cevap dilekçesini görmemiş olacağız. Gerçi şimdi de pek çok zaman görememiş oluyoruz ama insanı peşinen bu kadar sıkıntıda bırakmak bana sevimli gelmiyor. Eğer cevabı –ve haliyle karşı tarafın delil listesini- gördükten sonra ek delil sunabiliyorsam ne ala. Ki neden sunamayayım... Aksi takdirde dünyanın en saçma şeyi olur bu.

- Dava açarken tüm harç ve gider avansını yatırmak zorundayız.

Ya tamam da, diyelim tanık dinlenmeyecek bir dosyada tanık deliline dayandım, masrafımı da verdim, ama dinlenmedi. Ne olacak?

Keşif yolluğunu yatırdım ama keşif yapılmadı?

Daha, 100 lirayla açılacak davanın kaç yüz liraya çıkacağını hesaplamıyorum bile. Ya adam zaten işçi, 3 aydır alamadığı için dava açtığı maaş zaten asgari ücret, sen bu insandan alacağı kadar harç yatırmasını nasıl istersin?

Böyle bir şey olabilir mi ya?

- Karşı tarafın açık rızası halinde taraf değişikliği yapılabiliyor.

- Taraf gösterilirken yapılan maddi hataların düzeltilmesi için ise karşı tarafın izni gerekmeksizin hakim kararı yetiyor.

- Cevap süresi iki hafta. Dedik ya, süre dedin miydi direktoman iki hafta. Mesela replik ve düplik için de öyle.

- Süre uzatım ise, artık öyle duruşma gününe kadar filan olmuyor. Bir ayı geçmemek üzere oluyor ancak.

- Ön inceleme diye bişey geldi. Duruşmalı filan hem de.

Öyle bir aşama ki bu, bitmeden tahkikata geçilmiyor. Hatta, ön inceleme bitmeden ve gerekli kararlar alınmadan tahkikata geçilmesi hakimin sorumluluğunu gerektiriyor.

Çok güzel de, nasıl olacak ki bu? Şimdi nesela, dosyaların tensip kararları ve zabıtları, hakimlerin derin incelemeleri neticesinde mi çıkıyor? Hakim dava şartlarına bakacak, sonra verecek matbuyu verecek matbuyu... Sorumluluğu nasıl çıkaracaklar bilemiyorum.

- Ön inceleme, dilekçelerin karşılıklı olarak verilmesinden sonra yapılıyormuş. Şimdi bu şöyle mi yani, dava ve cevap dilekçeleri karşılıklı tebliğ edilecek, sonra ön inceleme başlayacak, en sonunda da duruşma günü mü verilecek? Dilekçeler derken, replik düplik de bunun içinde mi? (Bu konuda fikir edinmek için bkz. aşa. 141)

Davayı açtıktan 1.5 sene sonra filan olacak yani duruşma. Benim en net anladığım bu.

- Ön incelemeye geçince, taraflar sulhe veya arabuluculuğa teşvik edilecekmiş.

İşte koca HMK’nın anafikri budur arkadaşım. Harçlar zaten pahalı, bir de tüm masrafları peşin alıyorsun, duruşma gününü de 1.5 sene sonraya veriyorsun ki, vatandaş bıksın ve “Tamam ulan yeter ki bitsin şu iş” diyerek sulhe arabulucuya razı olsun.

Vaktiyle devletin “Uğraşma, uzlaş” sloganı için de söylemiştim, “devletin kendi kendisiyle başa çıkamadığına dair daha büyük bir ironi olamaz” diye. Önceki beyanlarımı tekrar ediyorum. Devlet yargı mekanizmasını doğru düzgün işletemeyince, “E madem arabuluculuk diye bir nane çıkaralım, herkes işini nasıl çözüyorsa çözsün” diyor tam olarak.

Bir “ihkak-ı hak yasaktır” vardı, ne oldu ona?

- Ön inceleme oturumda eğer taraflar anlaşamazlarsa, anlaşmazlık noktalarının ne olduğu tek tek tutanağa geçirilecek. Tutanakta yer almayan hususlar, tahkikatın konusu olmayacak.

Bu ne şimdi? Hayır yani amaç ne? Gerçekten soruyorum, kuru muhalefette bulunmak istemiyorum çünkü.

ABD filmlerinde gördüğümüz davalı ve vekilinin, davacı ve vekilinin artı elbet bir de hakimin bulunduğu “ön inceleme toplantıları” mı giriyor hayatımıza? Artık biz de mi pazarlık edeceğiz, bizim de mi toplu tazminat davalarımız olacak? Ne kadar mutlu oldum anlatamam.

