29 Mayıs 2013 Çarşamba

Tövbe Yarabbim sabah sabah...

Sevgili arkadaşlar, konuya bir yüzleşmeyle başlamak istiyorum. İnsanlara objektif yaklaşmayı erdem sayan, elitizmle dalga geçen, fikirlere dokunulamayacağına içtenlikle inanan, insanlara "default" saygı-sevgi ile yaklaşmaya çalışan biri olarak yaşamaktan çok yoruldum. Olmuyor. Kusura bakmayın.

Yaşasın elitizm, yaşasın nefret etme - küçümseme - kainata yakıştırmama hakkı. Yaşasın, içinden gelerek, dibine kadar hissederek ve tüm benliğinle, birtakım insanlar için "aldığı nefes zarar" diyebilme özgürlüğü.

Yaşasın Dark Side, kahrolsun gerçekçilikten uzak pembe hayallerle "yeaani, yetmez ama, olduğu kadar..." deme kafası. Oh rahatladım.

Nasıl ki biz evimizde içeceksek, lütfen siz de evinizde yetinin canlarım. Karınızla, kocanızla, yaptığınız yapmadığınızla yetinin. Kimseyi, sizin kâfi gördüğünüzle yetinmeye mecbur bırakmayın.

Yeni özgürlüğümü nasıl kullanacağımı henüz bilmiyorum ama şöyle başlayabilirim: Yeni elitizmim, cehaletinin ve yüzeyselliğinin farkında dahi olamayacak bireylere empatiyle yaklaşmamı engelliyor, kusura bakmasınlar. Fakat kendilerinden nefret de etmiyorum; açıkçası artık onlarla ilgilenmiyorum. Kömürleriyle ve muhafazakarlıklarıyla mutlu olsunlar.

Fakat cehaletinin ve yüzeyselliğinin farkında olmamayı seçen "CV sahipleri" var ya. İşte onlar. O çiğlik, o terbiyesizlik, eğitimle cehaletini bile bırakamamışlık... O ikiyüzlülük. İşte tam olarak onlardan nefret ediyorum.

Nefret etmek doğal bir dürtüdür ve engellenemez, ben de bu dürtümü su yüzüne çıkarıyorum.

Nefret ettirmek ise, her defasında doğal değildir. Bazen, silsile halinde devam eden eylem ve işlemlerle, durduk yerde bir nefret yaratılır. İşte nefretin kendisinin suç, ama bunu doğuran eylem ve işlemlerin "Anayasal yetki" olduğu hukuk düzeninden de nefret ediyorum. Çocukluğundan beri avukat olmak isteyen, nihayetinde olan ve rüyasında bile dilekçe yazan biri olarak, pozitif hukuka dair her şeyden nefret ediyorum.

Bu nefret, benim kapitalist, oportünist ya da birtakım ego yüceltici fikirlere kapılmamı gerektirmiyor. Sadece nefret ediyorum, o kadar.

... diyerek, bugünkü Resmi Gazete'ye dönelim:

1. Türkiye'deki yabancı öğrencilerin sağlık güvencelerinde, bugüne kadar şöyle bir düzenleme vardı, bkz. 5510 sy Kanun md.61:

60 ıncı maddenin yedinci fıkrası kapsamında sayılanlar yükseköğrenimlerinin başladığı tarihten itibaren genel sağlık sigortalısı sayılırlar ve yükseköğrenimlerinin devam ettiği sürece genel sağlık  sigortalılıkları devam eder. Bu kapsamdaki öğrenciler yüksek öğrenimlerinin başladığı tarihten itibaren bir ay içerisinde ilgili  üniversitelerce genel sağlık sigortası giriş bildirgesiyle Kuruma bildirilir.

Anılan 60/7'de ise, bu öğrencilerin ödemesi gereken prim miktarı düzenleniyordu. Yani bedava değildi bu işler.

