28 Mart 2013 Perşembe

Tahliye ettiremediğim olmadı, yalan yok.

Geçenlerde, "Anadiliniz İstanbul Türkçesi olursa lütfen, teşekkürler." diyerek, aksanı yüzünden aşağılanan çocuktan bahsetmiştim. Çocuk, ağır ceza mahkemesinde "yapmamışam" diye ifade verdiği için başkan tarafından küçük görülmüş ve aksanı duruşma zaptına geçirilmişti.

O celsede, çocuğun tutukluluk halinin devamına karar verildi. Ben de buna süresi içinde bir üst mahkeme nezdinde itiraz ettim.

Bugün duruşmadan önce dosyaya tekrar baktım, itirazım kabul edilmiş, çocuk celse arasında tahliye olmuş.

Duruşmaya Sezer'le girmeyi planlıyorduk, fakat tahliye kararı üzerin buna gerek kalmadı, yalnız girdim. Bu sefer başkan, bırak laf etmeyi, yüzüme bile bakmadı - ki bakmasın da zaten.

Buradan çıkan sonuç:

1. Demek ki tutukluluğa itiraz dilekçesi de işe yarayabiliyormuş. (Dilekçemi yer yer "Daha neler Göksun" diyerekten elden geçiren Sezer'e ayrıca teşekkürler.)
2. An itibariyle tahliye başarım yüzde yüz - çünkü bu yaptığım ilk tutukluluk itirazıydı ahahaha

Bir de şu uyarıyı yapmak isterim; olur da duruşmada size destek olması için İstanbul Barosu'ndan yardım isterseniz, pek sonuç beklemeyin. Ben hem Avukat Hakları'na hem de Çocuk Hakları'na gözlemci talebi gönderdim, dilekçem Avukat Hakları üzerinden işleme konmuş, yönetim kurulu benim bu duruşmaya birini göndermeye karar vermiş. Fakat gelen giden olmadı. Gerçi gelmesine karar verilen meslektaş duruşmadan sonra "kusura bakmayın yetişemedim" diye aradı ama, o duruşma çok çetin geçebilirdi ve ben yalnız olabilirdim.

Bir de şimdi bunu yazarken jeton düştü, meslektaş beni neden sabit telefondan aradı ki? Belki şarjı bitmiştir, "Hala adliyede misiniz?" diye sordu çünkü. Evet ama çıkıyorum dedim.

Neyse bu da böyle güzel bir anı. Bugün çok mutluyum :)

25 Mart 2013 Pazartesi

Devleti dolandır ama SGK'yı asla!

Bunu aslında Twitter'a yazacaktım ama sığmayacak.

Yeni Sağlık Uygulama Tebliği'ni okuyorum, dün çıktı. Açabilirseniz buyrun: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/03/20130324-3.pdf

Açılmıyor, çünkü 300 küsür sayfayı .jpeg olarak .pdf'leyip koymuşlar. Yani hem yüklenmiyor, hem de içinde arama yapamıyorsun.

Bir devletin hasta vatandaşını bu kadar ıvır zıvır-idari kural-ilaç temin sınırı-katılım payı zamazingosu- raporun şu kadarsa bu kadar köfte gibi şeylerle uğraştırmasının insanlığını sorguluyorum.

Diyeceksiniz ki, ama kötüye kullanım, sahte reçeteler, ilaç israfı falan.

Abi bırak allaşkına, sen bugün hayali şirket kuran adamın peşine bu kadar düşmüyorsun, şurada iki sayfa reçetenin derdine mi yanalım?

Evet, sahte reçete - sahte rapor olayları SGK'yı ve devleti gerçekten çok zarara uğratıyor. Ama bir anonim ortaklığı bugün tek imzayla kurup milyonlarca dolarlık hayali faturayı kimseye çaktırmadan muhasebeleştiriyorsan, hastaların peşine bu kadar düşülmesi hiç samimi değil.

Bence yolsuzluk yapacaksanız, gidin hayali ihracat yapın. Yakalanma riski daha az. Sahte reçete olayı yaş abicim, orada bir Sağlık Uygulama Tebliği var Allah seni inandırsın, içinden çıkanın ömrü çıkıyor.

Sahte reçeteyle hayali ihracatın ahlaken hiçbir farkı yok. Ama insanlara "şirket kurma!" diyemedikleri için, "hasta olma!" diyorlar. Gerekirse "Benim şirketim gerçek, hesaplarım da doğru, işte buyrun her şey ortada" diyebiliyorsun. Fakat "Ya vallahi hastayım ben" diyene kadar zaten ölmüş olduğun için, itirazın pek anlamı da kalmıyor.

Sahteciliğin önüne geçmek için sermayeyi karşısına alamayan, hastayı resmen parmağında oynatıyor. Hastalar canının derdindeyken bir de bunlarla mı uğraşsın, onların da sesi çıkmıyor haliyle.

Hastasını bu kadar sahtekar yerine koyan, onu iyileştirmek için bu kadar bin dereden su getiren, vatandaşına bu kadar saygısız bir devletin vatandaşları olarak, hasta olacağımıza ölelim daha iyi.

21 Mart 2013 Perşembe

Barış dediğin, bir pazarlık unsuru.

Selam,

Biraz önce Abdullah Öcalan'ın beklenen mektubunun bir kısmını dinledim. Karışık duygular içindeyim, bunu geçen pazar günkü baro genel kuruluna bağlayasım var ama dur bakalım becerebilirsem...

Baroya bağlamak isteyişimin sebebi, bu örgütlerin artık Birgül Ayman Güler kafasında olduğunun izah gerektirmeyecek kadar açık olması. Kürt algısının ve barış özleminin kaydettiği aşamayı bir uç olarak değerlendireceksek, bunun diğer ucu barolarda iyice palazlanan ulusalcı algıdır.

