19 Aralık 2012 Çarşamba

İlaç yazdırma saçmalığı üzerinden komplo teorileri

Şimdi çok acayip komplo teorisyenliği yapacağım ama düşününce neden olmasın...

Biliyor olmanızı tabii ki istemem ama, son yıllarda birkaç kere hasta olmuşsanız ilaç fiyatlarının ne kadar düştüğü gözünüzden kaçmamıştır. Örneğin dün, eczacı bir arkadaşımla geçen diyalogdan size bahsedeyim:

- Asist saşe al ama biraz pahalıdır.
- Ne kadar ki? (50 liradan fazla bir şeyler bekliyorum ben)
- 16.5 lira.
- Pahalı dedin?
- Bu fiyat artık pahalıya giriyor...

Bugün ise eve gelirken Augmentin Bid için eczaneye girdim, birkaç sene önce neredeyse 40 liraya aldığım için fiyat beklentim epey yüksek.

- Merhaba, Augmentin Bid 10 tablet alacağım ama, fiyatı nedir acaba?
- 9.5 lira.
- Nası yani? E yazdırmadan alıvereyim o zaman onu ben.

Çünkü yazdırsam şöyle olacaktı:

- 12 lira muayene ücreti (Devlet hastanesi için 12 lira olmuş, Eczacı Hanım söyledi.)
- 3 lira reçete katılım payı (Konu hakkında bilgi için lütfen buraya tıklayınız.)
- 2 liraya yakın da ilaç katılım payı.

Yani 17 lira. İlacın kendisi ise 9.5 lira. Aradaki 7.5 lira da, saatlerce doktor kapısında bekleyip, iyileşmeye dair azıcık olan motivasyonunu da kaybetmiş olmanın ödülü.

Bunları daha önce yazdım zaten, şimdiki derdim başka.

Biliyorsunuz, ilaçların tamamının üzerinde "Reçeteyle satılır" yazar. Doğrusu da budur. Yani aslında ecza ticareti gerçekten kanuna uygun yürütülse, bizim elimizi kolumuzu sallaya sallaya gidip ilaç almamız imkansız olmalıdır.

Fakat şu durumda, hesap ortada, ilacı yazdırmak her anlamda daha pahalıya geliyor. Hem daha çok para veriyor hem de saatlerinizi ziyan ediyorsunuz. Doğal olarak, aşina olduğunuz hastalıklar bakımından doktora gitmek son dere kullanışsız bir yol.

Eczacılık mesleğinin son yıllarda geldiği hale baktığımızda, devletin "insanlar ilaçlarını yazdırmasınlar, eczacılar da reçeteyle SGK'ya filan uğraşmadan direkt elden satışla çalışsınlar, böylece hem SGK'nın yükü azalsın hem vatandaşın işi görülsün hem de eczacılara iş çıkmasın" diye düşündüğünü varsaymak pek mümkün değil. Hatta şimdi kendi yazdığıma kendim bile güldüm, vatandaşın işi mi görülsün? Ahah daha neler.

Acaba devlet, elden satışların iyice artmasıyla artık ilaç yazdırma diye bir şeyin kalmamasını sağlayıp,

1. Devletin ilaç karşılaması kavramını günlük hayatımızdan yavaş yavaş çıkarmak
2. İlaç sanayiini de SGK ile uğraşmak zorunda bırakmamış olmak (Gerçi şu an ilaç üreticileri/ithalatçıları ile SGK'nın nasıl bir temas halinde olabileceklerini bilmiyorum; sektörü tanımadığımdan.)
3a. Sık tüketilen ilaçların reçetesiz satışını yasallaştırmak
3b. Reçetesiz satışı yasallaştırmamak fakat bu kez eczacılara reçetesiz ilaç satmaktan cezalar yağdırmak

amaçlarını güdüyor olabilir mi?

Çünkü şaka gibi, yani bunun hiçbir mantıklı açıklaması olamaz, 9.5 liralık ilaca insan nasıl 17 lira öder, öderse bunun adı nasıl "sosyal güvenlik" olur? Öküzün altında buzağı aramıyorum, mandanın söğüt dalına çıkamayacağını anlatmaya çalışıyorum.

Sağlık reformu dedikleri bu işte, buyrun hayrını görün.

Sevgiler,
Göksun.

14 Aralık 2012 Cuma

Önce İlke iktidarı: Mesleğe verilen en büyük zarar

Bu arada nasyonal sosyalizm filan deyince, İstanbul Barosu'nun aklıma gelmesi de aslında gayet normal.

Biliyorsunuz, bizim baromuzun hukuk savunuculuğu poz vermekle alakalı olduğundan, içinde bulunulacak fotoğraf çok önem arz ediyor. Şurada uzun uzun anlatmıştım: http://koridorda.blogspot.com/2012/10/2012-genel-kurulu-bir-fotografn-hikayesi.html

Kısaca özetleyecek olursak; Baromuzun avukatların tutuklu yargılandığı KCK'ya müdahil olmamasının sebebi, Başkan tarafından, "o fotoğrafta bulunmak istemedikleri" şeklinde açıklanmıştı. Siyasi tarafını bir yana bırakalım; avukatların mesleki faaliyetleri sebebiyle yargılandığı bir davaya katılmayı kendine yakıştırmamanın isabetini takdirinize bırakıyorum. (11 bin oy meselesine girmiyorum, birbirimizi kırmayalım şimdi.)

Baromuz, biliyorsunuz ki Pınar Selek davasını da pek ciddiye almadı. Dün gözlemci olarak Kazım Kolcuoğlu'nu görevlendirmişlerdi, heyet "duruşma zaten aleni, gözlemci kabulüne ne gerek var" diyerek talebi reddetti.

Baronun Pınar Selek meselesine yaklaşımı umrumda değil. Bu iktidardan zaten gelişmiş bir hak hukuk algısı beklemek, tam olarak abesle iştigal.

Fakat artık olay, Pınar'dan Selek'ten çıktı. Burada hukukun ve savunmanın özünün katledilmesi var, olmayacak şeylerin olması ve tuzun kokması hadiseleri var. Pınar Selek'in cezalandırılmasını vicdanen onaylıyor olabilirsiniz o sizin bileceğiniz iş, fakat bunun "bu şekilde" yapılabilecek olmasının kabulüne sessiz kalmak nedir?

Aynı mahkemede üç gün sonra bu sefer siz, "Sayın Başkan, dosya müvekkilim yönünden artık karara bağlanmıştır, bundan geri dönüş hukuken mümkün değildir" demeyecek misiniz? "Dosyadaki bilirkişi raporları çelişiktir, bu durumda bu hüküm kurulamaz" savunması yapmayacak mısınız? Hakimin reddi talebini yine aynı hakimin karara bağlamasına sessiz mi kalacaksınız?

Siz sayın Baro, kendisiyle yatıp kalktığınız Ergenekon ve Balyoz davalarında bu tür savunmalarda bulunmuyor musunuz? Oradaki varlığınız eğer sırf adil yargılanma hakkı ile ilgiliyse, bir siyasi duruş sergilemiyor iseniz, aynı hak Pınar Selek için sözkonusu değil mi? Bugün Pınar'a gelen yarın size gelmeyecek mi?

Sonra, kendi yaptıklarınıza bakmadan, size "darbeci" diyen üç beş çocuktan şikayetçi oluyorsunuz. Bundan da sonra, gelip demokrasi nutukları atıyorsunuz.

Ya Allahaşkına, insan biraz mahcup olur, biraz utanma bilir ya.




Milli irade enflasyonu


Ay bu milli irade lafını duyduğum an şalterlerim atıyor resmen.

Dönem dönem farklı jokerlerimiz oluyor, bu dönemki de milli irade. Mesela eski "jokerimiz" Atatürk'tü. başı sıkışan, "Ama Atatürk... Muasır medeniyet... İlkeler filan..." diyerek bir tarafını kurtarıyordu. Bu kartı oynadığın zaman konu kapanmış oluyordu.

Şimdi ise, ne zaman kilitlensek milli iradeye koşar olduk. Führer'imiz zaten başka laf söz bilmiyor, tüm söylemleri milli iradenin yedirildiği metinlerden ibaret. Bu irade de zaten sadece sandıkla alakalı olduğu için sorun yok yani, çoğunluk oyunu kim aldıysa irade elbette onda cisimlenecek, di mi Benjamin?

Neyse diğer tarafa gelelim. Bir de diğer milli iradeciler var. Bunlarda bir eşitlik, demokrasi, falan filan iddiası oluyor ama o kadar komikler ki, lan olm milli dediğin yerde demokrasi mi olur? Kendilerine ulusalcı deniyor, ulusolcu diyen var, ben nasyonal sosyalist diyorum.

Aha buyrun mesela, sağ altta yazmış adam: Milli irade şu kadar gündür tutuklu. http://www.haberler.com/cumhuriyet-gazetesi/
Öbür milli irade şu kadar yıldır iktidar.
Şuoradaki milli irade bir süredir metrobüs bekliyor.
Beri yandaki da karı kız peşinde filan zahir ne bileyim.

Zaten bi benim irademi ipleyen yok, milli değilsem demek ki.

7 Aralık 2012 Cuma

Eczacı ne yaşar ne yaşamaz

Merhaba arkadaşlar,

Bu sefer sözüm eczacılara. Yani aslında Türkiye'deki meslek birliği anlayışını merak eden herkese, ama yine de en çok eczacılara.

Şimdi arkadaşlar, olayın vehametini izah edebilmek için biraz temelden başlayayım. Biliyorsunuz haklarımızın bir kısmı kanunla düzenlenir. Mesela eczane açabilmek, mesul müdür tayin edebilmek, eczanemizi iki yıl kapalı tutabilmek, devir ya da nakil işlemi gibi şeyler, hep kanuni haktır.

TBMM tarafından kabul edilen kanunla tanınmış bir hakkın, herhangi bir idari kurum tarafından şarta bağlanması sözkonusu olabilir mi?

Olamaz arkadaşlar. Olacaksa bile, ancak başka bir kanunla olur.

Doğrudan kanunla verilmiş bir hakkı, hiçbir kurum, kendi yazdığı yönetmelikle engelleyemez.

Fakat bu TEB, geçtiğimiz günlerde yeni bir yönetmelik yayınladı. "Eczacı bilgi sistemi" diye bir sistemden söz etti ve tüm eczacıları buna kaydolmaya mecbur bıraktı.

Tamam, buraya kadar bir sorun yok . Yeni Eczacılık Kanunu'nda devir-nakil-yeni açılış işlemleri puan esasına göre olacağı için merkezi bir kayıt sistemi mantıksız değil. Fakat yeni yönetmeliğin 37. maddesi diyor ki, "Eczacı Bilgi Sisteminde kaydı bulunmayan eczacı, Türk Eczacıları Birliği Kanunu ile Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanunun kendisine verdiği haklardan yararlanamaz."

Bunun anlamı şudur: Eğer sizin bu sistemde kaydınız yoksa, sadece devir-nakil vs işlemlerini değil, örneğin iki yıl kapalı tutma işlemini de yapamazsınız. Oda seçimlerinde oy da veremezsiniz. Askere gidiyorsanız mesul müdür de tayin edemezsiniz.

Yani siz, bu sisteme kayıtlı değilseniz, TEB için "yok hükmünde" olursunuz.

Peki, bu yok hükmündeki eczacıdan, aidat alınmayacak mı? Bu eczane denetlenmeyecek mi, ya da ruhsatı için iptal davası mı açılacak? Nedir bu "yokluğun" diğer yüzü?

Şöyle düşünebilirsiniz, "ama bu kural aslında mantıklı, kayıtlı olmayan eczacıyı TEB nereden bilsin?" Tamam haklısınız fakat bakın aynı maddenin iki önceki cümlesi ne diyor: "Üyelik kaydına karar verildiği takdirde bu işlem, oda tarafından Eczacı Bilgi Sistemine kaydedilmek zorundadır."

Yani arkadaşlar, bu kaydı asıl yapacak olan eczacının kendisi bile değil eczacı odalarıyken, yaptırım doğrudan eczacı üzerinde doğuyor. Sizin olan bitenden haberiniz dahi yokken, diyelim ki Oda'da işler karıştı ve sizin kaydınız eksik kaldı, bir bakıyorsunuz ki aslında yokmuşsunuz.

İşte size, güzel ülkemizden meslek birliği manzaraları.

Bu arada şunu da lütfen unutmayın, TEB yönetimini, sizin seçtiğiniz Oda'lar seçiyor. Mesleğin halinden şikayetlenirken bunu da akılda tutmakta fayda var.

Çok sevgiler,
Göksun.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Bayandan temiz.

Eczacıların diplomalarını kiraladığı gibi, ben de avukatlık ruhsatımı kiralayayım diyorum.

KİRALIK RUHSAT!!!111!!bir 
- Bayandan temiz.
- Muammer Aydın öncesinden kalma, Kazım Kolcuoğlu imzalı
- 2008 tarihli
- Alındığından beri neredeyse zarfından bile çıkarılmamış
 - Hiçbir disiplin soruşturmasına konu olmamış
  
Orijinal, zarfı içinde, duvar yüzü görmemiş ruhsat. 
Banka, kurum gibi büyük müvekiller bağlamış olan ama vekaleti olmadığı için iş yapamayan takip elemanlarına kiralıktır.
Harcını ödeyemediği için ruhsat alamayan stajyer arkadaşların, ruhsattaki fotoğrafa benzemeleri gerekmektedir. Fotoğraf, 24 yaşında kara kuru bir genç kıza ait olup, erkek adayların başvurmaması rica olunur.
Ruhsat sahibi İstanbul Hukuk lisans ve Bilgi Üniversitesi yüksek lisans mezunu olup, şu an yine Bilgi'de doktora eğitimini sürdürmektedir. Talep halinde bu bilgiler de kullanılabilecek olup, ayrıca ücretlendirilecektir. 

Daha önce, her ama her yerde, istisnasız herkese, mesleğini nasıl sapıkça sevdiğini anlatan ben, artık avukatlık yapmak istemiyorum.

Çünkü olmayacağı açık. Ben "şirket huylu" biri değilim, kendine kurumsal süsü vermeye çalışan ama patronların veya yöneticilerin ego mastürbasyonundan öte gitmeyen saçma sapan ticarethanelerde çalışmak istemiyorum.

Devlet kurumu mantığında çalışan yerlerde kendimi mutlu hissetmemin de imkanı yok.

Ofis açayım desem, avukatlık artık bir masa bir bilgisayarla yapılacak iş değil. Büyük ofislerin olduğu bir ortamda "derdini anlatacak kadar konuşmak" bile mesele. Küçük alacaklarının peşinde olan büyük bir kesim elbette var ve bunlar o büyük ofislere gidemiyorlar. Kabul. Ama ücret de ödeyemiyorlar. Nasıl yapalım?

Üstelik bu insanlara çift fatura kesmek lazım, hukuki yardım ve psikolojik destek için. Gelen müvekkil hem saatlerce konuşup hem de "hukuku sizden iyi bilen biri" olabiliyor. Siz bu insanın gözünde, "Aman canım iki laf edip dünyayı alıyor zaten, benden de kâr etmesin" diye düşünülen biri oluyorsunuz. Ama ev sahibinin veya vergi dairesinin gözünde ne olduğunuzu kimse sorgulamıyor.

Akademisyenlik desek, aslında iyi deriz. Fakat bunun için eğitim altyapımı yeterli görmüyorum. Zira anladığım kadarıyla, yabancı kolejden mezun ya da yurtdışında master yapmış olmayanı akademiye almıyorlar. Başvuru dilekçemin üzerine "PİS FAKİR!" yazıp beni kovarlar diye korkuyorum.

Yani ortada kaldım.

Doktora eğitimimin bana hissettirdiği ise şu oldu: Bu kediyse et nerede, bu etse kediye ne oldu?

Ben kendimi akademiye bu kadar vereceksem bunun bana mesleki geri dönüşü olacak mı, eğer olmayacaksa ben neden bu kadar uğraşıyorum?

Hem çalışıp hem doktora yapayım derken, en son ne zaman elime bir roman aldığımı veya bir film izlediğimi unutan biri oldum. Ev-okul-iş dışında en ufak bir hayatım kalmamış olması zaten bambaşka bir hadise. Dünyayı "doktrinden okuyan" biri olacaksam, hayat bunun neresinde?

Ben artık böyle yaşamak istemiyorum. Ama doktorayı bırakamam, çünkü ömrümü tüketen ve adına hukuk denen bu Gaia kuyusunu, maalesef ki çok seviyorum. Ama belki bu sinirle onu da bırakmaya karar veririm, söz veremiyorum.

Özetle, böyle aşkın ızdırabını skiyim afedersiniz.