Şimdi, bedava olmadığı bir yana, bir de "başvuru zorunluluğu" gelmiş. Buyrun yeni fıkramız:

“Ülkemizde öğrenim gören yabancı uyruklu öğrenciler birinci fıkranın (d) bendindeki ve 52 nci maddenin ikinci fıkrasının ikinci cümlesindeki şartlar aranmaksızın ilk kayıt tarihinden itibaren üç ay içinde talepte bulunmaları hâlinde genel sağlık sigortalısı olurlar. Bu sürede talepte bulunmayanlar hakkında öğrenimleri süresince genel sağlık sigortası hükümleri uygulanmaz. Kendilerince 82 nci maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırının üçte birinin 30 günlük tutarı üzerinden genel sağlık sigortası primi ödenir.”

Yani artık benim anladığım,

- Okul bildirmiyor, yani isterse bildirir ama buna mecbur değil.
- Yabancı bir ülkeye okumaya gelmiş sabi sübyan, bir de SGK başvuru bilmem ne işleriyle uğraşacak. Ahahah düşünsenize, çocuk üç beş milyonluk bir ülkeden gelmiş, Beyazıt'da bir anda gördüğü insan sayısı belki hayatında gördüğünün tamamından fazla, üstelik ülkesinde sosyal güvenlikle, devlet büroksasisiyle filan hiç işi olmamış... Sen kalk bunu Fındıklı SGK'da koşturt. Muazzam.

Çocuklar, gelmeyin. Biz zaten geleceğiz bu gidişle, yavaş yavaş.

*
Aslında 5510 sayılı Kanun'da daha bir sürü değişiklik var ama kusura bakmayın, öfke insan beynini çok bloke eden bir şey. Tahammül bırakmıyor. Şu an aslında dünyadan uzaklaşıp, mutlak sessizlik ve adanmışlıkla yazmam lazım ama bu mümkün değil.

*
2. ÇED raporunun aranmayacağı haller de yine bugün yayınlandı.

MADDE 12 – 9/8/1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

“GEÇİCİ MADDE 3 – 23/6/1997 tarihinden önce kamu yatırım programına alınmış olup, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla planlama aşaması geçmiş ve ihale süreci başlamış olan veya üretim veya işletmeye başlamış olan projeler ile bunların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan yapı ve tesisler Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır.”

Bunda yapılacak bir yorum yok zaten; kaldı ki yorumu asıl yapacak olan avukatlar, malum, cezaevinde. Neden? Yorum yaptılar diye.

*
Barolar Birliği başkanı değişti, malum. Aslında bu sabah aklımda yeni başkana mektup yazmak vardı. Mektubumda Ümraniye Cezaevi davasında gaz yiyen avukatlardan, Gezi Parkı protestosundan filan bahsedecektim. Şöyle bir şeyler yazmayı planlıyordum,

Sayın TBB yönetimi,

Öncelikle, tebrikler ve başarılar. Umarım hepimiz için kazanımlarla dolu bir dönem olur.

Cep telefonuma en çok, sizden ve İstanbul Barosu'ndan mesaj geliyor. Kusura bakmazsanız, neredeyse her gün gelen bu mesajları tacizden farklı  vasıflandıramıyorum.

İşte bu mesajlardan birinde, 30 Mayıs gününde Anıtkabir'e gideceğinizi ve bizi de beklediğinizi duyurmuşsunuz.

Sayın TBB yönetimi,

Kişisel olarak, ne Atatürk'le ne de ekibiyle hiçbir sorunum yok. Anıtkabir'e ziyarette bulunmak, benim abes olarak göreceğim bir şey değil. Fakat lütfen, sapla samanı ayıralım.

Siz şu an, yeni bir soluk, ülkenin hukukunda söz söyleyecek yeni bir ekip olarak, Gezi Parkı'na daha çok yakışmaz mısınız?

