27 Eylül 2012 Perşembe

Hukuk neden Gaia Kuyusu'dur ve bir portakal neden önemlidir?

Benim bu üç blog işi giderek zorlaşıyor, neyi nereye yazacağımı çok sık karıştırır oldum. Gerçi midemin kahyasını buralarla karıştıracak halim yok tabii, ama "pratik hukuk" dışında kalan ve hukuk fikrinin kendisine yönelik şeyleri nereye yazacağıma karar veremiyorum. Sanırım burası daha uygun.

Dün akşam, otuzlarına yaklaşan iki öğrenci yani Koray ve ben, o günkü derslerimizden bahsediyorduk. Koray bilgisayar mühendisi ve yönetim bilişim sistemlerinde yüksek lisans yapıyor, bense hukuk doktorasına başladım. Yani konularımızla alakamız yok, ama "ufuk açıcı" olan da bu zaten.

"Hoca bir portakalı iki kardeşe nasıl paylaştıracağımızı sordu" dedi, ben hemen atladım, "Bunu bir hukukçuya sorma, elli saat konuşur." diye.

İnsan otomatik olarak "ikiye böler yarısını birine yarısını birine veririm" diyor. İşte bunu diyerek, hukuk fakültesinin üçüncü sınıfında verilen hukuk felsefesi dersine giriş yapmış oluyoruz; çünkü bizim bir portakalı eşit iki parçaya bölerek paylaştırmamız tam bir denkleştirici adalet örneğidir.

Koray'a bunu açıkladım, "eğer denkleştirici değil dağıtıcı adalet sistemini uygulayacaksan da, bunların yaşları, kiloları, hak etmişlikleri... gibi kriterleri de dikkate alarak bir paylaşım yaparsın."

İşte, insan aklının ne kadar "otomatik" çalıştığının tipik örneği. Elinde bir portakal varsa ve sen bunu paylaştıracaksan, bir şekilde böler ve ona göre dağıtırsın değil mi?

Değil işte. Koray "Ben de öyle düşündüm ama hoca dedi ki, neden ille bu şekilde bir paylaşım düşünüyorsunuz, çocuklara sordunuz mu, belki biri sadece kabuğunu istiyor?" diyerek beni ters köşeye yatırdı.

Fikir çok güzel ve sadece "optimum koşullar" üzerinden gidildiğinde, hiçbir yerinden çürütülemeyecek kadar da mantıklı. Peki bunu hayata nasıl uyguluyoruz? Demokrasi ile mi? Ya da "tüketici deneyimini" yücelte yücelte bîhâl olan kapitalizm fikriyle mi?

Bir tarafa yönelik davranışını sadece onun istediğini sorarak belirlemek, adalet midir, yoksa demokrasi mi, veya "müşteri her zaman haklıdır" fikriyle temellenen bir kapitalizm mi? (Bu arada, "çakma demokrasi" ile kapitalizm arasındaki ilişki ancak şimdi dikkatimi çekti, bilahare bunu da düşüneyim.)

Peki, muhatabın özel tercihlerini hiç dikkate almaksızın kendi uygun gördüğün şekilde karar vermek nasıl meşrulaştırılacak? "Halk için halka rağmen?" Tepeden inmecilik? Diktatörya, ya da bildiğin faşizm?

İşte hukuku bu yüzden seviyorum. Dün Prof. Serozan'ın verdiği "Hukukta Yöntem" dersinde, menfaatçi ekolden de bahsettik. Menfaatçilik ifadesi bir "fırsatçılığı" değil fakat menfaatler dengesinin karşılıyor. İki hukuki menfaat çatıştığı zaman, bunları nasıl dengeleneceği sorunu yani; mesela Rona Hoca'nın verdiği örnekle kürtaj hakkı. Tamam ceninin bir hakkı var ama annenin de kendi üzerinde hakkı var, hangisini nerede tutacaksın? İşte bu konuda verdiğiniz karar, sizin hukuk siyasetinizi belirliyor.

Buradan konuya, yani bizim portakallara dönersek...

Her durumda karşındakinin iradesini dikkate alıp, kim ne istiyorsa ona onu vereceksen, ya ikisi de aynı şeyi isterse? Diyelim ki öyle bir sorun çıkmadı, fakat ya diyelim ki, sen istenen şeyi verdiğin zaman bunun bir suç aleti olarak kullanılacağını biliyorsan? Ya da belki aslında bir tarafa istediğini vererek, öbür tarafı asıl ihtiyacı olandan mahrum bırakmış olacaksan?

Daha da zorlaştıralım; diyelim ki, sağlayacağın menfaatin o kişinin kendisine bir zarar vereceğini biliyorsan, sence doğru karar nedir?

Bu işin içinden çıkamayıp "ben ne dersem o olur" şeklinde davranırsan, muhataplarının memnuniyeti bir yana, sana karşı bir hareket başlatmayacaklarının garantisi nedir? Her şeyin en iyisini bildiğin inancı sende nasıl hasıl oldu?

Eğer tarafları dinleyip ikna edilmeyi bekler ve ona göre bir hüküm kurarsan, manipülasyona da açıksın demektir. İşte seçtiğin hukukun "ne olduğu" bu yüzden önemlidir; karar merciini "manipüle etmeden ikna etmek" ancak tutarlı bir hukuk sistemiyle mümkündür.

Sen eğer bir noktada seçtiğin siyasi tavrı öbür tarafta "öteliyorsan," ben senin orada keyfi düşünüyor olma ihtimalini elbette ki düşünürüm. Bu noktada, seni sorgulayabilmem ve senin de beni ikna edebilmen gerekir.

Dengeyi korumak adına, aynı taraflar arasında farklı menfaatleri koruman gerekebilir. Fakat menfaat duygusunun özü tektir. Dengeyi, neticede tek bir özü korumak için kollarsın ve zaten senin siyasetin de korumak için seçtiğin öze göre belirlenir.

Milli ya da dini duygular, devletin bekası, vatandaşın kültürel gelişimi ya da kaynakların sürdürülebilir kullanımı... Denge buna yönelir ve senin yaptığın her işe, döne dolaşa bu noktadan bakılır.

Portakalları unutmayalım...

Şimdi ben 28 yaşında bir kadınım, an itibariyle açım ve üstelik bir de hastayım.

Portakalı benimle birlikte isteyen kişi ise, 25 yaşında, erkek, an itibariyle aç değil, hasta da değil, ama biliyorsun ki, sen ona o portakalı vermezsen akşama yiyecek bir şeyi olmayacak.

Hasta olduğum için bana verirsen, ben o portakalı alıp yiyeceğim fakat aç karınla yediğim için midemi yakacak.

Acıktığında ihtiyacı olacağını bildiğin için diğer arkadaşa verirsen, arkadaş o portakalı birinin kafasına atmak için kullanacak.

Peki senin hukukun, insanların elde ettiği menfaati nasıl kullanacaklarıyla ilgilenecek mi? Mesela bu da bir ilke sorunu.