MHP çizgisini ise artık ciddiye almıyorum. Dünya artık orta sağ ve orta sol arasında dönüyor, şu zaman için MHP'nin söyleyecek herhangi bir sözü kaldığını düşünmüyorum.

Kürt hareketinin çıkışını, yükselişini ve geçirdiği evreleri bence yeteri kadar bilmiyorum. Fakat bu hareketin artık "konuşulmaya başlandığı" son yıllarda görülen hep şudur ki, insanların temel talepleri tanınmak ve saygı görmekti. Her vatandaşa Türk demekle hiçbir şeyin hallolmadığını hepimiz gördük; çünkü biz Türk demekle kalmayıp o insanları fiziken de Türkleştirmek istedik. Anadillerini unutsunlar, bizim olduğumuz yerlerde yaşamasınlar, kendi topraklarında da ne halleri varsa görsünler diye bekledik. Ama sorsan, hepimiz hep Türk ve eşittik. Hadi lan oradan, terbiyesizler.

Tam artık Kürt meselesi konuşabildiğimiz bir zemine taşındı diyorken, konunun Tayyip Beyefendi Hazretleri tarafından bir pazarlık unsuru olduğu ortaya çıktı. Bunun ortaya çıktığı ilk anı hatırlamıyorum, fakat Anayasa değişikliği süreci filan hep bunun örnekleriydi.

Bu arada terminolojiyi netleştirelim, ben PKK ya da başka herhangi bir örgütle, terör örgütü olup olmaması hiç fark etmez, görüşülmesinden rahatsız değilim. Elbette görüşülür ve görüşülmelidir. Pazarlıktan kastım uzlaşmaya yönelik konuşmalar değil, konunun asıl ilgilisi olan halkların hiç düşünülmediği karşılıklı vaad sunumu.

Bu görüşmelerin "el altından" yürümekte olduğuna dair hislerimizin zaten yoğun olduğu bir dönemde, Leyla Zana çıkıp "In Tayyip we trust" tadında açıklamalar yaptı. (Şurada bulabilirsiniz: http://koridorda.blogspot.com/2012/06/leyladan-gecme-fasl-ve-bir-efsanenin.html) Oslo görüşmeleri, Fidan olayı, şudur budur derken, baktık ki Abdullah Öcalan'ın görüşme tutanakları ortaya çıkmış.

Öncelikle şunu araya sıkıştırayım, bu tutanakların başbakandan habersiz "sızdırıldığına" filan tırnak kadar inanmıyorum. Ortada Abdullah Öcalan'la yapılmış bir görüşme ve bunun uzun tutanakları olacak da, bu kadar önemli bir belge Milliyet'te yayınlanarak sızdırılmış olacak? Bir kere bu yayın gerçekten istenmiyor olsaydı, iş Milliyet'e değil Özgür Gündem'e filan düşerdi. Bir de neymiş efendim fotokopide sızdırılmışmış. Çünkü lise-1 matematik sınav soruları bu, o yüzden gittik köşedeki kırtasiyede çektiriverdik, elemanlar da densizse demek ki...

Bu tutanakları okurken, uzun zamandır aklımızda olan ama ihtimal vermek istemediğimiz bir şeyin bu kadar ayan beyan önümüze konabiliyor olmasından vallahi utandım. Özetle, Kürt hareketinin önderi olarak görülen Apo, meğersem I. Tayyip kafasını destekleme eğilimindeymiş.

Benim o tutanaklardan anladığım şu ki; biri padişahlık öbürü derebeylik istedi, oturup uzlaştılar. Yalnız tabii Apo'nun halk desteğini kaybetmemesi lazımdı, o yüzden Mandela ayağına yattı. Hapiste hidayete eren demokrasi havarisi haline getirildi. Bu arada adını da sürece uygun olarak İmralı olarak değiştirme işini basın halletti zaten. Hz. Tayyip ise, 2010 Anayasa değişikliği ile iyimser solcuları zaten kendi saflarına çekmişti, ondan sonraki faşizan eylem ve işlemleriyle eski tabanını unutmadığını da gösterdi. Yani herkes, kendi hedefindeki kitleye gayet güzel ulaştı, şartlar olgunlaştı. Savaştan bıkmış insanların önüne barış söylemiyle gelince, saltanatı meşrulaştırmanın yolu da açılmış oldu.

Yalnız bu arada enteresan bir gelişme olarak, Sakine Cansız öldürüldü. Neler olduğunu hala bilmiyoruz. Fakat ben en başından beri, bu işi TC'nin tek başına kendi inisiyatifiyle yaptığına inanmıyorum. Burada sorulması gereken soru bence şudur; eğer bunu hükümet yaptıysa PKK neden cevap vermez; eğer PKK yaptıysa hükümet bunu nasıl kullanmaz? Abdullah Öcalan'ın açıklanan tutanakları ve bugün okunan mektubundan sonra benim düşünceme göre, bu işte PKK'nın parmağının olma ihtimali de düşünülmelidir. Neden Sakine Cansız, örgütün hükümetle olan pazarlığından rahatsız olan ve bu zemini kaypak bulan biri olmasın? Kendisinin özellikle kadın Kürtler için önemli bir figür olduğunu biliyoruz, PKK içinde Abdullah Öcalan karşıtı bir gruplaşma olacaktıysa Sakine Cansız belki de bunu başlatabilecek biriydi.

Okunan mektubun birkaç farklı etkisi var.