Gezi Parkı'nı çok mu "alakasız" buldunuz ki bence öyle bulduysanız kendinize bir baktırmalısınız; ama madem öyle, Kandıra'nın alakasını da mı kuramadınız?

Atatürk kaçıyor mu?

Siz ayın 30'unda kendisini ziyaret etmezseniz ne oluyor, bölünüyor muyuz?

Ülkenin şu döneminde göreve gelmiş hukuk insanları olarak, ilk icraatınız bu mudur?

Sayın TBB yönetimi,

Anıtkabir şimdiye kadar çok ziyaret edildi. O şeref defterinde, sizden çok bizi bugüne getiren devlet görevlilerinin imzası vardır. Söylemek istediğim; ziyaret de, defter de, sizin "yılmaz bekçi" sıfatınız da, kimsenin zerre umrunda değil - olmamalı da. İcraat anlayışınız, işe hiçbir şeye derman olmayacak bir dakikalık saygı duruşuyla başlamak ise, kusura bakmayın ama ben size saygı duymakta zorlanırım.

Sayın TBB yönetimi,

Atatürk'e bağlılığınızı tabii ki sunun, bağlılık güzel şey. Fakat Atatürk, yaşasaydı yarın muhtemelen İstanbul'da bir yerlerde olurdu. Belki Gezi Parkı, belki üçüncü köprü inşaatı, ya da Beşiktaş İskelesi... Sizin seçimler yetişseydi Emek Sineması derdim ama bitti o iş. Burada bulunacak yer çok. Bulamamak, bence tamamen sizin kabahatiniz.

Saygılar.

*

Resmi Gazete'de çöyle şeyler de var, belki ilginizi çeker:

MADDE 10 – 19/11/1992 tarihli ve 3843 sayılı Yükseköğretim Kurumlarında İkili Öğretim Yapılması, 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi ve Bu Kanuna Bir Ek Madde Eklenmesi Hakkında Kanunun 12 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“MADDE 12 – Yükseköğretim kurumlarının ikinci öğretim yapan birimlerinde görevli öğretim elemanları ile idari personele yasal çalışma saati bitiminden sonra fiilen yaptıkları fazla çalışma süreleri için saat ücreti ödenir. Yapılacak fazla çalışmanın aylık saati ile ödenecek ücretin miktarı, Yükseköğretim Kurulunun görüşü, Millî Eğitim Bakanlığının teklifi üzerine her yıl bütçe kanunu ile belirlenen saat başı fazla çalışma ücretinin üç katını aşmayacak şekilde Bakanlar Kurulu tarafından belirlenir.

Ancak, öğretim elemanlarına aynı süre için ek ders ücreti ile birlikte fazla çalışma ücreti ödenmez.
Öğretim elemanlarına ödenecek ek ders ve sınav ücretleri ile personele ödenecek fazla çalışma ücretlerinin toplamı, toplanan ikinci öğretim ücretlerinin %70’ini aşamaz.”

MADDE 11 – 20/12/2012 tarihli ve 6363 sayılı 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanununa bağlı “K” işaretli cetvelin “III. FAZLA ÇALIŞMA ÜCRETİ” başlıklı bölümünün “(A) Saat Başı Fazla Çalışma Ücreti” kısmının 1 inci maddesinde yer alan “hariç olmak üzere” ibaresi “dâhil olmak üzere” şeklinde değiştirilmiştir.


Reuters'te günün fotoğrafı Gezi Parkı'ndan!

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Ertesi gün hapında reçete zorunluluğunun aslı astarı

Ekşisözlük'te, ertesi gün hapının reçeteye bağlandığına dair bir başlık gördüm. Habere tıkladım, sadece bu ilaçtan bahsedilmiş. Fakat hadise eskiye dayanan ve rezalet dolu bir kavgaya dayanıyor.