"Ben portakalı veririm, nasıl kullandığı ya da tüketip tüketmediği onun bileceği iş" mi diyeceksin? O takdirde, "müşteri her zaman haklıdır" zihniyetiyle ayrışacağın yeri nasıl belirleyeceksin? Sonraki edime bir ceza öngörüyorsan, ceza kavramının nüvesi ne olacak?

Eğer sonraki hareketlerini doğrudan takip edeceksen, o zaman da Big Brother olmanın önündeki engel ne olacak?

Davranış modelini tutarlı bir sistem haline getirebilecek misin?

Sonra bana diyorsunuz ki "neden anarşizm?"

Neden olacak, bu yüzden. Koy portakalı ortaya, herkes ne yaparsa yapsın. Mis.

Hem zaten, sana o portakalı ve onu paylaştırma hakkını kim verdi, bakıyorum da bunları hiç düşünmüyorsun.

Sevgiler,
Göksun. (Dünyanın en yüzeysel insanı.)

25 Eylül 2012 Salı

İki resim arasındaki sıfır fark.

Ben bu yazımı unutmuştum... Biraz önce çalışma arkadaşım Zehra "Ya geçen gün bir yazı okudum, çok beğendim, meğer sen yazmışsın..." diyince hatırladım.

Yayınlandığı linkte tarih 31/10/2010 olarak görünüyor, ama ben asıl yazdığım günü hatırlamıyorum. 2010 seçimlerine hazırlık sürecinde Katılımcı Avukatlar için yazmıştım ki bu yazıda Sezer'in katkısı çoktur. 

Aradan neredeyse iki sene geçmiş. Ben kendi adıma, iki sene öncekinden daha iyi koşullardayım ama, bu iki sene benim için büyük bir adım olmuşken, insanlık için hiçbir şeyi değiştirmedi.

Başlığa tıklarsanız, sizi yazının yayınlandığı yere götürecek. 

Çok sevgiler,
Göksun.