3 Aralık 2012 Pazartesi

Askeri mevzuatın hınk mı deyicisi?

Selam,

Ya ben büyük resim görme konusunda çok yetenekli değilimdir. Fakat bir süredir dikkatimi çeken bir şey var.

Anayasa Mahkemesi kararlarına bakarken, sonuçlarına dair bir tahmin yöntemi geliştirmiş olduğumu fark ettim. Eğer başvuru askeri kanunlardan birine dayanıyorsa, çok büyük oranda kabul ediliyor. Diğer kanunlar bakımından kabul edilenler de var elbet, fakat oran daha düşük.

Yani, askeri olmayan mevzuata ilişkin yapılan 100 iptal talebinin -tamamen atıyorum- birkaç tanesi kabul ediliyorsa, askeri mevzuata ilişkin taleplerinin onlarcası kabul ediliyor. Gibi geliyor bana.

Cumartesi günkü gazetede, 5 yeni AYM kararı yayınlandı. Üç tanesi askeri mevzuata, diğerleri TCK'ya  ilişkin. Siviller reddedilmiş, askeriler kabul. Buyrun:

"1-  25.10.1963 günlü, 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 12. maddesinin “… eğer suç Askeri Ceza Kanununda yazılı bir suç ise sanıkların yargılanmaları askeri mahkemelere…” bölümünün Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
2- 353 sayılı Kanun’un 12. maddesinde yer alan “… eğer suç Askeri Ceza Kanununda yazılı bir suç ise sanıkların yargılanmaları askeri mahkemelere…” bölümünün iptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan maddenin kalan bölümünün de, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince İPTALİNE," http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-22.htm

"25.10.1963 günlü, 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 10. maddesinin birinci fıkrasının (C) bendinin, Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, " http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-23.htm

"1- 28.5.1988 günlü, 3466 sayılı Uzman Jandarma Kanunu’nun 16. maddesinin birinci fıkrasının “Mülki, adli ve askeri görevlerini yaptıkları sırada işledikleri suçlardan (6) aydan fazla hapis cezasına hüküm giyenler.” biçimindeki (d) bendinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE," http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-24.htm

Bunlar da TCK kararları:

"26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (a) bendinin son cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE," http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-21.htm

"26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun, 141. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile 142. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE" http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-20.htm


Yanılıyor olabilirim, fakat bende oluşan his bu yönde. Tabii bu değişikliklerin "ne yönde" olduğu da önemli. Yapılan düzenlemenin sıklığı, düzenlemeye muhtaç normun fazlalığından kaynaklanıyor da olabilir; belki aslında bu değişiklikler son derece olumlu adımlardır.

Not etmiş olmak istedim. Eğer bir gün oturup detaylı bir inceleme yaparsam sonuçlarını paylaşırım.

Sevgiler,
Göksun.

27 Kasım 2012 Salı

Bir liseli esmer... 404 NOT FOUND.

Arkadaşlar günaydın,

Te iki hafta önce çıkmış olan Toplu İş Kanunu'nu hala okumadığım için affınıza sığınarak, size hemen bir özür hediyesi vereyim istiyorum.

Yalnız bu hediyeyi vermekle, özellikle erkek arkadaşlar bakımından kaş yapayım derken göz çıkarmış olmaktan endişeliyim. Çünkü haberler kötü.

"Liseli" konsepti, o kısacık pileli etekler, o bele oturan beyaz gömlekler, o liseli esmer kız, ince ürkek, duygulu... Yok artık. "Daha neler" gibi yok artık değil, "namevcut" gibi olan yok artık. Çünkü bugün Milli Eğitim öğrencilerinin kılık kıyafet yönetmeliği yayınlandı.

Siz o esmer kızı hatırlayadurun, ben anılarınızı ziyan etmeye devam edeyim.

Yeni yönetmeliğimize göre arkadaşlar, artık okullarda forma olmayacak

Forma meselesi, askeri çağrışımları olan, tek tipleştirmenin sembolü olarak görülen bir şey. İtirazım yok. Doğal olarak, milli gelirimizin çok yüksek, gelir dağılımının son derece adil, toplumun neredeyse homojen olduğu ülkemizde, çocuklarımızın sınıflara podyuma gider gibi gitmesinin bir sakıncası olmamalı. Nitekim, zaten artık her uydukentin yanında kendi okulu yok mu? Ağaoğlu sakinlerinin mahalle mektebine, mahallenin çocuğunun Ağaoğlu sakinlerinin kolejlerine gittiği, toplumun en azından çocuklarının bir arada olduğu günlerini atlattık çok şükür.

Bir çocuğumuzun, ergenliğinin en şaşaalı dönemlerinde ailesinin maddi gücünün keyfini sürmesinde ne gibi bir sakınca olabilir? Bu çocuğu, tüm tüketim çılgınlığı eğilimlerini, ailesinin kendisine ilişkin tüm bilinçsizliğini, marka giyince havalı olmak sanrısını, dolu dolu yaşamaktan kim alıkoyabilir?

Bu çocukların, dünya markalarından giyinme taleplerinin önünde kim durabilir? Diğer çocukların bunlara bakıp kendilerini önce kendi gözlerinde paryalaştırma haklarının önünde durmak, dilsiz şeytanlık değilse nedir?

Çocuklarımızın taleplerinin ufkunu lütfen püskevitlerle sınırlamayalım. Orda, bir Tommy var uzakta.

Yalnız çocukları o kadar da boş bırakacak değiliz. Tamam kafayı kılık kıyafetle bozabilir, annesi babası onu İstinye Park'a götürmeyince evden kaçabilir, para bulamayınca ne hali varsa görür, istediği depresyona da girer. Onun bileceği iş. Fakaaat, yine de bazı kurallarımız var.

Örneğin, kızlarımızın diz üstü etek giyerek güzel bacaklarını göstermesin de karışmayacak mıyız? Kızlarımızın incecik belleri, daracık gömleklerle mi sergilensin, o güzel kalçaları, beden dersinde giydiği taytla... Öhm. Pardon. Aklım neredeyse demek ki...

Artık kızlarımız, diz üstü etek belasından kurtuldular hamdolsun. Zaten dizilere de müdahale ediyoruz, 3-5 seneye kalmaz cinsiyeti toptan kaldıracağız Allah'ın izniyle. Yalnız cinsiyeti kaldırınca, artık okullarda da nispeten serbest hale gelen türbanı neremize takmak gerekecek, işte bir onu çözemedik.

Fark kalmayınca, eşitlikti, tecavüzdü, kadın hakkıydı diye bir şey kalmayacak. "Hasta" bireylerimiz de artık tek tipleşmenin keyfine varıp olmadık yollara sapma gereği duymayacak; hem zaten artık cinsiyet farkı kalmadığı için hepimiz bir noktada "hasta" olacağız.

Pardon, tek mi tip?
Ama biz bu yönetmeliği zaten bundan kaçınmak için çıkarmıyor muyduk?
Aha devreler yandı bende.

Hem tek tipleşmeye o kadar karşıysan, gidersin Harvey Nichols'a, iki günlük kıyafetine bir ev parasını verirsin, fark dediğin böyle olur. Çünkü ilim Banana Republic'te de olsa gidip alınız.

Hörmetler,
Göksun.

21 Kasım 2012 Çarşamba

Bir garip ders çalışsa, kahvesi bitmeden uykusu gelir.

Merhaba yeniden,

Buranın isimini "koridorda" koymamın sebebi, hayatımın o zamanlar adliye koridorlarında geçiyor olmasıydı. Fakat okuyan arkadaşlar biliyorlardır, uzun bir süredir "masa başından" bildiriyorum. Bununla birlikte, koridorlara kısmen de olsa döndüğüm söylenebilir; yalnız bu seferkiler okul koridoru.

Bir süredir doktoradan çok fazla bahsettiğimi fark ettim. Bunu fark eden başkaları da olmuşsa, "öeh artık bu da iyi ki bi okula başladı" diye düşünüyordur. Haklısınız, gerçekten bu konuyla yatıp kalktığım doğrudur, ama izin verin size durumu izah edeyim...

Özetle, ben artık sanırım kafayı yer gibiyim.

Ticaret hukuku bana yabancı bir hukuk, yaşadığım krizi anlatmıştım zaten. Buyrun şurada: http://koridorda.blogspot.com/2012/11/tugceyi-kazyn-altndan-emine-ckar.html Ben Ayşe-Fatma peşindeyken İlayda'nın Ceylinsu'nun meselelerini anlamıyorum, fakat sorun şu ki, bu meseleler hakkında makale yazmam gerekiyor. Peki tamam, anlaşıldı. Nasıl yazılır bu makale, gidersin okulun kütüphanesine, şirketler rafının karşısında durursun. Eline geçen her genel kurul kitabına davranırsın. Eğer bugünlerde Bilgi'nin kütüphanesinde genel kurula veya sadakat yükümüne ilişkin bir kitap arar da bulamazsanız, beni bulun.

Hayır bir de şeytan dürtüyor, diyor ki al bunları yurtdışına kaç. 3-5 kuruş fazla bagaj öderim ama, bir daha katiyen toplayamayacağım kitapları da -çalıntı malıntı- iktisap etmiş olurum. Bugün bir Pulaşlı 100 lira arkadaşım, Tekinalp - Poroy - Çamoğlu'nun yeni baskısı Allah bilir kaça olacak, kaldı ki mesela İmregün'ün 1967 baskısı kitabını ben nereden bulayım? Önemli şeyler bunlar.

İşte hayatın böyle kitaptı kütüphaneydi arasında geçince, valla çok net, resmen gençleşiyorsun. Ben zaten hiçbir zaman takım elbise-topuklu ayakkabı insanı olmadım orası öyle ama, zaten yarım gün okula gideceksen  o öğrencilik "üzerinden akıyor." Bir de ben meyilli olduğumdan tabii... Mesela diğer arkadaşlar da öyle plaza insanı görünümünde değiller ama bir "düzgünlükleri" var. Ben, sefil.

Eve dönerken millet tipime bakıyor, çamur bir surat, kot-kazak, sırt çantası, at kuyruğu, elde Tekinalp filan, lisans öğrencisi sanıyorlar. Doktora dersi için makale hazırlamıyorum da vize için sabahlıyorum sanki. Bana öyle "ablasal bir anlayış" içinde bakanın yüzüne "AKTIENGESETZ!" diye bağıracağım o olacak; siz de lütfen yüzüne baktığınız insanlara az dikkat edin. Üç beş gün sonra uzman görüşü peşine düştüğünüzde, o bir zamanlar vapurda gördüğünüz gözleri yanan ama gururlu gençle karşılaşırsanız, bir şey olmaz da, belki mahcup olursanız diye... (Pardon, genç? Ahah küçülüp cebinize de gireyim mi?)

Yalnız doktoradan bahsederken hep şirketlerden dertlenmem boşuna değil ve bunun tek sebebi de benim temelimin sağlam olmaması değil.

Dersin hocası Gül Okutan çok güzel bir insan ve çok iyi bir hoca tamam mı, şu an kendisi hakkında yarım saat boyunca iyi şeyler anlatabilirim. Güler yüzlüdür, öğrencisini sever, anlatmaktan kaçınmaz, derinlemesine düşünür, ouv neler neler. Gerçekten bak, bunu "politically correct" olmak adına söylemiyorum. Dersini yüksek lisansta da almıştım, yani kendisini oradan da biliyorum, Gül Hoca gerçekten "ayrı" biri.

Fakat gelin görün ki, "o bizi prenses peri sanıyor." Arkadaş, dünkü derse 14.15 filan gibi girdik, 5 dakika ara verelim dediğimizde saat olmuştu 16.50 mi ne. (Dayak yemedim ve sayı saymayı biliyorum.) Bir noktadan sonra o dersten kopmamanın imkanı yok. Kendi adıma, Gül Hoca'nın dersinin ilk saatinde gayet dikkatli ve verimliyim, sonra yavaş yavaş dağılmaya başlıyorum, son yarım saat ise tuvalete gitmeye kalan saniyeleri saymakla geçiyor. Ama öte yandan, hocaya bakıyorsunuz, sanki derse daha yeni başlamışız. Öyle bir heyecan, öyle bir aktif hal.

Bence Gül Hoca'nın kök hücresinden Pharmaton filan üretilebilir. Bir de hem hızlı anlatıyor hem de bir sürü detaya giriyor, o dersten isteseniz de kopamıyorsunuz. Yani, beynin artık glikoz bulamaz hale gelse bile gerekirse beynini bayır aşağı vurdurup o dersi yine dinleyeceksin, bunun başka yolu yok. Paşalar gibi dinliyorsun tabii, ama olan başta beynine, sonra mesanene oluyor.

Gül Hoca'dan ders almayı düşünen arkadaşlara nacizane tavsiyem, evet, o dersi alın. Gül Hoca'dan ders almak insanın ufkunu açar, doğrudur. Fakat siz siz olun, dersin sonrasına bir plan yapmayın ya da randevu vermeyin.

Bir kere, siz dersin 5'te biteceğini düşünerek 5.30'ta randevu vermişseniz, kesinlikle geç kalırsınız. Çünkü ders zaten 6'ya doğru bitecek.

Bunu düşünerek 7'ye mi verdiniz, yine olmaz, çünkü haliniz kalmayacak. Gerçi bu kişisel bir mesele olabilir, diğer arkadaşları bilemem ama benim halim kalmıyor. Savaştan çıkmış gibi oluyorum. Ders çıkışında ha bana konuşmuşsun ha 3 ayküu'lu bir embesile; aynı şey. O an bana ne desen, "tamam peki" deyip senin susmanı sağlamaya çalışacağım.

Yalnız dünkü ders arasından sonra hoca hepimize "Sizi yordum madem, besleyeyim o zaman" diyerek kuru kaysı ve fındık ikram etti, o iyi geldi işte. Güzel de neymiş, bayağı ilaç gibi geldi, çok net.

Peki benim şirketler ödevim nasıl gidiyor - ahah bu konuya mutlaka değinmem lazım.

Şimdi benim konum, şirketler topluluğunda hakimiyetin genel kurul kararları yoluyla kötüye kullanılması. Yani özetle, TTK md.202/2'yi çalışıyorum. Ama ticarete aşina olmadığımdan, okuduğum herhangi bir şey beni herhangi bir yere sürükleyebiliyor. Mesela geçenlerde oturup "ne lan bu nama yazılı pay?" diye bakındım. Yine mesela, "iyi de şirketin kendi payını satın alması neden bu kadar önemli ki" diye açtım Pulaşlı okuyayım dedim, Hoca bir yazmış ki sağolsun, anladığım iki zerre varsa onlar da yalan oldu. Neyse sonradan İlyas Çeliktaş'ın tezini okudum da algım açıldı. Allah kendisinden razı olsun.

Dün derste, hissedarın genel kuruldan çıkan karara güvenerek gidip bankadan kredi alması yönünde bir örnek verildi, iyi de ben bunu kurgulayamam ki, bir şirketin hissedarına kredi aldıracak türde nasıl bir kararı olabilir, bu konuda hiçbir fikrim yok. Sermaye artırımı olabilirmiş mesela, hissedar buna iştirak etmek için kredi almak zorunda kalabilirmiş. Çok güzel de, sermaye artırımı ne ki? Of kafayı yemek üzereyim.

Yani bu ticaret ödevlerini başka arkadaşlar 5 birim çalışarak yapabiliyorsa, benim 15 birim çalışmam gerekiyor. Bu tamamen kişisel bir yetersizlik, kimseye bir şey dediğim yok. Yalnız ben gece çalışmalarına alışık değilim, lisans öğrencisiyken bile sabahlamışlığım yoktur. Efendi gibi, sabah başlar yatma vakti bitiririm. Gece 2.30'a kadar çalıştığım tek ders lisedeki analitik geometri idi, onun da hocasından çok korkuyordum ve zaten sınavına da giremedim. Ateşim çıkmıştı, meğer suçiçeği olurmuşum. (Evet lise, evet yaş 16.) Geçenlerde bir gece çalışayım dedim, aldım elime bir kahve, oturdum masanın başına... Fakat alışmadık bünyede ders durmuyor, daha kahvem bitmeden uykum bastırdı. Saat 1 olmadan ben yatmıştım.

Tabii -kendine göre- bu kadar çok çalışmak gerekince tüm algın da belli bir yönde gelişiyor. Geçen gün demokrasi konusunda düşünüyorum tamam mı, çoğunluğun azınlığı ezemeyecek olmasını nasıl anlatacağımı bulmaya çalıştım. Dedim ki "Şimdi bak, sen hakim şirketsin, bağlı şirketin genel kuruluna geldin. Bağlı şirketin vereceği kararı, sırf sen hakimsin diye, kendi istediğin gibi yapabilir misin, hayır. Yaparsan başına 202/2 gelir." Ama o zaman da şu oldu, "E tamam işte, ben küçük ortağın paylarını satın alırım, iyice hakim olurum, çıkıp giden ortak n'aparsa yapsın." İşte sana "Ya sev ya terk et."

