30 Eylül 2011 Cuma

Öğlen Haberleri: Mesela Gisele Bündchen, Mesela Chuck Palahniuk...

Selam sevgi vs vs...

Kahve, kek, bilgisayar ve bilgisayardaki gazete ile karşınızdayım.

Haberleri görülmesi istenen sırada okuduğum için, bazen –bence- daha önemli haberler ortalarda ya da sonlarda olabiliyor. Bir gün kısa yazmayı becerebilirsem bu soruna da el atıp, bitirdikten sonra paragraf yerlerini değiştireceğim. Fakat saatlerce ekrana baktıktan sonra o işle uğraşasım gelmiyor pek.

Gerçi şimdiki hali o kadar da mantıksız değil aslında; ekmek ve süt gibi temel şeylerin marketlerin en dip köşesinde olması gibi... Yani benim o kadar “çakal” bir zihniyetim yok ama sonuç aynı :)

*
Diyorduk ki, Mustafa Altıoklar “Kürt olsaydım tam bağımsızlık isterdim, dağa çıkardım” demiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1064883&Date=30.09.2011&CategoryID=138

Ya Sebu Abi aşkolsun... Madem bağımsızlık talebi etnisiteye dayanan bir şey, niye söylemiyorsun, niye bizi kendi patriğiniz için erkenden yollara döküp te Yenibosna’ya getirtiyorsun ki? Hayır yani Ermeni değiliz bir şey değiliz... 7.30’da kalktım sizin için ben ya.

Yalnız bu söylemde rahatsız eden başka bir şey var. Kürt meselesini bir “devlet kurma olayı” olarak göreceksek, çok daha farklı şeyler konuşmalıyız ve Kürtlerin Türkiye’den sosyal hak talepleri filan zaten olmamalı. Devlet kurmak isteyen adam neden tabi olduğu devlete milletvekili göndersin, neden o ülkede dilini konuşmak için bu kadar çabalasın. Bir şekilde ayrılır, kendi devletini kurar, bin yıl filan savaşılır, kimin adamı önce biterse...

Yani Sayın Altıoklar bence olayı yanlış anlamış. Kaldı ki, bundan sonra etnik sebeplerle dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir devlet kurulacaksa, bu devletin kendisinde de etnik vurgu olması kadar ironik bir durum olamaz.

Ben Arap olsam mesela, ama “Kürt” devleti içinde yaşıyor olsam, bu durum hoşuma gitmezdi. Zira etnik vurgunun her türlüsüne, ırk kavramının varlığına karşıyım.

Mustafa Bey hızını alamayıp, “Kürt ve Türk toplumları artık kaynaşamaz” buyurmuş. Abi tamam biraz uçmuştun ama yine de fena başlamamıştın, bu nefret söylemi nedir? Ulusalcı görünmekten bu kadar kaçarken, en dibinden ulusalcı görünmek böyle bir şey olsa gerek.

Son olarak, bu Kürt meselesi hakkında konuşmak da, entel görünmek isteyen eski yıldızlarımızın Survivor’ı gibi oldu. Nihat Doğan Survivor’a katılır, Mustafa Altıoklar (ve niceleri) Kürt meselesi hakkında konuşur. Aynı şey – ama birazcık farkları olsun tabii. Değirmende ağarmadı, boşuna uzamadı o saçlar.

*
Bir sayfayı Mustafa Altıoklar’la bitirdik.

Yazarlık kariyerim sırf bu yüzden gelişmeyecek. Dediydi dersiniz.
*
Holywood’da, Mehter Takımı’nın yapacağı gösteri ve konser, Ermeni lobisinin yoğun baskısı üzerine iptal edilmiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1064901&Date=30.09.2011&CategoryID=81

Amerika’daki Ermeni lobisini gerçekten, samimiyetle merak ediyorum. Ayrıca, 21. yüzyılda hala mehterli gösteri yapan zihniyeti de aynı oranda merak ediyorum, ama bu merakımda biraz hayret var. Arkadaş ne bitmez mehter sevdasıymış, bu ne ya neredeyse 100 yıllık cumhuriyetin var sen hala mehterle mi temsil ediyorsun kendini?

Lütfen önce şuna karar verelim, Osmanlı’yı sahipleniyor muyuz sahiplenmiyor muyuz? Konu tehcir filan olunca “Efendim onlar Osmanlı” ama mehter olunca “Şanlı tarihimiz...”

Benim kendi adıma, geçmişimde Osmanlı olmasıyla bir sorunum yok. Bunu bir bütün halinde kabullenemiyor olmamızla bir sorunum var.

Ha ABD’deki Ermenilere gelince... Burada benim merak ettiğim şey şu, orada Türklere ilişkin başka herhangi bir gösteri vs. olsaydı da aynı şekilde karşı çıkacaklar mıydı? Osmanlı’nın yüceltilmesine tepki göstermeleri, bir halkın ortak geçmişi bağlamında gayet anlaşılabilir bir şey. Ama bir Kerem Görsev konseri olsaydı mesela, aynı tepki verilecek miydi?

Verilecek idiyse, burada bir yanlış var, evet.

*
Offff bu haber o kadar tehlikeli ki... Aman ya gerçekten canım sıkıldı şimdi.

PKK’nın İran’daki uzantısı olan PJAK, Tahran’ın bütün taleplerini kabul etmiş. Tehlikeli olan ise bunun sebebi: Verilen ağır kayıplar üzerine...

Hah artık bizim operasyon sevdalıları iyice hevese gelir. Yalnız İran da ne İranmış, bizimkiler 30 yılda bir adım ilerleyemedi, bunlar ateşkes ilan ettirdikleri gibi tüm taleplerini de kabul ettirdiler. Nasıl bir kayıp (!) verdirdiyse artık?

Bu ateşkesin altında yatanı merak ediyorum. Çünkü asıl sebep bu olamaz.

*
Ya bu Muhsin Yazıcıoğlu olayını hiç bilmiyorum, hiç takip etmediğim gibi merak da etmedim. Meğer ölmemiş de olabilirmiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1064864&Date=30.09.2011&CategoryID=77

Gerçekten ilgilenmiyorum.

Derinlikle alakası olmayan devletimizde hiç olmayacak işler bunlar aslında, ilgilenmek lazım. Tabii.

*
İlker Başbuğ’a göre, PKK’yı bitirme fırsatı 1 Mart’ta kaçmışmış.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1064884&Date=30.09.2011&CategoryID=77

Ayrıca, Irak’ın 40 km kadar içine girmek gerekiyormuş, ABD olmadan bu iş zormuş, vs vs. İlgilenen okusun.

Bence oraya atım bombası filan atsınlar ya. Ne olur ne olmaz, arada derede birkaç tanesi saklanmış filan olursa, kurtulamasınlar. Tertemiz.

*
Brezilya Kadın Bakanı (Evet “kadın bakanı” yazıyor aynen) Gisele Bündchen’li reklama tepki göstermiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1064900&Date=30.09.2011&CategoryID=81

Bu bir iç çamaşırı reklamı. Gisele Hanım, eşine arabasını çarptığını günlük kıyafetleri ile söyleyince bu “yanlış” reklamı yapılan fakat iç çamaşırları ile söyleyince doğru oluyor.

İyi bir fikir, esprili bir reklam. Açıkçası bunun kadını küçük düşürmek filan olduğunu düşünmedim ben, aksine, erkekleri küçük düşüren bir şey bu.

Zira hepimiz biliyoruz ki, “Bir Gisele uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor...”

(Burada aslında “Gisele” demek istemedim.)

*
Chuck Palahniuk’un Türkçe’ye Ölüm Pornosu olarak çevrilen kitabının çevirmeni ve yayınevi sahibine hapis cezası istenmiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&Date=&ArticleID=1064904&CategoryID=77

Konu, ne olacak işte, müstehcen yayın, çocukları muzır neşriyattan korumak filan.

Ben Chuck Palahniuk’un çevrilmiş olan neredeyse bütün eserlerini biliyorum, Ölüm Pornosu hiçbirinden “beter” değil bir kere. İkincisi, anafikri zaten cinselliği kullanmanın hayatımızdaki anlam ve önemine ilişkin olan bir kitap bu. Yani kitabın “olayı” bu, pornografinin ve kadının porno aracı olarak kullanılmasının, hayatımızın aslında ne kadar temelinde olduğundan bahsediyor.

Yoksa, amaç milletin cinsel organını tarif etmek olsa ve okuyan da bunun için okusa, okur neden Palahniuk gibi on ayrı şeyden bahseden bir yazarla uğraşsın ki? Gider dergi alır, elinde “görsel malzeme” olur.

Şunu da öğrenmiş oldum, müstehcen yayına aracılık etmek diye de bir suç varmış. Tamam da, sen “aracılık ettiğin” şeyin müstehcen olup olmadığını bilmiyorsun ki? Başbakanlık’a bağlı 3-5 kişiden oluşan bir kurul karar veriyor buna. Sonra da senin değil fakat bu kurulun müstehcen bulduğu bir şey yüzünden 3 yıla kadar hapisle yargılanıyorsun. Çok güzel.

Efendim 18 yaşından küçüklerin kitaba erişimleri engelleyecek bir şey yokmuş falan da filan.

Arkadaşım,

1. Senin ülkende 18 yaşın altındaki çocuklar gidip kitap kurcalayıp seçiyorlarsa bundan gurur duymalısın.
2. Senin ülkende 18 yaşın altındaki çocuklar Chuck Palahniuk okuyup anlıyorlarsa, onu bırak adını duymuşlarsa bile, bundan da gurur duymalısın.
3. Senin ülkende 18 yaşın altındaki çocukların ahlakı Chuck Palahniuk ile bozuluyorsa bu senin ayıbındır.
4. Bir kitabın 18 yaşın altındakilerin erişimine kapanması nasıl olur, bana bunu bir anlat hele?
5. Çocukların erişimini engelleyici uyarı meselesi bambaşka, kitabın arkasında açık seçik “tabularınız varsa okumayın” diyor, onu bırak kitabın adının kendisi “Ölüm Pornosu.” Daha ne yapsın bu insanlar?