*


BİR BORDROLU AVUKATIN GİZLİ DEFTERİ

KANUNEN BAĞIMSIZ HUKUKEN BAĞIMLI FİİLEN İŞÇİ OLMAK
– BİR BORDROLU AVUKATIN GİZLİ DEFTERİ -
Hukuk fakültesi sayısındaki artış, genellikle eğitim yetersizliği bağlamında gündeme geliyorsa da, bunun biz gençler arasında çok daha önemli başka bir sonucu var.
Nereden ve nasıl mezun olursak olalım, hayatımızdaki işsizlik tehdidi ve bize uygun görülen çalışma koşulları mesleğin geleceği açısından çok daha büyük bir sorun. Çünkü avukatlık, somut olaydaki “olması gerekeni” ortaya çıkarmaya dayanan ve bu anlamda zihnen adanmışlık gerektiren bir meslektir; fakat mevcut koşullarımızda kendimizi “avukat gibi” hissetmemizin önünü kesen ciddi sorunlarımız var.
Dünyanın son zamanları, bize yeni bir ekonomik düzen getirdi. İş modelleri bu yeni düzene göre şekillendi ve hepimiz, mesleğimizden bağımsız bir şekilde, tamamen bu yeni düzenin öngördüğü modeller ile çalışmaya başladık.
İster bir ofiste ister özel bir şirket bünyesinde ya da kamuda çalışalım, bu modellerde “junior” olduk, “senior” olduk, “icra avukatı” “ipotekçi” “fikri mülkiyetçi” “ticaretçi” vs. olduk. Bir yandan bu “uzmanlığımız” ve unvanlarımız hoşumuza giderken, öte yandan aslında çalışma modelimizin bir üretim bandından farksız olduğunu göremedik. Biz artık senior olmakla övünür ve yeni maaşımızın tadına varırken, sadece bizden birkaç yaş küçük meslektaşlarımıza “Bakırköy’e delil listesi sunulacak, oradan Sarıyer’e gidilecek temyizin son günü. Kadıköy’den de ek mehil vesikası alman lazım” diye emirler yağdırmakta hiçbir sakınca görmedik. Çünkü bu bir üretim bandıydı, herkes önüne gelen işi sağına soluna bakmaksızın ve nefes almaksızın, kişisellik de katmaksızın yapmakla yükümlüydü. Herkesin işi belliydi ve bunun dışına çıkılamazdı. Bütün gün, masamızdan bile kalkmadan tamamen icra talepleri hazırlayıp borçlularla konuşmak bile bizi isyan ettirmedi, çünkü nasıl olsa bir gün “patron” biz olacaktık ve  bu geçici bir süreçti.
 Meslektaşımız Sezer Özkan’ın “Küreselleşmenin Kıskacında Avukat” başlıklı makalesinde belirttiği üzere, toplumdaki ve meslekteki aşırı düzeyde uzmanlaşma taleplerinin kökeninde, Yeni-Taylorizm denen bu akım vardır. Yani en küçük parçayı en kısa sürede ve en kaliteli biçimde yapmak olarak açıklanabilecek bu süreç, bugün hayatımızda ve avukatlık mesleğinde, daha başlangıç aşamasında karşımıza bir yol ayrımı şeklinde çıkmakta.
Bu ayrımı geçtik ve sonunda biz de tecrübelendik, yanımızda ya da “altımızda” avukatlar çalıştırmaya başladık. Başımıza gelirken dert yandığımız her şeyi, teker teker, bu sefer biz yapmaya başladık ve her şey kendini tekrar edip durdu…
 “Ücretli avukatlık piyasası” son birkaç yıldır çok acımasız. Çünkü gençler olarak gerçekten çok fazlayız. Standart işçilik sorunlarımız var, biz de mavi yakalı emekçiler gibi ihbarımız ödenmeden işten çıkarılıyoruz, fazla mesaimiz ödenmiyor, tatillerde çalışmamız gerekiyor, maaşımız düşük gösteriliyor…
 Fakat en yakıcı olanı, mesleğimizi özel kılan yasal haklarımızla aynı dünyadan bile olmadığımızı anlıyoruz. Avukat kelimesinin içini dolduran bağımsızlık kavramının, bizim için tatlı bir hayal olduğunu görmek insanın canını çok yakıyor.
 Bu sorunların “teşhis ve tedavisinde” öncelikle işçilik kavramı üzerinde durup statümüzün adını koymalıyız. Yanında 20 avukat çalıştıran ofis sahibi ya da çalıştığımız kurum ile “aynı dünyadan” olmadığımız açık, kendimize işçi mi diyeceğiz, başka bir şey mi?
 İş Kanunu işçinin tanımını “bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişi” olarak verir ve biz de işyerlerimize karşı yasal taleplerimizi iş mahkemelerinde ararız. Her ne kadar Avukatlık Kanunu bizim bağımsız olduğumuzu iddia etse de, verilen işi reddettiğimiz için iş akdimiz feshedilirse dava dilekçesindeki taleplerimiz Avukatlık Kanunu’na değil İş Kanunu’na dayanır.
Eğer işçi tanımını Kanun’dan değil literatürden – Sayın Av. Haluk İnanıcı’dan alıntılayarak- yapacak olursak; “üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun bırakılan, hayatını kazanmak için emek pazarında emek gücünü satan insan” şeklindeki tanım tam da bizi anlatmaktadır. 
Fakat eğer, İş Kanunu anlamında bir hukuki ilişkide bağımsızlıktan söz edilemeyeceği için işçi teriminden imtina edeceksek, o halde talep ettiğimiz çalışma modelini çok iyi tesbit etmemiz gerekir. Bağımsızlık unsuru bize “bağlı” ve “işçi” avukat olmayı yasaklıyorsa, biz daha ismi bile olmayan “hibrit” bir faaliyet yürütüyorsak, hakkımızdaki algıyı değiştirmek için zorlu bir yolumuz var demektir… Ama bir yerden başlamak lazım.
Dokuzdan sonsuza uzanan yollar yetmez gibi bütün gün adliyelerde ve muhtelif kurumlarda koşuşturan, hakim-savcı bir yana mübaşire bile saatlerce dert anlatmak zorunda kalan, bu da yetmez gibi kendisinin bile olmayan müvekkillerle –işvereni bu tür görüşme işlerini kendisine bıraktığı için- saatlerce telefonda aynı şeyden bahsetmek zorunda kalan, tüm bunları yaptığı aynı gün içinde birkaç dilekçe birkaç ara karar ve bir de raporlama çıkarmak zorunda kalan insanlarız ve haklarımızı kullanmayı sonuna kadar hak ediyoruz.
“Bordrolu” olmaktan kaynaklanan sorunlarımızın çözümü, bize mesleki haklarımızı sağlayan Avukatlık Kanunu içerisinde bulunmalıdır.
Mevcut Kanun, bordrolu avukat olarak çalışmayı “avukatlıkla bağdaşan işlerden” saymakta, fakat bu çalışma şeklinin olumsuz sonuçlarına dair tek bir söz söylememektedir.
 Kanun bizler için “bağlı çalışan avukat” terimini uygun görmüş ve sorunları çözmekten ne kadar uzak olduğunu açıkça göstermiştir. Zira, 1. madde avukatın bağımsız olduğunu açıkça yazarken, bir avukat tipini “bağlı” olarak nitelemek sorunu anlamaktan ve/veya çözmekten ne kadar uzak olunduğunu açıkça gösterir. Nitekim, Barolar Birliği de biz bordrolu avukatları Kanun’un o kadar dışında görmüştür ki, 2007 yılında işçi avukatların sicillerinin ayrı tutulması ve oy haklarının bulunmaması teklifinde bulunabilecek kadar ileri gidebilmiştir.
Temel sorunlarımızı çalışma saatlerinin ağırlığı, işi red hakkımızın olmaması, vekalet ücretinin ödenmemesi ve meslek içi eğitimlere katılamama olarak özetleyebiliriz. Bunun dışında, baro faaliyetlerine katılmak bizim için bir işsiz kalma sebebi olmamalı ve sigorta primlerimizin asgari ücret üzerinden yatırılmasının bir çaresini bulmalıyız.
Bütün bunlar için, örneğin, bordrolu avukatlığın bir tip sözleşmeye bağlanması iyi bir başlangıç olacaktır. İşyeri çalışma koşulları ve avukatın özlük hakları dayanağını Kanun’dan alan bu sözleşme ile taraflar arasında yazılı hale gelir ve bu sözleşmenin bir nüshası Baro’ya teslim edilir. 
Bu sözleşmenin amacı, avukatı “belirsiz süreli iş sözleşmesinden” kurtarıp, mesleki özlük haklarını kullanabilir hale getirmektir. Bu sebeple, 
- Öncelikle, bir avukatın bordrolu olarak çalışmaya başlayabilmesi için, tip sözleşmenin taraflarca imzalı bir nüshasının ve avukatın SGK işe giriş bildirgesinin Baro’ya teslimi şart olmalıdır.
- Tıpkı işçinin geç bildirilmesinde olduğu gibi, bordrolu avukatın geç bildirildiğinin ya da bildirilmediğinin tesbiti halinde, işveren avukata disiplin cezası uygulanmalıdır. 
- Tip sözleşmede, bordrolu avukatın işi red hakkı düzenlenmelidir. 
Bu husus, pek çok işverende “İşi reddeden avukatla çalışmanın anlamı nedir?” şeklinde bir itiraza sebep olacaktır. Gerçekten de, iş hayatının pratikleri düşünüldüğünde, işi red hakkının kötüye kullanılması halinde, çözüm olarak öngörülen şey bambaşka sorunlara yol açacak ve pek çok işyerinde ciddi sıkıntılar yaşanabilecektir. 
Bu sebeple, öncelikle, bordrolu avukatın red iradesinin yazılı ve gerekçeli olması uygun olacaktır. Ayrı bir maddede de, “avukatın işi reddetmesinin iş akdinin sözleşmesinin feshine sebep olmayacağı, ancak birlikte çalışma olgusunun fiilen ortadan kalkması halinde ise bunun İş Kanunu itibariyle geçerli fesih sebebi olduğu” düzenlenebilir. 
İşi red hakkının kapsamı sadece dava bazında değerlendirilmemelidir. Bu kadar açık yazmak pek çok meslektaşımızı rahatsız edecekse de artık gerçeklerle yüzleşme zamanıdır; uygulamada pek çok işveren kendi yapmak istemediği pek çok şeyi bordrolu avukatları araya koyarak yapma eğilimindedir. Böyle durumlarda meslektaşlarımızın bu tür işleri, işlerini kaybetme korkusu olmaksızın reddetme hakları olmalıdır. 