Çalışma masasının üzerindeki ikinci şişe suyu da mı bitirdin, işte gitti sana yedek akçe.

Herkesin ihtiyacı olan birini ya da bir şeyi herkesten fazla mı meşgul ettin, al sana haksız rekabet.

Bu doktoraya en çok annen baban mutlu olsun diye mi başladın, buyrun sadakat yükümü.

Bazen çıldıracak gibi olup kendini uysallaştırman mı gerekiyor, hoşgeldin basiretli öğrenci.

Bu arada, dün gece Füsun Nomer'in doktora tezi olan Anonim Ortaklıkta Pay Sahibinin Sadakat Yükümü kitabını okuyorum, hoca sadakat yükümü kavramını anlatıyor... "Bu yüküm farklı sözleşme türlerinde de bulunur" diye örnekler verdikten sonra alta dipnot koymuş, "evlilikte de bulunur" diye. Yani evet tabii bulunur ama, ben yine de kendimi bir an, hocanın özel hayatına girmiş gibi hissettim.

Yazılmış tezlere bakıyorum, iki yüz tane kaynak kullanılmış, bunların 3-5 tanesi Türkçe, gerisi hep Almanca. O bambaşka bir mesele ve nasıl çözüleceğine dair hiçbir fikrim yok.

Diğer derslerimden neden bahsetmediğimi sorarsanız, ticaret kadar zorlanmıyorum da ondan. İş hukukunda esaslı bir sorunum yok ve zaten Kübra Hoca da insanı savaştan çıkmış bir hale getirmiyor. Akşam 6-9 dersi olmasına rağmen, Gül Hoca'nın 2-5 (5?) dersi kadar yorucu geçmiyor. Sakin, başı-sonu belli, yavaş ama sağlam adımlar atılarak işlenen bir ders oluyor. Örneğin, Kübra Hoca'nın dersinde hafif ve rahatlatıcı bir "beyin meltemi" yaşanırken, Gül Hoca'nın dersi, açık alanda on Sandy gücünde geçiyor. Ama tekrar ediyorum, bunun bir sebebi Gül Hoca'nın hiperaktif tarzı ise, diğer sebebi benim temelimin zayıf olması. İş hukuku kadar rahat anlayabiliyor olsam, bu kadar yorulmayacaktım.

Hukukta yöntem ise, Rona Hoca'nın dersleri için konuşuyorum, zaten ders değil keyif. Lisansta alamadığım -ve zaten almam gerektiğinin bilincinde bile olmadığım- Rona Serozan dersini doktorada yakaladığım için çok şanslıyım. Yalnız geçen hafta Kerem Cem Sanlı girmişti, ben o derste yoktum. Bugün de yine o gelecek, bu derste de olasım yok. Fakat bu kadar tembellik yeter.

Ayağımın Kerem Hoca'nın dersine gitmek istememesinin sebebi, dersinden kalmış olmam değil. Aksine, dersinden zaten bu ayak isteksizliği yüzünden kaldım.

Son olarak, yüksek lisansta dersini aldığım Kerim Atamer ne güzel hocaydı... Şimdiki yerini bilmiyorum fakat her neredeyse kulakları çınlasın.

Şimdi artık gideyim de sadakat yükümü okuyayım.

Kolay gelsin,
Göksun.

16 Kasım 2012 Cuma

İyileşmeyene SGK'dan dev hizmet.

Merhaba arkadaşlar,

Sağlık sistemimiz gerçekten çok enteresan bir şekilde dönüşüyor. Artık -farkını vermek suretiyle- istediğimiz hastaneye gidebiliyor olmak insana iyi şeyler düşündüren bir değişiklik, fakat maalesef bu dönüşüm işleri göründüğü gibi değil.

İşin içinde olanlar zaten biliyorlardır; benim niyetim konuyu "en bilmeyene" anlatmak. En önemli noktayı en baştan söyleyeyim ki, merakınız celbolsun:

Ülkemizde ilacın reçeteyle satılması kuralı pek uygulanmıyor, o yüzden de gündelik ilaçlarımızı almak için "yazdırma" ihtiyacı duymuyoruz. Bu sebeple fark etmemiş olabilirsiniz ama artık biz, muayene için ayrı, ilaç katılım payı olarak aynı, bir de yeni icat, "reçete katılım payı" olarak ayrı bir ücret ödüyoruz.

Bir önemli nokta daha; diyelim ki muayenenizden memnun kalmadınız veya yanlış teşhis - yanlış ilaç mağdurusunuz. İlk muayeneden sonraki on gün içinde, aynı branşta tekrar muayene olmak için beş lira fazla ödüyorsunuz.

Şimdi bunları sırasıyla açıklayalım:

1. Reçete katılım payı meselesi:

Reçete katılım payının sebebi, size reçete yazılmış olması. Yani devletin doktoruna reçete yazdırmışsanız, o reçeteyi yaptırırken ayrıca bir para ödüyorsunuz. Bu para ilaçlar için verdiğiniz yüzdeden farklı bir şey, sadece ve tamamen reçetenin kendisiyle alakalı.

Elinize 3 tane ilaç kutusu geçene kadar, bu bedel 3 lira. "3 tane ilaç kutusu" deme sebebim şu; sizin tek ilaçtan 3 kutu ya da 3 ilaçtan birer kutu almanız önemli değil. Toplamda 3 tane kutu alıyorsanız, 3 lirayı veriyorsunuz.

Yalnız bu 3 lira bir alt limit. Sizin elinize geçen kutu sayısı 3 olmasa bile, bunu veriyorsunuz. Üçün üzerine eklenen her bir kutu için, 1 lira daha ödemeniz gerekiyor.

Diyelim ki doktor size A ilacından 2 kutu, B ilacından da iki kutu, C ilacından bir kutu yazmış olsun. Burada aslında "3 kalem" ilaç var. Fakat elinize geçen kutu adedi 6. O yüzden de, 3+3=6 lira ödemeniz gerekiyor.

Ya da sadece A ilacından 4 kutu yazılı. Tek ilaç ama dört kutu olduğu için, dört lira.

Bir kutu A bir kutu B ilacı varsa, tamam üç kutuyu bulmadık ikideyiz, ama yine de 3 lira. Yapacak bir şey yok.

2. "Cezalı" muayene ücreti:

Buna cezalı deme sebebim şu; devlet sizi hizmetinden tatmin olmadığınız için cezalandırıyor bence.

Yeni düzenlemeye göre, aynen yukarıda yazdığım gibi, eğer ilk muayenenizden sonraki on gün içinde aynı branşta tekrar muayene olursanız, bunun ücretini beş lira fazlasıyla ödüyorsunuz.

Devlet sizin ilk muayenenizin eksik ya da hatalı olma ihtimaliyle ilgilenmiyor. Doktorunuzun da insan olduğunu, iş yoğunluğu ya da hastane koşulları sebebiyle bir şeyleri o an fark edememiş olabileceğini kabul etmiyor. Ya da belki doktorunuz mesleğinde başarılı da olmayabilir, o da mümkün. Fakat hayır, devletin böyle şeylerle alakası yok.

Belki size yazılan ilaç, öngörülmeyen bir etki doğurdu ve sizin tekrar muayene olmanız gerekti. Ya da o tedavi sizde hiçbir etki göstermedi. Devlet buna değil, sizden alacağı ekstra beş liraya bakıyor. Çünkü bizim devletimizde, devletin doktorunun yazdığı ilaçtan olumsuz etkilenmek suç, muayeneden en bi yüksek verimi almamak yasak.

3. Bu ücretlerin tahsilatı nasıl yapılıyor?

Gelelim, devletin vatandaşla yüzleşmekten kendini "sıyırma" hareketine...

Tüm bu tahsilatlar artık hastane veznesinde değil, eczanelerde yapılıyor. Yani eczaneye verdiğiniz para eczanenin değil devletin parası.

Diyelim ki, çalışan birisiniz ve devlet hastanesine ödeyeceğiniz muayene ücreti de 8 lira. İlaç katılım payınız ise mesela, 4 ilaç için 7 lira olsun.

Eski sistemde olsak 8 lirayı hastaneye, 7 lirayı ise eczaneye veriyordunuz, bitiyordu. Şimdi, hastaneye bir şey ödemeyip doğrudan eczaneye geliyorsunuz. Eczane sizden 7 lira değil, 8 lira muayene ücreti + 7 lira ilaç katılım payı + 4 lira reçete katılım payı olarak toplam 19 lira isteyecek.

Eğer siz bu konuyu bilmiyorsanız, efendim ben devletin hastanesine bile para vermedim de bu ilaca nasıl 19 lira veriyorum diye gerginlik yaratırsınız - ki olmayan şeyler değil. Sonra da, eczacılar devletin fiyat politikası yüzünden "cepten yer" hale geldiğinde "oh olsun, çok kazanıyorlar zaten" dersiniz. Demeyin annem. O fiyat politikası da mesela, dışarıdan görüldüğü gibi değil. "Stok zararı" diye bir şey var, bilahare anlatırım.

Devlete "bunu neden eczacıya tahsil ettiriyorsunuz" diye sorduğunuzda, efendim vezne kuyrukları vesaire kabilinden cevaplar alıyorsunuz.

Evet, biz bu ülkede her istediğimiz doktorun karşısına her istediğimiz zaman çıkabiliyoruz, randevu için haftalarca beklemek diye bir şey bizim hayatımızda hiç yok, ama o vezne kuyrukları yok mu... İşte onlar çok fena.

Sayın Devlet, ülkemizdeki hastanın asli sorunu vezne değil doktor kuyruğu. Bilmiyorum farkında mısınız. Bu sorunun da tahsildarlık görevini eczacıya yükleyerek nasıl çözüleceği konusunun izaha muhtaç olduğunu düşünen tek kişi ben olamam.

Yani demem o ki, aklınızda olsun, her şey o kadar güllük gülistanlık değil. O muayene ücretsiz olmadığı gibi, o 2-3 lirayı da eczacınız kendine almıyor. Ayrıca da doktorundan memnun kalmayana da bizzat SGK Başkanı gelip sistemlerini bildiriyormuş.

Sağlıklı günler,
Göksun.

*
Bu katılım paylarının düzenlendiği Sağlık Uygulama Tebliği hakkında İstanbul Eczacı Odası bilgilendirmesi için lütfen buyrun: http://www.istanbuleczaciodasi.org.tr/?page=duyurular&anns_ID=3433

Bu da ilgili Tebliğ değişikliği: http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/02/20120229.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/02/20120229.htm





12 Kasım 2012 Pazartesi

Vekalet ücreti nedir ne değildir?

Avukatlara değil, avukat arayanlara sesleniyorum:

Davayı kazandığınız zaman, avukat ücretini kaşı taraftan almıyorsunuz.

Karşı taraftan alınan para, sizin avukata vereceğiniz para değil.

Yani diyorum ki, avukatın parasını karşı taraf vermiyor.

Tekrar ediyorum, yargılama gideri denen şey avukat ücreti değil.

Yine söyleyeyim, avukat sizden alacağı parayı karşıdan istemiyor.

Anlatabildim mi, on kere daha tekrar edeyim mi?

*
Şimdi değerli müvekkiller, size durumu izah edeyim...

Diyelim ki birine 20bin liralık dava açtınız. Bu dava için de, avukatınızla 2bin liraya anlaştınız.

1. Aslında bu davanın bedeli, asgari ücret tarifesine göre - bak "asgari" diyorum, beş bin liradır.
2. Zaten iki bin liraya yaptırıyorsunuz, bunu bir de "dava sonunda öderiz yeaa" diye ertelemeyin. Davanızın tahsil kabiliyeti kazanmasına 3 yıl filan var; biz sizden 3 yıl sonra ödemek üzere bir iş istesek ne derdiniz, onu düşünün.

Bu arada yanlış anlaşılmayayım, sorun müvekkilin ödeme gücü-güçsüzlüğü değil, saygısızlığı. Gerçekten ödeyemeyecek olmak başka, bunu sırf küçük hesapçılığından ödememek başka şey.

Gelelim en önemli kısma...

3. Artık masraflar peşin alınıyor. Yani bunu biz almıyoruz, mahkemeler alıyor. Yani, sizin davanızı açabilmek için bu masrafların tamamını daha baştan vermek şart. Yani bunu kendimiz için değil, sizin davanızı açabilmek için istiyoruz. Yani yaklaşık 600 lirayı tık diye ödemeyene dava yok. Bunun biz demiyoruz devlet diyor. Anlaştık mı? Anlaşamadıklarımızı HMK'ya havale ediyorum, "HMK ne la" derseniz prosedür kanunu. Eğer okur da anlamazsanız, tekrar düşünün, biz avukatlar neciyiz?

4. Eğer davayı kazanırsanız, bu harç-masraf gibi şeyleri karşı taraftan isteyebiliyorsunuz. Bunda bir sıkıntı yok. Bak burayı hemen anladınız di mi...

5. Sizin avukatınızla yaptığınız iki bin liralık sözleşme ise bu kapsamda değil.

Bakın değerli müvekiller, sizin avukatınızla yaptığınız sözleşme başkadır, avukatın dava kazanmış olmaktan kaynaklanan yasal avukatlık ücreti başkadır. Sizinle aradaki anlaşma, tamamen iki kişi arasında kalan, kimseyi ilgilendirmeyen, uyulmadığı takdirde yine sizin aranızda halledilecek olan bir meseledir. Avukatın sizden alacağı iki bin liralık ücret, sizinle arasındaki sözleşmeden doğar.

Yasal avukatlık ücretinin ise, sizinle alakası yoktur.

Bir dava kazanıldığı zaman, kaybeden taraf, kazanan tarafın avukatına bir karşılık ödemek zorundadır. Bu bir sözleşmede değil, kanunda yazar.

Bunun mantığı da şudur, kaybeden taraf, haksız olmasına rağmen yargıyı uğraştırmıştır. Kazananın avukatı, müvekkilinin mevcut hakkını savunmak için emek ve mesai harcamıştır. Yani "yargıyı uğraştırmak" dediğimiz şey sadece hakimi-savcıyı uğraştırmak değildir çünkü avukat da bu yargının üçüncü ayağıdır. Siz devleti yorduğunuz kadar, yargının üçüncü ayağı olan avukatı da yormuş olduğunuz için, bunu yasal olarak ödemek zorunda tutulursunuz.

Ha peki bu yasal ücret neden hakime - savcıya ödenmiyor derseniz, çünkü onlar devlet memuru. Ayrıca, eğer herhangi bir taraftan karşılık alacaklarını bilirlerse, tarafsızlık yalan olur.

Ama biz serbest meslek erbabıyız. Emek ve mesai kavramlarımız, memurlarınkinden farklı. Kaldı ki, biz elbette ki sizi savunacağız, tamam kişi olarak taraf olamayız, ama avukat olarak "tarafı" temsil ediyoruz. Üstelik, kazandığımız zaman alacağımızı bildiğimiz bir "bonus" niteliğindeki "meslek hakkı," performansımızı da artırır.

Eğer kalkıp da "ya ben avukata neden ücret vereyim ki, nasıl olsa karşı taraftan almıyor mu" derseniz neler olur:

Açıkça, "ben sana para vermem, paranı 3 yıl sonra karşı taraftan al" demiş olursunuz.

1. Üç yıl meselesine yukarıda değinmiştik.
2. "Ben sana emeğinin karşılığını filan vermem" diyen birinin hakkını neden savunmam gerektiğini söyler misiniz?
3. Emek sömürücülüğü iğrenç bir şeydir.
4. Bir kişiden, karşılık alamayacağı bir işi yapması nasıl istenebilir?

Anlatabildim mi değerli müvekkiller?

Bütün bunlardan sonra haaalaaa "avukat ne yeaa iki laf ediyor..." kafasındaysanız, içimdeki vahşi sizin için "ay bunu kimse savunmasın yaa..." diyor ama, yine içimdeki adalet duygusunu böyle dangozlar için çürütmek de doğru değil. Oralara girmeyelim. Özetle, Rabb'im o kafalarla karşılaştırmasın...

Hukuklu günler,
Göksun.





9 Kasım 2012 Cuma

Tuğçe'yi kazıyın, altından Emine çıkar.

Aaay ay, bu doktora beni öldürecek...

Üç tane ders alıyorum tamam mı, şirketler topluluğu, hukukta yöntem ve iş hukukunda emredici hükümler rejimi. Hukukta yöntem zaten muhteşem bir ders, "hukuki akıl yürütme şekilleri" ile ilgileniyoruz. İş hukukunu ise az çok biliyorum - hatta ukalalık yapayım, bu konudaki temelimin hiç fena olmadığını düşünüyorum. Ama şirketler topluluğuna gelince iş değişiyor.