Özel olarak bu ilaçla ilgili bir düzenleme var mı bilmiyorum. Fakat reçeteye tabi olma meselesi şudur:

Türkiye'de aslında büt-tün ilaçlar reçeteye tabidir ve bu hep böyleydi. (bkz. 6197 sayılı Kanun madde bilmemkaç. Tatil günü kanun karıştırmayayım şimdi.) Aslında bunları hiçbir zaman reçetesiz alamamamız gerekiyordu. Fakat bunun kontrolü hiçbir zaman yapılmadığı için, böyle sorunlarımız da hiç olmadı. Sadece "renkli reçeteli" yani kabaca "uyuşturucu/uyarıcı" ilaçlar için reçete şarttı. Bu reçetelerin ve ilaçların tamamını bilmiyorum ama alı var moru var turuncusu var.

Sonra birtakım ampuller düşündüler ki, madem ilaçlar böyle rahat rahat satılıyor, biz bunları marketlerde de satalım. For You'lar işte bu kafayla başladı. Amerika'daki marketlere özenildi. Bir reyonda elma armut, öbür reyonda kimyasal ilaç satalım istediler. Tabii eczacı odaları ayaklandı, "olur mu lan öyle şey, ilaç dediğin aslında bildiğin zehirdir, marketteki adam ne anlar ilaç satmaktan? Hasta bize bu işlerden anlıyoruz diye geliyor, bakkaldan ilaç mı alınır" diyerek şiddetle itiraz ettiler - ki haklılardı. (Bu arada, "ilaç zehirdir" söylemi bana ait değil, eczacılık fakültesinde böyle öğretiyorlarmış, farmakolojinin büyükbaşlarından birininmiş. Ben eczacıların yalancısıyım.)

Bu süreçte, "kontrole tabi ilaç" zamazingosu geldi. (Daha önceden de var mıydı bilmiyorum ama etkinliği bu süreçte arttı, bundan eminim.) Yani bu renkli reçetelere değil normal bildiğimiz "beyaz" reçetelere yazılan bazı ilaçlar da kontrol edilmeye başlandı. Bu şu demektir, eğer eczane "kontrole tabi" bir ilaç sattıysa, yapılan denetimde bunun reçetesini sunmak zorundadır. Mesela A-ferin bunlardan biridir, kafanıza göre gidip alamazsınız. Biliyorsunuz, yakın geçmişte Tylol-hot, Nurofen filan gibi resmen kendileriyle birlikte yaşadığımız ilaçlar da bu kapsama alındı. Tylol-hot'ın üreticisi Nobel İlaç bu işten nasıl etkileniyor bilmiyorum, açıkçası kendileri için endişeliyim. Adamların en büyük ürünleri bu çünkü.

Derken bu da kesmedi, OTC denen bir nane çıktı. Açılımı "over the counter" ve Türkçe'de de tezgahüstü olarak kullanılıyor. Özetle "reçetesiz ilaç" gibi bir şey. Yine ilaç, yine Sağlık Bakanlığı'ndan ruhsatlanıyor, ama eczanelerde satılması şartı aranmıyor. Tabii eczacılar buna da karşı çıktı, "OTC dediğin şey de ilaçtır nihayetinde, marketlerde satılamaz" diye. Yani bu kavga yıllardır sürüyor, yeni değil.

Sonra n'aptı devlet, işte bu yeni... Birkaç aydır, eczaneleri çılgınca denetlemeye başladı. Bin yıldır mevzuatta olan ama kimsenin aklına getirmediği "reçeteye bağlılık" kuralının peşine düştü. Eczanelerden reçete sorar, gösteremeyene ceza verir oldu. Eczacılar da bastılar yaygarayı, ilaçlar reçeteye bağlandı diye. Hayır abilerim ablalarım, onlar reçeteye hep bağlıydı. Sadece bu kural hiç uygulanmamaktan adeta kadük olmuştu.