- En büyük sorunlarımızdan biri, vekalet ücreti meselesidir. 
Yapılan iş görüşmelerinde yasal vekalet ücretini sorduğumuz zaman, “Onun sizinle ne alakası var ki, siz maaşlı çalışansınız” cevabını almak pek çoğumuzun yaşadığı bir tecrübe.
Elbette ki müvekkiller –büyük oranda- işverenimizin bağlantılarıyla kazanılır ve elbette ki işverenin bilgi ve tecrübesi bu seçimde önemlidir. Fakat davayı fiilen yürütenler olarak, vekalet ücretiyle “bir alakamızın olmaması” değil meslekle, insanlık onuruyla bile bağdaştırılamayacak bir durumdur. 
Bunun yanında, vekalet ücretinin işi fiilen yürüten avukatla paylaşılması da, aynı işyerinde çalışan avukatlar arasındaki mesleki dayanışmayı zedeleyebilir. Bu sebeple, kazanılan davaların vekalet ücretinin, işyerinde çalışan tüm avukatlarca eşit oranda paylaşılması gerekmektedir. Bu husus tip sözleşmede düzenlenmeli, paylaşım oranı serbest iradeyle belirlenmeli, fakat işverenin kendine alacağı kısım o işyerinde kaç avukatın çalıştığı ile orantılı olarak belli bir limitte tutulmalıdır. 
Vekalet ücreti sorununu tesbit ettikten sonra, mevcut mevzuata bir de bu gözle tekrar bakalım. Göreceğimiz şey, vekalet ücreti takiplerinde tahsilatın ancak serbest meslek makbuzu karşılığında yapılacağı yönündeki düzenleme olacaktır. İşverenin insafına kalmış olmak kaydıyla, bu sorun pek çok avukatın çalıştığı bir büroda belki çözülebilir, fakat özel ya da devlete bağlı kurumlarda çalışan meslektaşlarımız için nasıl bir çözüm düşünülmelidir? Ülkemizdeki avukatların gerçekten önemli bir kısmı bordrolu olarak çalışıyorken, kanun koyucunun hepimizi “serbest meslek erbabı” olarak görmesinin nasıl bir açıklaması olabilir? 
Vekalet ücretinin tahsilinde serbest meslek makbuzu kesilmesini şart koşan Vergi Usul Kanunu Tebliği kesinlikle yürürlükten kaldırılmalıdır.
- Tekstil atölyelerini aratmayan mesai saatlerimizin yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. 
Bir yandan, avukat olarak piyasada zihin gücü ve kişisel yeteneği ile varolduğumuzdan, fiilen işyerinde bulunmamızın şart olduğu herhangi bir hizmet sektörü çalışanı gibi değerlendirilmemiz mesleğin ruhuyla bağdaşmaz.
Fakat öte yandan, özellikle ofislerde çalışan avukat arkadaşlarımız, bütün gün duruşmalara koşturduktan sonra ofis içerisinde halletmeleri gereken işlerini ancak akşamları yapabilmekte, “ofisten gece çıkmak” son derece normal bir yaşam şekli olmaktadır. Bu sebeple, avukatın fazla mesaisi başka bir çalışanın mesaisinden çok daha sık ve yoğun yaşanmaktadır. Gece geç vakitlere kadar çalışmak ve/veya haftasonu mesaisi bizler için hayatın bir parçası olmuştur. 
Bu itibarla, İş Kanunu’ndaki düzenlemenin yanısıra, yapılacak tip sözleşmede de fazla mesai düzenlemesi yapılmalı, haftasonu ve tatil günlerinde çalışmak ise ayrı bir ücretlendirmeye tabi olmalıdır. Avukatlar olarak, tatil günlerinde nöbet tutan eczane çalışanları kadar hak istemek son derece makul bir taleptir.
 Baroların vereceği mesleki eğitimlere katılmak biz bordrolular için de mümkün olmalıdır. 
Öncelikle, bu eğitimlerin şimdiki gibi haftaiçi gündüzleyin yapılması, en hafif tabiriyle düşüncesiz bir tutumdur. Meslek içi eğitimde zaten başarılı sayılmayan Baromuz, verdiği eğitimleri de –ofisten izin alamayacağımız için- katılamayacağımız saatlere koyarak biz bordroluları tamamen gözardı ettiğini bir kez daha göstermektedir. Eğitimlerin akşamüstü, akşam ve haftasonları yapılması gerekir. 
Bununla birlikte, bu tür eğitimlere devam etmek için işyerimizden ayrılmamız gerektiğinde mazeretli sayılmamız ve bunun karşımıza bir işsizlik tehdidi olarak çıkmaması gerekmektedir. Bunun kriteri de red hakkında olduğu gibi yine “çalışma olgusunu fiilen imkansız hale getirmek” şeklinde düşünülebilir. 
Eğitimlere katılamamanın işyeri ile ilgili tarafı hakkında bunları düşündükten sonra, maddi tarafı hakkında da bir çözümün düşünülmesi gerekmektedir. Çünkü pek çoğumuz, daha aidatımızı bile ödeyemiyorken, bir de mesleki eğitimin ücretini karşılayabilecek durumda değiliz. Bu sebeple, eğitimler mesleğin ilk 5 senesindeki meslektaşlarımıza ücretsiz verilmelidir. 
En büyük sıkıntılarımızdan bir diğeri, işyerlerimizdeki “emir-komuta” sistemine tabi olmaktır. Ofislerin sahipleri, kurumların amirleri ve şirketlerin yöneticileri tarafından, meslektaş olduğumuz unutulmakta ve bize mesleğimizin saygınlığından çok uzak şekillerde davranılmaktadır. 
Sözünü ettiğimiz bu sorunun, özel sektörün diğer çalışanları tarafından anlaşılması imkansızdır. Avukatlık öyle bir meslektir ki, ruhsatını o an almış avukat ile 50 yıldır meslekteki avukatın hak ve yetkileri birbirinin aynısıdır. Meslektaşlık ilişkisi, kendiliğinden bir demokratize oluşu da beraberinde getirmektedir. Özel şirketler ya da kamu kurumlarında, bir çalışanın makam alması, hak, sorumluluk ve yetkilerinin artması pek çok şarta bağlıyken, biz avukatlar mesleğimize doğrudan “o makamla” başlarız. Bu sebeple, bizden daha fazla sermayesi olan bir avukat bize sırf bu sebeple “üst perdeden” konuşma hakkını kendisinde görmemelidir. 
Her ne kadar bu konuda verilmiş Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu kararları var ise de, uygulamada sorunun önüne geçilebilmiş değildir. Bir etik sorunu olan bu sorun, ancak kollektif bilinçlenmeyle ve avukatın kendi değerinin farkında varmasıyla aşılabilir. 
Avukatın kendi değerinin farkına varması ise, ülkemiz şartlarında maalesef ancak maddiyata bağlıdır. Yukarıda saydığımız bütün hak ihlallerine maruz kalan avukat, bırakın bu ihlallere karşı kollektif bir hak arayışına girmeyi, bireysel olarak bile mücadele iradesi göstermemektedir. Bunun sebebi tabii ki, işsizlik kaygısı ve kendi işini yapacak maddi dayanaktan yoksun olmaktır. 
Maddi sıkıntılar bordrolu avukatlara özgü olmayıp, mesleğin başındaki hemen her meslektaşımızın ortak sorunudur. Staj boyunca kaçak işçi olarak çalışmış, buna rağmen ruhsat başvurusu için 1.500-TL ödemesi istenmiş, hiçbir sosyal güvenceden faydalanamamış, yaşamını ancak 500 lira stajyer “harçlığına” ve ailesinden gelen yardıma bağlamış ve o 500 lirayı kazanırken de “Acaba Baro benim stajımı yakar mı…” kaygısını yoğunlukla hissetmiş genç avukatlar, ruhsatlarını aldıktan sonda kendi işlerini kuracak sermayeye tabii ki sahip değillerdir. 
Bu sebeple, staj boyunca müstakbel meslektaşını tamamen yüzüstü bırakmış olan Baro’nun, en azından ruhsatı teslim ettikten sonra kendini biraz da olsa sorumlu hissederek buna göre davranması gerekmektedir. 
Mesleğin ilk 5 yılındaki avukatlardan aidat istenmemelidir. Bunun yanı sıra, kendi ofisini kurmak isteyen meslektaşlara uygun koşullu ve belli bir süre geri ödemesiz kredi sağlanmalıdır. 
Mesleğe yeni başlamış ve/veya ofis kurma çabasına girişmiş bir avukatın, henüz geliri olmamasına ve zaten kira, eşya ve vergi yükünün altında eziliyor olmasına rağmen bir de aidat yükü altına girmesi, Baro’nun empati yoksunluğunun en açık göstergelerindendir. 
Ayrıca bunun dışında, bordrolu avukatların asgari ücretleri de yeniden düzenlenmeli, bugün bir ev kirasına bile yetmeyecek miktarda olan “komik” asgari ücret artırılmalıdır. 
Bir hizmet sözleşmesi ile çalışan bordrolu avukatın kendi haklarını korumaları için, tabi oldukları hukuk sisteminin de netleştirilmesi gerekir. Bu bağlamda, yukarıda belirtilen düzenlemeler Avukatlık Kanunu’nda ayrı bir bölüm altında düzenlenmelidir. Avukatın “sözleşmeyle bağlı” olmasının sadece “ortak menfaatlere yönelme” şeklinde tezahür edeceği ve mesleğin özünde olan bağımsızlık niteliğinin ortadan kaldırılamayacağı Kanun’da yer almalıdır. 
Kanun’da düzenlenmeyen haller için İş Mevzuatı’na gidilmeli, Avukatlık Kanunu’nda hüküm bulunmayan haller için İş Mevzuatı’na açık yollama olmalıdır. Aynı şekilde, İş Mevzuatı’nda da mevzuata tabi olanlar için Avukatlık Kanunu hükümleri saklı tutulmalıdır. 
Ne yazık ki, gelişen ekonomi bize mesleğimizin güzelliklerini yaşamayı unutturmuş, hak aramayı meslek edinmiş olmamıza rağmen kendi haklarımızı arama irademizi yok etmiştir.
Yukarıda arz ve izah olunan sebeplerle, bordrolu avukatlar olarak yasal haklarımızın aranması ve tanınmayan haklarımızın yasallaştırılması için gerekli örgütlenmenin yapılması hususlarında gereğini saygı ile “rica” ederiz. 
Av. Göksun Gökçe Göndermez - 36148