İlk olarak, Diyarbakır'da 1.5 milyon kişinin toplanmış olmasının önemi asla ihmal edilmemelidir. Bu kitleyi başka hiçbir şey ya da hiç kimse bu şekilde toplayamazdı. Sanırım bunun en çok Abdullah Öcalan farkında ki, "pazarlık" bu kadar iyi gitmiş. Bu arada, siyasete saygım o kadar yok ki, geçen sene bu kişinin yaşam koşulları için açlık grevine giderek kendi canlarından geçmiş onlarca insan, bana göre sadece "koz olarak" kullanılmaya yaradı. Kusura bakmayın, lideriniz hakkında böyle de ileri geri konuşuyorum ama, önce tutanaklara sonra bugünkü mektuba bakınca, artık hakkında farklı bir şey düşünebileceğimi sanmıyorum.

Diğer husus, silahlı mücadelenin bırakılmış olmasıdır. Keşke bu noktaya yıllarca önce gelebilmiş olsaydık, fakat demek ki o zaman daha pazarlık bitmemişti. Bu zamana kısmetmiş.

Bu silahsızlık anlaşması, siyasi zeminin oluşması ve insanların şiddetsiz bir hayat sürmeleri bakımından elbette son derece önemlidir. Lütfen burada "onursuz barış olacağına onurlu savaş olsun" diyen bir dangalak olduğumu sanmayın. Benim burada sözünü ettiğim şey, liderlerin aslında düşündüğümüz kadar ulvi bir amaç peşinde olmama ihtimalleri.

Son olarak bu mektup, Marxist bir çıkışı olan ve dine değil toplumsal ihtiyaçlara dayanan bir hareketin, "İslam bayrağı" diyecek noktaya geldiğini gösterir.

Bu nedir allahaşkına? Abdullah Öcalan ne yapıyor, muhafazakarlaşan Türk halkına mı göz kırpıyor? Beyaz eşya dağıtıp din kardeşliği satarak oy alan AKP'ye "benim elim armut toplamıyor" mu diyor? Mektubunda da andığı "zamanın ruhuna" mı oynuyor? Bunların hangisi diğerinden evla?

Abdullah Öcalan'ın söyleminin dinselleşmesi, açık bir liderler uzlaşması örneğidir. Böyle olunca, bir taraf şiddeti bitirdiği için Tayyip'i, öbür taraf haklarının tanınmasını sağladığı için Apo'yu tanrısallaştıracak. İki liderin asıl amacının barıştan çok, bu tanrısallaşma zeminini sağlamak olduğunu düşünüyorum.

Netice olarak, barışın ancak pazarlık unsuru olduğu bir ülkemiz var. Bugünkü koşullarla barışta anlaşıldı, gün gelir devran dönerse insanların nelerle korkutulacağı netleşti, insanlara ölüm gösterildi ve sıtmanın nimetmiş gibi satılması süreci de başarıyla kotarıldı. Üç gün sonra anlaşma bozulur da tarafların birbirinden talepleri cevapsız kalırsa, artık ellerinde birbirlerinin üzerine sürecekleri iki koca halk olacak. Tebrikler.

Tepedeki siyasetin bu noktaya gelmesi süreci, elbette ki pek çok konuşmayı ve bir miktar bilinçlenmeyi de beraberinde getirdi. Artık "Kürt" demenin suç olmadığı bir zamandayız. Siyasi baskı ve yasaklar halen devam ediyor, özgürleşmeyi TRT 6'ya bağlayan boş kafalardan değilim. Fakat netice olarak, artık insanlar bu konuyu konuşur, tartışır ve barış istediğini yüksek sesle söyler hale geldi. ÇHD tutuklamalarına Kocasakal bile tepki gösterdiyse, bir şeyler değişmiş demektir.

Bundan zararlı çıkan kesim, öncelikle MHP oldu diye düşünüyorum. Kalmadılar çünkü. Diğer kesim ise, "MHP'lilerin beyaz çorapsızları" olarak gördüğüm ulusalcılar.

İnsanların artık etnik ayrımcılığın sonuçlarından yaka silktiği bir dönemde, bu kişilerin halen Türklüklerine sarılmalarını inanın ki anlamıyorum. Geçen pazar yapılan genel kurulda, bir önceki yazıda göreceksiniz, Mahmut Esat Bozkurt güzellemesinden Mustafa Kemal'in askerleri olmaya kadar her şey vardı; üstelik yalanlarla süslenmiş bir şekilde. Bu hala neyin kafası?

Birkaç bin tane avukat, bir iki sahne adamının şovmence konuşmalarını deli gibi alkışlayarak hangi hukuku nereye taşıdığını sanıyor? Dünya açık, gündem net: Sizin "sayın" denmesiyle bile ülkeyi böleceğini düşündüğünüz adamın mektubunu dinlemek için bugün 1.5 milyon kişi toplandı. Artık bu gerçeğe uyum sağlamak zorundasınız.

Adama istediğiniz kadar saygı duymayın. İstediğiniz kadar aleyhine konuşun. "Abdullah Öcalan çok çirkin ve ölsün bence" diye internet görselleri hazırlayın. Öcalan'la nasıl bir sorununuz olursa olsun, kendisini bu kişiyle temsil ettiğine inanan yüzbinler belki milyonlarca insanı yok sayamazsınız.

Yukarıda, Öcalan'ın kendi halkını pazarlık konusu yapmasını eleştirdim ve bunda ısrarlıyım. Fakat lideri eleştirmek, liderlik ettiği halka "çekil ayağımın altından" muamelesi yapmayı asla meşru kılmaz - zaten böyle bir hadsizliği meşru kılacak herhangi bir şey de yoktur.

Siz 3-5 bin avukat, kapanıyorsunuz bir genel kurul salonuna, kürsüde şov yapan kendi liderlerinizi alkışa boğarak ancak kendinizi tatmin ediyorsunuz. Savunma hakkının korunması için toplandığınızı söyleyip, anadilde savunma hakkına itiraz eden bir adama kürsü veriyor, bir de bu adamı elleriniz patlayana kadar alkışlıyorsunuz. Fakat dışarıda, sizin savunmayı dillere, hakları da kökene göre "uygun gören" kafanızı tarihe gömmek isteyen çok fazla insan var.