Şimdi eczacı odaları, bu işe ne diyeceklerini kestiremiyorlar. "Reçetesiz satabilmeliyiz" deseler, o zaman devlet de diyecek ki madem reçete aranmayacaktı, benim marketimden ne istiyorsun? Yok eğer reçete şart deseler, bu kez kendi ayaklarına sıkmış olacaklar. Reçete kontrolü yeni bir idari karar olmadığı için buna karşı direkt dava açmak gibi bir imkan da yok. Yani durum hassas; devlet çok ince oynadı.

Yani sorun, mevcut eczanelerin kökünün kazınmak istenmesi. Zaten kamu kurumu iskontoları, stok zararları, katılım payı tahsilatı filan derken meslek çok zorlaştı. Kanunu değiştirip eczacıların istedikleri yerde eczane açma haklarını da ellerinden aldılar. En son EBS denen bir sistem getirdiler, TEB Efendi sisteme kayıt olmayana eczacılık yaptırmama hakkını elde etti. Meslek zaten yalan ziyan olmuş durumdayken bir de bu çıktı. (Evet, EBS'yi TEB getirdi, bunda eczacı odalarının hiçbir dahli yok. Uzun hikaye ama anlatamam çünkü davası olacak.)

Şimdi siz diyeceksiniz ki, "Vaktiyle çok kazanmadı mı bu eczacı milleti, oh olsun." Evet çok kazandılar ve şu rezalete rağmen hala bir sürü meslek mensubundan daha çok kazanıyorlar. Fakat mesele kazanç miktarı değil. Mesleklerin hükümet tarafından düşman bellenmesi.

Eczacılar ağlıyor, doktorlar mutsuz, avukatlar zaten cezaevinde. Yani ya devlet memuru olacağız ya esnaf, ortası yok. Diğer serbest meslek mensuplarını bilmiyorum ama sıra onlara da gelecektir, endişeleri olmasın.

Aman hasta olmayın, çünkü doktora gitsen bir dert gitmesen ayrı dert.

Öperim,
Göksun

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Resmi Gazete: Saplar, samanlar ve ayıramayan hakimler...

Selam,

Dünkü Resmi Gazete'de bir şeylerin iptali kararı filan yok, ama güzel ülkemizdeki yargı mensubu kafasını çok güzel özetleyen başvurular var.

İlk red kararına konu olan başvurumuz, Yargıtay 22. Dairesi'nden gelmiş. 

22. Daire henüz birkaç yıllık. Eskiden işe iade ve iş sözleşmesi alacağı davalarının tamamı 9. Daire'ye gidiyorken, şimdi bir kısmı 22'ye gidiyor - hangileri bilmiyorum. Tam buranın kurulduğu dönemlerde ben uygulamadan kopmuştum. (Koptuğum uygulamanın teorisine bomba gibi bir tezle düşeceğim, dediydi dersiniz.)

Meslektaşlardan duyduğum ve basından anladığım kadarıyla, 22. Daire daha bir "işveren tarafında" gibi görünüyor. Gerçi 9 da enteresan kararlar veren bir daire, fakat neticede ilke olarak işçinin yanında. Böyle bir ilke 22'de de var mı, varsa ne kadar uygulanıyor, bunlardan emin değilim.

Yeni dairemiz 22, yememiş içmemiş, taşeron işçilerinin zaten ellerinin yüreklerinde olduğu bir dönemde, İş Kanunu'nun bununla ilgili 3. maddesinin işçi lehine olan bir ifadesinin iptalini istemiş. Madde, eğer işçi aslında asıl işverenin işçisi olup da, hukuku dolanmak için alt işveren üzerinde görünüyorsa, bunun tespiti halinde işçiyi te en baştan beri asıl işverenin işçisi sayma maddesi.