Çocukların kitaba erişimini engellemek istiyorsan, mesela, yukarıdaki raflara koy bu kitabı. Boyları yetmesin. Başka da bir şey gelmiyor aklıma.

*
Bingöl’de, polis “tipini beğenmediği birini” yine vurmuş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1064854&Date=30.09.2011&CategoryID=77

“Hareketleri şüpheli bulunan” çarşaflı bir kadın, dur ihtarına uymadığı için vurulmuş.

Şüpheli davranış konusuna hiç girmiyorum. Elini kolunu bile göremediği bir bedenin hangi davranışından şüphe edinildiği başka bir mesele. Nitekim kadının psikolojisinin bozuk olduğu belirlenmiş, yahu belki psikiyatrik bozukluğu var ve nasıl davrandığını bilmiyor?

Üstelik yaya bir kadından bahsediyoruz. Polislerin “Ya şimdi git arabanın anahtarını al, park yerinden çıkar, kadına kadar sür... Amaaan, vurayım gitsin” filan dedikleri bir sahne beliriyor zihnimde.

Radikal de haberi “etkisiz hale getirildi” diye vermiş. Deli bir tane değil ki yağla balla besleyesin...

*
“Macarlar Türk değil” diyenler aha bu haberi okusun:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1064843&Date=30.09.2011&CategoryID=138

Türk buluşu olan Gelinim Olur Musun yarışma formatı, Macaristan’a satılmış ve orada reyting rekorları kırmış.

Üstelik, Macarlar bizden daha da Türk olacaklar ki, +18 sınırı getirmişler. Biz daha Palahniuk’a dava açılmasına “bikbik” ediyoruz.

*
Danıştay 4. Daire Başkanı’nın korumalığını yapan görevli, üstelik de kadın, Ankara savcılarından birini “yaraladığı” için mahkum olmuş. Yalnız ilginç olan şu ki, aslında o savcı o kadının boğazını sıkmışmış. Kapı gibi kamera görüntüleri bile varmış.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1064892&Date=30.09.2011&CategoryID=77

Kadın hakkında 3 bin lira adli para cezası verilmiş ama hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş. Buradan çıkan ilk sonuç: Demek ki “kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle yaralamak” suçunun üstelik de bir savcıya karşı işlenmesinin ceza üst sınırı 2 yıldan az ki, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebiliyor.

Ya da, kararı veren Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi bile, aslında ne kadar anlamsızca bir dava görmekte olduğunun farkındaydı ki, “Bari hükmü açıklamayayım...” diye düşündü.

Ama ben kararı uygun buldum. Koca savcının parmaklarında boğaz sıkmaktan mütevellit ezikler oluşmasına sebep olmak, cezasız kalmamalı.

*
Sigara kaçakçılığı operasyonu kapsamında aranan şirket sahibi, hükümetin düzenlediği sigara kaçakçılığı zirvesine katılıp hatıra fotoğrafı filan çektirmiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1064891&Date=30.09.2011&CategoryID=77

Bu ülke için kaçan sigara da sigara kaçıran da şereflidir.

*
Suudi Arabistan, bir Adanalı işçiyi daha idam etmeye karar vermiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1064822&Date=30.09.2011&CategoryID=77

Bundan birkaç sene önce yine Adanalı bir işçiyi idam etmeye karar vermişti, adamın suçu –bizim oraların deyimiyle” Allah kitap çekmekti. (“Allah’ını kitabını seveyim” olarak düşünün.) Cumhurbaşkanı filan girmişti araya, olayın sonunu bilmiyorum.

Bu seferki Adanalı’nın ne yaptığını bilmiyoruz. Eşini arayıp sadece “Beni idam edecekler, kurtarın” diyebilmiş.

Şaka olsun diye söylemiyorum, bu iki kişinin de Adanalı olması tesadüf olamaz. Biz gerçekten küfrederiz, ağır konuşuruz. Allah peygamber dümdüz gitmek, gayet normaldir bizim orada. Hatta –mesela- Allahsız kelimesini, bir sevgi ifadesi olarak bile kullanırız bazen, olur yani. Köftehor yerine Allahsız denir bizim orada.

Kesin bu abi de Allah kitap çekmiştir. Ah be abicim... Kendisi de Arapmış, bunun tabii ki konuyla bir alakası yok ama ironi güzel.

*
Ahdım var, 7 sayfaya çıkmayacağım. O yüzden, 6.5’uncu sayfadan selamlar, sevgiler ve bilcümle hürmetler :)

Göksun.

Kredi başvurusu değil bu, nikah ayol!

Nikah dediğimiz, aslında bir sözleşme türü. şahitler var, imza atıyorsun filan.

Çok mu ruhsuz geldi? Hayır değil, ben ondan bahsetmiyorum.

Bir insanın hayatını başka bir insanla beraber geçirme kararından, o günün dünyanın en önemli günü olarak beklenmesinden, bekleme sürecindeki ölümcül heyecandan, mumlukların renginin sandalyelere giydirilen şeylerin rengiyle tutmaması krizinden, ilk dans şarkısı sorunsalından filan bahsetmiyorum. Sadece, o en fazla 5 dakika süren ve sonunda imza atılan, yani "masada geçen" süreçten bahsediyorum.

"Gavur milleti" gerçekten de televizyonda gördüğümüz gibi mi evleniyor bilmiyorum. Fakat o gördüklerimiz aynen şöyle şeyler:

Gelin ve damat ayakta ve birbirlerine bakarak duruyorlar, birbirlerinin ellerini tutuyorlar filan, birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini ve beraber yaşamak istediklerini anlatıyorlar, birbirlerine tekrar evlenme teklif ediyorlar, olaylar gelişiyor. Yalnız bu arada gelinin ağlaması şart, yoksa o nikah sahih olmuyor - diye duydum.

Bizde bu işlerin nasıl olduğu malum. Ananın adı, babanın adı, doğum yerin tarihin... Bu ne abi, kredi başvurusu için gelmedim ben, romantik bişey yapıyoruz şurda. doğum yeri soruyo ya. Brak, benim o adamı ne kadar sevdiğimi sor bana. Evlenmek için sanki hiç evrak toplamadın da masada mı aklına geldi "baban kim" diye sormak?

Romantizmi televizyonda yaşayan sade vatandaşlar olarak, bizim evlenme ânımız da bu kadar oluyor işte.

Ha tabi bu uygulamanın işine geldiği erkekler de yok değildir elbet. o ayrı.

Çok sevgiler,
Göksun.

HUMK tarifeleri yayınlandı

Günaydın arkadaşlar,

RG'de bugün, bilirkişi, tanık, hakem ve gider avansı tarifeleri yayınlanmış. 1 Ekim'de yürürlüğe giriyor, ona göre.

Ayrıca, Rekabet Kurulu'ndan izin alınması gereken birleşme ve devralmalara ilişkin de bir tebliğ var.

Buyrun: http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/09/20110930.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/09/20110930.htm

Bilirkişiler için önceden böyle bir tarife var mıydı? Yani ben hiç duymadım ve denk de gelmedim ama şurda kaç yıl oldu ki zaten :)

Bunu şu yüzden soruyorum, tarifeye göre bu ücret en fazla asliye ticaretlerde, o da 300 lira olabiliyormuş. Yüzlerce liralık ücretler vardı, ne oldu onlara? Böyle bir tarife vardı da ücretler ona rağmen yüksek idiyse, yeni tarifeyi umursamayıp önüme bakacağım.

Fakat ilk defa çıkıyorsa, Kanunkoyucu'nun amacının, bilirkişiliğin bir meslek olmasının önüne geçmek olduğunu düşünebilir miyiz?

Sözkonusu bilirkişilik olunca, düşük ücret almanın "yan (!) gelirlere daha fazla yol açacağı" yönünde bir görüşe katılmıyorum. Yan gelir alanlar zaten ihtiyaçları olduğundan almıyordu, bu bir dünya görüşü meselesidir. Fakat bu kadar düşük tutulmasını da ilginç buldum. Açıkçası hoşuma da gitti. Çünkü bilirkişi ücreti çok ciddi bir külfet oluyor pek çok zaman. Hele işçi vekilleri için.

Yalnız bu kanunkoyucunun Yargı için iyi bir şeyler yapmasını gerçekten hayret verici buluyor ve altında bir mana aramaya devam ediyorum. Mükremin Abi'den geliyor: "Kesin kötü bişey dedi bu."

*
Haaah, ben dedim size, bunlar kaşıkla verdiğini kepçeyle alır diye...

Gider Avansı Tebliği'nden bildiriyorum: Dava açarken üstümüzde ne var ne yok tüm ağırlıklarımızdan kurtulacağız zaten.

Şöyle ki:

Gider avansı miktarı
MADDE 4 – (1) Davacı,

a) Taraf sayısının beş katı tutarında tebligat gideri,
b) Dava dilekçesinde tanık deliline dayanılmış ve tanık sayısı belirlenmiş ise tanık sayısınca tanık asgari ücreti ve tebligat gideri; tanık sayısı belirtilmemiş ise en az üç tanık asgari ücreti ve tebligat gideri,
c) Dava dilekçesinde keşif deliline dayanılmış ise keşif harcı avansı ile birlikte 75 TL. ulaşım gideri,
ç) Dava dilekçesinde bilirkişi deliline dayanılmış ise Bilirkişi Ücret Tarifesinde davanın açıldığı mahkeme için öngörülen bilirkişi ücreti,
d) Diğer iş ve işlemler için 50 TL,

toplamını avans olarak öder.