Tabii bununla birlikte, sol ittifakın son seçimde 3500 oyda kalmış olduğu gerçeği de var. Bunu düşünürken lütfen şunu göz ardı etmeyelim; bir topluluk ne kadar kalabalıksa ve galeyana gelmeye ne kadar hazırsa, o kadar kolay "pazarlık konusu" ediliyor. Aklınızda olsun; gün gelir bir milletvekilliği yarışında siz de "tebaa" olarak görülebilirsiniz.

Bahar bayramınız kutlu olsun,
Göksun.



*
Kişisel not: Bugün benim tek ders sınavını verip okulu bitirdiğim gün aynı zamanda. Diplomamda 21/03/2007 yazıyor. O tek dersin "insan hakları" olması da Tanrı'nın espri anlayışı olsun.



17 Mart 2013 Pazar

Ya bak Özge çünkü Atatürk tamam mı!

Selam,

Bugün baromuzun olağanüstü genel kurulu yapıldı, malum.

Hem oylama yapılmayacağından, hem de zaten amacı - sonucu belli bir genel kurul olduğundan, ben sadece kısa bir süre bulundum. Oraya giden herkesin amacı zaten belliydi, ortada bir farklılık yok ki beslenesin.

Yalnız bu farklılık olmayışı sanırım iyi olmuş, zaten barındırılmazmışız. Çünkü meğersem, biz oraya mesleğimizi korumaya değil, ırkımızı yüceltmeye gitmişiz. Bizim ""her şeyin üzerinde" sandığımız adaletin de bir etnisitesi varmış. Ama neyse ki biz etnisitelerin en şanlısına mensup olduğumuzdan, hadi yine iyiymişiz.

Ben saat 2'ye doğru oradaydım, ÇHD'li Güray Dağ'ın konuşmasının sonuna yetiştim. Açıkçası salona da girmedim. Bir yandan standlardaki kitaplara bakıp bir yandan dinlerken, kulağımda kalan şey şu oldu:

"Son olarak şunu söylemek istiyorum; eğer avukatlara yönelik operasyon ilk yapıldığında baro yine bu şekilde tepki verebilseydi, bugün bu hale gelmeyecektik."

Bunu duyunca  bir alkış bir tepki bekliyor insan değil mi? Çıt çıkmadı. İnanamadım. Yani tamam, kıyametin kopmasını beklemiyorum, baronun tıyneti belli. Ama en azından, sırf konuşma bitti diye  bile, insan nezaketen alkışlar ya. Ki iki gram izan sahibi hangi insan evladı, Güray Dağ'ın bu söyleminde yanlışlık bulabilir? Meslektaşlarımız KCK'dan alınırlarken "biz o fotoğrafın içinde olamayız" diye kapris yapıp, aklı ancak ucu kendine dokununca başına gelen ben miyim? (Bu konudan olağan gelen kurulu anlatırken de söz etmiştim, burada: http://koridorda.blogspot.com/2012/10/2012-genel-kurulu-bir-fotografn-hikayesi.html)

Ondan sonra Eminağaoğlu başladı, ben kitaplara bakınmaya devam ettim. Yeri gelmişken belirteyim, bilginin bu kadar pahalı olması da az insanlık dışı değil. Gelmişsin şu yaşına, kocaman profesör olmuşsun, kitaplarını bu fiyata satmanın anlamı nedir? İhtiyacın mı var? Yazdığın herhangi bir mütalaadan zaten dünyanın parasını almıyor musun hocam, yapma allahaşkına yapma bunu ya. Ayıp.

Eminağaoğlu Bey, şahsen tanımadığım ama uzaktan uzağa da pek hoşlanmadığım biridir. Nitekim hislerimin doğruluğu kesin olarak kanıtlandı bugün.

"Verdiği Mahmet Esat Bozkurt Hukuk Ödülü'nü almış olmaktan gurur duyduğum İstanbul Barosu..."

Halbuki ben bu isimde bir ödülün verilmekte olmasından dahi utanıyorum, onu nasıl yapalım?

Ödülün isminin değiştirilmesi meselesi yeni değil, hep vardı. Bu hep istenir, baro hep reddeder. Çünkü Mahmut Esat Bozkurt çok büyük bir hukukçu olduğundan ve Bozkurt-Lotus davasından dolayı.

Şimdi arkadaşlar bir konuda netleşelim, kimse Mahmut Esat Bozkurt'un küçük ya da önemsiz olduğunu söylemiyor. Kanunları hazırlamış mı, evet. Bakalık yapmış mı, yapmış. Uluslararası dava kazanmış mı, o da tamam. Bunlara itiraz eden yok ki.

Fakat siz neden, bu kişinin "Türk'ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir." demiş biri olduğu gerçeğiyle yüzleşmiyorsunuz?

Hadi yıl bindokuzyüzyirmiküsür, dönemsel olarak bunları duymak mümkün. Fakat şimdi? İki binler? Yirmi birinci yüzyıl? Hadi dünya çapında da düşündürmeyeyim sizi, aklınızı açmaya çalışmak gibi bir zahmete de katlanmayın, 20 yıl önce adını anmayacağınız kişiyle bugün pazarlık yapılıyor olması?

Dünya değişiyor hanımlar beyler, birazcık algı, birazcık izan. Kaldı ki, devletimizin uluslararası yargılamada başka büyük bir zaferini bulamıyorsanız, tek başına bu bile utanç vesilesi olmaz mı? Buna rağmen şu zamanda kalkıp Mahmut Esat Bozkurt adına verilen ödülden onur duymak nedir?

Biraz önce Güray Dağ'a tepkisiz kalan salon, nedense bu ödülden gurur duyma söylemini alkışa  boğdu. Hah işte baronun aklının dibi bu - diyorsanız yanılıyorsunuz. Daha dibi de var.