4857 sy. İşK. md.3/f.3 c.2 "İnceleme sonucunda muvazaalı işlemin tespiti halinde, bu tespite ilişkin gerekçeli müfettiş raporu işverenlere tebliğ edilir. Bu rapora karşı tebliğ tarihinden itibaren altı işgünü içinde işverenlerce yetkili iş mahkemesine itiraz edilebilir. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir. Rapora altı iş günü içinde itiraz edilmemiş veya mahkeme muvazaalı işlemin tespitini onamış ise tescil işlemi iptal edilir ve alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçileri sayılır."

İşte daire, altı çizili olan yerin iptalini istiyor. Gerekçesi de hak arama özgürlüğü falan filan. Valla kusura bakmayın da, olmayacak şey olmuş ve rapor aleyhinize gelmişse, artık ona da itiraz edemeyin bir zahmet.

Şimdi bak dostum, eğer sen işverensen ve bu rapora itiraz edip işi iyice sürüncemede bırakmışsan, yani o kafanın insanıysan, dava devam ederken o işçiyi işten çıkarmayacak mısın? Peki o zaman, işçi alt işveren üzerinde göründüğü için, fesihten doğan haklarını tam alamayacak olmayacak mı? Adamcağız hak ettiği tazminattan önce bir de aslında senin işçin olduğunu mu ispatlamakla uğraşacak? Yani sen parasını bile tam vermediğin bu adamı, masrafıyla beraber -muhtemelen- iki ayrı dava ve yıllar süren yargılamayla kaderine mi terk ediyorsun?

Tabii burada şu da düşünülebilir, "Tamam da hadi rapor işveren lehineyse, o zaman işçi de mi dava açamasın?"

Yanlış düşünüyorsun ve seni buna ikna edebilirim. Sözkonusu rapor, işveren ve Bakanlık arasında bir mesele. (Yoksa SGK mı? Bilmiyorum ama devlet yani neticede.) Yani burada bir dava açılacaksa, bunu açabilecek olan zaten işçi değil ki, işveren. Bu bir.

İkincisi, bu rapor işveren-devlet arasındaki ilişkiyle ilgili olduğu için, işçi-işveren arasındaki davada kesin delil değildir. Yani raporda "muvazaa değildir" yazılmış olsa dahi, işçi açacağı hizmet tespit davasını her tür delille ispat edebilecektir - "her tür delil" de direkt kanunda kullanılan bir ifadedir.

Neyse ki Anayasa Mahkemesi, 22'nin bu talebini reddetmiş - şimdilik. Malumunuz, devlet "biz burada taşeron işçilerini sevmeyiz" zihniyetiyle yönetiliyor; o yüzden üç gün sonra ne olur bilemiyoruz. Bakalım.

*
Diğer bir red kararının konusu, meşhur MİT Kanunu ile ilgili.

CHP'den Emine Ülker Tarhan ve Mehmet Akif Hamzaçebi önderliğinde 120 milletvekili, 26. maddeyle ilgili bir başvuruda bulunmuş. Bu arada Emine Hanım'dan siyaseten hoşlanmam, fakat siyaset yapma tarzı hoşuma gidiyor.

“Soruşturma izni
Madde 26- MİT mensuplarının veya belirli bir görevi ifa etmek üzere kamu görevlileri arasından Başbakan tarafından görevlendirilenlerin; görevlerini yerine getirirken, görevin niteliğinden doğan veya görevin ifası sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı ya da 5271 sayılı Kanunun 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçları işledikleri iddiasıyla haklarında soruşturma yapılması Başbakanın iznine bağlıdır.”

Burada da yine, koyu yerlerini iptali talep edilmiş. Bu konuyu tartışmıyorum, kendimi apolitize edip tamamen bir "nerd olma" kararı aldım çünkü.

AYM'nin red gerekçesinden alıntı yapmak gerekirse - Allahaşkına apolitize olma kararında haksız mıyım:

"Buna göre, MİT mensuplarının veya belirli bir görevi ifa etmek üzere kamu görevlileri arasından Başbakan tarafından görevlendirilenlerin, 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçları işleseler bile haklarında soruşturma yapılmasının Başbakan’ın iznine bağlı tutulması hususu kanun koyucunun takdir yetkisi içinde kaldığı açıktır.