24 Eylül 2012 Pazartesi

Balyoz balyoz dedikleri, birkaç komutan birkaç Word belgesi...

Cumartesi günü aklımda sayfalar dolusu malzeme vardı fakat tek satır yazacak bilgisayarım yoktu. Öyle öyle ziyan oldu o sayfalar, ben de bütün gün kavanoz kavanoz turşu kurdum. Bu turşu meselesinden biraz sonra midemin kahyası'nda uzun uzun bahsedeceğim, detaylı bilgiyi orada bulabilirsiniz.

Elinizde cumartesi günün gazetesi varsa, onu lütfen atmayın. Bir köşede dursun. Gerçi her gazetenin içeriği aynı mıdır bilmiyorum, fakat Radikal hem Balyoz kararına hem de Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru hakkına aynı gün yer vererek tarihi bir sayı çıkarmış oldu.

Bu iki haberin bulunduğu bir gazete, 2010 referandumu sonucunda ülkede neler olduğunun belgesidir. Bunu olumlu ya da olumsuz bir anlamda söylemiyorum; bu sabah fark ettim ki bir devletin yaptığı hiçbir şey iyi veya kötü olmaz. Her şey "konjonktür gereği" olur. İşte, referandum sonrası olan bitenin özeti de budur: İyi ya da kötü diyemeyeceğimiz, fakat yepyeni bir dünya.

Devletin herhangi bir tasarrufunun mutlak iyi veya mutlak kötü olarak değerlendirilmesini mutlak bir safdillik olarak görüyorum. Cuma günü açıklanan karar herkesi tatmin edecek nitelikte olsaydı, bu bizim cennet gibi bir ülkede yaşadığımız anlamına gelmeyecekti. Bininci söyleyişim, herhangi bir devlette yaşayarak, nasıl anarşist olunmaz ki?

Darbeciler mahkum edildiği için sevinecek miyiz yoksa şaibeli delillerin müebbete dayanak olmasına bakıp dövünecek miyiz? Bu siyasi bir tercih, ben bu konuda bir taraf seçmeyi boykot ediyorum - nitekim referandumda yaptığım da buydu.

Fakat eğer darbeciler mahkum edildi diye sevineceksek, hadi delilleri bir tarafa bırakın o konuya biraz sonra gireceğim, şu planın içeriğine bir göz atmakta fayda var. Örneğin planda, bir Türk jetinin Yunanistan hava sahasında düşürülüp halkın galeyana getirilmesi varmış. Mevcut yönetimimizin, darbeye ilişkin olduğuna dair yargı kararı bulunan bir plandan kopya çekmiş olması ihtimali sizce de bir ironi şahikası değil mi? Yunanistan hava sahasında düşürülen bir Türk jeti olası bir provokasyon malzemesi oluyor da, Suriye'de düşen jet kaderimizin oyunu mu? Kaldı ki belki de gerçekten öyledir, bunu hala bilmiyoruz çünkü kamuoyu olarak hala aydınlatılmış değiliz.

Tamamen ulusalcı bir mantıkla hazırlandığı öne sürülen bu planın, camilerin bombalanmasını öngörüyor olmasını anlamıyorum. Planın amacı dinden arınmış bir toplum mühendisliği idiyse, camileri bombalayıp insanların vicdanlarını o tarafa yönlendirmek neyin nesi, nerenizle düşünüyorsunuz? Ha buna karşı şöyle denebilir, "Ama şimdi asker karşıtı denen hükümetin döneminde her gün şehit haberleri alıyoruz, bu nasıl oluyor?" O başka bir şey. Askerlerin ölmesi, insanların askeri heveslerini ve akıllarındaki yüceltilmiş asker imgesini kırar. Fakat camilerin bombalanması, dünyanın her yerinde "ibadet eden insanın" öldürülmesidir ve askeri bir ölümle ilişkilendirilmez. Din adamı olmak isteyen hiçkimse, "camiler bombalanıyormuş ben en iyisi imam olmayayım..." demeyecektir.

Asker dediğin darbenin planını bile beceremiyor; cami bombalamak nedir ya bula bula bunu mu buldunuz? Bunlara plan yaptırmayacaksın, vereceksin ellerine silahı, Allah ne verdiyse sallayacak.

Toplum mühendisliğine gelince... Ya  bırakın allahaşkınıza, memlekette 4+4+4 var. Bu ülkenin başına gelen en etkin doğum kontrol yöntemi, AKP hükümetinin kendisidir.

Plana göre, darbe yapıldıktan sonra demokrat gazeteciler tutuklanacakmış. Neyse ki darbe olmamış da hiçbir gazeteci tutuklu değil şükürler olsun.

Eğer bunların yazılı olduğu bir belge müebbet hapis kararına dayanak olabiliyorsa, hükümet programını, hükümet üyelerimizin ajandalarını ve "yargıya söyledik" lafzını nasıl değerlendiriyoruz?

Bir de bunların "tam teşebbüs" halinde kalmış olması durumu var. Şöyle olmuş, bu komutan kişiler aslında darbeyi yaptılar yapacaklarmış, son dakikada elektrikler kesilmiş de yapamamışlar. Yani aslında tüm o mühendislik çalışmaları, bombalamalar, jet düşürülmeleri, gazeteci tutuklanmaları filan olmuşmuş. Biri lütfen mahkemeyi uyandırabilir mi, "o işleri yapanlar onlar değil" diye...