Bilginiz olsun. Dava dilekçesinde tüm delillerin bildirildiği yetmedi (ki bunu sevmedim zaten) bir de masrafları tamamlayacağız. Bir de, tanık sayısı bildirilmemişse en az 3 tanık ücreti diyor. İki tanıktan fazla dinleyen kaç hakim kaldı ki?

Harcanmayan avansı geri alabiliyormuşuz. Ama şu var, diyelim ki benim tanık masrafım fazla geldi, çünkü 3 tanık bildirmiştim ama hakim ikisini dinledi. Ama keşif ücretim eksik kaldı. Eksik kısmı içeride kalan tanık parasından tamamlayabiliyor muyum yoksa müvekkilden yeniden ayrıca masraf istemem mi lazım? Biri bana anlatsın.

Yani aslında düşününce bu da o kadar da kötü değil mi bilemedim... Müvekkile farklı zamanlarda yok bilirkişi yok keşif yok bilmem ne diyeceğine, "dava açıyoruz kardeşim boru değil, bunları ödemezsen davan açılmaz, senin bileceğin iş." diyerek tüm masrafları tek kalemde alıyorsun. Giderek ısınıyor muyum ne? Bilemedim.

Çok sevgiler,
Göksun.

29 Eylül 2011 Perşembe

Telefonla yapılan kapıdan satış

Kapıdan satış hükümleri telefonla yapılan satışlara da uygulanıyor mu? Bence kesinlikle uygulanmalı.

Şöyle ki, kapıdan satışlar, malum, kayıtsız şartsız geri döndürülebilir. Burada amaç, tüketicinin oldubittiye getirilmesinin önlenmesidir. (Geri döndürmenin elbet bir süresi var ama şimdi hatırlamıyorum ne kadar olduğunu. )

Özellikle bankalar ve Turkcell (diğer operatörleri bilmiyorum) her fırsatta bi'şey satma derdinde. Telefonla arayıp bi ton akıl çeliyorlar, sen de öyle bir hizmet almayı önceden aklından geçirmişsen ikna oluyorsun. Geçirmemişsen bile ikna oluyorsun, birden bire taarruz altında kalıyorsun çünkü. Sonra da "n'aptım ben ya" diye iptal ettirmek istiyorsun, olmuyor.

Eğer "ben bunu düşüneyim..." dersen de, utanmadan, "Hayır efendim biz bunu şu an halletmek durumundayız" filan diye iyice sıkıştırıyorlar.

Dün Turkcell'le yaşadığım diyalog: (Daha önce benzerlerini bankalarla da yaşamışlığım var.)

- Hanımefendi iyi günler, vınn aboneliğinizi iptal ettirmişsiniz, neden?
- Artık kullanmak istemiyorum. Hem artık mobil değilim, hem de başka bir şirketten hizmet almaya başladım. daha ucuz daha hızlı ve limitsiz.
- O zaman isterseniz vınn'ınızı kontörlüye çevirelim, istediğiniz zaman kullanın, kontör yüklemezseniz kendiliğinden kapanıyor zaten. (bi on dakika konuştuk bunu, burada yazmayacağım.)
- Tamam da ben bunu biraz düşünsem, çünkü pat diye aradınız birden, 30 lira vericem, ama belki kullanmicam... Çünkü her yerde TTNet wifi var artık...
- Hemen karar vermek zorundasınız. Çünkü ben ona göre ekranınıza not düşücem, sizin de bugün gidip bir iletişim merkezinden imza atmanız lazım.
- Tamam siz düşün bilgiyi yine de, ben bugün imza atmasam olmaz mı?
- Hayır olmaz, imza atmazsanız üyeliğiniz tekrar aktif hale gelir ve size 49 liralık aylık paket tanımlanmış olur.
- Öfff iyi tamam atarım imzayı.

Sonra bi sakinledim, "bu ne lan Bugs Bunny karşısındaki Elmer gibi oldum" deyip bir iletişim merkezi'ne gittim ve vınn'ımı tekrar, geri dönüşümsüz olarak kapattırdım.

İşte bu örnekte Turkcell, bana kalkıp da "Hayır buna bir kere evet derseniz geri dönüşü yok" diyememeli. Gidip imza atmış olsam bile geri alabilmeliyim. Çünkü bu emrivaki satıştır, akılda olmayan taarruzdur, kapıdan satış hükümleriyle korunmak istenen menfaate aykırıdır.

Diyorum.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Platform Topuklu Anayasa...

Ben bu gazete işini çok boşladım ya... Aslında niyetim, her sabah düzenli bir şekilde elime gazeteyi alıp çiziktire çiziktire okumak, öğlene kadar da okuma yazma işlerimi bitirmiş olmaktı. Fakat yapamadım. Umarım yaparım.

Yazmaya dün (yani aslında artık iki gün önce oldu!) akşam başlayıp yarım bırakmıştım. Dünkü gazeteye devam etmeden, bugünkü haberleri ekleyerek devam ediyorum. Linkler dünkü gazeteye ait, bugün “hard copy” aldım çünkü.

*
AKP, yeni Anayasa çalışmaları için CHP ve MHP’den randevu istemiş fakat BDP’den istememiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1064504&Date=26.09.2011&CategoryID=77  

Ben ise, AKP’nin meşru bulunması imkansız olan bu “davranışsızlığından” ziyade, buna hiç şaşırmamış olmama üzülüyorum.

Bu haberi dün radikal.com.tr’den okumuştum fakat bugünkü gazete de var. Üstelik daha detaylı. Mesela AKP genel sekreteri Haluk İpek, “Meclis’e gelirse BDP de değerlendirilir” demiş. Hükümetimizin artık iyice “ne dese yeridir” kıvamına gelmiş olan üyesi Bülent Arınç ise, aynı şekilde, “Meclis’e gelmesi halinde BDP’nin de anayasa için ziyaret edilebileceğini söylemiş.

Şüphesiz ki bunda düşünenler için bir mana vardır. Ben düşündüm ve bu mananın, 36 milletvekili çıkarmış olmanın anayasa görüşmelerine katılmak için tek başına hiçbir anlam içermediğini anladım. Halbuki düşünmeseydim, “Yahu şu ‘görüşmeyelim’ dediğimiz insanların yüzde 90 oy aldığı yerler var, yüzde on barajı olmasaydı meclisi hallaç pamuğu gibi atacak kadar oy aldılar, acilen bizim bu insanlarla görüşmemiz lazım... Halk bize bir şey anlatmaya çalışıyor galiba...” minvalinde son derece yüzeysel yüzeysel takılmaya devam ederdim. Gerçi baktığınız zaman burada AKP gerçekten haklı çok afedersiniz. Haticeye değil neticeye bakalım, %50 oy almışlar, boru değil, şimdi onlar mı gitsinler altı üstü 36 vekil çıkarmış bir oluşumun ayağına? Bunlarda büyüğüne saygı da kalmamış.

Ayrıca bir mana da meclise gitmenin, hükümetin anayasa konusunda birebir görüşmesi için sadece bir ihtimal yarattığına ilişkin. İşte AKP’nin haklı olduğu bir nokta daha... Burada Anayasa yapılıyor efendiler, her Meclis’e gelenle görüşeceksek... İyi valla. Önce iyi çocuk olun, hükümetin hoşuna gidin. Gitmeyecekseniz de en azından tehlikeli olmayın. Hayır sonra “bizi oynatmıyolar” diye yine siz ağlıyorsunuz.

Yalnız enteresan olan bir şey var. Haşmetli hükümetimiz, Anayasa gibi bir konuda BDP’yi saymazken “başörtüsü” konusunda kendileriyle görüşeceklerini bildirmiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1024476&Date=26.09.2011&CategoryID=78&Rdkref=1

Şair burada “Vatandaşlığınız beni ilgilendirmiyor, yeter ki müslüman olun” diye sesleniyor olabilir mi? Ya da belki, “Hacı ben bu anayasayı zaten havada karada geçiririm de, başörtüsü konusu karışık.” veya “Ya sen de marjinal filansın ya, beni desteklersen böyle geniş katılım, marjinal desteği falan filan, anlarsın ya?” o da olmazsa “Anayasa filan, bunlar büyüklerin bileceği işler, sen de işte örtüyle filan uğraş, sonra görüşmedi demesinler” olur mu? En olmadı, “Ya şimdi sizinkiler hep tutuklu ya, anayasayı sizinle yapmanın ironisi bu ülkeye fazla. Hem zaten sonunda yine tutuklanacaksınız, hiç bulaşmayın bence.” – işte benim en sevdiğim ihtimal bu, tüm paramı buna yatırabilirim.

*
Anayasa paketinde, parti kapatmalarını Meclis’e bırakan düzenleme yeterli oyu alamadığı için tekliften düşmüş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=994945&Date=26.09.2011&CategoryID=98&Rdkref=1

CHP sevinmiş, hatta birbirlerine “çak” yapmışlar, AKP pek üzülmüş ve en az 8 fire vermişmiş, falan filan. Geç bunları. Burada asıl düşünülmesi gereken şudur, yıl olmuş 2011, hala parti kapatılmasından bahsediliyor ya. Kapatma iradesinin meclise bırakılmaması, bir zafer edasıyla kutlanıyor. Siz n’aptınız ya? Biz yeni Anayasa’dan parti kapatma meselesini çözmesini bekliyoruz, vekil milleti “meclise bırakmadık” diye seviniyor.

Bu Anayasa işinde ne kadar saygın, hukukla ne kadar hemhal, adalet duygusunu günlük yaşantısında ne kadar içselleştirmiş büyüklerimizin “emeklediğini” bilmesem, “Eh, bu vekillere bir akıl veren de yok ki, haklılar neticede...” diyeceğim. O “platform topuklarla” olmuyormuş demek ki bu işler.