O arada salona girdim, bir bakayım diye. Bir Angara Başganı Metin Feyzioğlu çıktı.

Metin Başkan da, Ümit Başkan'dan cevval olmasın, ulusalcıların gözbebeklerindendir. "Sahne performansı" da tam kendisinden beklendiği üzere, genel kurula değil mitinge gelmiş gibiydi.

"Haksızlık nereden ve nasıl gelirse gelsin, biz onun karşısında dururuz. Bu İstanbul'da da böyledir, Diyarbakır'da da, Şırnak'ta da."

Şimdi ben bu söyleme kalkıp "yalan" desem, hakaret suçu işlemiş olmaktan çekinirim. Üstelik de haşa, koca Metin Bey'e yalancı diyecek halim yok. Fakat sanırım, kavramlardan farklı şeyler anlıyoruz.

Benim haksızlık kavramıma, mesela, Diyarbakır'daki meslektaşların "alınmış olması" da giriyor. Fakat Metin Bey "Yok o haksızlık değil; onlar da mesleki faaliyetten alındı tamam ama o başka bu başka" kabilinden düşünüyorsa bilemem. (Hep bu örnekten gidiyorum ama bence en çarpıcısı bu; karşı durduğun siyaset susturulunca tamam, sıra sana gelince ooovvv.)

Derken yine Türk milletine bağladık, yine Mustafa Kemal'in askerleri olduk, yine falan filan. Salon alkıştan yıkıldı, orada o an bir kıyamet koptu. Tam o kıyametin ortasına, Ankara Barosu sıralarından marş gibi bir şeyler duydum. "Ah-ha Onuncu Yıl Marşı'na girsinler de tam olsun..." dedim ama, ne olduğunu anlamadan gelen ses kesildi. (Bu arada, Metin Bey şovunu yaparken bizim başkan hırslanmış mıdır bilemiyorum.)

Arkadaşlar bir konuda anlaşalım, benim Mustafa Kemal'den yana gerçekten bir rahatsızlığım yok. Dönemini oturup layıkıyla araştırmadım, uyguladığı sisteme hakim değilim. Ama 1938 yılında hayata veda etmiş birini şimdiki her olumsuzluktan sorumlu tutacak kadar densiz de değilim. Yani beni Atatürk alerjisi olan insanlardan sanmayın.

Fakat kendisine sevgim ve saygım var diye, Atatürk (c.c) kafasında da değilim izninizle. Ya nasıl bu kadar put kafalı olunabildiğini anlamıyorum, tamam ülkeyi Atatürk kurdu evet, adına para bastık, ilkelerini okuduk öğrendik, cebindeki saat miydi Kur'an mı bunu tartıştık iyi güzel de, abicim biraz "aşalım" artık kendisini ya. 1923 zihniyetiyle mi yönetilelim hala? Ki o zamanın zihniyetiyle yönetileceksek, 1800'lerden sonra özellikle Balkanlardaki tüm etnik gruplar çatır çatır  bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kürtleri de bırakalım dönerlerse bizimdir o zaman. Kendinizle çelişiyorsunuz.

Diyeceğim şu ki, sırf böyle adamlar yüzünden vallahi Atatürk'ten soğur insan. Buna "kötü imam adamı dinden eder" benzetmesi yapabilirsiniz. Fakat ben aslında biraz daha acımasızım.

Bildiğimiz gibi, artık "yükselen trend" dindar olmak. Sarık takanın cezasında indirim yapılan bür ülkede yaşar olduk. Bir insanı sırf sarığına-türbanına bakarak değerlendirmenin ne kadar saçma olduğunda sanırım hepimiz hemfikiriz. Bunların göstermelik olduğunu, namaz kılmanın insanı iyi biri yapmayacağını, asıl imanın kalpte bulunacağını söylemeyen çıkar mı, hayır. Peki o zaman, bu mantığı Atatürkçülükte neden kurmuyorsunuz? Her Atatürk sevene ağam-paşam mı diyelim? Her Mustafa Kemal diyen vatanı mı kurtarıyor? "Ben her zaman haklı olduğum gibi son derece de demokratım, çünkü Atatürk!" Ya bırak allahını seversen. Atatürk'ten anladığı kuvayi milliye özentiliği; sonra kalkmış Vehhabi'lere çamur atıyor. Halbuki aradaki tek fark, Atatürk'ün üzerinden henüz 1500 sene geçmemiş olması.

Fakat her zamanki gibi, beni utandıran asıl şey, başkanların konuşmaları değil bu konuşmaların bu kadar takdir görmesi. İnsanların kitlesel davranışlarını gördükçe, distopyalara bir yandan daha da inanıyor, bir yandan en karasını bile yetersiz buluyorum.

Ne düşünüp nasıl biri olacağımıza üç-beş kişi karar veriyor ya, ben böyle dünyanın terazisini devireyim.

Hörmetler,
Göksun.


*
Not: Mahmut Esat Bozkurt'un "vecizelerini" bulmak için Google'a baktığımda, sadece marksist.org'da düzgün bir yazı bulabildim. Bozacı - şıracı ilişkisi gibi görünsün istemiyorum fakat yapacak bir şey yok, sadece orada bulabildim. Buyrun, Umut Sarıkaya'nın Hitler'li Almanlık karikatürünün kaynağını görün: "İnsanlığı çok severim. Lakin Türkçülüğü daha çok." http://www.marksist.org/haberler/4713-kilicdaroglunun-ovguler-duzdugu-fasist-mahmut-esat-bozkurt

16 Mart 2013 Cumartesi

Kullanmadığım hukuk kitaplarım var, isteyen alsın.

Arkadaşlar selam,

Kitaplığımı temizliyorum. Pek umutlu değilim açıkçası ama, eğer aşağıdaki kitapları almak isteyen varsa gelsin alsın, yoksa kapının önüne koyacağım.