Yalnız bütün bunlara rağmen, ceza alan askerlere üzülemiyorum. Biliyorum, bu üzülemeyiş hukuki ya da objektif değil, fakat ne yapayım. Biz, her şeyden sorumlu tutulan "80 sonrası apolitik kuşak" olarak askerlerle hiç birebir muhatap olmamışsak da haklarındaki methiyeleri çok duyduk. Cezalarını, eğer gerçekten varsa öbür tarafta zaten çekeceklerdi, yargı kararı ile ceza bu tarafa taşındı. Olan budur. Yani benim sorunum, askerlerin ceza almaları kavramıyla değil, cezayı verenin cezalandırılandan bir farkının olmamasıyla.

Engin Alan mı yoksa karıştırıyor muyum, "Sebahat Tuncel bile benden az ceza aldı" demiş. Neden böyle bir kıyaslamaya girdiğini bilmiyorum. Sebahat Tuncel bu kişinin gözünde bir bölücü ise, kendisi de Sebahat Tuncel'in gözünde bir ırkçı. Hangisinin evla olduğu kişisel bir karar. Yalnız bunlardan biri kimseyi öldürmüş değil, diğeri ise kitlesel öldürmeyi organize eden bir sisteme komuta ediyor.

Deliller meselesine gelirsek... Türk yargısını Balyoz kararı bağlamında değerlendirenleri son derece sığ ve popülist buluyorum. Sanki her davamız bir hukuk şaheseri, CMK sistemi kusursuz işliyor, bir bu Balyoz sorun oldu. Kardeşim, yayınlanmayan kitabı ben mi yasaklattım? 13 yaşında kızın babası yaşındaki adamlarla rızaı ilişki kurduğuna ben mi karar verdim? Sırf bir mitinge katıldı, evinde çakmak bulundu, ırkçıların kanına "zehirli" dedi -ki bunu herkes demelidir,  lan altı üstü parasız eğitim istiyoruz diye pankart açtı diye, insanların hayatlarını ben mi mahvettim? Her davadaki deliller çok on numara, bir Balyoz taraflı. Çünkü siz gerizekalısınız.

İşkenceci polisler terfi ettiriliyor, "Ama Balyoz'daki font 2007'de çıkmıştı." Devletini eleştirdiğin tek nokta bundan ibaretse, al askerini başına çal, salak. Her şeyimiz tamam, bi fontumuz kaldı çünkü. Tüm kararlar birer hukuk şaheseri, bir senin generaline yanlış yapıldı. Gerizekalı aptal. Of kendimi durduramıyorum, mankafa beyinsiz. Herkese aynı adaletsizlikte işleyen yargı, kendisini şekillendiren zihniyete ayrıcalık mı yapacaktı? Hukukun doğru düzgün çalışmasının "ayrıcalık" haline gelmiş olmasını da mı ben yaptım?

KCK'dakiler çok mu mantıklı delillerle yargılanıyor? Bir sürü meslektaşımız şu an sırf vekillik görevlerini yaptıkları için tutuklu, bu çok mu adil? Benim kimi savunup kimi savunmayacağıma senin o boş kafan mı karar verecek? Karar hukuki değil siyasiymiş. Diğer tüm kararlar hukuki zaten.

Bu arada konuyla alakasız, geçen gün hukukçu bir arkadaşım konuşmasına "ben de ulusalcı ve demokratım..." diye başladı. Siz daha yargıdan karışmamış kavramlar bekleyin.

Neyse, yazı dilinde en fazla bu kadar sinirlenebiliyorum. Referandumun askerlere olan etkisini bu şekilde gördük, bir de Anayasa yargısı yönünde etkileri var.

Yalnız çok sinirlendim ben ya dikkatim dağıldı. Bu işin esası hakkında çok şey söylenebilir ama ben hala "leave the komutans alone" diye ağlayan ergenlere saydırıyorum.

Özetle; bir leylek kalmıştı, onu da seviyoruz hamdolsun. Haşim Kılıç "Mevcut durumda 100 kişiden 2'si derdine çare bulur" diyor, "Eminim herkes kaybettiği dosyayı bize getirecek" diyor, daha ne desin?

Bence yine iyimser konuşmuş. Çünkü bence, 100 kişiden 2 dediği, çare bulacak olanlar değil, şikayeti "dinlenebilir" bulunanlar olacak. Kaldı ki, eğer bu mahkeme doğru düzgün anlaşılır da temyiz gibi görülmezse bile, "ben davamı bu maddeye göre kaybettim, demek ki bu madde Anayasa'ya aykırıdır" mantığı ortaya çıkacak.

Şimdi beni "hayır" kararını sırf inadına dayandıran eski model bir ulusalcı sanmayın. Değilim. Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru benim karşı olduğum bir kavram değil, hatta keşke hep olsaydı. Buna ilkesel olarak bir itirazım yok. Fakat ben bunun, AİHM başvurularını geciktirmekten başka bir işe yarayacağını sanmıyorum. Bizim bütün kararlarımız 90. maddeye uygun olsaydı, zaten böyle yeni bir yargı yoluna ihtiyaç duymayacağımız açık. AİHM'nin kararları bizim yargımızı doğru düzgün şekillendirebilseydi, bunlarla zaten uğraşmayacaktık.

Yani bu yeni yargı yoluyla devlet diyor ki, "Ablacım, kol kırılır yen içinde kalır, sen gel derdini yine bana anlat." İyi de kimi kime şikayet ediyorsun? Şimdi AİHM öncesi bir de Anayasa Mahkemesi yolunu tüket... Bu arada, AİHM'nin bizdeki AYM yargısını "etkin olmayan bir yol" olarak görüp başvuru için önce burayı tüketmiş olma şartını aramaması tabii ki mümkün. Fakat bu karara kadar hem daha yıllarımız var, hem de eğer gerçekten öyle görülürse artık bu ülke için kim ne düşünür onu hiç bilemiyorum.

Bir yetmez ama evet dendi, bunlar oldu. Hayır dense, mutlaka bambaşka şeyler olacaktı. Devletin kendisi "evetçi" olduğu için, bu kez de belki karşı planlar ortaya çıkacak ve vatandaşı pişman etmeye yönelik başka şeyler yaşatılacaktı.

Geniş katılımlı bir boykot olsaydı, o zaman da "milletimizin içine sızmış bazı anarşistleri" ayıklayıp toplumdan tecrit etmek gerekecekti.

Yani devlet, illa ki, her şekilde yolunu bulur. İşi bu; başka hiçbir şey değil.

Çok sevgiler,
Göksun.

14 Eylül 2012 Cuma

Survivor Tellioğulları & Seferoğulları

Eveet, gelelim baro seçimlerine...

Bu seçimlerde, öncekiler kadar çalışmıyorum. Bu konuda konuşma hakkımı atiye bırakıp, şimdi Önce İlke ile biraz dalga geçeceğim izninizle...