- İddia ve savunmanın değiştirilmesi yasağında önemli değişiklikler var! 141.

Maddeyi aynen alıyorum çünkü çok önemli:

“Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleriyle serbestçe, ön inceleme aşamasında ise, ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia ve savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilir. Ön inceleme duruşmasında taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmezse, gelen taraf onun muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmasını genişletebilir. Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez.”

Şimdi,

1. Dava, cevap ve replik/düplik’i gönderdik. Replik’te davayı, düplik’te cevabı istediğim gibi değiştirebiliyoruz.
2. Ön inceleme aşaması bu dilekçelerin tamamlanmasından sonra başlıyor, bu aşamada ancak karşı tarafın rızasıyla değiştirebiliyoruz.
3. Fakat karşı taraf ön inceleme duruşmasına mazeretsiz olarak gelmezse de yine değiştirebiliyoruz.
4. Duruşma safhasında ise, karşı tarafın muvafakati olsa da değiştiremiyoruz. Oyuncak değil bu tabii. Başta istediğimiz gibi değiştirdik, hevesimizi aldık, davayı süründürecek neyimiz varsa ortaya döktük, şimdi ders vakti.

Bir de, “mazeretsiz katılmamak” dediğin şey çok su kaldırır. Başka yerde duruşman olduğu zaman, o duruşmaya ilişkin davetiyeyi ya da duruşma gününü gösteren duruşma zaptını eklediğin zaman bile hakim kabul etmeyebiliyor. “Ofisinizde başka avukat yok mu, başkasını gönderin” diyen hakimler var. Böyle bir hakime çattık diye, karşı taraf istediği gibi mi takılacak? Hadi hakimin o gün mazeret kabul etmezliği tutarsa, bir sebepten? Aferim.

- Hak düşümü ve zamanaşımı süreleri meselesi, tahkikat öncesi karara bağlanmak zorunda. 142.

İşte bunu gerçekten sevdim, şu koca kanunda belki de en sevdiğim madde bu oldu. Ya arkadaş, cevap dilekçesinde basbas bağırıyoruz “zamanaşımı diye bir şey var” diye, hakimler buna rağmen gözümüzün içine baka baka esasa giriyor. Hala bilirkişi, hala rapor... Efendim esasla birlikte karar verecekmiş. Yahu zaten benim dediğim şey esasın “varlığına” ilişkin, sen daha neye karar veriyorsun, neyin peşindesin? Bir anlasam... Bakalım bu madde işleri değiştirecek mi.

- Zamanaşımının ıslahla öne sürülebileceği düzenlenmiş. İyi olmuş gerekliydi. 176

- Islah halinde yeni dilekçe verme süresi üç günden bir haftaya çıkarılmış.

- Kötü niyetli ıslahın dikkate alınmayacağı düzenlenmiş. 182.

Hacı kötü niyetli ıslah ne ya? Nasıl olur ki bu? Hem ben karşı tarafın iyiliğini neden düşüneyim ki, husumet yöneltmişim adama? Biri bana anlatsın.

- Hukuka aykırı delilin tespiti halinde, diğer taraf bu yönde itiraz öne sürmese dahi delilin caiz olmadığına karar verilecek.

Bizim hakimler çok güzel uygular bunu gerçekten.

- Delil sözleşmesi konusunda yine tacir aleyhine değişiklik var. 287

Taraflardan birinin ispat hakkının kullanımını imkansız kılan veya fevkalade güçlendiren delil sözleşmeleri geçersiz olacakmış. 287/2

İyi olmuş. Şimdi son duruma bakalım: Yeni BK’ya göre genel işlem şartı kullanamıyorlar, HMK’ya göre de hem yetki hem delil sözleşmesi yönünden kısıntılar var. Oh, müstehak.

- Senet dışında “belge” diye de bir şey gelmiş. Senet ve diğer yazılı delil türlerinin üst kimliği mahiyetinde. Bkz. 199

Yazılı veya basılı metin, senet, çizim, falan filan, fotoğraf, görüntü, ses kaydı, yani ne varsa belge olabiliyor. Ama öte yandan, başındaki “yazılı” kaldırılmışsa bile “delil başlangıcı” diye bir şey hala var? Senet ayrı delil başlangıcı ayrıysa belge diye bir üst başlığa ne gerek var ve daha önemlisi, belge maddesinde sayılanlarla delil başlangıçlarının ne farkı var? Bu konuda hiçbir fikrim yok.

- Bilirkişi raporuna itiraz süresi iki hafta olmuş. 281.