Ayrıca, yasama yetkisinin genelliği ilkesi uyarınca kanun koyucu, Anayasa’ya ve hukukun genel ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla her türlü düzenlemeyi yapma yetkisine sahiptir. Bu bağlamda, genel, soyut ve objektif niteliği haiz dava konusu kuralın, durumlarına uyan herkese ve her olaya uygulanabilecek olması karşısında yalnızca somut bir soruşturmayı ya da kovuşturmayı engellemek için yasalaştırıldığından söz edilemez. Dolayısıyla kuralda, hukuk devleti ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır."

Başkanlık sistemine ne gerek var, adam ne dese "takdir yetkisi" deniyor zaten. (Bu arada, ben AYM kararlarını birkaç yıldır okuyorum sadece. Bu "takdir yetkisi" denen naneyi mahkeme yeni mi ezberleri, yoksa eskiden de doğru düzgün cevab veremediği her konuya yapıştırıyor muydu böyle?)

*
Son olarak, işşşşte beni en büyüleyen, ülkedeki hakimlik seviyesi ve yargı anlayışından umudumu en kestiren başvurulardan biri.

Çünkü artık, algısızlık tabanda arkadaşlar. Hükümetten, atanmıştan, seçilmişten değil direkt bireysel olarak hakimin birinden geliyor. Üstelik siyasi angajman da yok işin içinde, tamamen adi suçlarla ilgili, tamamen sapla samanın ayrıştırılamamasının göstergesi.

İstanbul 20. Asliye Ceza, TCK 106/2-a'dan rahatsız olmuş. Bakalım madde ne diyor:

“Madde 106- (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.
(2) Tehdidin;
a) Silahla,
b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle,
c) Birden fazla kişi tarafından birlikte,
d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak,
İşlenmesi halinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(3) Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ceza verilir.”

Hakimimizin silahla meselesine takmasının gerekçesini açıklıyorum, hazır mısınız:

"Sanığın silahla tehdit suçu sabit olduğu taktirde uygulanması gereken TCK 106/2-a maddesi uyarınca 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası tayin edilmesi gerekmektedir. Sanık müştekiyi silahla basit bir tıbbi müdahale ile giderilecek şekilde yaralamış olsa idi TCK 86/2, 3-e maddesi uyarınca 6 aydan 1 yıl 6 aya kadar hapis veya adli para cezası tayin edilmesi gerekmektedir. Özetlemek gerekirse elinde silahla birini yaralayan kişiye az ceza, yaralayacağım diyen kişiye çok ceza tayini gerekmektedir."

Ben şahsen bu hakim bey ya da hanıma, ara sıra ceza özel derslerine misafir olmasını öneririm. Ben geneli Kayıhan İçel'den özeli ise Ali Kemal Yıldız'dan almıştım. Ara sıra F. Selami Mahmutoğlu da girerdi, bence iyi bir eğitimdi. Sayın Hakim isterse hocalara bir sorsun, bence reddetmeyeceklerdir - hakime ders anlatmak da bir vatani görev neticede.

Kısaca özet geçeyim...

- Tehdit ve yaralama farklı suçlardır.
- Tehdit bir zaman parçasına yayılmışken ki cebirden farkı da aslen budur, yaralama ani edimli bir fiildir.
- Tehdit edilen kişinin bununla yaşamasının oluşturduğu maddi-manevi baskı ile, bir kavga ya da tartışma anında aniden gelişen olayın yarattığı netice birbirinden tamamen farklıdır.
- Tehdit suçu için silah kullanılması şart değildir. Fakat yaralama için şarttır.
- Çünkü tehdit kişinin vücut bütünlüğüne değil hayatını sürdürmesine yönelen bir eylemdir. Yaralama ise doğrudan vücut bütünlüğüne yöneliktir ve fiziki etki doğurur.
- Tehdite maruz kalan kişi kafayı yer. Basit yaralanan kişi yemez.