Bu ilke öncüleri, biliyoruz ki önce kendi içlerindeki ilkeler bakımından derin paradoksların içindeler. Hadi geçen sene birbirlerini ikna edemeyip iki grup halinde çıktılar, "dönemsel bir krizdir, tasvip etmeyiz ama insanlık hali" deyip geçtik. (Şahsen ben bu geçiş esnasında bayağı bir eğlendim.) Fakat yıl olmuş 2012, bunlar hala anlaşamıyor... Yine iki liste, yine iki aday. Gerçi kesin görünen tek şey yine iki ayrı liste olacağı, ama olsun.

Sayın ilkeciler, sizin aynı önceliği tanıyıp da birbirinden üstün tuttuğunuz ilkeler hangileri tam olarak? Bir açıklasanız, çünkü bizim kafamız çok karıştı.

Ulus-devlet, laiklik, her Türk'ün asker doğması ve zaten herkesin de Türk olması gibi konularda hemfikirsiniz bildiğimiz kadarıyla. Televizyonlara kimin çıkacağı konusunu da Ümit Başgan sizin için çözdü sağolsun, bugün hangi kanalı açsak başganımız Orta Asya vadilerinin demir dağlarını balyozlarla döverken görünüyor. Burada bir sıkıntı yok, canlı yayına bağlanıp "hayır o ilke öyle değil" dediğinizi duymadık şimdiye kadar. Kaldı ki, ilkelerinizin "size kadar" olduğunu, "öteki" meslektaşlarınız yargılanırken sesinizi çıkarmayıp, ucu size dokunan işlerde ise feryadı koparmanızdan açıkça anlıyoruz.

Diyorum ki, acaba sorun, benim yukarıda bahsedip çözüldüğünü zannettiğim şu televizyona kimin çıkacağı sorunu mudur? Ya da belki Sn. Muammer Aydın destekçileri, başkanlık koltuğuna nispeten genç ve adliyeye de fotoğraf vermek için gitmekte olan birinin değil, saymanlığı döneminde birtakım söylentiler dolaşmış bulunan ve adliyeye fotoğraf vermek için de gitmeyen birinin daha uygun olduğunu düşünüyor olabilirler. Hatta belki de, kolormatik gözlüksüz başkan olmaz olsun. İlkeyse bu da ilke.

Siz benim hakkında olur olmaz atıp tuttuğuma bakmayın, ben aslında demokrasiyi (bir kavram olarak) severim. Siz de sevdiğinizi söylüyorsunuz. Tamam mesela bu da bir ilke, çok güzel. Yalnız sizinki "severken öldürmek" olmuş gibi biraz; zira "herkes fikrini söylesin" demek "herkes grup içinde kendi hizbini yaratsın" anlamına gelmiyor aslında. Demokrasi anarşizme değil ortak akla ulaşmak için icat edilmiş bir fikir - yani mucidi ben değilim tabii ama bence kendisi de böyle düşünmüştür.

Tutarsızlıklarınızdan en beğendiğinizi seçip bana açıklarsanız, gerisini ben sizin için meşrulaştırırım. Siz bir adım gelin, koşmayan namert.

Yalnız bunlar dün çok komik bir şey yaptı tamam mı, insan içinde olmasam basacaktım kahkahayı. Numarayı göstermeksizin "ONCE ILKE" ismiyle sms göndermişler, diyorlar ki "Sayın Meslektaşım 15 Eylül Ctesi Tarık Zafer Tunaya da yapılacağı belirtilen seçimin bizimle ve gurubumuzla bir ilgisi bulunmamaktadır.Av.Dr.Ümit Kocasakal"

İmla hatalarının hiçbirini üstlenmiyorum. Ama ben böyle bir metnin altında adımın yazılmasını istemezdim. Hem imla, hem de içerik olarak.

Yurttaşlarım ilkeliler ve akademinin değerli üyeleri, "gurubumuzla ilgisi yoktur" diyorsanız, o zaman bölünün efendi gibi? Bu inat nedir, savunduğunuz darbecilerle "folie a deux" mü oldunuz? Sen Önce İlke'sin de diğerleri kim, bu kediyse et nerede, yoksa et zaten kalmamış kedi de çoktan kaçmış mıydı? Kaldı ki, Önce İlke çatısı altında biri kalkıp da "bizimle alakası yok" diyecekse bu size düşmez canlarım, tamam seçim kazanmış olabilirsiniz ama bu dağdan gelip bağdakini kovmakta olduğunuz gerçeğini değiştirmiyor.

(Yazarın notu: "Dağdan gelip bağdakini kovmak" deyiminden de nasıl tiksindim bir anda... Ben "öyle" anlamlar yüklemeden kullanmıştım, lütfen lafı doğru anlayalım.)

Diyelim ki ben, İngilizce'de "mainstream" denen, kibar bir çeviriyle "ana akım" fakat gerçekçi olursak "sıradan" diyebileceğimiz bir kesimin herhangi bir üyesiyim. Zaten, ofisimdeki eğilim neyse veya eniştemin kirvesi hangi listedeyse ona göre oy vereceğim. Eğer eniştem filan yoksa, kararım vatan-millet fetişizmine göre şekillenecek. Bana ne senin kiminle alakan var kiminle yok? Bu senin tamamen iç çekişmelerin, bak tekrar ediyorum, bana ne senin kiminle ne alıp veremediğinden? Başkan adayını çıkar, listeni oluştur, bana bunlarla gel. Senin kiminle kavga ettiğinle mi uğraşacağım ben, bi gölge etme, bi çay koy.

İşte bunlar hep ergenlik.

Baro olmuş bir Yeşil Vadi, Seferoğulları'yla Tellioğulları paylaşamıyor.

Tosun Paşa'mız belli, ama hamamda def çalıp "o kurnadan bu kurnaya çirkef sıçramış" diye şarkı söyleyen Hikmet Gül'lerin haddi hesabı yok.

İlkesizlik sizinle olsun,
Göksun.

(Not: Başlık Ekşisözlük'ten.)

12 Eylül 2012 Çarşamba

Vatandaşlığa sövüş

Size 10 puanlık uzmanlık sorusu.

Avrupa'da siyasi mülteci olarak yaşayan TC vatandaşlarını düşünün. Bunlardan bir kadın ve bir erkek, mülteci kampındayken evlilik dışı çocuk sahibi oluyorlar. Fakat baba ortadan kayboluyor ve anneyle bir araya gelme durumu yok. 

Baba çocuğu tanıma işlemini yapmamış. Anne ise, çocuğu "tanıtmak" için Türk makamlarına başvurmak zorunda fakat TC'de arandığı için böyle bir işlem yapamıyor. 

Burada bir alt soruya geçiyoruz, siyasi mülteciler, kendi ülkelerinin bulundukları ülkedeki temsilciliklerine gittiklerinde nasıl bir hukuka tabi oluyorlar? Mesela bu olayda, kadının TC'de araması varsa, konsolosluğa girdiği anda tutuklanıyor mu?

Eğer bu sorunun cevabı hayır ise, peki, kadın gitti çocuğu kendi üzerine kaydettirdi. Babasız olarak. Çünkü babaya ulaşamıyoruz, zaten o da kaçak.