- Ouuvvv işte, devletimizin paralıdan taraf olduğunu gösteren bir madde daha. 293

Eğer avukatımız ve bilirkişiler dışında, dava konusunda uzman birilerini bulursak, bu uzmandan mütalaa alabileceğimiz gibi, kendisini duruşmaya getirip dinletebiliyoruz da.

(Bazı) Hocaların davalar için verdikleri mütalaalara yönelik gizli bir tarifeleri vardı zaten. Şimdi yasal oldu bunlar. Bir hoca ya da uzman bulup da parada anlaşamayanın kendi sorunu, bizi ilgilendirmez.

*
Basit Yargılama Usulü

- Öncelikle şunu bilelim, HMK’da iki usul var. Basit ve yazılı.
- Basitte ön inceleme sanırım yok, yani öyle bir şeyden bahsedilmemiş.
- Cevap dilekçesini iki hafta içinde veriyoruz.
- Ön inceleme safhası olmadığından, dava değiştirme yasağı davanın açılmasıyla, savunmayı değiştirme yasağı ise cevap dilekçesinin sunulmasıyla başlıyor.

- En fantastik olanı, mahkeme eğer “öyle uygun görürse” duruşma günü vermeden dosya üzerinden karar verebiliyor.

Valla ben hakim olsam, bariz işe iadelerde hiç duruşma günü filan vermem. Zaten madem tüm deliller cevapla sunulmayacak mı, işletmesel kararı ve şirket bilançolarını sunabiliyorsan cevapla sun, yok olmuyorsa çat diye işe iade kararına razı ol. Ama bu işler böyle olmayacaktır, orası ayrı.

Davalı vekili “savunma hakkının ihlali” diye temyiz eder, 21. daire temyizi yerinde görür kararı bozar, dava yerel mahkemeye geri gider, duruşma günü verilir. Bu aşama zaten iki sene. 1.5 sene de yargılama sürer, etti sana 3.5 sene. Diyorum ki “olaylar olaylar.”

Biri de çıkıp demiyor ki “Yau kıdem tazminatını kaldırmaya çalışıyoruz, bari işe iadeyi düzgün yapalım...” Niye desin ki? Bunların kafası ancak mesaiyi 6’da başlatmayı düşünmeye yetiyor.

- Basit usûl davalar iki duruşmada tamamlanacakmış. Duruşmaların arası 1 aydan fazla olmayacakmış.

Sanırım bu bir “kopyala+yapıştır” hatası filan. İsviçre’nin 1-2 milyon nüfuslu bir kantonundan almışlarla, normal.

- Davaları artık sadece tek bir kere yenileyebiliyoruz! 320/4. O yenilemeden sonra tekrar takipsiz bırakırsak dava açılmamış sayılıyor!

*
Kanun Yolları

- Temyizde üç bin lira olan duruşma sınırı 60 bine çıkarılmış.

Yargıtay diyor ki “Sakın gelme, sözlerim kayıp...”

- Karar düzeltme yolu yeni kanunumuzda yok! İstinaf gelecek diye tashihi koymamışlar ama bu istinaf da Godot oldu öte yandan. Bakalım o gelene kadar bizim tashih gerektiren davalar ne olacak.

Arada ziyan olan “kobay dosyalar” için de “eğitim zayiatı” derler artık.

*
Geçici Hukuki Korumalar

- İhtiyati tedbir talebinin reddi halinde kanun yoluna başvurma hakkımız düzenlenmiş. 391/3.

O yol temyiz ise gerçekten çok etkilendim, çok işlevsel olmuş.

- Devletin teminat yatırmaktan muaf olduğu madde çıkarılmış.

- İhtiyati tedbir uygulanmasının bir hafta içinde uygulanması zorunluluğu getirilmiş, aksi takdirde karar kendiliğinden ortadan kalkıyormuş.

- Tedbir sebebiyle menfaati zarar gören kişiler de tedbir kararına itiraz edebileceklermiş. İtiraz üzerine verilen karara karşı kanun yolları bile varmış. Uuu beybi.

- İhtiyati tedbirden sonra dava açma süresi on günden iki haftaya çıkarılmış.

- Haksız ihtiyati tedbirden kaynaklanan tazminat davası açabiliyormuşuz artık. Fakat bir yıllık zamanaşımına tabiymişiz. Süre, hükmün kesinleşmesinden veya tedbir kararının kaldırılmasından itibaren başlıyormuş.

*
Benden bu kadar. Sırada TTK var ama o çok fazla uzun biliyorsunuz, herhalde 3-5 aya ancak okur da yazarım :)

Çok sevgiler,
Göksun.