Aralarında roman ya da edebi eser yoktur. Tamamı hukuk, kısmen eski mevzuat. Yine tamamı temiz, hatta bazıları hiç açılmamış.

- Patentin Hukuki ve Cezai Korunması, Şaziye Yurtsever, Adalet 2005 (Sıfır)
- Organ ve Doku Nakillerinde Hekimin Cezai Sorumluluğu, Ahmet Taşkın, Adil 1997 (Sıfır)
- Radyo ve TV yoluyla Kişilik Haklarının İhlali ve Hukuksal Koruma, Sevil Aydın, Adil 1998 (Sıfır)
- Sabıka Kaydının Silinmesi Yasal Hakların İadesi, Dilekçe Örnekleri, Dilaver Aygen, Adil 2003 (Sıfır)
- Medeni Usûl Hukuku, İsmail Ercan, Savaş 2005 (Bu aslında KPSS hazırlık kitabı ama ders notu olarak kullanmıştım ben.)
- Ceza Hukuku, Hakan Hakeri, Seçkin 2005 (Eğer cezadan geçemiyorsanız faydalı olabilir, ders notu gibi kitap.)
- Medeni Usûl Hukuku, Pekcanıtez - Atalay - Özekes, Yetkin 2004
- İçel, Karşılaştırmalı Ceza Hukuku Yasaları, Beta 2002 (Değişiklik ekiyle.) (Yalnız bu sadece kanun arkadaşlar. Maddelerin altında Alman Kn. md. şu, Avusturya Kn. md. bu yazıyor.)
- Seçkin Yayınları'nın küçük boylarından:

. Vergi mevzuatı, 2003
. HUMK ve ilgili mevzuat, 2004
. Borçlar Kanunu, 2003
. Anayasa 2002 ve 1995
. TCK -CMK vs mevzuat, 2005

İsteyen varsa ki lütfen olsun, Moda'da oturuyorum. Haberleşelim.

Esenlikler,
Göksun.

*

Arkadaşlar şu kitaplar az önce gitti:

- Medeni Usûl/İcra İflas/Tebligat pratik çalışma kitabı, Timuçin Muşul, Legal 2005 (Olabilecek en temiz ikinci el.)
- İcra Hukuku Analizleri, Gaul & Yıldırım, 2004 (Nevhis Yıldırım'ın öğrencilerinin işine yarayabilir, Nevhis Hoca Gaul'e bayılır.) (Nevhis dedik ve şimdi üstümüze kara bulutlar çökecek. Oh okulu bitirten Rabb'ime şükürler olsun.)

- İcra ve İflas Hukuku Pratik Çalışmaları, Abdürrahim Karslı, Alternatif 2006 (Tek dersi bununla geçtimdi. Manevi değeri olsa da I HATE İCRA.)
- Elektronik Sözleşmeler, İpek Sağlam, Legal 2007 (Sıfır) (Gerçi başına adımı yazmışım, o kadar.)
- Suçta Araç OLarak İnternetin Teknik ve Hukuki Yönden İncelenmesi, Sevil Yıldız, Nobel 2007 (Sıfır)
- Türk Rekabet Hukuku, Pelin Güven, Yetkin 2003(Sıfır)
- Rekabet Hukuku, Yılmaz Aslan, 1997 (O devasa pembe kitap değil, 300 sayfa bu. Ben de ikinci el almıştım, ama kapladım filan.

Ayşegül Hanım'a teşekkürler :)

15 Mart 2013 Cuma

Sevmenin süresini bilemem de, boşanmak 15 dakika.

Selam,

Başa gelmesi pek istenecek bir şey değil tabii ama, olur da boşanmak isterseniz bilmeniz gerekenler var.

"Anlaşmalı boşanma" kavramını duymuşsunuzdur. Hani çiftler gidip iki günde - tek celsede boşanıyor filan. Evet var böyle bir şey; fakat hakimin karşısına çıkıp "İkimiz de boşanmak istiyoruz, bizi boşayın bence" demekle olmuyor.

Öncelikle bilmeniz gereken şu ki, anlaşma dediğimiz sadece "boşanma isteğinde anlaşma" değil. Çocukların velayeti, tazminat veya nafaka tutarları, bunlar istenmeyecekse istenmediği, evlilik içinde alınan malların paylaşımı... Bunların tamamında anlaşmış olmanız gerekiyor. Aksi takdirde, iki taraf da boşanmak istese bile o artık anlaşmalı değil çekişmeli boşanma olur. Uzun sürer, daha masraflı ve yorucudur. Fakat ben şimdi anlaşmalıdan bahsedeceğim. (Bu arada, çekişmeli boşanma davalarından hoşlanmıyorum, bence o yola hiç girmeyin.)

Eğer çocuğunuz ya da malvarlığınız yoksa, anlaşmalı boşanma protokolü dediğimiz şey en fazla yarım sayfadan ibarettir. Fakat bunlar varsa, artık Allah ne verdiyse yazmak zorunda olduğumuz için, sayfalar da alabilir.

Sırayla, dikkat edilecek hususlar:

1. Eğer zaten bir avukatınız varsa dahi, sizden boşanma için yeni bir vekaletname çıkarmanızı isteyecektir. Çünkü boşanma vekaletnamesi diğerlerinden farklıdır, fotoğraflı ve özel yetkili olur, mahkeme dosyasına da aslı sunulur.

2. Anlaşmalı boşanma için, evliliğinizin üzerinden en az bir sene geçmiş olmalı. Bir seneden daha az süren evliliklerde anlaşmalı boşanma talepleri reddediliyor. Ha siz yine de anlaşır hakimi de ikna ederseniz o ayrı. 