Eğer cevap evet ise, o zaman şu an okul çağında olan çocuk ne yapacak, hangi hukuka ve hangi vatandaşlığa tabi olacak? 

Daha geçen gün bunun twit'ini atmıştım, ara sıra da olsa insan muamelesi görmek için mutlaka bir devletin vatandaşı olmanın gerekmesi, gezegen için utanç kaynağı. Bu örnekte, anne-babanın neden bir mülteci kampına muhtaç olduğu zaten apayrı bir utanç konusu iken, en "ne halleri varsa görün pis anarşikler" diyen kafaların bile görmezden gelemeyeceği bir durum var: O kampta doğmuş ve hiçbir şeyle alakası olmayan bir çocuk.

12 Eylül lanet olsun.

Prova kayıt

Geçen gün Uğur'la adliyelerden birinde dosya inceliyoruz, iyice gömülmüşüz. Katiplerden biri kaleme girdi, "ay salondakini gördünüz mü" diye...

"Salona dosya almaya girdim, baktım vatandaşın biri kürsüye geçmiş, hakimin kürsüsüne doğru, elini kolunu sallaya sallaya bir şeyler anlatıyor. 'N'apıyorsunuz burada' dedim, 'Ben devletin karşısına çıkacağım, o yüzden burada prova yapıyorum' dedi." dedi.

Canım abim ya, sen hiç "vatandaşın karşısına çıkacağım..." diye düşünen hakim gördün mü ki bu kadar dertleniyorsun?

Sen bırak bunları, biz senin için varız.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Hak verilmez çünkü sen kim oluyorsun?

Selam,

Görüşmeyeli pek bir şey değişmedi, ama çok çalıştım. Mesela yakın zamanda, eski ve yeni kira hükümlerine ilişkin yazmak gibi bir planım var.

"Senin neyine bu işler, anca git eczacıların tabelalarıyla uğraş" derseniz eğer, doktoraya başvurdum da ben üzerinize afiyet... Kabul sınavını ticaret ve borçlardan yapacaklarını öğrenince de e madem yeni kanunlara bakınayım dedim. Baktıkça bakadurdum. Bu doktora başvurusu ve kabul sınavı bambaşka hikayeler, kesinlikle anlatmam lazım ama önce kabul edilmeyi bekliyorum. Zaten buradan anladınız siz az çok neler diyeceğimi.

Dün ise, Çengelköy Çınaraltı'nda otururken, birden hak kuramı konusunda aklımda ampuller uçuşmaya başladı, on saniye içinde doktora tezi yazdım oracıkta.

Oranın duvarında şöyle afişler var, "dışarıdan yiyecek getirilmesine izin vermiş olduğumuz müessesemize dışarıdan içecek getirilmemesi..." vs vs nasıl bitirdiklerine dikkat etmedim. Bu "izin vermiş olduğumuz" ifadesi bana zaten çok çiğ gelirdi ama üzerinde düşünmemiştim.

İzin vermek, o hakkı veren kişiye özgü bir haktır.
Peki hak, verilen bir şey midir?
Çay bahçesi, oraya kurulmuş olarak, insanların oradan karşılıksız ve istedikleri şekilde faydalanma haklarını almış olmadı mı?
Geniş bakarsak, mülkiyet kavramı, mevcut hakların kısıtlamasıyla varlık bulan bir kavram değil mi?
Yani malik gelip benim hakkımı benden alıyor, sonra bir de "şuna şuna izin veriyorum" diyor.
Ama zaten, sen limitsiz bir hak alanının üzerine gelip oturan tarafsın, bana ancak neyi "yapamayacağımı" söylersin. Çünkü yapamayacağımı söylediklerin dışında kalanlara benim hakkım zaten vardır.
Bana "şunu yapma" diyebilirsin, ama "şunu yapabilirsin" diyemezsin, çünkü o hak bende zaten vardı, sen gelip üzerine oturup beni ondan mahrum ettin.

Buraya kadar anlatabiliyor muyum?

Mesela bir devletin kanunları, hep "yasaklar." Çünkü yapabileceği budur. Tarihin başında "hak" diye bir şey yoktu, çünkü her şey haktı. Mülkiyet, egemenlik, devlet filan derken bir bir kayboldular. Çünkü bütün bunlar, mevcut hak varlığının bir kısmını yok ederek var olabilen şeyler. O yüzden de, hep "yapamazsın" derler. Kalan kısım ise, bizim hak denizimizi oluşturur.

Yani "hak verilmez, alınır" deniyor ya, o alınmaktan kasıt "söke söke almak" gibi bir şeyse, bu söz de yanlış. Hak alınmaz, çünkü zaten vardır, sadece egemen tarafından "tanınır."

Eğer almak değil de "alınmak" fiili olarak düşüneceksek, o zaman tamam - ama öyle olduğunu hiç sanmıyorum. Hak verilmez, çünkü zaten vardır. Bir hak konusunda senin egemen olarak yapabileceğin iki şeyden biri o hakkı tanımak, diğeri ise hakkı sahibinden almaktır. Bu anlamda evet, hak verilmez ama alınmaya konu olabilir.

Peki o zaman, hak zaten hep var idiyse, doğal hukuk-pozitif hukuk ayrımını nasıl yapıyoruz? Hukuk ve haklar hep var mıydı, yoksa bunları insanlar mı icat etti?

Bunun cevabını ise şöyle buldum, evet, bir şeyler hep vardı, ama o hukuk değil adalet duygusuydu. Gördüğümüz bir adaletsizliğe gösterdiğimiz tepki adalet duygusundan beslenir, ama hukuk bu değildir. Hukuk bir düzen, bir sistemdir.

Kaldı ki, hak kavramını en baştan başlatıp adalet duygusunu bundan ayrı düşünmenin imkanı yok. Hak-adalet ilişkisi yumurtayla tavuğunkinden beter, fakat bence hak adaletten önce gelir. Çünkü adalet, bir hakkın yerine getirilmemesi ya da getirilmeme ihtimali üzerine gündeme gelen bir kavramdır.

Netice olarak, önce hak vardı. Yeryüzünde insan yokken bile, diğer canlıların birbirleri ve yaşadıkları doğa üzerinde hakları vardı. Bu hakların ihlali ile de, eğer Yaradılış üzerinden gidecek olursak, Tanrı'nın Habil'i kayırdığı an ilk kez gündeme geldi ve bu ihlal Kabil'in adalet duygusunu zedeledi. Bunun üzerine Kabil, adalet duygusunu tatmin etmek için kardeşini öldürdü ve hukuk işte o an, o noktada karşımıza çıktı: Kabil'in yaşadığı sürgün ile.

Adalet duygusu tekildir, her kişide ayrı ve farklıdır. Hukuk ise, toplumların adalet duygusudur, şeklidir, her bireydeki adalet duygusunun bir yönetim erki tarafından şekillendirilerek yine o topluma uygulanmasıyla oluşur.

Buyrun size hak kuramına giriş, 101.

Devamı için şimdi başka bir çay bahçesinde başka bir yazı görmem lazım, izninizle ben bi uzayıp geleyim...