*
AİHM, zorunlu askerlik meselesinin çözümü için Türkiye’ye iki ay süre vermiş. Vicdani ret hakkının 2 ay içinde tanınmaması halinde, güzel ülkemiz seri halde yaptırıma maruz kalabilirmiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1064493&Date=26.09.2011&CategoryID=77

Bu habere karnımı tutarak gülüyorum afedersiniz. “Vatani görev” addedilen askerliğin kaldırılmasının, ulaşmaya çalıştığımız “muasır medeniyet” tarafından zorunlu kılınması değil asıl komik olan. Bunun iki ay içinde yapılmasının istenmesi.

Bana kalsa, iki ay nedir, iki dakikada halledilsin mümkünse. Fakat bu iş için iki ay verilmesi, ancak ya Türkiye gerçeği bilmemenin verdiği “Fransızlıktan” ya da “Bunlar 2 ayda daha vicdani ret demeyi bile beceremezler, dur şunlara seri halde ceza verelim de görsünler...” şeklinde bir niyetten ileri gelebilir. İşte size en güzelinden “komple teorisi”, bundan iyisi Şam’dak ayısı.

Dikkatimi çeken nokta, AİHM’nin zorunlu askerliği önceden angarya yasağı kapsamında değerlendirirken şimdilerde din ve vicdan hürriyeti kapsamına alması. (Alakasız not: Angarya kelimesine TDK’dan baktım şimdi, Rumcaymış. Ülkede 1000 bilemedin 1200 Rum kalmışken kelimelerini hala kullanıyor olmak ironik ve fakat güzel.) Bu ayrımın pratik bir sonucu olup olmayacağını bilmiyorum. Neden yapıldığını da anlamadım ama AİHM diyorsa mutlaka bir farkı vardır. Acaba, bunu vicdan özgürlüğüne alınca “halkı askerlikten soğutmak” suçu da mı kapsanmış oluyor? Çünkü bu suçun angarya ile ilgisi yok? Aklıma sadece bu geldi ki son derece olumlu bir uygulama olur.

Bu konu bugünkü gazetede de var. Haberde, vicdani ret hakkının BM üyelerinden sadece Türkiye ve Azerbaycan tarafından tanınmadığı yazılmış.

Biz demiştik, her Türk asker doğar.

*
Artık tamamen bugünkü haberlere geçiyoruz.

*
Perge Antik Kenti’nden kaçırılan Yorgun Herkül heykelinin üst kısmı, 31 yıl Antalya’ya ulaşmış. Çok güzel, tebrik ederim.

Bu vakte kadar alt kısmı, yani bel ve alt tarafı varmış bizde. O alt taraf da olduğu gibi “üryan” bir taraf. Heykelin bizdeki yarım haliyle müzede ziyarete açık olup olmadığını gerçekten merak ediyorum. Havaalanlarındaki fotoğraflara bile takılan bir memlekette, incir yaprağının altındakinin başrolde –hatta tek rolde- olduğu bir heykel sergileniyorsa, o kadar da kötü değilmişiz.

*
Çanakkale’de, suların yükselmesiyle kaybolmuş olan 7 bin yıllık kayıp kentin izleri bulunmuş.

Atatürk kesin söylemiştir bunu. Te Atlantis’i söylemiş 7 bin yıllık şehri mi söylemeyecek?

*
Trabzon’da çalıştığı müzede yapılan yolsuzlukları dile getiren Yahya Likos’un başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiş.

Hikaye uzun şimdi anlatmayayım, heyecanı kaçmasın. Yalnız netice olarak, Yahya Bey eşinin memleketi olan Endonezya’ya yerleşmeye karar vermiş, ailecek oraya taşınmışlar.

Ya adam o kadar haklı ki, bu konuda geyik yapamıyorum. Eş konusunda dünyaya açılmanın vakti gerçekten geldi, zira artık zengin koca da pek işe yaramayabilir. Bir-iki ihaleye katılacak olur, hop diye içeri atıverirler kocayı. En iyisi dışarıdan evlenmek. Kız alın, verin, istihdama can verin.

*
Rize’nin AKP’li belediye başkanı Halil Bakırcı, geçenlerde yaşanan selin Karadeniz Sahil Yolu yüzünden bu kadar zarar verdiğini belirtmiş. Üstelik bir de demiş ki, “Bu yolun yanlış olduğunu biz 2004’ten beri söylüyoruz ama belediyenin güçleri ile bunların temizlenmesi mümkün değil.” demiş.

İhraç edilen partililer için “partiye iade davası” var mı? Varsa Sayın Başkan’a teklif göndereceğim. Geleceği pek parlak görünmüyor.

*
Rize konusunda Köksal Toptan da konuşmuş, “Vatandaşların soğukkanlı davranışı daha büyük bir felaketin önüne geçmiştir. Bu tür afetlerden ders çıkarmak gereklidir.” demiş.

Bir de “Deniz Baykal Türk siyasetine ne kattı ki” diyorlar. Israrla %20 alıp “Daha düşük olmadığına göre, daha kötü bir felaketin önüne geçilmiştir” mantığını yerleştirdi, daha ne yapsın. Ha Sayın Toptan bu nazariyeyi alıp “ders çıkarmak gerekir” noktasına taşımış, ki 21. yüzyıldayız olsun o kadar.

“Bizim akraba tarafından bağışlanan arazi üzerinde yapılan fen lisesi...” ifadesi de var kendisinin beyanı arasında. Aslında bunda takılacak bir şey yok. Fakat işaretledim işte. Vekilimizin “Bak biz ailecek bağışı pek severiz” demesi, bağışlanan yerin afet bölgesi oluşu, afet bölgesinin üzerine “fen lisesi” yapılmış olması filan... Bir araya gelince anlamlı bir bütün oluşturmuyor ama ben yazmak istedim. Ayrıca Sayın Toptan’un bu akrabasının “nesi geldiğini” de feci merak ediyorum. Bacanağının amcaoğlunun eniştesi olabilir.

Ya da Tanrı belki “Yau benim koyduğum dereyi bozuyorsunuz bari imana hayırlı bir iş için bozun, fen lisesi ne olm!” demek istiyordur, kimbilir...

*
Antep’te, Cumhuriyet altınlarını orijinaline yakın bir şekilde ancak düşük gramajlı olarak basıp piyasaya süren bir çete çökertilmiş.

Bu çeteyi yanlış yerde arıyorsunuz, böyle çökertemezsiniz. Gideceksiniz, her düğünde gelinin kesesine atılacak olan altınlara önce siz bakacaksınız, ancak öyle... Zira çetenin fikir annesi eğer bir “teyze” değilse ben de boş konuşuyorum. Gelinin kesesine boş altın kutusu atan teyzeler var oldukça bu çeteler çökmez, vatan bölünmez.

Ah neredeyse atlıyordum, yakalanan çete mensupları “Memleketi satmadık, Ergenekoncu değiliz” diye tepki göstermiş. Dikkate değer bir tepki. “Ergenekonculuk” demek Ergenekon sanığı demekse ve bu sanıklık da memleketi satmış olmak anlamına geliyorsa; evet pek çok yazar ve güzel insan gerçekten anlamsızca tutuklu, fakat o asker abilerimizin pek de matah olmadığı fikri tabanda yerleşiyor demektir. Yani olabilir.

*
Ahmet İnsel’in Sol Melankoli başlıklı yazısını Arin Abi zaten gruba gönderdi. Üzerine bir şey söylemek istemiyorum. Bu yazı, nostaljiden beslenen tüm solculara gelsin.

*
1938’de yaşanan ve resmi olan veya olmayan hiçbir tarihi kaynakta yer almayan Zini Katliamı’na ilişkin soruşturma başlatılmış.

Erzincan’ın ilçesi olan Zini’de, Dersim Olayları’nın bir devamı niteliğinde olmak üzere, 1938 yılında 95 Alevi köylüsü kurşuna dizilmiş. Buna ilişkin soruşturma ise, 2011 yılının Eylül ayına kısmetmiş.

Bu soruşturma samimi midir yoksa “Aleviler soruşturmada görsün...” niyetinde midir bilmiyorum. Fakat Erzincan’daki savcı ne düşünüyor olursa olsun, Alevilerin “laik cumhuriyetimizin diyanet işleri başkanlığının stratejik planları” açısından halen bir tehlike olarak nitelendiği açık. Konuyu hatırlamak isteyenleri böyle alalım: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1036784&Yazar=%D6ZG%DCR%20MUMCU&Date=17.01.2011&CategoryID=97  (Konuyla alakasız not: Özgür Mumcu’yu tanıyıp da bir pazartesi akşamı Kallavi’ye getirmeyen –ve tabii ki bunu bana haber vermeyen- bizden değildir.)

Yukarıda tırnak içinde aldığım kısımda vurgulamak istediğim esas unsur, laik devlette diyanet işleri başkanlığı olması değil. Bu konuyu çok konuştuk, sıkıldım. Yalnız, varlığını tartıştığımız bu başkanlığın “4 yıllık stratejik planı” var. Biz hala konuşuyoruz...

*
Akif Beki’nin yazısının başlığı “Fırıldak neye denir?”

Manidar’ın sözlük anlamı bu işte...

*
Murat Yetkin, “AB, basına sızdığı gibi Yunanistan’dan 70 bin değil, 200 bin kamu işçisini işten çıkarmasını talep ediyor” diye yazmış.

Demek ki asıl talep bir milyon.

*
Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü meselesi iyice karışmış. Olay yerine ilişkin ilk görüntüler, köylülerin cep telefonuyla çekilmiş olanlar. Bir köylü, fotoğrafları arkadaşlarına gösterdikten 1.5 kilometre sonra telefonunu tekrar açtığında, fotoğrafların silinmiş olduğunu anlatmış.

Vay arkadaş, teknik takip işlerine Jack Bauer’ı almışlar haberimiz yok.

