30 Haziran 2011 Perşembe

In Murphy We Trust

Eveeet, her ne kadar Radikal'i önümüze açmış ve yazmaya hazır durumda olsak da, kimi zaman daha önemli şeyler var.

O kadar ters  bir gün geçirdim ki, bugünü kaydetmek haber özetlemekten daha önemli benim için. Sonradan dönüp "Ya aslında ufak şeylermiş ama ne stres yapmıştım o gün, demek ki gerçekten geçiyor her şey" diyebilmek adına, ters günleri hatırlamayı severim ben.

Ofise geldiğimde yapmam gereken, itibari hizmet süresinin tespitine ilişkin 17 dosyaya beyan yazmaktı. Bilirkişi raporlarını 28'inde aldık, hakim duruşmayı 5'ine verip kesin süre ihtaratı yaptı. (Birkaç blog önce yazmıştım.) Raporların hepsi aynı ve aleyhe. Bu işi enteresan kılan ise, benim daha önce hiç böyle bir davayla uğraşmamış oluşum.

Tamam, önceden bir davaya cevap yazmıştım ama, bu konuda tek yaptığım Hacer'in önceden yazmış olduğu dilekçenin ismini numarasını filan değiştirmekti. Fakat elimde önceden yazılmış bir itiraz dilekçesi olmadığı için, tamamen "ne yapacağını bilemez" bir haldeydim iki gündür - bu iş yüzünden. Neyse, korkunun ecele fayfası yok diyerekten aldım klavyeyi elime... Evet, günün belki de en iyi hissi buydu, 17 dilekçeyi 1 saatte filan bitirmiştim! Böyle, "Ne yazıcam ki...." diye kıvranıp da sonra on dakikada şahane dilekçeler çıkarma hissini çok seviyorum. Neyse yazdım işte Mehmet Abi'ye gönderdim, onayımı da aldım misler gibi. İlk denemede on puan. Sanırım avukatlık benim gerçekten içimde var :)

O ararda Ilgıt notere gitti, ihtarname çekecek. Uzun uzun anlatamicam ruhum daralıyor, bu konuda lütfen bir önceki kaydıma göz atınız.

Yalnız orada şunu yazmamışım; şimdi Ilgıt beni ilk aradığında ben ofisten çıkmıştım AKM'nin yanındaki İş Bankası önünde ATM sırası bekliyordum tamam mı. Bana durumu anlatınca istemsiz bi şekilde "Bu noter nası bi lüzumsuz bi adam yaa!" deyiverdim, ATM'de işini yapmakta olan adam dönüp "Bana mı dediniz" demez mi! Yok estağfurullah neden size diyeyim dedim ama, belki de noter oydu, bilemiyorum... Keşke "Beyoğlu şu noteri siz misiniz, sizseniz evet size diyorum" deseydim. (Bu arada, elbette ki "lüzumsuz" dememiştim.)

İhtar meselesini halledip (yani hallettiğimi sanıp) Üsküdar'a koştum. Çünkü 15.30'da keşfe çıkılacaktı. İskeleden taksiye binmek üzereyken Ilgıt yine aradı, onunla konuşurken taksiciye "Yakın yere gidicem olur mu" diye sordum, adam başta yok dedi, sonra Çiçekçi Adliyesi dedim, iyi tamam dedi, ben de bindim. Bu arada telefonu kapattım, ne konuştuğumuzu da söyleyeyim: Efendim bu sefer de muhatabın adresini yazmamışız... Hay bin Şeytan, acele işe illa karışıcan di mi?

Taksiciden fırça yedim bi ton. Efendim madem yakın yere gidecekmişim niye soruyormuşum, niye biniyormuşum, dalga geçer gibiymiş. İyi de dedim, alan var almayan var, niye sormayayım, niye dalga geçer gibi olsun ki? İn de ineyim allah allah. Neyse gittik adliyeye.

Kaleme bi girdim, Sezer'le burun buruna geldik. Tamam bu iyi bir şey evet. Fakat ben 15.20'de oradaydım, lakin heyet çıkmış! Ohannesburger, ayıp diye bir şey var be!

Bilirkişiyi aradık, "5'e doğru ancak orada olabilirim" dedi, biz de Sezer'le bir şeyler içtik ve ben sonra şirkete yollandım.

Saat 4.30'dan 6.40'a kadar bilirkişi bekledim.

He o arada en azından Emel'e uğrayıp (o şirkete geçti çünkü) hayırlı olsun diyebildim. İlgili GMY ile görüşüp hukuki süreçlerde bize ne gerektiği konusunda bilgi verdim. İyi oldu. GMY Bey beni pek beklediği gibi bulmadı sanırım, biraz fazla "genç" olduğumu düşünmüş gibi hissettim. Bilemem ama ne yapabilirim, insan 40 yaşında doğmuyor.

Tüm bu süreçte aç olduğumu belirteyim.