Mesele konuyu anlamamak değil. Kavramların değişikliği. Yoksa, nüve hep aynı, her özel hukuk ilişkisinde bir.

Düşünün ki, bir insan bir insanı aldattığı zaman bu dünyanın her yerinde "aynı anlama gelen" bir şeydir. Ben size, ortak arkadaşlarımız olan Ali ve Ayşe arasındaki hikayeyi anlatırsam buna geliştireceğiniz algı ile, tanımadığınız Berk ve Selin'in hikayesine göstereceğiniz algı farklı olur. Ali'lerin neden bu hale geldiğini enine boyuna konuşabilecek durumdayken, Berk'ler konusunda bir fikir öne süremezsiniz.

İşte ben de, Ticaret Kanunu'na bir şey diyemiyorum. Anlatılan hikayelerin temeli, sözleşmeye aykırılık, haksız fiil, ifa imkansızlığı, borçlu veya alacaklı temerrüdü... Bunlar hep bildiğimiz şeyler. Ama genel kurul kim? Pay sahipliğiyle oy hakkı neden bu kadar faklı? Sadakat yükümünü biliyoruz, ama yönetim kurulu üyesi diye birini tanımıyorum ben, o nereden çıktı?

Mesela şu an önümde, TTK'nın şirketler topluluğuna ilişkin hükümlerinden 202/2 var. Özetle diyor ki, bir paydaş bakımından genel kurul kararlarında hakimiyet kullanımından doğan bir zarar sözkonusuysa, o paydaşın (belli şartlarda) dava açma hakkı vardır.

Sonra şartlardan bahsetmiş. Bu şartların "özü," kusur, zarar ve illiyet bağı.

E hacı haksız fiil bu? Ama görünme şekli değişik.

Yani aslında dön dolaş, her şeyde aynı yere geliyoruz. Makyajını silince, Melis'in altından da bildiğimiz Hafize çıkıyor. Ama işte o fondöten katmanı biraz yoğun, bu tanışıklığı her zaman göremiyorsun.

Kübra Hoca, doktora öğrenciliğinin yüksek lisansa benzemediği konusunda beni uyarmıştı, ben de "anlıyorum, göze aldım" demiştim - nitekim bu konuda fikrim değişmiş değil. Ama gerçekten zormuş, ben bugün bunu gördüm.

*
(Başlık, Av. Faruk Erem'in "Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar" sözünün kendisine ayıp edilmiş halidir. Üstadın anısına saygıyla.)

14 Ekim 2012 Pazar

2012 Genel Kurulu - Bir "Fotoğrafın" Hikayesi

Merhaba arkadaşlar,

Bugün, yılın son "güzel havalarından" birini geçirdik. Baro genel kurulları zaten çok çekici yerler değil, işin içine güzel hava girince ise iyice cazibesizleşiyor. Haklısınız.

Gelmeyen, ya da gelip de adayları dinlemeyen, veya dinleyip de aklını dışarıdaki havadan salona adapte edemeyen arkadaşlar için, adayların konuşmaları hakkında bir özet geçmek istedim. Yalnız bu özete geçmeden önce, kişisel bir itiraf meselem var, bunu halletmem lazım.

Ruhsatımı aldığım sene KAV'a dahil olup, 2008 ve 2010 seçimlerinde bu grup için çalışmıştım. Bu seneki seçimlerde ise hala KAV'da olmama rağmen, fazla bir çalışma performansını göstermedim. Bunun için elbette -kendime göre- sebeplerim vardı; fakat o sebepleri gözümde bu kadar büyütmesem iyiymiş. Filiz Kerestecioğlu'nu bugün genel kurulda dinleyince, bu sürecin bir parçası ve aktif bir çalışanı olmayı aslında çok isteyeceğimi anladım. Kısmet değilmiş, 2014'e inşallah.

Başkan adaylarını teker teker anlatmak yerine, Ümit Kocasakal üzerinden gitmeyi tercih ediyorum. Aksi takdirde tekrarlarla dolu bir yazı olacak, çünkü zaten konular hep aynı.

Sayın Kocasakal, başkan ve başkan adayı sıfatlarıyla, toplam süresi 1.5 saat kadar olan iki konuşma yaptı. Kendisi -kendi deyimiyle- "akademik alışkanlık" itibariyle süresi kadar konuşmaya alışık, kendisine tanınan zamanı taşırdığını iddia edemeyiz. Fakat, zaten aday olan birinin, bir de başkan sıfatıyla bir saat konuşması nedir? Aday sıfatıyla konuşmasını süresi içinde tamamlamış olması, eğer başkan olarak konuşma süresine ilişkin bir "standart" yoksa, bir anlam ifade eder mi? Bıraksak 3-5 saat daha konuşurdu bence.

Biliyorsunuz, hukuka ilişkin perspektifler muhtelif. İşin esasını önde tutan olduğu kadar, usûlünü önce tutan da var. Benim hukukçuluğum daha çok "esasa yönelik" çalışıyor. Ondan sebep, bugün Sayın Başkan'ın "avukatlığının" baro genel kurulunda onaylanmış olması meselesine bir türlü aklım ermedi.

Başkan Bey, konuşmasına geçen dönemde kendisine başkanlık teklif eden ve kazanmasını sağlayanlara teşekkür ederek başladı. Meğer başkanlık, o zamanlar kendisinin aklından bile geçmiyormuş. Yalnız değilsiniz Sayın Başkan, siz bizim aklımızdan da hiç geçmiyordunuz.

Sözün devamı, "Benim hoca olduğumu, avukat olmadığımı söylüyorlar" diye geldi. Doğrudur, mesela ben de kendisi için tam olarak öyle değilse bile "adliyeye sadece fotoğraf çektirmek için giren hoca" diyorum. Meğersem geçen genel kurulda, bunu nasıl kaçırmışım hayret, kendisinin avukatlığı oylamayla kabul edilmişmiş. Nitekim -yanlış hatırlamıyorsam- 1991'den beri de baroya kayıtlıymış, yani avukatmış bu yüzden. E hocam, peki "esas?" Biz size baroya kayıtlı değilsiniz demedik ki, fiilen avukatlık yapmıyorsunuz dedik. İcraya gidip talep açmışlığınız, aylarca CMK ödemesi alamamışlığınız, saatlerce duruşma beklemişliğiniz, masraf almadan iş yapmaya zorlanmışlığınız, sigortanızı yapmayan bir patronunuz yok dedik. Var mıydı?

Sayın Başkan'ın "Ben de baroya kayıtlıyım!" çığlığını, Burhan Altıntop'un "Ben de Nişantaşı çocuğuyum!" isyanına benzeten olmuş mudur bilemiyorum. Fakat kendisinden bu konuda daha esaslı bir savunma beklerdim.

Bu konudan sonra, baroda "tek adam" devrinin bitmesinden bahsetti biraz. Son iki yılda başkanlık diye bir şey kalmadığından bahsederken, aynı iki yılda kendisinin adeta bir "star" havasına sokulduğunun farkında olmaması dikkat çekiciydi. Cep telefonlarına gelen mesajların altına "Yönetim kurulu adına Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal" yazınca veya baro bültenindeki her makale "Başkanımız Av. Ümit Kocasakal..." diye başlamayınca, kendini bu anlamda Muammer Aydın'dan farklı gördü anlaşılan. Fakat tarih, bu seçim sürecindeki "Budur!" yazılı afişi unutmayacaktır. Algımız, Filiz Hanım'ın çok güzel değindiği üzere, kendisine ait 25 fotoğrafın birden olduğu seçim broşürünü de, başkanın yönetim kurulundan "benim üyelerim" diye söz etmesini de, elbette ki not etti. Son iki yıldır öyle medyatik bir başkanımız oldu ki, baromuzdan çok "başkanımızı" konuşur olduk.

Bu arada kendi seçmenleri, başkanın "Bazı şeyler bana mal ediliyor ama ben kararları tek başıma almıyorum, biz bir ekibiz" demesini nasıl karşılıyor bilemiyorum. Fakat bu sizce de ayıp değil mi? Bu sizce de, tam bir "Ben yapmadım, Miki yaptı" söylemi değil midir? Hele bir de, hemen bu cümleden sonra, "Başarılar ekibime, başarısızlıklar bana aittir" demek, ortada tam bir "çark" varmış izlenimi vermiyor mu?

Bu arada ÇHD ekibi, oturdukları yerden, her kişide bir harf olacak şekilde, "Savunmaya özgürlük" pankartı açtılar - hatta ben de n harfiydim. Salondan elbette ki esaslı bir alkış geldi, hele harflerimizin arka yüzünü çevirip "Suriye'den elini çek" yazısını oluşturunca alkış iyice koptu. Başkan sağolsun birkaç dakika durdu ve alkışımızı kesmedi, fakat konuşmasına aynen kaldığı yerden devam edip, hiçbir şey olmamış gibi davranmış olması da kayıtlardan kaçmadı.

Bu hadiseden -hemen değil- biraz sonra, baroların sosyal sorumluluk meselesini dinledik. Bence tüm adayları ayrıştıran esas hadise budur.

Başkan Bey, baroların Avukatlık Kanunu'ndan doğan sosyal sorumluluğundan bahsetti; bu sorumluluk ülkenin hukukunun geiştirilmesi ve hukuka işlerlik kazandırılmasına yöneliktir. Bahsedilen pek çok şeyi bu başlıkta inceleyebiliriz.

İlk başta değinip "sırasını savacağım" bir husus var. Başkan, sosyal sorumluluk kapsamında Fetus Okey davasında bulunduklarını söyledi. Nasıl bulunduklarını bilmiyorum ama pek fazla ilgilenmedikleri açık, zira mağdurun adı Festus. Fetus deyince, bildiğimiz fetüs gibi oluyor.

Diyarbakır'a gittiklerini söyledi. Peki Sayın Başkan, İstanbul'dan Diyarbakır'a - o da gözlemci olarak- gittiniz tebrikler de, Filiz Hanım'ın ifadesiyle, Beyoğlu'ndan Beşiktaş'a mı inemediniz?

Biliyorsunuz, onlarca meslektaşımız şu an "mesleklerini yaptıkları için" tutuklular. Bu olaya adayların nasıl yaklaştıklarını konuşma sıralarıyla aktarayım:

Ümit Kocasakal: Evet maalesef öyle, biz kendilerini ziyaret ettik, arkalarında olduğumuzu söyledik, ama davaya müdahil olmadık. Çünkü belirli bir fotoğrafın içinde olmak istemedik.

Muammer Aydın: Ergenekon'a gidiyorsan bu davaya da gitmelisin.

Rıza Saka: Tamam, Ergenekon'a gidiyorsan buna da gitmelisin ama bence ikisine de gitme. (Rıza Bey'le başkan arasında geçen darbecilik muhabbetinde bu cevaba tekrar döneceğiz.)

Filiz Kerestecioğlu: Ergenekon'a da, bu davaya da, her türlü adaletsizliğe de elbette müdahale edeceksiniz, sizin fotoğraf seçme şansınız yoktur. Biz haksızlığın olduğu her fotoğrafta yer alırız. Biz sizin hakkınızda soruşturma açıldığında yanınızda olduk ve hep de oluruz, siz neden bizi yalnız bırakıyorsunuz?

Balyoz'da sessiz kalmamakla övünüp "mesleğin onurunu ayaktta tuttuk" diyen bir başkanın, avukatların doğrudan o mesleği yaptığı için tutuklanmasına sessiz kalması, anlamlı bir cümlede yan yana kullanılabilecek unsırlar değil ne yazık ki. Ama oluyor.

Kaldı ki, mesleğin onurunu koruma aracı olarak gördüğü kurumların pek çoğunun, Filiz Hanım'ın mensubu olduğu tarafça oluşturulmuş olması ayrı bir ironi. Adli yardım, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları ve avukat hakları merkezleri, faili meçhuller, iş hukuku ve mülteci hakları komisyonları, hep o zamanlarda kurulmuş birimler. Hal böyle iken, daha kendisinin ismi bile ortada yokken kurulmuş olan bu komisyonları bu kadar sahiplenmesi tam bir hazıra konmacılık örneği.

Sayın Başkan, "Bize yüksek siyaset yapıyor diyorlar. Alçağını mı yapalım? Hukuka aykırı iktidarlara karşı elbette ki sesimiz çıkar" diyerek salondan esaslı bir alkış aldı, fakat Filiz Hanım'ın "Bütün bu komisyonları, biz daha o zaman ve bütçemiz de yokken kurup çalıştırdık. Biz insan hakları geleneğinden geliyoruz, İşte o 'alçak siyaset' budur" cevabı, Başkan'ın aldığı alkışı ikiye katladı.

Darbecilik meselesine gelirsek... Aslında bunun sırası tam gelmedi ama bağlamdan kopmayayım istedim. Bu konuda Başkan, sahneyi Rıza Saka ile paylaştı. HÜP, broşüründe "darbeci baro" ifadesini kullanmışmış, ne münasebetmiş, ayrıca kendi broşüründe bile kullandığın bir yaftayı nasıl kaldırırmışsın, bunun -amiyane tabirle- ekmeğini yiyormuşsun.

Filiz Hanım bu topa girmedi fakat Rıza Bey'in cevabı bence yeterliydi: "Bunu biz uydurmadık, bu algıyı kendi eylemlerinizle siz oluşturdunuz. Örneğin, 1.5 saatlik konuuşmanızın yarısını Ergenekon ve Balyoz'a ayırdınız. Bu bile bir göstergedir. 12 Eylül davasına 'mahkemeye güvenmiyoruz' diye katılmadınız, böyle bir gerekçe olamaz. Mesele sizin güvenip güvenmemeniz değil, yargılamanın mevcut olmasıdır." kabilinden konuştu.

Bu arada, darbecilik meselesinde fantastik bir gelişme olmuş. Baromuz, kendisine "darbeci" diyenleri dava etmiş ve kazanmış, artık kim darbeci derse ona dava açacakmış.

Hukukun üstünlüğünün ve ifade özgürlüğünün garantör kurumu İstanbul Barosu'ndan dinlediniz.

Molierac olmasaymış, bağımsızlık sanrısı kendinden menkul avukatlar ne yaparlarmış bilmiyorum. "Avukatlar köle kullanmadılar, fakat efendileri de olmadı" sözünün artık ancak bir hukuk tarihi dersi vecizesi olduğunu birilerinin bu avukat milletine anlatması lazım. Evet avukatlar belki hala dışarıya karşı efendi-köle görünümünde olmuyorlar, zira artık bu ilişki "endogamik" bir şekilde yürüyor. Avukatlar yine kendi meslektaşlarının efendisi ya da kölesi oluyorlar ve kırılan kolu yen içinde aramak kimsenin işine gelmiyor.

Böylelikle işçi avukatlık konusuna geliyoruz. Benim hep düşündüğümü Filiz Kerestecioğlu çok çok güzel ifade etti; bu kadar büyük bir oy potansiyeli haline gelene kadar kimse işçi avukatları düşünmemişti. Başkan tip sözleşmeden, ofis açacak olanlara kredi vermekten filan hep bahsetti ama, bunları neden iki sene boyunca yapmadıkları konusuna hiç girmedi. Seçime beş gün kala bir tip sözleşme mi hazırlamışlar ne, ben görmedim. Onu söylüyor, ancak yetişti diye. Sayın Başkan, din kardeşiyiz.

Bu tip sözleşme konusunda kendileri karar mercii olamazlarmış, TBB'nin genel kurulunda bir meslek kuralı haline getirilmesi gerekiyormuş. Konuyu TBB'ye iletmişler. İşine gelince ÖYM'leri kendisinin kaldırttığını iddia edecek kadar ileri gidebilen bir zihniyetin, altı üstü bir tip sözleşme için girdiği hallere bakınız. Binlerce dansöz var adeta.

Evet, Sayın Başkan bir yerde özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasında payları olduğunu söyledi.

Biri lütfen Sayın Başkan'a ara sıra günlük gazete okutsun. Gerçi Filiz Hanım çok güzel söyledi zaten, "Ne kaldırılması, yetkileri daha bile artırıldı, fakat ismi değiştirildi" diye. Ama Başkan anlamamış olabilir.

Tekrar "genç avukata yardım" konusuna dönüp hemen Muammer Aydın'a bağlanıyoruz. Kendisi diyor ki, meğer iki veya daha fazla avukatın ofis açmak istemeleri halinde kendilerine uygun şartlarda kredi verilmesi meselesi, te kendisinin başkanlığının son zamanlarında kararlaştırılmış. Resmi bir karar haline gelmekten söz ediyorum. Bu kararın, iki senedir neden uygulanmadığını ise bilmiyoruz. 