*
Oral Çalışlar’ın yazısında geçiyor. Leyla Zana, eğer yazıya yanlış geçmediyse, (Meclis için) “Orası Ak Parti’nin değil. Milletin.” demiş. Ak Parti demek yönünde bir seçimi olabilir de, millet nedir? Yanlış basıldı herhalde. Millet nedir ayol, bi işte meclisin adında var, bi de (çok sevdiğimiz) Anayasa’da.

*
Aynı yazıda, Nazlı Ilıcak’ın Diyarbakır’daki belediye hizmetlerini çok beğendiği de belirtilmiş.

Nazlı Hanım’da demans belirtileri mi görüyorum? Hayırdır? Ya da “belediyecisiniz belediyeci kalın” mesajı mı var bunda? Aman ayol bi Ilıcak beyanı için... Hala konuşuyorum bak...

*
Hopa’da tutuklanan 12 kişiden 7’si beraat etmiş. Ha diğerleri terör örgütü propagandası yapıyordu yani? Termik santral istemedikleri için?

Ben de yaptım geçen. Greenpeace’e bağışta bulundum. Resmen maddi destek sağladım. Çok pis propaganda da oldu hem.

*
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 12 Eylül, faili meçhuller, Eşref Bitlis gibi önemli soruşturmaları izleyen yargı muhabirlerinin özel yetkili savcı koridoruna girmelerini yasaklamış.

Bir yüz bulsalar, bizim duruşmalara girmemizi de yasaklar bunlar. Veya ne bileyim, biz yüzlerini görecek nitelikte olmadığımızdan, savcılarla aramızda bir paravan konur, olur olur.

*
Sayın Başbakan, kredi notumuzu geç yükselttiği için Standard&Poor’s’un notunu düşürdüğünü açıklamış.

Fransız parlementere davrandığından iyi davranmış yine. Karşılarına geçip “Çok poor’sunuz” da diyebilirdi. Der yani, biliyoruz.

*
Converse Avrupa’dan önce Türkiye’ye açılmış. Bunun sebebi, bölgenin ekonomide göstermiş olduğu istikrarlı büyüme imiş.

Allahınızı severseniz buna inanan var mı? Converse ile kayak merkezine giden insanlarla aynı ülkede yaşıyoruz biz. Aslan gibi emo’ları var, alternatif gençleri var bu ülkenin. Gelinliğin altına Converse giyince “çılgın” olunan bir dönemin içinden geçiyoruz. Şimdi bu demeç, memleketimizin cengaver gençlerine biraz ayıp olmuyor mu?

Duymamış olayım.

*
Sayın Başbakan, “İsrail’in savaş sebebi sayılan saldırısı karşısında büyük bir devletin bağışlayıcılığı içinde hareket ettikleri” mesajını vermiş.

Hiç üstüme alınmıyorum. Yalnız, Sayın Erdoğan bugüne kadar başka bir ülkenin başbakanıydı da neden söylemiyorsunuz kuzum? Biz burada muhalif muhalif takılıyoruz hala?

Ya da, büyük bir devlet olmak için İsrail’le savaşmamak yeterli idiyse bari bunu neden baştan söylemediniz?

Aynı demecin içinde Sayın Erdoğan, “Zulüm ile abad olunmaz” da demiş. Tam olarak aynı şeyi daha önce Sırrı Süreyya Önder de söylemişti, buyrun: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&Date=&ArticleID=1031657 (Yine konuyla alakasız not: SSÖ’ye hala ısınamadım.)

Sayın Başbakan, madem aynı şeyleri söylüyorsunuz, bu kişiler neden hala Meclis dışına ve neden hala “belki” görüşülebilir? Neden ha neden?

*
Ciwan Haco ile Hülya Avşar düet yapmış.

Haco naptın sen ya? Yani tamam, Kürt camiasında zaten bir süredir “hükümete döndü” yönünde eleştiriler alıyordun. Ama bu nedir ya. Sen bu ülkeden, Hülya Avşar’la düet yapamadığın için mi bu kadar uzak kaldın? Kürtlere ulaşacak olan ses Hülya Avşar mı olacaktı?

Tamam Hülya Avşar da bayraksal suçlardan soruşturmaya maruz kalmış bir insan. Fakat onunki, canlı yayında dekor olarak yerlere atılmış olan balonları ayağıyla ittiriverdiği içindi. Meğer o balonların üzerinde Türk Bayrağı varmış. Bu yani.

Ha bir de tabii 2009’da Milliyet’te çıkan röportajı var. Halkı kin ve düşmanlığa sevk ettiği iddia edilmiş. Hülya Avşar’ın. Hülya Avşar etse halkı Kara Çilingiroğlu’na karşı kin ve düşmanlığa sevk ederdi, başka neye karşı edecek?

Hülya Hanım, bu düetin her gün şehit haberi alınan bir dönemde yapılmasını aslında çok da uygun bulmamış. Hay Allah. Ama her Kürt “onlardan” demek değilmiş zaten. Onlardan demiş evet, ifade kendisine ait.

Biri Hülya Hanım’a “Bu Terör meselesi değil Kürt meselesi” diye anlatsın. Yine bugünkü gazetede yer alan Leyla Zana söyleşisini okutsun.

Ya da okutmasın. Ne olacak ki.

*
İngiltere’de bir kuş aratırmacısı ki akademik birinden söz ediyorum, her kuş yuvasını aynı şekilde yapsaymış işte o zaman içgüdüsel bir yol izledikleri düşünülebilirmiş. Fakat hep farklı farklı yapıyorlarmış. Bu da içgüdüsel değil deneyimsel olduğunu gösterirmiş.

İyi de hocam, farklı yapmalarını içgüdüleri söylüyor olamaz mı? Yuva her noktada aynı yapılacak diye bir şart mı var, Alman mı bu kuşlar?

*
Türkiye’ye Erasmıs’la gelmiş olan İtalyan kızcağız, “Türk erkekleri iyi de, nerede duracaklarını bilmiyorlar” demiş.

Ah canım... Biz bunu hep söylüyoruz... Sen yılbaşında Taksim’e çık ya da voleybol takımınla güneşlenmeye kalkış da gör...

Hadi onlar iyice mağara adamı diyelim. Okumuşları da çok farklı değil ki bunların. Tamam diğerleri gibi saldırmıyor da, kız milleti bu kadar kapalı olunca erkek milleti de ne yapacağını bilemeyip saçmalıyor. Ama kız milletinin bu kadar kapalı olmasının sebebi de aslında kendileri. Yani bu böyle, adeta bir tavuk yumurta ilişkisi. Hiç kurcalama bence, bak bakalım İstanbul sana neler gösterecek...

*
İstanbul’da düzenlenen mimari ve kentsel tasarım proje yarışmalarının uygulamaya geçmemesi mimarların umudunu iyice kırmış.

Niye ki? Dr. Mimar Kadir Topbaş’ın yapımda ve yayında emeğinin geçtiği muhteşem Haliç Köprüsü yapılacak ya işte? Hani UNESCO’nun “Bunu yaparsanız Dünya Kültür Mirası listesinden çıkarırım sizi” dediği köprü? E tamam?

*
Evet, gerçekten tamam. Zira saat 03.35

Yorgunum dostlarım, yoruldum artık...

Tatlı rüyalar :)

27 Eylül 2011 Salı

Girişte aranmayalım elbet de, adliyenin içinde n'apıcaz?

Ya bu aranma meselesi artık rüyama filan girmeye başladı. Rüyamda annem ve babamla meydan gibi bir yerdeyiz, aynı rüyada hem İngiltere'de hem de İstanbul'da olabildiğim için meydanın yerinden emin değilim. Bir nümayiş var, konuyu hatırlamıyorum. Polisler herkesi arıyor, biz kimliklerimizi gösterip kendimi aratmıyoruz.

Burada enteresan olan şu, ben o kalabalıktan "anı olsun" diye pimi çekilmemiş bir el bombasını alıp çantama atıvermişim. Çantamda el bombasıyla dolaşıyorum. Sırf anı olsun diye.

Neyse aranmadan meydana giriyorum girmesine ama "Ne olur ne olmaz, üstümde bomba olduğu bilinirse anı diye aldığımı kimseye anlatamam, avukatın aranmaması da tamamen hayal olur, dur ben şu bombadan kurtuluvereyim..." diye düşünüyorum. Çaktırmadan, pimini de çekmeden, denize atıveriyorum bombayı.

Rüyamda "Bomba taşıyorum ben ya! Nası ya! Hemen bundan kurtulmam lazım!" diye değil de, "Şimdi bu bulunursa, avukatın aranmayacağını daha sittin sene anlatamayız..." diye düşünmüş olmam takdire şayan. Bilinçaltımla gurur duyuyorum.

Yalnız aranma konusunda bizim asıl noktamız "avukatın anlam ve önemi" ise, aranma dışında başka saçmalıklar da var hayatımızda. Şu hareketin, üstümüzün aranmasından daha anlamlı olduğunu bana kim söyleyebilir:

Kadıköy çocuk mahkemesindeyim. Vekalet sunmuşum, dosyadan fotokopi alacağım. Dosyayı bana vermemelerine de itiraz etmeyeceğim, mübaşirle gidip mübaşirle döneceğim.

Mübaşir kalemde olmasına rağmen "barodan birini isteyelim" dedi, aradı bir yerleri. İki dakika sonra gelen "biri", çaycının en fazla 15 yaşındaki çırağı. Üstünde "İsmail Abi" kreasyonundan bir yelek ve boynunda papyon...

En fazla. 15. Papyon. Ama dosyayı ben götüremiyorum.

Ben o adliyeye kimlik göstermeden girsem ne fayda, içeride iplenmiyorum ki? (Böyle diyorum diye sanılmasın ki ben aranmak istiyorum ve eylemleri anlamsız buluyorum. Aksine, eylemler son derece gerekli ve anlamlı. Fakat işte böyle şeyler de var.)