3. Dava dilekçenizle birlikte, tercihen boşanma protokolünü de sunun. Bu şart değil, protokolü aslında duruşma günü hakim önünde de imzalayabilirsiniz. Fakat duruşma gününü öne aldırmayı filan düşünüyorsanız, hakim protokolü görmek isteyecektir ki haklı. 

4. Protokolü mutlaka siz şahsen imzalamalısınız. Sizin yerinize avukatınızın veya vekaleten başka birinin imzalaması mümkün değil. 

5. Eğer protokolün hazırlanması ve imzalanması sürecinde eşinizle bir araya gelmek istemiyorsanız, biz hallederiz. Şimdi kullanacağım kelime çok ruhsuz ama başka ifadesi yok, pazarlığı biz yapar, protokolü eşinizden alıp size biz getiririz. 

6. Davayı iki taraf bir arada açmak zorunda değil. Tek bir taraf açıp karşı tarafa tebliğ ettirebilir. Fakat duruşma gününü yakın tarihe almak istiyorsanız, iki avukatın beraber gitmesinde fayda var.

7. Protokolün içeriği çok önemli. Çünkü o metin, artık "senet gibi" bir şey olacak. Yani diyelim ki siz 15 Mart 2013 günü 40bin lira tazminat ödemeyi taahhüt edip ödemediniz mi, eski eşiniz eline o protokolün yazıldığı mahkeme kararını aynen alıp icraya gidebilir. Siz de taahhüt edip yerine getirmezseniz, aynı durum sizin için de geçerli.

İşte bu yüzden, yani, doğrudan "icra kabiliyeti" olacağı için, protokolün net olması son derece önemli. Her şey o kadar belirgin olmalı ki, artık yoruma açık bir yer kalmamış olmalı. 

- Tarafların birbirine ödeyeceği maddi - manevi tazminat miktarları
- Bu miktarların ödeme günleri
- Eğer evlilik içinde edinilmiş mal varsa bunun paylaşımı:

  • Kimin üzerinde kalacak
  • Kirasını kim alacak, ya da birine aitken öbüründe kalacaksa o öbürü kira ödeyecek mi
  • Kira demişken, eğer bu bir gayrimenkulse, açık adresi yazılmış olacak. Hatta pafta parsel vs isteyen hakimler de oluyor.
  • Bankada para varsa ne kadarı kimin olacak
  • Mal birinde kalacaksa, diğerine bunun karşılığında bir şey ödeyecek mi, ödeyecekse ne kadar ve ne şekilde
  • Evlilik öncesi sahip olunan malların da yine kimin üzerinde kalacağı
  • Şimdi aklıma başka bir şey gelmiyor ama özetle böyle yani. Sahipsiz mal kalmasın. Şirket hissesi filan varsa onları da düşünmek lazım. 
- Nafaka ödenip ödenmeyeceği, ödenecekse miktarı ve ödeme zamanı (Eş için ayrı, varsa çocuklar için ayrı.)
- Çocukların velayetinin kimde kalacağı, diğer tarafın çocukları ne zaman ve ne şekilde görebileceği 
- Eğer istiyorsanız cezai şart. Yani bir taraf taahhütünü yerine getirmezse, öbür tarafın ayrıca ödeyeceği ceza miktarı. Bence, birbirinizden iyice nefret etmiyorsanız bu işe girmeyin; ne o öyle satış sözleşmesi yapar gibi.
- Eğer protokolde araç varsa, trafik kaydını yazı işlerinden çıkarıyorlar o sorun değil. Fakat gayrimenkul varsa, hakim tapu aslını görmek isteyebilir. Siz önceden hazır edin ki, işiniz ikinci celseye kalmasın.
- Çocuklarınızın kaydını filan göstermek için nüfus müdürlüğüne gitmeniz gerekmiyor, onlar da yine mahkeme kaleminde halledilen işler. Yani sizin yapacağınız tek şey, davayı açıp duruşmaya gitmek. Tabii protokol süreci ayrı, o sizin pazarlık niyet ve kabiliyetinizle alakalı bir durum.

8. Eğer bir evde süreye bağlanmış bir oturma hakkı tanınacaksa, bunun tapuya şerhini mutlaka isteyin. Evin satılamaması için bu çok önemli.

Bundan sonra süreç şöyle işliyor;

Avukatınız gidip vekaletini ve protokolü sunarak davanızı açacak. Eğer erken gün istiyorsanız eşinizin avukatıyla beraber gidip duruşma gününü alacaklar. Çağlayan'da bir haftada aldık mesela en son, daha kısa süre bile mümkün. Biz cuma gittiğimiz için o günü kaçırdık, çünkü anlaşmalı boşanma günü zaten cumaydı. Belki salı gitseydik önümüzdeki ilk cumaya bile alabilecektik, bilemiyorum. Denemek lazım.

Fakat işte eşinizle görüşmeyi ne kadar istemezseniz istemeyin, o duruşmaya gidip karşılıklı durmak zorundasınız. Bunun kaçışı yok.

Eğer tazminatınızın tamamını ya da bir kısmını duruşma günü alacaksanız, hakim hemen duruşma esnasında kendi gözünün önünde teslimini ister. Eşiniz (o arada halen eşiniz, evet.) size elden teslim eder ama siz "saymazlığım asaletimdedir" diyemezsiniz; parayı mutlaka sayın. Hakim saydıracak çünkü.

Duruşmada hakim taraflara "boşanmak istiyor musunuz" diye soracak. Başka bir şey sormaz, endişeniz olmasın. "Evet, boşanmak istiyorum" derseniz eğer, protokol hükümleriniz mahkeme kararı haline gelecek ve boşanmanıza karar verilecek. Hakim karşısında duracağınız süre, en fazla 15 dakika.

Fakat siz henüz resmen boşanmış olmayacaksınız.