Karar diyince, bir de kararların şeffaf olması meselesi var. Sayın Başkan öyle güzel, ama öyle güzel bahane üretiyor ki, birazcık "sorgulayıcı" biri olmasam vallahi kendisine inanacağım. ("Bahane üretiyor" yerine "boş konuşuyor" yazmıştım sildim. Darbeci diyemiyormuşuz, demagog da diyemiyor olabiliriz.)

Efendim, kararları sitede açıklamak isterlermiş, ama disiplin kararlarının açıklanması kişilik haklarına zarar verebilirmiş, o yüzden o iş olmazmış. E o zaman disiplin kararlarını açıklamayın tamam, peki diğerleri?

Bütçeyi de şeffaf yapmak istemişler ama çok fazla hesaplama yöntemi varmış, karışıyormuş. E o bizim sorunumuz? "Biz bunu şuna göre hazırladık" diyin, anlayıp anlamamak bizim sorunumuz olsun. Bu mudur gerekçeleriniz?

Bunun dışındaki konuları şöyle özetleyelim... Baro'nun bir Anayasa hazırlığının olmaması, bence çok önemli bir konuydu ama buna sadece Filiz Kerestecioğlu değindi. "Baro 'istemiyorum' diyemez, öncü olur" ifadesi olması gerekeni çok güzel özetliyordu. Öte yandan, hutbesinin "hukuksuzluğun karşısında durmayalım mı" kısmında "TÜSİAD bile konuşuyor, biz konuşmayacak mıyız" diyen bir baro başkanının, Anayasa konusunda TÜSİAD kadar sözünün olmaması da yine, kaçırılmayacak bir noktaydı. Ayrıca, yanlış not almışsam lütfen düzeltin ama, "TÜSİAD bile konuşuyor" diye bir şey olmaz, ama "Baro bile konuşmuyor" diye bir şey olur ve maalesef olmaktadır.

Bu genel kurul bence, adayların KCK tartışması ile birlikte, Baro Bahçe'de kaç tane çay içildiği meselesi ile hatırlanacaktır. Zira biz binlerce avukat, sabah evlerimizden çıkıp te Haliç Kongre Merkezi'n gidip, saatlerce Baro Bahçe'yi konuştuk. Muammer Aydın bu tesisten çok rahatsız mesela, avukata değil çevre sakinlerine hizmet verildiğini ve safi zarar olduğunu söylüyor. Şahsen benim için sorun değil. Rıza Saka, bunun hizmet bile sayılmayacağını, elbette ki olması gerektiğini ifade ediyor. Bu arada, bir gün kendi grubu seçilirse o bahçenin Beltur olacağından emin olan bir tek ben miyim?

Hasılı, bahçe konusunda kafalar karışık ve bu konu gerçekten çok fazla konuşuldu. Başkan uzun uzun, aslında ne kadar iyi bir fiyata aldıklarını filan anlattı. Bir de, üşenmemiş, bahçenin eylül ayı z raporunu almış getirmiş. Açtı okudu, efendim şu kadar çay bu kadar tatlı tüketilmiş diye. Oturduk bunu konuştuk. Bu konuda Filiz Kerestecioğlu'nun yaklaşımına geçmeden hemen belirteyim, Rıza Saka bu z raporu restini gördü ve anında cevap verdi: Kendisi de başkana dair bir z raporu hazırlamış. Şunları şunları yapacaktı ama yapmadı diyerekten. Uzun hikaye, not aldım ama aktarmayayım. Neyse, Filiz Hanım konuyu çok güzel bağladı: "Sayın Başkan, eğer siz tüm bu hesapları şeffaf bir şekilde yapsaydınız, baroda katılım ve temsili sağlayabilseydiniz, şu an z raporuna filan gerek kalmazdı."

Unutmadan, Baro Bahçe'de "1. Geleneksel Kültür Sanat Festivali" başlayacakmış. Ben demiyorum, Kocasakal diyor. Aynen bu şekilde.

Kocasakal daha çok Rıza Saka'ya yüklendi. Bu tavrını, geçen seçimde ulusalcıların fark atmasının HÜP korkusundan kaynaklandığını bilmesine yoruyorum. Fakat bunu öyle gereksiz, öyle kof, öyle anlamsız bir milliyetçilik üzerinden yaptı ki, "Yıl olmuş 2012..." noktasına geldik. Efendim Rıza Saka, broşüründe "Türk milleti" bile diyemeyen, "Türkiye halkı" diyen biriymiş de falan filan. Sanırsınız Muhsin Yazıcıoğlu konuşuyor.

Fakat bu başlangıç tüm ırkçılığına rağmen, inanılmaz ama gerçek, mantıklı görünen bir yere bağlandı. "Daha 'Türk milleti' diyemiyorsunuz, ama işinize gelince 'milli irade' demeyi biliyorsunuz."

Yalnız Sayın Başkan'ın iyice milliyetçi cepheye seslenen bu konuşmasındaki asıl trajedi, söylediği şeyin salonda gayet yüksek bir alkış koparmasıydı. Tamam, "anaakım" vatandaş bakımından şaşırtıcı bir tablo değil, fakat ben meslek grubumdan biraz daha izan görmek isterdim.

Bu tip söylemleri olan Başkan'ın, Halit Çelenk'ten söz etmesi enteresan oldu, Sayın Çelenk üstadımızın ismi Başkan'ın ağzında sakil durdu. Sanki Halit Çelenk, kendilerine "el vermiş" gibi bir edayla anlattıkları şey de şu; yönetim olarak Sayın Çelenk'e bir ödül vermişler, o da teşekkür etmiş. Teşekküründe, baronun insan hakları savunuculuğu sıfatından söz edip bunun unutulmaması gerektiğini ifade etmiş. Bu yani. Ama Başkan'a baksan, tamam Halit Çelenk'in sözlerini çarpıtmıyor belki ama öyle bir yansırıyor ki, sanki baroyu Çelenk bunlara emanet etmiş.

Bunun dışında, Rıza Saka Bakanlık'la olan sıcak ilişkilerinden ve Arabuluculuk Kanunu'nda "kendilerinden olan bir milletvekilinin" rolünden sözetti. İşte asıl propaganda budur. "Ben iktidara yakınım, o yüzden dediğini yapabilecek olan da benim. Yani mühür bendeyse, Süleyman da benim." Bu propaganda Kocasakal'ın konuşmasından sonra olduğu için kendisinin cevabını alamadık, fakar Filiz Kerestecioğlu - tabii ki yine ve her zamanki gibi- çok güzel konuştu: "Bizim hükümetle böyle yakın ilişkilerimiz yok, bu şekilde iş yapmaya çalışmıyoruz. Kaldı ki, böyle bir hükümetin bakanıyla olan ilişkiden bahsederek oy istemek ne demek?"

Rıza Bey'in bir de değişim söylemi vardı. "Biz baro yönetiminde hiç söz sahibi olmadık, değişim zamanı sizce de gelmedi mi" diye konuştu. Filiz Kerestecioğlu'nun buna da bir yanıtı vardı: "Sizin nüveniz olan Boğaziçi Hukukçular Derneği'nin kendisi bile 'ÖYM'ler işe yarıyor aslında...' diyor, siz misiniz değişimden bahseden?"

Adayların konuşmasından sonra, Av. Ercan Kanar kürsüye çıkıp tutuklu meslektaşları anlattı. Ben kendisinin bütün konuşması sırasında yine "savunmaya özgürlük" pankartının bir harfiydim, o yüzden not alamadım. Salonun her yerinde, tutuklu meslektaşların portre fotorğaflarını tutan arkadaşlarımız vardı. En sonunda, Sayın Kanar'ın okuduğu metnin, tutuklu bir meslektaşın mektubu olduğunu öğrendik.

Netice olarak, barodaki durum şudur:

- Bir "Türk milleti" lafzı fetişli, darbeci sıfatını reddeden ama bu sıfatı taşır gibi davranan, ama yine de hakkında böyle söyleyenleri dava eden, avukat hakları diyen ama tutuklu meslektaşlarla ilgilenmeyen Önce İlke,

- HÜP - Bir AKP sevdalısı,

- Sadece Ergenekon'da değil KCK'da da muhalefet eden, ama 28 Şubat'a da muhalif olan, '80 darbesini de dibine kadar yaşamış, "konu insan haklarıyla gerisi teferruattır" noktasında bir ÖHP-KAV-ÇAG var.

Bunların mesleki söylemleri, söylem düzeyinde hep aynı aslında. Ama baktığınız zaman, Önce İlke'nin "uygulamamaları" ortada. HÜP'ün ise "uygulaması" için Bakan'la sizin de iyi geçinmeniz gerekiyor. ÖHP-KAV-ÇAG için ise, tekrar ediyorum, konu insan haklarıyla, gerisi teferruat.

Çok sevgiler,
Göksun.

7 Ekim 2012 Pazar

Baro'da kime oy vereceğinizi bilmiyor musunuz? Ben biliyorum.

Merhaba arkadaşlar,

Barodaki oyunuz halen belirsiz olabilir, ben size yardım edeyim.

- Adliyeye utanmasa kamuflajla, postalla filan gelecek meslektaşları -üstelik ısrarla- seçmenin alemi yok. Dün "Cumhuriyet Hukuku Komisyonu'nun" düzenlediği bir seminere gittim misal, bu arada öyle bir komisyonumuz varmış meğersem, ortalık nasıl "ulusal" kokuyor anlatamam. Bir mesleki semineri İstiklal Marşı ve saygı duruşuyla başlatmasak vatan elden gidebilirdi mesela, neyse ki öyle başlattık da vatani görevimizi yerine getirmiş olduk.

Seminerde, genel sekreterimiz Sn. Hüseyin Özbek yeni Anayasa çalışmalarına neden katılmadıklarını bizzat kendisi açıkladı. "Sivilleşme görünümlü otoriterleşme sürecinin bir parçası olamayacakları" içinmiş.

Hukuk fakültelerinin durumu malum; yeni arkadaşlarımızın bir kısmı güzel dilimizi çok fazla bilmedikleri gibi eski kelimeleri hiç bilmiyorlar. Ben onları bilgilendireyim. "Şecaat arzederken sirkatin söylemek" denen şey, işte tam olarak Sayın Özbek'in yaptığıdır sevgili arkadaşlar. Yapmadığın bir şeyin sebebini açıklarken, asıl o sebeple rezil olursun.

Haşa, ben Sayın Özbek'in şahsında baromuzun rezil olduğunu iddia etmiyorum. Fakat bir baro olarak, üstelik İstanbul Barosu olarak, Anayasa'nın hazırlanması gibi doğrudan seni ilgilendiren bir konuda bu derece sessiz kalmak zaten açıklaması olmayan bir şeydir; bir de buna "biz Anayasa'nın amacını beğenmediğimiz için..." diye bir sebep uyduruyorsanız büyük yanlıştasınız. Sayın yönetim, Sayın Özbek, Sayın Kocasakal... Bu "otoriterleşmeye" bir avukat meslek örgütü olarak siz müdahale etmezseniz, kim edecek? Ülkenin hukukuna ilişkin çalışmak, sizin varlık sebepleriniz ve oluşma amaçlarınızdan biriyken, siz kalkmış "Ben oynamıyorum" diyor ve buna saygı duyulmasını mı bekliyorsunuz?

Arkadaşlar bakın Allah'ın adını veriyorum, eğer ulusalcıysanız bile bunlara oy verme konusunda tekrar bir düşünün. "Benim amacım hukuksuzluğa müdahale etmek olabilir ama ben etmiyorum çünkü canım istemiyor" diye bir gerekçe olamaz. Gidin kendinize başka ulusalcılar bulun, Allah tillah aşkına. Ha şimdi Allah diyorum diye kalkar "laik devlet elden gidiyor" filan dersiniz siz, ama ne diyem Mahmut mu diyem? İyi tamam sizin istediğiniz gibi olsun; Baro'nun bu tutumu sizce de aydınlanma öğretisine taban tabana zıt değil mi, Fransız İhtilali aşkına?

- Başka bir aday dedim diye aklınıza Muammer Aydın gelir sizin şimdi. Ya ben çok üzülüyorum Sayın Aydın için, gerçekten bak. Geçen seçimlerde bölünmeyi engelleyemedi, ama seçimi de alamadı, şimdi "banane yaaa ben oynicam" diye hırpalanmaya devam ediyor.

Sevgili ulusalcı arkadaşlarım, Sayın Aydın'ın başkanlık döneminde avukatlık ya da hukuk adına herhangi bir atılım, herhangi bir gelişme görüyorsanız kendisine oy verebilirsiniz. Bir itirazım yok. Fakat kendisinin 2010 seçimlerindeki konuşmasını size bir kez daha hatırlatmak isterim. (2010 seçimlerini çok uzun anlatmıştım, arşivde bulabilirsiniz.) Özetle, konuşmasının büyük kısmı, "şunları şunları istedik ama beceremedik, ne yapalım..." diye dert yanarak geçmişti ve bu konuşmanın tamamında, metnini zorla ezberlemiş ve boynu da büyük bir Küheylan'ı andırıyordu.

Ama en azından, şimdikiler gibi "çok şey yaptık biz taaam mı!" iddiasında değil, "Budur!" iddiası da yok, yani bunlar bile bir şeydir neticede.

Ha bu arada, budur diyince... Daha önce söylemiş miydim hatırlamıyorum, ama o "Budur!" afişlerinin birini başkanımıza imzalatıp saklamazsam çok eksik kalırım. Zira bir sohbette biri kalkıp "ya kitsch dedikleri şey nedir allaşkına?" diyen olursa "ahanda budur" diye gösterecek bir materyalim olmasını çok istiyorum.

- Bunların dışında bir hüpürdekler var, malum. Tamam adliyeye postalla gelmemek de bir erdemdir ama duruşma saatlerinin ibadet saatlerine göre ayarlanması için filan eylem yapacak değilsinizdir herhalde? O zaman sizinle çok ağır dalga geçerim ve bunu öyle güzel yaparım ki, tek kuruş tazminat koparamazsınız. Baştan söyleyeyim. (Hüpürdek demesem iyiydi aslında ama "hüp" yani, bu konuda ne kadar ciddi olunabilir.)

Bu konuda fazla konuşmak istemiyorum, malum, sağ taraf genelde saldırgan oluyor. Muhatap olmaya gerek yok, bizden uzak Allah'a yakın... Ya aslında böylesi onlar için de daha iyi, neden ısrarla bize yakın olmaya kasıyorlar ki? Neyse tamam sustum, bana sağcılar adam öldürüyor dedirteceksiniz zorla, o olacak.

- Şu durumda, oy verilebilir adayımız zaten tek bir tane. Ama kendinizi sanki bir şeylere zorlanmış hissetmeyin, bence tanısanız siz de seversiniz, "ben zaten oy verirmişim ki" dersiniz.

Mesela, inanın bana, dün Avcılar'da insanları taşlayan ve "haftaya yine buradayız!" diyenler var ya, işte onların hiçbiri, bu üç gruptan biri tarafından savunulmayacak. (Hatta iddialı olmak gerekirse, ittifaka oy vermiş kişiler tarafından da savunulmayacağını düşünüyorum.) Ama diğer gruplar için söz veremem. Hele biri için, hiç veremem.

Mesela, bu ittifaktaki insanlar, "avukatlık yaptığı için yargılanan" meslektaşları varken bu konuda üç maymunu oynamayacak. Oynayamaz, oynanmaz çünkü. Bakmayın siz öyle yapanlar olduğuna, bunlar hep sağduyu meselesi. Varsa var, yoksa yok.

Başka bir örnek daha, siz daha adliyeye fotoğraf çektirmek dışında başka bir amaç için gitmemiş birinin cübbenize sahip çıkmasını beklemek zorunda kalmayacaksınız. Adliyede, cezaevinde ya da emniyette, artık sinir bozukluğundan ağlarken, "Onlar ne bilir böyle şeyleri!" diye isyan etmeyeceksiniz. Bu insanlar, sizin cümlenizin başını duyup sonunu kendileri getirecekler.

Hiç böyle kaygılarınız yok mu, çok mu temiz bir meslek yaşantınız var? Çok güzel, Allah hepimize nasip etsin. Bu durumda, 100 küsür yıllık İstanbul Barosu'nun ilk kadın başkanının seçmeni ve Türkiye'de baro başkanlığı yapmış yüzlerce insan arasındaki birkaç kadının sayısını artırmaya çalışmış biri olmak size gurur vermeli bence. Bana veriyor mesela.

Bence hala düşünüyor olamazsınız, zira gayet mantıklı konuştum.