Dur bakalım bu gece istihareye yatayım, bu konuda ne göreceğim...

26 Eylül 2011 Pazartesi

"Feshin Son Çare Olmasına Gerek Yok" İlkesi!

(Bu yazı 3 Ağustos'tan kalma, bir kenarda buldum, burada dursun dedim.)

İşe iade davalarını artık Yargıtay'ın 22. dairesinin inceleyecekmiş.

Bu 22 iyi olacak mı bilmiyorum. Fakat bildiğim şudur ki, 9. Daire iş hukukunu resmen yeniden yazdı. Açık seçik, kanuna aykırı olan şeyleri içtihat diye önümüze koyduğu oldu. (Şimdi örnek gelmiyor aklıma.) Kararlarının başında söylediği şeyin ortasında söylediği şeyle çeliştiği oldu. N'apalım dedik, bağrımıza bastık.

Yalnız anlaşılıyor ki, sanırım bu 9 Hukuk, işe iade davalarını hep işçilerin kazanmasından sıkılmış. Canı yeni icatlar çıkarmak istemiş. Gerçi ben çoğunluklu işveren vekiliyim ama olsun, hukuk hukuktur.

Konuya girmeden önce bilgi vereyim: İş Kanunu der ki, bir işçiyi verimliliği ya da davranışları yüzünden çıkarıyorsan yazılı savunmasını almak zorundasın. Bu budur. Açıkça yazar. Madde 17 mi 18 mi öyle bir şeyler.

Bizim yargıtayımız ise, akla makul gelse de kanuna açıkça aykırı bir şekilde şu yorumu yapmış:

"İşçi eğer işini yapabileceği halde yapmıyorsa, tamam ona ihtar verebilirsin. Bunun bir faydası olabilir. Ama işçi bu işe zaten yetersiz ise, vereceğin ihtarın bir anlamı olmaz. Çünkü zaten yetersiz, yani ihtar etsen de yapamaz. Bu durumda, ihtar verilmeden yapılan fesihler geçerli sayılmalıdır."

E bi feshin son çare olması ilkesi vardı, ne oldu ona? Başka birimde iş teklif etmek, eğitim vermek filan gibi önlemler? Ayrıca, o işçiyi o işe bizzat işveren getirmiyor mu? E o zaman çaycıyı müdür yapalım, sonra da sen müdürlüğe yetmiyorsun diye çat diye çıkarıverelim? Bu mudur?

Of Yargıtay of, bi benim fesihten anlamayan müvekkil bi de sen, sonum olacaksınız.

23 Eylül 2011 Cuma

Bayan Sevilay İçin "Her Gün 1 Yeni Bilgi"

(İstanbul Barosu, "Ne Demek Avukatın Üstü Aranamaz" başlıklı köşe yazısına cevap vermiş. Cevabı en aşağıda kopyaladım.)

"Yazıdan öyle anlaşılmaktadır ki “keşmekeşlik”, anılan düzenlemede değil, bu yazıyı kaleme alan kişinin zihnindedir." - Uuuu... Etkilendim... Fakat eksik... Nedeni az sonra...

Öncelikle günaydın herkese :) Bu cevabın gönderildiği yazıyı merak ettim, belki siz de edersiniz diye düşündüm. Sevilay Yükselir, Sabah için yazmış, buyrun:  http://sabah.com.tr/Yazarlar/yukselir/2011/09/21/ne-demek-avukatin-ustu-aranamaz

Bu yazıyı ararken Google bana, yazarın bu olaydan sonraki bir yazısını daha gösterdi. Belli ki, bu cevebı henüz almadan yazmış. Yoksa kudretli yönetimimizin aşağıdaki cevabına kayıtsız kalmak faniler için mümkün olmasa gerek.

İşte o yazı:  http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/yukselir/2011/09/23/o-halde-gazetecilerin-de-ustu-aranamaz

Diyor ki Sevilay Yükselir -ki adını anacağımı bile düşünmezdim kendisinin, bu anlamda bir ilk yaşıyorum - efendim PVSK'da da (özetle) "aranır!" diye hüküm varmış. Aynen kopyalıyorum, "Pardon ama iki kanun maddesi de kabak gibi ortadayken, siz nasıl kanunen böyle bir hakka sahip olduğunuzu iddia edebiliyorsunuz ki." diyor. İki kanun maddesi dediğinin biri PVSK işte, diğeri ise Avukatlık Kanunu.

Bayan Sevilay, az önce kopyaladığım cümlesinin girizgahına şu cümleyi oturtmuş: "Beni cahillikle, okuduğunu anlamamakla, 'mahalle ağzıyla' yazı yazmakla filan suçlayan avukat arkadaşlar bir zahmet aşağıdaki şu soruma cevap verebilir mi?"

Ben kendisine cevap vermeden önce şöyle bir karşı soru sormak istiyorum, Bayan Sevilay, iki kanun maddesi birbiriyle çeliştiği zaman hangisinin uygulanacağından sizi bu kadar emin kılan nedir? Bizim aslında sahibi olmadığımız bir hakkın peşinde koştuğumuzu, hangi eğitim ve bilginize dayanarak iddia ediyorsunuz?

Şimdi ise cevap veriyorum, Bayan Sevilay, bizim "özel kanun - genel kanun" diye ifade ettiğimiz bir kural vardır. Özel olarak bir konuya ilişkin bir kanun çıktıysa, artık o uygulanır. Doğrudan avukatlık hukukuna ilişkin çıkarılmış olan kanun da, doğal olarak, polislerin herkesle olan hukukuna göre "özel" kalır ve somut olayda öncelik kazanır. Bilginiz olsun. Bilmediğiniz konularda konuşmayın demiyorum, elbet konuşun, herkes her konuda konuşsun. Fakat bu kadar iddialı olmamanız, kendiniz için iyi. Yoksa bizim için hava hoş, bakın verdik cevabımızı, işimize gücümüze devam ediyoruz.

Bir de demiş ki Bayan, o zaman gazeteciler de aranmasınmış. E zaten aranmasın ki? Bunun biz avukatların aranıp aranmamasıyla alakası yok ki, bu genel olarak demokrasi kavramıyla alakalı bir şey.

Şimdi ben size tekrar bir soru sormak istiyorum müsaadenizle, gazetecilerin aranmamasını istemek için bizim hakkımızda atıp tutmanız ve cevabınızı almanız mı gerekiyordu? Bu mudur?

Bir avukat, her durumda işe yarar. Bakın, yaradı.

Sevgiler,
Göksun.

*
Baro'nun köşe yazısına cevabı:

Basında yer alan bir köşe yazısında, avukata yönelik, bilgi ve ciddiyetten yoksun yaklaşımı kınıyoruz. Geçtiğimiz günlerde bir köşe yazısında “Ne demek avukatın üstü aranamaz ?” başlıklı, bilgiden ve bütünlükten yoksun, varsayımlarla ve çelişkilerle dolu, bir yazı yayımlanmıştır.


Hatırlatmak isteriz ki avukat, en kutsal hak olan savunma hakkını yerine getiren ve TCK 6.maddeye göre yargı görevi yapan kişidir. Avukat ile ilgili bir takım “farklı” düzenlemeler bir ayrıcalık olmayıp, savunma hakkının korkusuzca ve keyfi engellemeler olmaksızın yerine getirilmesini sağlamak içindir. Bir başka ifadeyle bu “farklı” düzenleme de aslında avukatın bizatihi kendisi için değil, savunma hakkını kullanabilmesi için vatandaşa getirilen bir güvencedir. Yoksa avukatların kendilerini ayrıcalıklı hissetmek gibi bir düşüncesi ve talebi bulunmamaktadır. Nitekim benzer düzenleme hâkim ve savcılarla ilgili mevzuatta da yer almaktadır.

Hal böyleyken, hiçbir bilgiyi yansıtmayan, bu yasal düzenlemeyi “abukluk” gibi garip ve düzeysiz bir ifade tarzı ile niteleyen yazı, gerçekleri yansıtmadığı gibi, savunma hakkının ve onu temsil eden avukatın önemi hakkında hiçbir fikrin bulunmadığını da göstermektedir. Avukatların üstünün aranamayacağı ile ilgili düzenleme “abukluk” olarak nitelenirken; “bir hâkimin ya da savcının bir avukatın canını yakmış olması(!) “, “bir dava dolayısıyla maddeten ve manen çökmüş, bunalım girmiş, bu sebeple de intikam hırsı ile yanıp tutuşan bir avukatın intikam peşine düşmüş olması (!) “ gibi film senaryolarını yansıtan zorlama varsayımlara, Danıştay saldırısı gibi uç ve kötü bir örneğe dayanılması iyiniyet ve mantık kuralları ile bağdaşmamaktadır.

Hukuk ve fikir ürütmek ciddi bir iştir; bilgi ve entelektüel düzey gerektirir. Yazıdan öyle anlaşılmaktadır ki “keşmekeşlik”, anılan düzenlemede değil, bu yazıyı kaleme alan kişinin zihnindedir. Neyse ki ilgili kişi ve kurumlar, bu düzenlemenin “yasadan derhal çıkartılması” gibi ciddiyetsiz çağrılara kulak asmayacak kadar sağduyu sahibidirler.

Meslektaşlarımıza ve kamuoyuna saygı ile duyurulur.

22 Eylül 2011 Perşembe

Ücretli avukatlık dünyasından son gelişmeler...

Bütün kalbimle "daha neler!" demek istiyorum günlük sana. Yani sana değil, olana bitene.

Ücretli çalışanlardan bi arkadaş geldi "Bunu da yaz, hatta üşenme, hikayenin tamamını git uzun uzun yaz" dedi ama ben özet geçeceğim.