Yani Sayın Hakim, burada birbirinden tamamen farklı suçlardan ve menfaatlerden söz ediyoruz. Başvuru metnini yazmak için ayırdığınız süreyi azıcık hukuk felsefesi ve mantığını düşünerek geçirseydiniz bence bunu siz de anlardınız - ya da ben anlayacağınıza inanmak istiyorum.

*
Uzun zamandır ilgilenmediğim Resmi Gazete yazıcılığına bence güzel döndüm, bilahare görüşmek üzere, esenkalın.

Göksun.



1 Mayıs 2013 Çarşamba

Devletin 1 Mayıs kutlaması: Cop eşliğinde TCDD AŞ Kanunu.

Merhaba,

1 Mayıs'la ilgili dün yazmazsaolecek'te yazmıştım, burada kendimi tekrar etmeyeyim. Fakat uyandığımız gün, insanların "Taksim'e gitmeyin, orada inşaat var, çukurlara düşersiniz" diyerek polis tarafından dövüldüğü gün olarak tarihe geçecek gibi görünüyor.

Bir de, Twitter'da yazan doğruysa eğer, trafik kameralarını kapatmışlar diyorlar. "Dostumuz arkadaşımız olan polis" insanları rahaaat rahat coplar artık. Ya kusura bakmayın, aranızda ülkesini sevenler olabilir ama, böyle bir ülkeyi sevmek pek kolay değil.

Fakat yüce devletimiz, bugün elbette ki sınırsız yetkili polis tarafından dövülme zevkine mazhar olmamızla yetinmedi.

TCDD'nin özelleşmesi konusu zaten uzun zamandır gündemde, malum. Bugün, TCDD işçilerinin TCDD AŞ'ye devrini emreden kanun çıkmış. Bugün, evet.

http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/05/20130501.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/05/20130501.htm

Bunun anlamı nedir?

Bir kere, işçilerin hukuki statüsünde değişiklik olup olmayacağı açık değil. Tekel işçilerinin 4c direnişini hatırlarsınız. Oradaki mesele, işçilerin özelleşme sonrası "geçici" kadroda istihdamıydı. Konu hakkında (ks.) Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında bir araştırmaya şu an vaktim yok, Google bana en yakın sonuç olarak bir Güngör Uras yazısı çıkardı, bir bakarsınız.

Yani devlet, TCDD Kanunu'nda açıkça yazsın ya da yazmasın, TCDD AŞ "şimdilik" bir KİT olsun ya da olmasın, özelleştiği zaman işçiler çok ağır hak kayıplarına maruz kalacak. "Geçici" olacaklar, ihbar-kıdemleri olmayacak, iş güvencesinden faydalanamayacaklar, yani sizin İş Kanunu kapsamındaki haklarınız bu kişilere pek yansımayacak.

Ayrıca, işçilerin yeni çalışma koşullarını henüz bilmiyoruz. TCDD, artık anonim şirket mantığıyla çalışacak. Yani devletin değil, anonim bir sermayenin aracı olarak kullanılacak. Şu durumda, çalışma şart ve prensiplerin kaçınılmaz olarak değişecektir. İşçilerin hukuken hiçbir değişikliğe maruz kalmaması halinde bile, nasıl bir işyerinde çalışacağını zamanla göreceğiz. Ha şimdi "Memlekette İş Kanunu md. 22 var!" demeyin. Var mı gerçekten?

Yine başka bir konu, işçilerin TCDD nezdindeki çalışmalarının dikkate alınmaması riski.

Sabah aklıma gelenler şimdilik bu kadar ki zaten işin esasını da bunlar oluşturuyor.

Bu kadar dalga geçilmeseydik iyiydi.

İyi bayramlar veya nasıl anlıyorsanız,
Göksun.