Ama çok istiyorsanız bir kez daha düşünün, daha gününüz var. Kararınız hala Filiz Hanım lehine değişmemiş olursa, o artık vicdanınızla sizin aranızda olan bir şey, kimseye söz düşmez.

İyi pazarlar,
Göksun.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Resmi Gazete'den haberler

arkadaşlar merhaba,

bugün pek halim yok; sırf "görev bilinciyle" yazdığım için doğru düzgün bir şey çıkmayacak.

yayınlanan aym kararlarından bir kuple:

- 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinin  “Aynı konuya ilişkin olarak nüfus kaydının düzeltilmesi davası ancak bir kere açılabilir.” biçimindeki birinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/10/20121006-13.htm

- 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 11.12.1935 günlü, 2862 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile değiştirilen 49. maddesinin (A) fıkrasında yer alan; ... … fiilleri hakkında dava müruru zamanı, bütün askeri mükellefiyetlerin… bitmesinden itibaren işlemeğe başlar.” ibaresinin, “firar suçu” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/10/20121006-14.htm

- yeni eğitim sisteminin iptaline ilişkin red kararı yayınlanmış; aslında gerekçeyi okuyup bir şeyler yazmak tam bana göre bir iş ama bugün yapabileceğimi sanmıyorum:
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/10/20121006-15.htm

- 6094 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 4. maddesiyle 5346 sayılı Kanun’un 6. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 6/C maddesinin son fıkrasının “…veya gerektiğinde masrafları ilgililerine ait olmak üzere EPDK tarafından yetkilendirilecek denetim şirketlerinden hizmet satın alınarak EPDK tarafından yaptırılabilir. Denetim şirketleri ile ilgili uygulamaya ilişkin usul ve esaslar, Bakanlık görüşü alınmak kaydıyla EPDK tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.” bölümünün Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/10/20121006-18.htm

tekrar hatırlatayım ya da söylememişsem söyleyeyim; aym'nin red kararlarına bakmıyorum. yani tüm aym hareketlerini aktarıyormuşum gibi bir hava olmasın.

en azından şu 66 ay meselesini okusam iyiydi ama bugünlük tembelliğimi mazur görün.

iyi haftasonları,
göksun.

*
nasıl unutmuşum, savaş tezkeresi de yayınlandı bugün:
http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/10/20121006.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/10/20121006.htm

4 Ekim 2012 Perşembe

Pazarlıklı tutarsızlık - Abi en son kaça olur?

Bedelli askerliğe karşı olup olmama konusunda bu sabah itibariyle derin çelişkiler içindeyim.

Konuyla alakasız görüneceği için, tutarlılık takıntıma ilişkin yazmazsaolecek'teki yazdıklarıma link vermeyeyim; ama özetle beni hep bu tutarlılık manyaklığı mahvetti. Bir şeyi düşünür veya savunurken onunla çelişik başka bir alana kayıyor görünmekten her zaman korkmuşumdur. Bu da insanı suskunlaştırıyor. Mesela bugün bir çelişkimi daha fark ettim.

Özgür Mumcu, ilk okuduğum halini söylüyorum, bu sabah "Bedelli askerliği çıkaran Meclis, askere bedelli gidenlerin kapıcılarının çocuklarını savaşa gönderemez" diye bir twit attı. (Aslında tam böyle değildi ama dediğim gibi, ben ilk anda böyle okudum.)

Kalkıp "Zenginimiz bedel verir, askerimiz fakirdendir" üzerinden, yeni oluşan kast sistemini incelemeyeceğim. Bu zaten yeterince yapıldı. Fakat gündemde "savaş" gibi somut bir şey olunca, askere gitmek zorunda olanlar ve olmayanlar meselesi iyice önem kazanıyor.

"Benim oğlum kurtulsun da..." demeyi eleştirmiyorum, herkesin canı kendine önemli. Fakat bu yönde bir düşünce, vaktiyle karşısında durduğum "yetmez ama evet" fikriyle örtüşmüyor mu? Ki oradaki karşı duruşum da "böyle düşünülemez!" değil fakat "böyle düşünülebilir ama eksik olur, bunun peşinden gidilemez" fikrine dayanıyordu.

Şimdi, eksik olduğu için peşine düşmeyi uygun görmediğim bir zihniyeti, konu kendi canımın içi olunca, neden benimsiyorum? Doğru olan şey, bedelli-bedelsiz, zorunlu askerliğin tümden kaldırılması ise ki bence öyledir, bu konuyu da boykot etmeliydim. Fakat Askerlik Kanunu değişikliğini, "Otuz bin lira çok fazla ama buna da şükür..." diyerekten, tam bir "yetinmeci" ruh haliyle karşıladım. Bu parayı bulamayanların canı, benim oğlumun-kocamın-kardeşimin-sevgilimin canından değersiz miydi? Ben bunu nasıl düşünebilirim?

Derken, meğer Özgür Mumcu "... savaşa gönderemez." dememiş, "... askere gönderemez." demiş. Aslında bana düşündürmesi gereken şeyler aynı, ama savaş gibi yakın ve somut bir şey yerine askerlik gibi şu an gündemimde olmayan ve soyut bir şey söylenince, bir an nefes alır gibi olduğumu hissettim.

Sonra bu sanal rahatlama yüzünden kendimden iyice soğudum. "Sen bir şeylerin aslında ne olduğunu, ille gelip seni bulunca mı anlıyorsun, soyut bir şeyi somutlaştırılmadan anlamıyor musun" diye kendime kızdım.

Yani özetle, hani "make the day" diye bir ifade var ya İngilizce'de, Özgür Mumcu'nun benim günüme yaptığı şey "make" değil de, çok ayıp bir şeydi.

Olsun, zilyon kere söyledim, ben kendisini her durumda severim.

Sivil günler,
Göksun.

Çocuk İzlem Merkezi - İzlenene değil izleyene bak!

Merhaba arkadaşlar,

Biliyorum savaş neredeyse başladı ve hepimiz şu an insanlığımızdan utanıyoruz, fakat ben başka bir şey için buradayım.

Bugün yayınlanan bir başbakanlık genelgesiyle, Çocuk İzlem Merkezi diye yeni bir merkez açılmış. Pilot uygulama Ankara'da başlamış, bundan sonra dalga dalga yayılması planlanıyormuş.

Amaç, "istismara uğramış çocuklara bilinçli ve etkin şekilde müdahale etmek, öncelikli olarak cinsel istismara uğramış çocukların ikincil örselenmesini asgariye indirmek, adli ve tıbbi işlemlerin bu alanda eğitimli kişilerden oluşan bir merkezde ve tek seferde gerçekleştirilmesini temin etmek" olarak belirlenmiş.

Bu amaç doğrultusunda örneğin, cinsel istismara maruz kalan çocuğun beden veya ruh sağlığına ilişkin rapor da verilecekmiş. İlgili kısmı aynen yapıştırıyorum: "...cinsel istismara maruz kalan çocuğun beden veya ruh sağlığının bozulup bozulmadığının tespitine yönelik raporu vermek üzere; adli tıp mevzuatına uygun olarak ilgili uzmanların yer alacağı sağlık kurulu oluşturulması için ilgili kurumlarca gereken tedbirlerin alınması,..."    Bu noktadaki işleyiş özellikle önemli. Çünkü Adli Tıp'tan randevu bile alamadığımız için bu tür raporların gelmesi yıllar sürüyor. Merkez bu sorunu çözecek mi? Ya da, yine Adli Tıp'tan çıkan "Tamam daha ergenliğinin başında olabilir ama tacizden o kadar da etkilenmemiş" raporlarının, sadece altındaki imzalar mı değişecek? Çünkü değişen sadece tabela ise, bu kadar zahmete gerek yok gerçekten, biz kendi kendimize tacize uğrardık.

Netice olarak, bu merkez güzel sonuçların alınabileceği bir fikir gibi görünüyor; umalım ki uygulaması Pozantı gibi olmasın.

Fakat öte yandan ilginç bir nokta var. Merkez'in koordinasyon kurulunda Diyanet İşleri Başkanlığı da var.

Şimdi bakın biz laikliği bırakalı çok oldu, bunu biliyoruz. Bu ülkede Danıştay'ın meselesini asıl ulema biliyor. Din dediğimiz şeyin müslümanlıkla eşanlamlı olduğu yönünde eğitilen bir ilkokul nesli oluşuyor. Biz din ve dünya işlerini çoktan birleştirmiştik.

Fakat, çocukları istismar etmek gibi -daha önce söylemiştim, bu benim "hukukçu" olamadığım tek konu, kusura bakmayın- insanlık dışılığın diyanet tarafından değerlendirilmesi nedir ya? Siyaseti, eğitimi, her türlü propaganda malzemesini geçtiniz, dininizi şimdi de çocukların üzerinden mi satıyorsunuz? Bu istismar değil midir?

Çocuğu istismar eden birinden bahsediyoruz, bu noktada din ne abi? Bunun dini mi olur? Bu tacizci diyelim ki İslami tarafın en "saygın" köşe yazarlarından biri olsa sen onu beraat mi ettireceksin - pardon ya öyle bir şeyler olmuştu zaten di mi... Ne oldu o adam en son?

Çocuk müslüman değil de, "afedersin Ermeni" ise ne olacak o zaman?

Ya arkadaş bir çocuk var ve bir de onu istismar eden puşt var, din bunun neresinde, biri bana bunu anlatsın ya. "Cıkcıkcık, çok günah..." diye sırtını tapışlayıp göndersin diye mi koyuyorsunuz o imamı oraya?

Sizin dininiz "GÜNAH DETECTED" diye alarm vermese, o adamı yargılamayacak mısınız? "Hz. Aişe annemiz Pergamber Efendimiz (SAV) ile evlendiğinde bu yaştaydı" diye tarafları evlendirip çeyrek altın mı göndereceksiniz? E aynı peygamber efendiniz ilk evliliğini kendinden 20 yaş büyük biriyle yapmadı mı, o da sünnet o zaman, siz de yapsanıza?

İtibarlı ve yaşlı bir adam torunu yaşındaki bir kızla evlenince tamam, ama fakir bir oğlan, zengin ve kendinden 20 yaş büyük bir kadınla evlenince oouuvvvv... Terbiyesizler sizi.

Varlığının bile tartışılması gereken bir kurumun, en büyük bütçeye sahip olduğu ve alakalı alakasız bir sürü komisyonda yer alarak her şeyle "ilgilendirildiği" bir ülkedeyiz. Ateyizler bunu da açıklasın.

En "müslüman" günler sizinle olsun, zira müslüman soykırım yapmaz.
Ama dikkat, taciz edebülü, savaş çıkabülü.
Göksun.











1 Ekim 2012 Pazartesi

İşsiz kaldım, inan ki dünyama gün doğmuyor...

Pek sevgili arkadaşlar,

Bu sabah baktım ki, bir arkadaşım bana işsizlik maaşını nasıl alabileceğini sormuş. Ona uzun uzun bir cevap yazdım, yazarken de "e madem ben bunu neden blog'da yazmıyorum ki, lazım olur..." diye düşündüm. Buyrun:

Başvuru Koşulları Nedir?

1. İşsizlik maaşı-ödeneğinin ilk ve en önemli koşulu, işten "çıkarılmış" olmaktır. Hem istifa edip hem de işsizlik ödeneği isteyemiyoruz. Bu noktada eğer işyerimizle "anlaşmalı boşanıyorsak" bile, bizi kendisinin işten çıkarmış görünmesi gerekiyor.

İşverenler buna yanaşmak istemeyebilir ki haksız da değiller. İşçiler tamamen kişisel sebeplerden ayrılmak istemiş olsalar bile "bak işte beni sen işten çıkardın" diyerek işe iade veya tazminat davası açabiliyorlar. Prensip olarak işçi tarafında bir insanım ama doğruya doğru, işçiye sağlanan imkanların kimi zaman son derece etik dışı kullanıldığını görmüyor değiliz.

Öncelikle bu sorunu çözmüş olmamız gerekiyor. İstifa edecekseniz bile "işten çıkarılmış" görünün. Eğer bir şirkette çalışıyorsanız, İK'cılarınız "ikale" kavramını biliyorlardır mutlaka, bir tür fesih sözleşmesi. İkale yolu mümkün.

2. İkinci olarak, işten çıkış sebebiniz "geçerli sebep" olacak. İş hukuku bilmeyen arkadaşlar için özet geçeyim; iş akdinin sona ermesinde geçerli sebep ve haklı sebep diye iki kavram vardır. Haklı sebep, ahlaksızlık, terbiyesizlik, taciz, hırsızlık, işe gelmeme filan gibi sebeplerdir. Yani "işverenin o kişiye tahammül etmesinin artık beklenemez halde olması" dersem sanırım özetlemiş olurum. İşte feshiniz eğer böyle bir haklı sebepten görünüyorsa, tazminat yalan oluyor.

Geçerli sebep dediğimiz ise, bir tür "severek ayrılmak." Mesela artık istihdam fazlası hale gelmiş olabilirsiniz, işyeri küçülüyor olabilir, sizin çalıştığınız birim kapatılıyordur, ne bileyim, performansınız düşüktür, falan filan gibi. Yani aslında "biz sizinle çalışırdık ama şartlar elvermiyor" durumu. Biraz samimiyetsiz de olsa, en azından "seni burada bir dakika bile görmek istemiyorum" tribi atan bir haklı fesih gibi değil. "Siyaseten doğru" bir kovuş.

3. Çalışmış ve prim ödemiş olma koşulu feci karışık. Şimdi tekrar baktım da, arkadaşıma eksik bilgi vermişim, size tam vereyim:

a. İş akdinizin sona ermesinden önceki 120 gün, kesintisiz olarak çalışmış ve priminizin ödenmiş olması lazım. Şimdi böyle diyince "e hiçbir yere hiçbir şey ödemedim ben, şimdi napıcaz..." demeyin, hepimiz o primi paşalar gibi ödüyoruz canlarım. Sigortalı olarak çalıştığımız işyerinden aldığımız her maaş, o primler önceden kesilmiş olarak ödeniyor bize. Bu noktada dikkat, sigortasız çalışmayın. Koca koca adamlarsınız, sigortasız işe eyvallah etmeyin. Etmek zorunda kalırsanız da acilen oradan kurtulmanın yollarına bakın.

b. Bu 120 günün yanı sıra, iş akdinin sona ermesinden geriye doğru 3 yıl içinde ve 600 gün çalışmış ve priminizi ödemiş olmanız lazım. Yani 600 gün kesintisiz olmak zorunda değil, kesintisiz olması gereken şey 120 gün.

600 gün çalışıp prim ödemişliğiniz varsa, 6 ay boyunca ödenek alabiliyorsunuz. (Kanun 180 gün diyor.)
900 güne 240 gün,
1080 güne 300 gün veriyorlar.

Nasıl Başvuruyoruz?

Şöyle ki; işveren sizi işe alırken nasıl ki bir işe giriş bildirgesi düzenliyorsa, siz ayrıldığınızda da işten ayrılış bildirgesi düzenliyor. Üç suret hazırlanıyor, biri kendisinde kalıyor, kalanların birini size, diğerini ise SGK'ya veriyor.

Siz bu bildirgeyi alıp, 30 gün içinde (işgünü değil, gün.) SGK'ya kimliğinizle ve şahsen gidip başvuruyorsunuz. E-devlet şifresiyle online da oluyormuş bu işler ama onu bilmiyorum. Giderken fotoğraf da götürün, devlet dediğin fotoğraf toplamayı sever. (Bu arada Jose Saramago'nun Bütün İsimler'ini okudunuz mu? Fotoğraf toplayan devlet diyince aklıma oradaki Don Jose geldi.)

Bir dilekçe yazmanız lazım ama dilekçe diyince aklınıza uzun uzadıya bir şeyler gelmesin. Buyrun ben sizin için yazayım:

"İş akdimin ... tarihinde işveren tarafından geçerli sebeple feshedildiğine dair işten ayrılış bildirgem ektedir. Buna dayanarak, tarafıma işsizlik ödeneği bağlanmasını saygı ile talep ederim."

Herhangi bir sebep belirtmeniz veya hayatınızı anlatmanız gerekmiyor. Sonunda ise "arz etmek" ya da talep etmek sizin bileceğiniz iş, devleti nasıl gördüğünüze bağlı. Ben her zaman talep etmeyi tercih ederim, çünkü devlet birey içindir. Yalnız hesap numarası bildirme meselesini artık siz kendiniz öğrenin, oraya gidince sorarsınız. Herhangi bir numara belirtebiliyor muyuz yoksa illa -mesela- Ziraat Bankası olacak diyorlar mı onu bilmiyorum.

Bu arada, "E iyi de bu bildirgeyi işveren zaten SGK'ya da vermemiş miydi, neden ben bendekini götürüyorum?" derseniz buna verilecek mantıklı bir cevap yok. Devletin fotoğraf toplamaktan daha çok sevdiği bir iş varsa o da kağıt toplamaktır.