Patronu bunu işten çıkarmış tamam mı, "Üşenme bunu da anlat" dediği kısım bu işte. Çıkarılma süreci de ayrı hadise çünkü. Neyse işte bu çıkarılmış, tazminatını bir aya yakın süre sonra alabildi. Onu da eksik almış.

Kız da mail atmış, "Ben birkaç farklı şekilde hesapladım ama hepsinde farklı çıkıyor, siz nasıl hesapladınız" diye sormuş. Bir de "utanmadan!" demiş ki, "SGK'mız asgari ücretten yattığı için kesintiyi nasıl uygulayacağımı bilemedim, benim hesabım bu yüzden yanlış olabilir" ... Bak bak bak...

Bir cevap gelmiş ki, evlere şenlik. Efendim, kıdemin tavandan hesaplandığını nasıl anlamazmış, ayrıca SGK'nın asgari ücretten yatmasının lafını çarpıtmak da neymiş, insanların kızın orada bir yıl çalışması ve tazminat altması için gösterdiği çabayı görmezden geliyormuş... Falan filan.

Kalakaldı arkadaş. Nasıl yani, bir yıl orada bulunman için gösterilen çaba da nedir, köpek gibi çalışmadım mı ben, sanki oturduğum yerden mi verdiler maaşı dedi. Ayrıca kıdem eğer tavandan hesaplanmışsa, ihbar ve yıllık izinle beraber bu kadar etmesi mümkün değil, kesin eksik olması lazım dedi. Hem laf çarpıtmak da neyin nesin, kendileri bilmiyorlar mı maaşı asgari ücret gösterdiklerini, ben mi yaptım sanki bunu dedi.

Ama bütün bunları gelip bana dedi. Patronuna ise "Üzgünüm ama benim bu hesabı yapmam lazım" filan gibi 2-3 etkisiz cümle kurdu o kadar.

Ki, bu bahsi geçen ofis de ağırlıklı olarak bir iş hukuku ofisi. Bu avukat arkadaş kalkıp dava açsa, patronun itibarı için hiç güzel şeyler olmaz. Ama anlaşılan o ki, patron zihniyetinin buna aldırdığı yok.

Gerekçesiz feshe mi yansın, tazminatının bir ay sonra ödenmesine mi, onun da eksik olmasına mı, hakkını arayınca kendisine çemkirilmesine mi, bunu yapanların iş hukukçusu olmasına mı, neye?

Dava açayım mı diye gelip bana sordu, açarsam da asaleten mi açayım vekil mi tutayım, vekilim olur musun, napsam n'etsem diye sordu. Ben de dedim ki, bacım az birkaç gün bekle, hesap tablosunu gönderirler belki, bir bakarsın. Olmazsa da dayarsın hizmet tespit davasını, baroya da şikayet edersin.

Ama dedim şunu unutma, bunların eli kolu uzundur, senin işine gücüne mani olur. 3-5 gün sonra bir şekilde yollarınız kesişir, kabusun olur. Yaparlar yani, sana bunu yapan beterini de yapar dedim. "İşime gücüme mani oldu zaten" dedi. O ayrı bi hikaye.

Dağıldım ya. Hukukçusunuz, meslektaşsınız, her şeyden önce insansınız be.

*

Hikayenin devamında, hesap "tablosu" (!) gelmiş. Tablo dedikleri, işte şu kadar kıdem bu kadar ihbar vs vs diye, neleri topladıklarını göstermişler. Ama o ihbar tazminatını nasıl hesapladıklarını belirtmemişler. Arkadaşım bunu bana "İhbar tazminatımı nasıl öyle hesaplayabildiler bilmiyorum, bariz bir şekilde eksik, ama bunun lafını edersem konu uzayacak ve canımı sıkacaklar. Ama bi 300 400 filan eksik yani. Kiramın yarısı lan!" diyerek anlattı.

Ben bu kızı tanıyorum, muhtemelen 300 400'ün peşine düşmeyecektir. Zengin olduğundan değil, bu insanlarla muhatap olmak istemeyip "naaaalet olsun" dediği için.

İşte böyle böyle kazanıyor patron milleti. İyi niyet sömürüsüyle.

Mazlumun ahı çıksın da, varsın aheste olsun.

20 Eylül 2011 Salı

Avukatlık sınavı soru 1: Tik var mı tik?

Günaydın herkese,

Dün geceden sonra afyonum pek patlayabilmiş değil, o yüzden yanlış anlayarak TC'mizin günahını alıyor da olabilirim. Fekat SEGBİS diye kısaltılan bir uygulamayla, artık yargılama süreci sesli ve görüntülü olarak da saklanacak mıymış neymiş, öyle bir şeyler duydum sanki:

http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/09/20110920.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/09/20110920.htm

Yanlış mı anladım acaba diye, alınacak görüntünün niteliğini kopyalayıp yapıştırıyorum: "Görüntü, ilgilinin yüz ifadelerini, vücut hareketlerini, tavır ve davranışlarını gözlemlemeye; ses, ilgilinin duygularını anlamaya ve söylediklerini anlaşılır şekilde dinlemeye imkân verecek nitelikte olur."

Tikiniz varsa bu işi yapmayın bence. Nolur nolmaz.

Çok sevgiler,
Göksun.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Hitit Güneşi Hititlilerin de değilmiş zaten.

25 Temmuz'dan beri yazak hiç mi bir şey olmadı - olmaz mı, anlatsan roman olur :) Ama yazacak halim yoktu. Hala yok. Biraz zaman geçsin, arayı doldururum.

Şimdilik, haberlerle geri döneyim diyorum. Fakat Radikal'in 75 kuruş olması sonucu, artık gazeteyi alıp Moda çay bahçesinde önümde çay elimde kalemle okuduğum günler hayal oldu.

Fakat her şeyin çaresi var. Artık oturduğum yerin köşesinde, ekranın bir tarafında gazete bir tarafında Word açık bir halde oturarak yapıyorum bu işi. Sıkıcı oluyor. Ama yine de bayağı uzun oldu.

Üzgünüm, bu aralar bu tip yazılara biraz sık maruz kalacaksınız :)

Şimdi haberler:
*
Erzurum – Tortum’da yapılmak istenen HES’e karşı eylemde de bir şeyler olmuş. 17-66 yaş arası birçok insan tutuklanmış, 17 yaşındaki Leyla’ya “kötü çocuklarla görüşmeme” cezası verilmiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1063299&Date=14.09.2011&CategoryID=77

Sayın Hakim’imizin, 17 yaşındaki körpecik bir beynin birtakım “anarşik sürülerince” kirletilmemesi için gösterdiği çaba gözlerimi yaşarttı.

Bu yaptırımın “12 Eylül Şenlikleri Haftası’nda” uygulanmış olması da ayrı bir gurur kaynağı. Jandarmaya taş atmak suçlaması eskiden 17 yaş filan dinlemezmiş, şimdi bak altı üstü “arkadaşlarınla görüşme” diye bir kulak çekip yolluyor hakim. Üstelik, kızcağızın gerçekten taş atıp atmadığı belli bile değilken yapıyor bir de. Ya o kızçe gerçekten taş atmış olsaydı da hakim başka ceza vermek zorunda kalsaydı?

Hayır bi de üstelik, bu hakim kararına karşı itiraz yolu bile var düşünebiliyor musunuz?

Sonra efendim “31 yılda ne değişti...” Yemin ederim hiç kadir kıymet duygunuz yok sizin.

*
İstanbul’un silueti değişmiş. Sultanahmet’li Saray’lı siluete, Zeytinburnu tarafındaki “16:9” projesinin gökdelenleri giriyormuş artık.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1063264&Date=14.09.2011&CategoryID=77

Bu haberi görünce ben ilk olarak, yemin ederim, “Aaa o siluet duruyor muymuş ki hala?” diye düşündüm. Fotoğrafa baktım ki, duruyormuş hakikaten. Önce buna şaşırdım.

Ya bi Koruma Kurulu vardı n’oldu ona? Yani ne oldu derken olanı biliyorum, Şehircilik Bakanlığımız sağ olsun her bir şeyi tek başına yapmak üzere bütün o gereksiz kurulları kaldırdı ortadan. Eee, kurda ensen neden kalın demişler kendi işimi kendim yaparım da ondan demiş. Hükümet haklı bir yerde, bir sürü kurul, bir sürü yerel makam, allahınızı severseniz bu kadar “gizli işsizlik” başka nerede var? En iyisi kendi işini kendi yapmak.

Neyse yani benim asıl sormak istediğim şu; bu yaz yine bir Sultanahmet meselesiyle gündeme gelmişti bu koruma meselesi. Üzerinde yürürken adımlarımızın şiddetinin bile ölçülmesi gerektiğini düşündüğüm Sultanahmet’teki kazı alanının orada bir kebapçı açılmıştı, hala var mı diye gidip bakmadım. Radikal, belediye başkanı falan gibi bir sürü muhterem zat’a sormuş, tüm seçilmiş ve atanmışlar ağız birliği etmişçesine “Vallahi haberimiz yok, biz yapmadık onlar yapmış” deyip duruyor. (Şimdi ben burada Uçurtmayı Vurmasınlar’daki çocuk karakteri anarım anmasına da, hukuka aykırı davranmış olmaktan endişeliyim.)

Bu olayda da böyle. Kadir Topbaş’ından tutun, içişleri bakanına kadar herkes “Duruuuun!” diye bağırırken, bu laftan sözden anlamaz inşaatçılar pervasızca kat yükseltiyorlar.

Koruma kurulunu bu bağlamda soruyorum. Bu kurulun var edilmesine bir amaç vardı, bir işlev vardı, ne oldu ona?

*
Ahmet İnsel, hükümetin muhalefeti kriminalleştirme politikasında olduğunu, bunun bir Stalin ve Hitler dönemi davranışı olduğunu yazmış.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1063114&Date=14.09.2011&CategoryID=42

İlahi...