Bir hafta on gün içinde hakkınızda "gerekçeli karar" yazılacak. Bu karar taraflara tebliğ edilecek. Eğer siz, tebliğden itibaren 15 gün içinde kararı temyiz etmezseniz, ya da aynı 15 gün içinde kararı temyiz etmeyeceğinize dair bir dilekçe verirseniz, karar o zaman kesinleşecek. Kesinleşmesi üzerine durum nüfus müdürlüğüne bildirilecek (siz yapmayacaksınız, bunu da mahkeme yapacak) ve böylece artık boşanmış biri olacaksınız.

Eğer ayrıldığınız eşiniz protokole aykırı davranırsa, ödeyeceğim dediği gün ödeme yapmazsa mesela, ya da evden çıkacağım dediği gün çıkmazsa filan, elinizdeki mahkeme kararıyla doğrudan icraya gidebiliyorsunuz. Çocuğu göstermezse de öyle.

Aklıma gelenler bunlar. Sorularınız olursa buyrun.

Göksun.

8 Mart 2013 Cuma

Kargo teslim alınırken dikkat edilecek hususlar

Selam,

Aslında günün anlam ve önemi benim "kadınlık bilinci" üzerine yazmamı gerektiriyor fakat bu konuya girmeyeyim. Aksi takdirde yine sinirleneceğim; fakat dün itibariyle artık sinirli biri olmaktan vazgeçtim.

Yine de özetle belirteyim ki kadınlık bilincinin politize edilmesi, bana çok sağlam gelmiyor. Anlamlanmak için başka hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, salt varlığımızdan kaynaklanan kadınlık onurumuzun gününü elbette kutlarım.

Gelelim asıl meseleye. Biraz önce Ekşisözlük'te Yurtiçi Kargo başlığına bir şeyler yazıldığını gördüm. Bilmeyenler için belirteyim, altına bir şey yazılmış başlıklar solda liste halinde görünüyor. Baktım yazılanlara, her zamanki gibi, yine olumsuz yorumlar...

Ben de bir müşteri olarak çok acayip memnun olduğumu söyleyemem açıkçası. Mesela dün, yaptığım bir online alışverişin teslimi vardı, ürün Yurtiçi ile geldi. Kuryeye "Hasarı filan var mı bir bakayım da öyle imzalayayım" diyorum, "Hayır bakamazsınız, önce teslim almanız lazım" diyor.

Peki hasar bildirimini ne zaman yapıyoruz?

Eski Ticaret Kanunu zamanında, yani 1 Temmuz 2012 öncesinde, şöyle bir hüküm vardı: "Eşyanın kayıtsız ve şartsız kabulü, taşıyıcı aleyhine açılacak dava hakkını düşürür." Hatta, benim de bir kargo şirketinin avukatlığını yaptığım dönemde, şirketi savunmak için en önemli argümanımız bu hükümdü. Siz teslim aldıktan sonra "Ama bu hasarlı!" diyemiyordunuz. Özetle "Teslim almışsınız bir kere, biz hasarın ne zaman oluştuğunu nereden bilelim?" diyerek tazminat talebiniz reddediliyordu. Çok ısrarlıysanız, teslimden sonraki sekiz gün içinde mahkemeye gidiyordunuz, hasar mahkeme kanalıyla tespit ediliyordu, kargo şirketi ödemeyi o zaman paşalar gibi yapıyordu.

Yeni kanun, bizden mahkemeye gitmemizi de istemiyor.

1. Kayıtsız şartsız kabulle ilgili durum aynı. Yani bir kere kabul etmişsek "hasarsız almış" sayılıyoruz. Bu yüzden, ezilmiş-büzülmüş-kıvrılmış vs. kargoları teslim alırken bunu imzaladığımız fişe mutlaka yazalım. Fakat eğer dışarıdan belirgin bir hasar yoksa, içindeki hasarı görmek yani içini açmak için önce teslim almalıyız, evet.

2. Diyelim ki teslim alıp açtınız, bir baktınız ki meğersem kırılmış, dökülmüş, bozulmuş vesaire. O zaman, mahkemeye gitmeniz gerekmeden, yedi gün içinde doğrudan kargo şirketine gidebiliyorsunuz.

3. Kargodan talebiniz yazılı olmalı. Kanun "Bildirim, telekomünikasyon araçları yardımıyla da yapılabilir.
Bildirimde bulunanın kim olduğu herhangi bir şekilde anlaşılıyorsa, imzaya gerek yoktur." diyor, ben buradan e-posta gönderebileceğinizi anlıyorum. Bakınız madde 889.

Peki nasıl yapalım?

1. Eğer kargo poşetinde dışarıdan görünen bir hasar varsa, teslim almak zorunda değiliz. Fakat alıyorsak da almıyorsak da, durumu fişe mutlaka yazalım.

2. Açmak için teslim almamızın gerektiği doğru. Fakat bunu mümkünse kurye gitmeden yapalım, gözünün önünde açalım, eğer hasar varsa ya teslim fişine not düşelim ya da tutanak tutalım. Ki, şirket "ama bikbik" diyemesin.

3. Eğer bunu yapamamışsak, hasarı şirkete bildirmek için yedi günlük süremiz var. E-posta mümkün.

Kargo ve lojistik, operasyon gerektiren ve kolay olmayan sektörler. Bir müşteri olarak benim gözümdeki en büyük sorun, çalışan profili. Fakat bu profil, şirketlerin uygun gördükleri çalışma koşulları böyleyken gerçekten pek kolay düzelmez. Yani biz bizimle kaba konuşan şube çalışanına kızıyoruz ama, o gitse yerine gelecek olan kişi zerre farklı olmayacak, çünkü daha yetkin bir kişi o işi o koşullarla yapmaz.

Bu arada, kargo avukatlığını 13 ay yaptım, sonuç olarak eşyamı kargoya vereceğime gider yerine bizzat götürürüm daha iyi.

Sevgiler,
Göksun.