Başvurunuz değerlendirilecek, ama size dönüş ne zaman olur, ödeme ne zaman başlar onu bilemiyorum.

Otuz günü geçirirseniz, bu talebinizin reddedileceği anlamına gelmiyor. Süresi içinde başvurmanız halinde, ödenek sizin işsiz kaldığınız günden hesaplanıyor. Fakat 30 günü kaçırırsanız, 30 günün bittiği tarihten sizin başvurduğunuz tarihe kadar olan kısım hesaba katılmıyor. (Bu bana mantıklı gelmedi ya, devlet dediğin ilk 30 günü saymaz ki. Devlet mantığı "zamanında başvursaydın kardeşim, ben bana geldiğin günden başlarım." demeye daha yatkın. Siz 30 günü yine de geçirmeyin, ne olur ne olmaz.)

Ne Kadar Bu Ödenek?

Ahah bu kısım çok komik, bakın şimdi...

Kanuna göre bu ödenek, SGK'da kayıtlı son dört aylık brüt maaşınızın yüzde kırkı. Fakat bunun tabii ki limiti var, yani "Benim maaşım beş bin liraydı, demek işsizlik maaşım 2000 gibi bir şey olacak" diyemiyoruz. Zaten beş bin lira alıyorsanız işsizlik maaşına tamah etmeyin, ayıp.

Limit ise, asgari ücretin yüzde sekseni. Yani siz ne kadar maaş alıyorsanız alın, işsizlik ödeneğiniz (bugün için) asgari ücretin yüzden sekseni olan 709,20 lirayı geçemeyecek. Buyrun ilgili maddeyi aynen yazıyorum:

İşsizlik Sigortası Kanunu, madde 50: "Günlük işsizlik ödeneği, sigortalının son dört aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının yüzde kırkıdır. Bu şekilde hesaplanan işsizlik ödeneği miktarı, 4857 sayılı İş Kanunu'nun 39. maddesine göre on altı yaşından büyük işçiler için uygulanan aylık asgari ücretin brüt tutarının yüzde seksenini geçemez."

Yani 710 lira değil. Bu arada maddeyi, hem ikna olun, hem de kıymetimizi bilin diye yazdım. Bakın ne güzel "Yani burada şunu demek istiyor" diye anlatıyoruz şurada, fakat siz hala avukatları sevmiyorsunuz.

Bu arada, "SGK'da kayıtlı maaş" meselesi önemli. Eğer maaşınız daha yüksek olmasına rağmen asgari ücret gösteriliyorsa, ödeneğiniz de bunun yüzde kırkı olarak hesaplanacak ve siz 710 lira da alamayacaksınız. İşyerlerinize bu gözle de bakın.

Ödenek Alırken Hasta Olabiliyor muyuz?

Evet, işsizlik ödeneği alırken adeta sigortalı çalışıyormuşuzcasına hasta olabiliriz. Çünkü yine, bu ödenek de, primleri kesilmiş olarak gelir.

Aklıma gelenler bunlar. Geri kalan her şey için Master Card. (İtinayla reklam alınır.)

Çok sevgiler,
Göksun.

*
İlgili linkler:
Asgari ücret için: http://www.muhasebedersleri.com/pratik-bilgiler/asgari-ucretler.html
İşsizlik Sigortası Kanunu: http://www.alomaliye.com/4447_sayili_kanun.htm
(Bu arada, alomaliye.com bir sürü hukuk sitesinden daha iyidir, aklınızda olsun.)
İş Kanunu: http://www.iskanunu.com/images/dokuman/4857-sayili-is-kanunu-guncel-tam-metin-2012.pdf
SGK'nın sitesi ise http://www.sgk.gov.tr fakat ben çalıştığını pek görmedim.


27 Eylül 2012 Perşembe

Hukuk neden Gaia Kuyusu'dur ve bir portakal neden önemlidir?

Benim bu üç blog işi giderek zorlaşıyor, neyi nereye yazacağımı çok sık karıştırır oldum. Gerçi midemin kahyasını buralarla karıştıracak halim yok tabii, ama "pratik hukuk" dışında kalan ve hukuk fikrinin kendisine yönelik şeyleri nereye yazacağıma karar veremiyorum. Sanırım burası daha uygun.

Dün akşam, otuzlarına yaklaşan iki öğrenci yani Koray ve ben, o günkü derslerimizden bahsediyorduk. Koray bilgisayar mühendisi ve yönetim bilişim sistemlerinde yüksek lisans yapıyor, bense hukuk doktorasına başladım. Yani konularımızla alakamız yok, ama "ufuk açıcı" olan da bu zaten.

"Hoca bir portakalı iki kardeşe nasıl paylaştıracağımızı sordu" dedi, ben hemen atladım, "Bunu bir hukukçuya sorma, elli saat konuşur." diye.

İnsan otomatik olarak "ikiye böler yarısını birine yarısını birine veririm" diyor. İşte bunu diyerek, hukuk fakültesinin üçüncü sınıfında verilen hukuk felsefesi dersine giriş yapmış oluyoruz; çünkü bizim bir portakalı eşit iki parçaya bölerek paylaştırmamız tam bir denkleştirici adalet örneğidir.

Koray'a bunu açıkladım, "eğer denkleştirici değil dağıtıcı adalet sistemini uygulayacaksan da, bunların yaşları, kiloları, hak etmişlikleri... gibi kriterleri de dikkate alarak bir paylaşım yaparsın."

İşte, insan aklının ne kadar "otomatik" çalıştığının tipik örneği. Elinde bir portakal varsa ve sen bunu paylaştıracaksan, bir şekilde böler ve ona göre dağıtırsın değil mi?

Değil işte. Koray "Ben de öyle düşündüm ama hoca dedi ki, neden ille bu şekilde bir paylaşım düşünüyorsunuz, çocuklara sordunuz mu, belki biri sadece kabuğunu istiyor?" diyerek beni ters köşeye yatırdı.

Fikir çok güzel ve sadece "optimum koşullar" üzerinden gidildiğinde, hiçbir yerinden çürütülemeyecek kadar da mantıklı. Peki bunu hayata nasıl uyguluyoruz? Demokrasi ile mi? Ya da "tüketici deneyimini" yücelte yücelte bîhâl olan kapitalizm fikriyle mi?

Bir tarafa yönelik davranışını sadece onun istediğini sorarak belirlemek, adalet midir, yoksa demokrasi mi, veya "müşteri her zaman haklıdır" fikriyle temellenen bir kapitalizm mi? (Bu arada, "çakma demokrasi" ile kapitalizm arasındaki ilişki ancak şimdi dikkatimi çekti, bilahare bunu da düşüneyim.)

Peki, muhatabın özel tercihlerini hiç dikkate almaksızın kendi uygun gördüğün şekilde karar vermek nasıl meşrulaştırılacak? "Halk için halka rağmen?" Tepeden inmecilik? Diktatörya, ya da bildiğin faşizm?

İşte hukuku bu yüzden seviyorum. Dün Prof. Serozan'ın verdiği "Hukukta Yöntem" dersinde, menfaatçi ekolden de bahsettik. Menfaatçilik ifadesi bir "fırsatçılığı" değil fakat menfaatler dengesinin karşılıyor. İki hukuki menfaat çatıştığı zaman, bunları nasıl dengeleneceği sorunu yani; mesela Rona Hoca'nın verdiği örnekle kürtaj hakkı. Tamam ceninin bir hakkı var ama annenin de kendi üzerinde hakkı var, hangisini nerede tutacaksın? İşte bu konuda verdiğiniz karar, sizin hukuk siyasetinizi belirliyor.

Buradan konuya, yani bizim portakallara dönersek...

Her durumda karşındakinin iradesini dikkate alıp, kim ne istiyorsa ona onu vereceksen, ya ikisi de aynı şeyi isterse? Diyelim ki öyle bir sorun çıkmadı, fakat ya diyelim ki, sen istenen şeyi verdiğin zaman bunun bir suç aleti olarak kullanılacağını biliyorsan? Ya da belki aslında bir tarafa istediğini vererek, öbür tarafı asıl ihtiyacı olandan mahrum bırakmış olacaksan?

Daha da zorlaştıralım; diyelim ki, sağlayacağın menfaatin o kişinin kendisine bir zarar vereceğini biliyorsan, sence doğru karar nedir?

Bu işin içinden çıkamayıp "ben ne dersem o olur" şeklinde davranırsan, muhataplarının memnuniyeti bir yana, sana karşı bir hareket başlatmayacaklarının garantisi nedir? Her şeyin en iyisini bildiğin inancı sende nasıl hasıl oldu?

Eğer tarafları dinleyip ikna edilmeyi bekler ve ona göre bir hüküm kurarsan, manipülasyona da açıksın demektir. İşte seçtiğin hukukun "ne olduğu" bu yüzden önemlidir; karar merciini "manipüle etmeden ikna etmek" ancak tutarlı bir hukuk sistemiyle mümkündür.

Sen eğer bir noktada seçtiğin siyasi tavrı öbür tarafta "öteliyorsan," ben senin orada keyfi düşünüyor olma ihtimalini elbette ki düşünürüm. Bu noktada, seni sorgulayabilmem ve senin de beni ikna edebilmen gerekir.

Dengeyi korumak adına, aynı taraflar arasında farklı menfaatleri koruman gerekebilir. Fakat menfaat duygusunun özü tektir. Dengeyi, neticede tek bir özü korumak için kollarsın ve zaten senin siyasetin de korumak için seçtiğin öze göre belirlenir.

Milli ya da dini duygular, devletin bekası, vatandaşın kültürel gelişimi ya da kaynakların sürdürülebilir kullanımı... Denge buna yönelir ve senin yaptığın her işe, döne dolaşa bu noktadan bakılır.

Portakalları unutmayalım...

Şimdi ben 28 yaşında bir kadınım, an itibariyle açım ve üstelik bir de hastayım.

Portakalı benimle birlikte isteyen kişi ise, 25 yaşında, erkek, an itibariyle aç değil, hasta da değil, ama biliyorsun ki, sen ona o portakalı vermezsen akşama yiyecek bir şeyi olmayacak.

Hasta olduğum için bana verirsen, ben o portakalı alıp yiyeceğim fakat aç karınla yediğim için midemi yakacak.

Acıktığında ihtiyacı olacağını bildiğin için diğer arkadaşa verirsen, arkadaş o portakalı birinin kafasına atmak için kullanacak.

Peki senin hukukun, insanların elde ettiği menfaati nasıl kullanacaklarıyla ilgilenecek mi? Mesela bu da bir ilke sorunu.

"Ben portakalı veririm, nasıl kullandığı ya da tüketip tüketmediği onun bileceği iş" mi diyeceksin? O takdirde, "müşteri her zaman haklıdır" zihniyetiyle ayrışacağın yeri nasıl belirleyeceksin? Sonraki edime bir ceza öngörüyorsan, ceza kavramının nüvesi ne olacak?

Eğer sonraki hareketlerini doğrudan takip edeceksen, o zaman da Big Brother olmanın önündeki engel ne olacak?

Davranış modelini tutarlı bir sistem haline getirebilecek misin?

Sonra bana diyorsunuz ki "neden anarşizm?"

Neden olacak, bu yüzden. Koy portakalı ortaya, herkes ne yaparsa yapsın. Mis.

Hem zaten, sana o portakalı ve onu paylaştırma hakkını kim verdi, bakıyorum da bunları hiç düşünmüyorsun.

Sevgiler,
Göksun. (Dünyanın en yüzeysel insanı.)

25 Eylül 2012 Salı

İki resim arasındaki sıfır fark.

Ben bu yazımı unutmuştum... Biraz önce çalışma arkadaşım Zehra "Ya geçen gün bir yazı okudum, çok beğendim, meğer sen yazmışsın..." diyince hatırladım.

Yayınlandığı linkte tarih 31/10/2010 olarak görünüyor, ama ben asıl yazdığım günü hatırlamıyorum. 2010 seçimlerine hazırlık sürecinde Katılımcı Avukatlar için yazmıştım ki bu yazıda Sezer'in katkısı çoktur. 

Aradan neredeyse iki sene geçmiş. Ben kendi adıma, iki sene öncekinden daha iyi koşullardayım ama, bu iki sene benim için büyük bir adım olmuşken, insanlık için hiçbir şeyi değiştirmedi.

Başlığa tıklarsanız, sizi yazının yayınlandığı yere götürecek. 

Çok sevgiler,
Göksun.