*
Adanalılığımı bağışlayın, fakat şu an sadece “abovvv....” diyebiliyorum...

Okuldan atılan üç askeri öğrenci, Pınar Öğünç’le konuşmuş. Allahaşkına bir bakın:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1063244&Date=14.09.2011&CategoryID=79

Okurken “bunu yazayım – bunu da yazayım – yok asıl bunu yazayım...” deyip durdum. Baktım ki neredeyse tüm röportajı kopyalayıp yapıştırmam gerekecek. Siz en iyisi kendiniz bakın.

Ama şunu söyleyebilirim mesela, bu çocuklar Feysbukta grup kurdu diye “halkı askerlikten soğutmak” mı ne öyle bişeyden, haklarında işlem yapılmış. O derece.

Allam n’olur kimse askere gitmesin, dinimiz amin.

*
Eveeet, yalnız ve güzel ülkemizden, her şeyimizi özetleyen muhteşem bir haber... Ankara Oto Sanayi’ye kimse çocuğunu çırak olarak göndermediği için ustalar çok şikayetçiymiş...

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1063296&Date=14.09.2011&CategoryID=77

Ustalar diyor ki, “Sekiz yıllık eğitimden sonra çırak bulamıyoruz. Aileler çocuklarını ‘kirin pasın içinde çalışmasın, okusun adam olsun’ diyerek bize yollamıyorlar. Fakat bu işten daha iyi para kazanılır. Hem, çırak olmadığı için 20 sene sonra usta da olmayacak.”

Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim dostlar.

Ustacım zaten o sekiz yıllık eğitim bu amaçla getirildi ya? Onlar çocuk diye? Siz çocukları sigortasız, güvencesiz, parasız pulsuz, suyunu çıkarırcasına çalıştırıyorsunuz diye? Çocukların eğitilip büyütülmeleri, hayatlarının farklı alanlardaki 3 numara ve 5 numara arasında geçmesi lazım diye? Ha benim ustama?

Yalnız ustalar güzel yerden vurmuşlar. “Bu işin parası daha güzel” diyorlar. Beş yüz bine yakın diplomalı işsizin olduğu güzel ülkemizde, eh, ustalar haklı beyler. Valla benim ablamdan çaldığım bir fikrim var ki, çocuğum olursa 7-8 yaşında Mahmutpaşa’da bir esnafın yanına vereceğim kendisini. Öğrensin çocuk. Biz ailecek, beşimiz bir araya geldiğimiz zaman anca her birimiz bir köşeye geçer kitap gazete filan okuruz. Sonuç? Elimize bir sepet yumurta ver “bunları akşama kadar sat, yemeğini sattığının parasıyla alacaksın” de, vallahi beşimiz de açlıktan ölürüz. Misal “megaloidea” kelimesini 6 yaşımdan beri biliyorum ben, eee? Ne anladık bu işten? Bak kukumav kuşu gibi oturuyorum yerimde.

Babam evde ufak tefek tamir tadil filan işlerini yaparken, “bize fakültenin son 6 ayında böyle işleri öğrettiler” der hep. “Baktılar ki sizden bir cacık olmayacak, bari altın bileziğiniz olsun demişler demek ki” diye takılırım ben de. Altın bilezik önemli.

Bir de tabii, usta yetişmeme durumu var. Okullarda, sanayide usta olmayı değil ustaların yapacağı işi yapan makineleri yapmayı öğretseler böyle bir sorun olmazdı mesela, ama şimdi var. Çünkü ikisini de öğretmiyorlar. Ama endişeniz olmasın, nasıl olsa Japonlar yapar, biz de alır kullanırız.

Bu arada konuyla alakasız ama, “usta yetişmemesi” kaygısını ben en çok mutfak konusunda yaşıyorum. Anneaannemin şimdi olsaydı yüzüne bakmayacağı “antik kuntik” yemekler şimdi menülerin en tepelerinde. Ailemde mumbar dolduran tek bir kişi kaldı, doğru düzgün içli köfte yaptıran da bi annem var, acilen bunları öğrenmem lazım. Endüstriyel mutfağa inat, forza Adana dolması!

*
Başbakan yardımcısı Beşir Atalay, Kılıçdaroğlu’na “fırsatçı” demiş. Ses kaydı meselesi üzerine Kılıçdar Kılıçdaroğlu’nun “Şimdi kim şerefsiz” demesi fırsatçılıkmış.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1063309&Date=14.09.2011&CategoryID=78

Uuu beybi... Aklınızda bulunsun, bir yerde muhalefet kanadında olursanız iktidarın yaptığı yanlışları aman ha yüzüne vurmayın. Fırsatçılık olur. Ayıp bişey neticede.

*
İşte bir kez daha, Tanrı’nın espri anlayışı... Sosisin, rujun, kolanın... bir sürü şeyin rengini veren “böcek” adeta karaborsaya düşmüş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1063272&Date=14.09.2011&CategoryID=80

Kozmetikten gıdaya, “pembeli kırmızılı” olması gereken pek çok şeyin rengini, kaktüs üzerinde yaşayan cochineal böceğine borçluymuşuz. Türkiye’de bu böceğin ithalatını yapan 10 firma varmış.

Böyle haberler hoşuma gidiyor. Hijyenik yaşam takıntılılarının böcekli şeyler tüketmekte olduklarını düşündükçe gülüyorum.

Bir de son dönemde organikçiler var, her yerde. Allahaşkına ya, süpermarkette satılan şeyin organik olduğuna sırf üstünde yazıyor diye inanmamı gerçekten bekliyor musunuz kuzum? Çıktığınız yaylada bile kalmadı artık o organik dediğinizden, meyvelerin çekirdekleri bile artık kısır o tarım ilaçları yüzünden. Ama bütün her şeyi sanayileştiren gıda sektörü, hah işte bit kadar böceğin tükenmemesi için çiftlikler kurduruyor.

Yani sözün özü, bu haber sakın midenizi bulandırıp canınızı sıkmasın. Bilmediğimiz neler yiyoruz, en azından birini öğrendik. Bişey olmaz.

*
Haşmetli Başbakanımız, Suriyelilerin tepkisinin Alevilere yönelik olduğunu belirtmiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1063295&Date=14.09.2011&CategoryID=78

Ya arkadaş, biri gitsin başbakana söylesin de, bi daha açılım maçılım yapmasın beyefendi. Kürtlere açılıyor, gidip operasyon düzenliyor. Alevilere açılıyor, Suriye’nin onlar yüzünden karıştığını söylüyor. Bir ara Romanlara da açıldıydı, onlara da bir şeyler yapmıştır kesin. Şimdi hatırlamıyorum.

Yalnız şu an fark ettim, ben artık başbakana bir şey diyemiyorum. Çünkü kendisi bu ağzı ilk defa kullanmıyor. Hep böyleydi, neler neler dedi. Hepsi haber oldu, hepsine tepki verildi, kimi zaman eylemler filan yapıldı.

Eee? O eylemlerin yapıldığı, HES’lerin yükseldiği şehirlerde bile birinci çıktı bu parti. Şimdi ben ne diyeyim, kim ne desin? İnsanlar bu şekilde aşağılanmayı nasıl böyle içselleştirebilirdiler bilemiyorum. Yo, şimdi “siz ne zaman bu kadar zalim oldunuz” diye poz verenlerden olmayacağım ama gerçekten merak ediyorum, insanlar sağ yanağını dönmeye ne ara bu kadar alışkın oldu? Bunu anlamakta güçlük çekiyorum. Mezheplere, etnik kökenlere, meslek gruplarına, sivil eylemcilere, gözünün üstünde kaşın var diyen istisnasız herkese bu kadar “dümdüz” konuşan bir tavır nasıl hala bu kadar muktedir olabiliyor?

Bunu vallahi de billahi de sinirli bir tonda sormadım. Her şeyiyle saf bir soru bu, sinir ya da başka bir gerilim unsuru taşımıyor. Sırf merak. Nasıl oluyor?

*
Ankara’nın amblemi hiçbir zaman Hitit Güneşi olmamış. İ. Melih Gökçek’in yalancısıyım.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&Date=&ArticleID=1063308&CategoryID=78

Meğer biz Ankara diye başka yeri biliyormuşuz.

Melih Bey Danıştay’ın, Ankara’nın minareli logusunu iptal ettiği kararı yanlış bulmuş. Vay be. Bundan sonra idari yargı konusu uyuşmazlıkları önce Melih Bey’e soralım diyorum ben. Gerçi Ankaralıların başkasını seçeceği yok, o yüzden Melih Bey’e “başkanlığı bırakınca idari yargı danışmanlığı yapabilirsiniz” demek abes. Ama olur da bırakacağı tutarsa, (yani olmaz ama hadi diyelim ki oldu) bence bu işi rahatlıkla yapabilir.

Belediye başkanlarının, yüksek mahkeme kararları hakkında rahatlıkla atıp tutabildiği bir demokrasi ortamında yaşamak ne konforlu. Yargı kararını bırakın idari karara bile dayanmayan uygulamalara karşı itiraz edemiyor olmak tamamen bizim düz vatandaş olmamızla alakalı. Eğer AKP’li belediye başkanı olursak, demokrasinin nimetlerinden sınırsızca faydalanmamıza bir engel olmayacak tabii ki.

*
Gazeteyi artık internetten okuduğum için, başka haberlere bakmadım. İnternetten bir şeyler okumaya alışık değilim, fakat artık gazete almıyorum. Zira Radikal de beni terk etti. 75 kuruş olmuş. Zaten alttan alta sinir oluyordum gazeteye, şimdi iyice olmaya başladım. Ama neticede, bir gazete keyfimiz vardı, o da kalmadı hamdolsun.

Zaten artık beşinci sayfaya geçtim, yeter çok bile.

Çok sevgiler,
Göksun.