*


BİR BORDROLU AVUKATIN GİZLİ DEFTERİ

KANUNEN BAĞIMSIZ HUKUKEN BAĞIMLI FİİLEN İŞÇİ OLMAK
– BİR BORDROLU AVUKATIN GİZLİ DEFTERİ -
Hukuk fakültesi sayısındaki artış, genellikle eğitim yetersizliği bağlamında gündeme geliyorsa da, bunun biz gençler arasında çok daha önemli başka bir sonucu var.
Nereden ve nasıl mezun olursak olalım, hayatımızdaki işsizlik tehdidi ve bize uygun görülen çalışma koşulları mesleğin geleceği açısından çok daha büyük bir sorun. Çünkü avukatlık, somut olaydaki “olması gerekeni” ortaya çıkarmaya dayanan ve bu anlamda zihnen adanmışlık gerektiren bir meslektir; fakat mevcut koşullarımızda kendimizi “avukat gibi” hissetmemizin önünü kesen ciddi sorunlarımız var.
Dünyanın son zamanları, bize yeni bir ekonomik düzen getirdi. İş modelleri bu yeni düzene göre şekillendi ve hepimiz, mesleğimizden bağımsız bir şekilde, tamamen bu yeni düzenin öngördüğü modeller ile çalışmaya başladık.
İster bir ofiste ister özel bir şirket bünyesinde ya da kamuda çalışalım, bu modellerde “junior” olduk, “senior” olduk, “icra avukatı” “ipotekçi” “fikri mülkiyetçi” “ticaretçi” vs. olduk. Bir yandan bu “uzmanlığımız” ve unvanlarımız hoşumuza giderken, öte yandan aslında çalışma modelimizin bir üretim bandından farksız olduğunu göremedik. Biz artık senior olmakla övünür ve yeni maaşımızın tadına varırken, sadece bizden birkaç yaş küçük meslektaşlarımıza “Bakırköy’e delil listesi sunulacak, oradan Sarıyer’e gidilecek temyizin son günü. Kadıköy’den de ek mehil vesikası alman lazım” diye emirler yağdırmakta hiçbir sakınca görmedik. Çünkü bu bir üretim bandıydı, herkes önüne gelen işi sağına soluna bakmaksızın ve nefes almaksızın, kişisellik de katmaksızın yapmakla yükümlüydü. Herkesin işi belliydi ve bunun dışına çıkılamazdı. Bütün gün, masamızdan bile kalkmadan tamamen icra talepleri hazırlayıp borçlularla konuşmak bile bizi isyan ettirmedi, çünkü nasıl olsa bir gün “patron” biz olacaktık ve  bu geçici bir süreçti.
 Meslektaşımız Sezer Özkan’ın “Küreselleşmenin Kıskacında Avukat” başlıklı makalesinde belirttiği üzere, toplumdaki ve meslekteki aşırı düzeyde uzmanlaşma taleplerinin kökeninde, Yeni-Taylorizm denen bu akım vardır. Yani en küçük parçayı en kısa sürede ve en kaliteli biçimde yapmak olarak açıklanabilecek bu süreç, bugün hayatımızda ve avukatlık mesleğinde, daha başlangıç aşamasında karşımıza bir yol ayrımı şeklinde çıkmakta.
Bu ayrımı geçtik ve sonunda biz de tecrübelendik, yanımızda ya da “altımızda” avukatlar çalıştırmaya başladık. Başımıza gelirken dert yandığımız her şeyi, teker teker, bu sefer biz yapmaya başladık ve her şey kendini tekrar edip durdu…
 “Ücretli avukatlık piyasası” son birkaç yıldır çok acımasız. Çünkü gençler olarak gerçekten çok fazlayız. Standart işçilik sorunlarımız var, biz de mavi yakalı emekçiler gibi ihbarımız ödenmeden işten çıkarılıyoruz, fazla mesaimiz ödenmiyor, tatillerde çalışmamız gerekiyor, maaşımız düşük gösteriliyor…
 Fakat en yakıcı olanı, mesleğimizi özel kılan yasal haklarımızla aynı dünyadan bile olmadığımızı anlıyoruz. Avukat kelimesinin içini dolduran bağımsızlık kavramının, bizim için tatlı bir hayal olduğunu görmek insanın canını çok yakıyor.
 Bu sorunların “teşhis ve tedavisinde” öncelikle işçilik kavramı üzerinde durup statümüzün adını koymalıyız. Yanında 20 avukat çalıştıran ofis sahibi ya da çalıştığımız kurum ile “aynı dünyadan” olmadığımız açık, kendimize işçi mi diyeceğiz, başka bir şey mi?
 İş Kanunu işçinin tanımını “bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişi” olarak verir ve biz de işyerlerimize karşı yasal taleplerimizi iş mahkemelerinde ararız. Her ne kadar Avukatlık Kanunu bizim bağımsız olduğumuzu iddia etse de, verilen işi reddettiğimiz için iş akdimiz feshedilirse dava dilekçesindeki taleplerimiz Avukatlık Kanunu’na değil İş Kanunu’na dayanır.
Eğer işçi tanımını Kanun’dan değil literatürden – Sayın Av. Haluk İnanıcı’dan alıntılayarak- yapacak olursak; “üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun bırakılan, hayatını kazanmak için emek pazarında emek gücünü satan insan” şeklindeki tanım tam da bizi anlatmaktadır. 
Fakat eğer, İş Kanunu anlamında bir hukuki ilişkide bağımsızlıktan söz edilemeyeceği için işçi teriminden imtina edeceksek, o halde talep ettiğimiz çalışma modelini çok iyi tesbit etmemiz gerekir. Bağımsızlık unsuru bize “bağlı” ve “işçi” avukat olmayı yasaklıyorsa, biz daha ismi bile olmayan “hibrit” bir faaliyet yürütüyorsak, hakkımızdaki algıyı değiştirmek için zorlu bir yolumuz var demektir… Ama bir yerden başlamak lazım.
Dokuzdan sonsuza uzanan yollar yetmez gibi bütün gün adliyelerde ve muhtelif kurumlarda koşuşturan, hakim-savcı bir yana mübaşire bile saatlerce dert anlatmak zorunda kalan, bu da yetmez gibi kendisinin bile olmayan müvekkillerle –işvereni bu tür görüşme işlerini kendisine bıraktığı için- saatlerce telefonda aynı şeyden bahsetmek zorunda kalan, tüm bunları yaptığı aynı gün içinde birkaç dilekçe birkaç ara karar ve bir de raporlama çıkarmak zorunda kalan insanlarız ve haklarımızı kullanmayı sonuna kadar hak ediyoruz.
“Bordrolu” olmaktan kaynaklanan sorunlarımızın çözümü, bize mesleki haklarımızı sağlayan Avukatlık Kanunu içerisinde bulunmalıdır.
Mevcut Kanun, bordrolu avukat olarak çalışmayı “avukatlıkla bağdaşan işlerden” saymakta, fakat bu çalışma şeklinin olumsuz sonuçlarına dair tek bir söz söylememektedir.
 Kanun bizler için “bağlı çalışan avukat” terimini uygun görmüş ve sorunları çözmekten ne kadar uzak olduğunu açıkça göstermiştir. Zira, 1. madde avukatın bağımsız olduğunu açıkça yazarken, bir avukat tipini “bağlı” olarak nitelemek sorunu anlamaktan ve/veya çözmekten ne kadar uzak olunduğunu açıkça gösterir. Nitekim, Barolar Birliği de biz bordrolu avukatları Kanun’un o kadar dışında görmüştür ki, 2007 yılında işçi avukatların sicillerinin ayrı tutulması ve oy haklarının bulunmaması teklifinde bulunabilecek kadar ileri gidebilmiştir.
Temel sorunlarımızı çalışma saatlerinin ağırlığı, işi red hakkımızın olmaması, vekalet ücretinin ödenmemesi ve meslek içi eğitimlere katılamama olarak özetleyebiliriz. Bunun dışında, baro faaliyetlerine katılmak bizim için bir işsiz kalma sebebi olmamalı ve sigorta primlerimizin asgari ücret üzerinden yatırılmasının bir çaresini bulmalıyız.
Bütün bunlar için, örneğin, bordrolu avukatlığın bir tip sözleşmeye bağlanması iyi bir başlangıç olacaktır. İşyeri çalışma koşulları ve avukatın özlük hakları dayanağını Kanun’dan alan bu sözleşme ile taraflar arasında yazılı hale gelir ve bu sözleşmenin bir nüshası Baro’ya teslim edilir. 
Bu sözleşmenin amacı, avukatı “belirsiz süreli iş sözleşmesinden” kurtarıp, mesleki özlük haklarını kullanabilir hale getirmektir. Bu sebeple, 
- Öncelikle, bir avukatın bordrolu olarak çalışmaya başlayabilmesi için, tip sözleşmenin taraflarca imzalı bir nüshasının ve avukatın SGK işe giriş bildirgesinin Baro’ya teslimi şart olmalıdır.
- Tıpkı işçinin geç bildirilmesinde olduğu gibi, bordrolu avukatın geç bildirildiğinin ya da bildirilmediğinin tesbiti halinde, işveren avukata disiplin cezası uygulanmalıdır. 
- Tip sözleşmede, bordrolu avukatın işi red hakkı düzenlenmelidir. 
Bu husus, pek çok işverende “İşi reddeden avukatla çalışmanın anlamı nedir?” şeklinde bir itiraza sebep olacaktır. Gerçekten de, iş hayatının pratikleri düşünüldüğünde, işi red hakkının kötüye kullanılması halinde, çözüm olarak öngörülen şey bambaşka sorunlara yol açacak ve pek çok işyerinde ciddi sıkıntılar yaşanabilecektir. 
Bu sebeple, öncelikle, bordrolu avukatın red iradesinin yazılı ve gerekçeli olması uygun olacaktır. Ayrı bir maddede de, “avukatın işi reddetmesinin iş akdinin sözleşmesinin feshine sebep olmayacağı, ancak birlikte çalışma olgusunun fiilen ortadan kalkması halinde ise bunun İş Kanunu itibariyle geçerli fesih sebebi olduğu” düzenlenebilir. 
İşi red hakkının kapsamı sadece dava bazında değerlendirilmemelidir. Bu kadar açık yazmak pek çok meslektaşımızı rahatsız edecekse de artık gerçeklerle yüzleşme zamanıdır; uygulamada pek çok işveren kendi yapmak istemediği pek çok şeyi bordrolu avukatları araya koyarak yapma eğilimindedir. Böyle durumlarda meslektaşlarımızın bu tür işleri, işlerini kaybetme korkusu olmaksızın reddetme hakları olmalıdır. 
- En büyük sorunlarımızdan biri, vekalet ücreti meselesidir. 
Yapılan iş görüşmelerinde yasal vekalet ücretini sorduğumuz zaman, “Onun sizinle ne alakası var ki, siz maaşlı çalışansınız” cevabını almak pek çoğumuzun yaşadığı bir tecrübe.
Elbette ki müvekkiller –büyük oranda- işverenimizin bağlantılarıyla kazanılır ve elbette ki işverenin bilgi ve tecrübesi bu seçimde önemlidir. Fakat davayı fiilen yürütenler olarak, vekalet ücretiyle “bir alakamızın olmaması” değil meslekle, insanlık onuruyla bile bağdaştırılamayacak bir durumdur. 
Bunun yanında, vekalet ücretinin işi fiilen yürüten avukatla paylaşılması da, aynı işyerinde çalışan avukatlar arasındaki mesleki dayanışmayı zedeleyebilir. Bu sebeple, kazanılan davaların vekalet ücretinin, işyerinde çalışan tüm avukatlarca eşit oranda paylaşılması gerekmektedir. Bu husus tip sözleşmede düzenlenmeli, paylaşım oranı serbest iradeyle belirlenmeli, fakat işverenin kendine alacağı kısım o işyerinde kaç avukatın çalıştığı ile orantılı olarak belli bir limitte tutulmalıdır. 
Vekalet ücreti sorununu tesbit ettikten sonra, mevcut mevzuata bir de bu gözle tekrar bakalım. Göreceğimiz şey, vekalet ücreti takiplerinde tahsilatın ancak serbest meslek makbuzu karşılığında yapılacağı yönündeki düzenleme olacaktır. İşverenin insafına kalmış olmak kaydıyla, bu sorun pek çok avukatın çalıştığı bir büroda belki çözülebilir, fakat özel ya da devlete bağlı kurumlarda çalışan meslektaşlarımız için nasıl bir çözüm düşünülmelidir? Ülkemizdeki avukatların gerçekten önemli bir kısmı bordrolu olarak çalışıyorken, kanun koyucunun hepimizi “serbest meslek erbabı” olarak görmesinin nasıl bir açıklaması olabilir? 
Vekalet ücretinin tahsilinde serbest meslek makbuzu kesilmesini şart koşan Vergi Usul Kanunu Tebliği kesinlikle yürürlükten kaldırılmalıdır.
- Tekstil atölyelerini aratmayan mesai saatlerimizin yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. 
Bir yandan, avukat olarak piyasada zihin gücü ve kişisel yeteneği ile varolduğumuzdan, fiilen işyerinde bulunmamızın şart olduğu herhangi bir hizmet sektörü çalışanı gibi değerlendirilmemiz mesleğin ruhuyla bağdaşmaz.
Fakat öte yandan, özellikle ofislerde çalışan avukat arkadaşlarımız, bütün gün duruşmalara koşturduktan sonra ofis içerisinde halletmeleri gereken işlerini ancak akşamları yapabilmekte, “ofisten gece çıkmak” son derece normal bir yaşam şekli olmaktadır. Bu sebeple, avukatın fazla mesaisi başka bir çalışanın mesaisinden çok daha sık ve yoğun yaşanmaktadır. Gece geç vakitlere kadar çalışmak ve/veya haftasonu mesaisi bizler için hayatın bir parçası olmuştur. 
Bu itibarla, İş Kanunu’ndaki düzenlemenin yanısıra, yapılacak tip sözleşmede de fazla mesai düzenlemesi yapılmalı, haftasonu ve tatil günlerinde çalışmak ise ayrı bir ücretlendirmeye tabi olmalıdır. Avukatlar olarak, tatil günlerinde nöbet tutan eczane çalışanları kadar hak istemek son derece makul bir taleptir.
 Baroların vereceği mesleki eğitimlere katılmak biz bordrolular için de mümkün olmalıdır. 
Öncelikle, bu eğitimlerin şimdiki gibi haftaiçi gündüzleyin yapılması, en hafif tabiriyle düşüncesiz bir tutumdur. Meslek içi eğitimde zaten başarılı sayılmayan Baromuz, verdiği eğitimleri de –ofisten izin alamayacağımız için- katılamayacağımız saatlere koyarak biz bordroluları tamamen gözardı ettiğini bir kez daha göstermektedir. Eğitimlerin akşamüstü, akşam ve haftasonları yapılması gerekir. 
Bununla birlikte, bu tür eğitimlere devam etmek için işyerimizden ayrılmamız gerektiğinde mazeretli sayılmamız ve bunun karşımıza bir işsizlik tehdidi olarak çıkmaması gerekmektedir. Bunun kriteri de red hakkında olduğu gibi yine “çalışma olgusunu fiilen imkansız hale getirmek” şeklinde düşünülebilir. 
Eğitimlere katılamamanın işyeri ile ilgili tarafı hakkında bunları düşündükten sonra, maddi tarafı hakkında da bir çözümün düşünülmesi gerekmektedir. Çünkü pek çoğumuz, daha aidatımızı bile ödeyemiyorken, bir de mesleki eğitimin ücretini karşılayabilecek durumda değiliz. Bu sebeple, eğitimler mesleğin ilk 5 senesindeki meslektaşlarımıza ücretsiz verilmelidir. 
En büyük sıkıntılarımızdan bir diğeri, işyerlerimizdeki “emir-komuta” sistemine tabi olmaktır. Ofislerin sahipleri, kurumların amirleri ve şirketlerin yöneticileri tarafından, meslektaş olduğumuz unutulmakta ve bize mesleğimizin saygınlığından çok uzak şekillerde davranılmaktadır. 
Sözünü ettiğimiz bu sorunun, özel sektörün diğer çalışanları tarafından anlaşılması imkansızdır. Avukatlık öyle bir meslektir ki, ruhsatını o an almış avukat ile 50 yıldır meslekteki avukatın hak ve yetkileri birbirinin aynısıdır. Meslektaşlık ilişkisi, kendiliğinden bir demokratize oluşu da beraberinde getirmektedir. Özel şirketler ya da kamu kurumlarında, bir çalışanın makam alması, hak, sorumluluk ve yetkilerinin artması pek çok şarta bağlıyken, biz avukatlar mesleğimize doğrudan “o makamla” başlarız. Bu sebeple, bizden daha fazla sermayesi olan bir avukat bize sırf bu sebeple “üst perdeden” konuşma hakkını kendisinde görmemelidir. 
Her ne kadar bu konuda verilmiş Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu kararları var ise de, uygulamada sorunun önüne geçilebilmiş değildir. Bir etik sorunu olan bu sorun, ancak kollektif bilinçlenmeyle ve avukatın kendi değerinin farkında varmasıyla aşılabilir. 
Avukatın kendi değerinin farkına varması ise, ülkemiz şartlarında maalesef ancak maddiyata bağlıdır. Yukarıda saydığımız bütün hak ihlallerine maruz kalan avukat, bırakın bu ihlallere karşı kollektif bir hak arayışına girmeyi, bireysel olarak bile mücadele iradesi göstermemektedir. Bunun sebebi tabii ki, işsizlik kaygısı ve kendi işini yapacak maddi dayanaktan yoksun olmaktır. 
Maddi sıkıntılar bordrolu avukatlara özgü olmayıp, mesleğin başındaki hemen her meslektaşımızın ortak sorunudur. Staj boyunca kaçak işçi olarak çalışmış, buna rağmen ruhsat başvurusu için 1.500-TL ödemesi istenmiş, hiçbir sosyal güvenceden faydalanamamış, yaşamını ancak 500 lira stajyer “harçlığına” ve ailesinden gelen yardıma bağlamış ve o 500 lirayı kazanırken de “Acaba Baro benim stajımı yakar mı…” kaygısını yoğunlukla hissetmiş genç avukatlar, ruhsatlarını aldıktan sonda kendi işlerini kuracak sermayeye tabii ki sahip değillerdir. 
Bu sebeple, staj boyunca müstakbel meslektaşını tamamen yüzüstü bırakmış olan Baro’nun, en azından ruhsatı teslim ettikten sonra kendini biraz da olsa sorumlu hissederek buna göre davranması gerekmektedir. 
Mesleğin ilk 5 yılındaki avukatlardan aidat istenmemelidir. Bunun yanı sıra, kendi ofisini kurmak isteyen meslektaşlara uygun koşullu ve belli bir süre geri ödemesiz kredi sağlanmalıdır. 
Mesleğe yeni başlamış ve/veya ofis kurma çabasına girişmiş bir avukatın, henüz geliri olmamasına ve zaten kira, eşya ve vergi yükünün altında eziliyor olmasına rağmen bir de aidat yükü altına girmesi, Baro’nun empati yoksunluğunun en açık göstergelerindendir. 
Ayrıca bunun dışında, bordrolu avukatların asgari ücretleri de yeniden düzenlenmeli, bugün bir ev kirasına bile yetmeyecek miktarda olan “komik” asgari ücret artırılmalıdır. 
Bir hizmet sözleşmesi ile çalışan bordrolu avukatın kendi haklarını korumaları için, tabi oldukları hukuk sisteminin de netleştirilmesi gerekir. Bu bağlamda, yukarıda belirtilen düzenlemeler Avukatlık Kanunu’nda ayrı bir bölüm altında düzenlenmelidir. Avukatın “sözleşmeyle bağlı” olmasının sadece “ortak menfaatlere yönelme” şeklinde tezahür edeceği ve mesleğin özünde olan bağımsızlık niteliğinin ortadan kaldırılamayacağı Kanun’da yer almalıdır. 
Kanun’da düzenlenmeyen haller için İş Mevzuatı’na gidilmeli, Avukatlık Kanunu’nda hüküm bulunmayan haller için İş Mevzuatı’na açık yollama olmalıdır. Aynı şekilde, İş Mevzuatı’nda da mevzuata tabi olanlar için Avukatlık Kanunu hükümleri saklı tutulmalıdır. 
Ne yazık ki, gelişen ekonomi bize mesleğimizin güzelliklerini yaşamayı unutturmuş, hak aramayı meslek edinmiş olmamıza rağmen kendi haklarımızı arama irademizi yok etmiştir.
Yukarıda arz ve izah olunan sebeplerle, bordrolu avukatlar olarak yasal haklarımızın aranması ve tanınmayan haklarımızın yasallaştırılması için gerekli örgütlenmenin yapılması hususlarında gereğini saygı ile “rica” ederiz. 
Av. Göksun Gökçe Göndermez - 36148