Saat 6.40'ta artık çıkmak zorunda kaldım, çünkü uçağa yetişecektim. 7.55 uçağı ile Ankara'ya uçmam gerekiyordu.

Tam asansörden indim, baktım bilirkişi aramış. Meğer onlar da aynı anda yan asansörle yukarı çıkıyorlarmış! Hemen geri çıktım, en azından bir kendimi tanıtıp rehberlik edecek İK'cı ile tanıştırıp özür dileyip hemen koştum gittim.

Neyse ki trafik boştu, çok rahat geldim. Halbuki Ataşehir'den feci korkuyordum ve o saatte boş olmasının aslında hiç imkanı da yoktu. Ama Rabb'im enteresan olabiliyor.

Güvenlikte hangi sıraya girsem sorun çıktı. Tuvalet için bile bi ton sıra bekledim.

Ancak bizi kapıdan uçağa götürecek otobüste telefonla konuşacak hali bulabildim. Hemen şirketi aradım, ne oldu ne yaptık diye. Allah kahretmesin, benim orada mutlaka olmam gerekiyordu! Davacı asiller de gelmiş (iki dava vardı) ve vekilleri de son derece hırçın davranmış. Böyle bi "Pis işveren!" tarzında, sanki onun şahsi işiymiş gibi, bi saçma sapan tavırlar, bi bilirkişiyi kafakola almaya çalışmalar filan... Allahtan bilirkişi efendiliği bırakmamış ve onları susturmaya çalışmış Allah razı olsun. Birkaç evrak isteyip gitmiş. Ama benim mutlaka orada olmam gerekiyordu...

Uçak geç kalktı biraz ama olsun. Geldik şükür.

Sabah Polatlı'ya gideceğim, Efsun'lara gelirken gara uğrayıp YHT biletimi aldım. Tanrı'nın bana yaptığı son oyun, en sık uygulaması olan gişede bekletmekti. Ama o da bitti şükür.

Yorgunum :) Daha Radikal'i yazacağım, bakalım hangi kafayla :)

Göksun.

Noter katibi terörü!

Ya arkadaş, bu noter denen yer öyle bir yer ki, yani nasıl desem, ancak vize aracı kurumlarıyla kıyaslayabiliyorum.

Ilgıt ihtarname gönderecek bugün. Noterden aktardığı saçmalıklar:

- Bu ihtarnameyi böyle gönderemeyiz.
- Niye?
- İmzalayan avukatın ismi Göksun Gökçe Göndermez diye yazılmış ama yetki belgesinde sadece Göksun Göndermez yazıyor, olmaz.
- Ya niye olmasın o niye ki? İsmi uzun diye öyle yazılmış orda, sığmıyo alt satıra geçiyo yoksa.
- Hem zaten vekaletinizde müştereken ifadesi de yok. yetki belgesini iki kişinin birden imzalaması lazım.
- Nası yani?
- Öyle işte. tek imzayla alamayız.

Neyse kız geldi imzaları tamamladı. geri gitti.

- Karşı tarafa vekalet göndermeyecek misiniz?
- Niye ki, fazla sayfa fazla para. Göndermeyelim.
- Bilemiyorum, ilgilenen arkadaş yemeğe çıktı gelince yapar. Ayrıca vekaletinizde de aslı gibidir yok.
- ...

Beni aradı bu arada Ilgıt, dedi böyle böyle, karşı tarafa vekalet göndermeyecek miyiz... Dedim dava açarken bile göndermiyoruz ihtarda mı göndericez? Kaldı ki çok göndermek istiyolarsa çekiversinler bi fotokopisini.

Ya bunları sınavla mı alıyolar anlamıyorum ki.

Sonra küfrün adını günah koyuyolar.

E ama yasak?

- Nerdesin? Ama bana sakın ofisteyim deme bak?
- Tamam da sen benim söyleyeceğim şeyi yasakladın ben şimdi ne diyim ki?

*
Tanıdık geldi mi?
*
Göksun.

29.06.2011 haber özetleri :)

Bugünkü (yani az sonra dünkü olmak üzere olan) Radikal'den, bu kez sadece "cümleler halinde" bildireceğim...

Elimin altında belki bir haftalık gazete birikti, her tarafı çizik çizik. Ama ne yapayım, vaktim olsa halim halim olsa vaktim olmuyor.

- Oktay Ekşi, dün Meclis'i açarken İstiklal Marşı'nı okutmayı unutmuş.

Olsun, okumuştuk biz dün. Bilgi'nin yüksek lisans mezuniyet töreni, klasik, İstiklal Marşı ile başladı. Ben saygı duruşu da olur sanıyordum, olmadı. Sonra, diploma veren hocalardan biri kelimeleri aklımda kalmayan ulusalcı bir mesaj bildirip, bize öğrencisiyken milletvekili seçilen Türkeş Jr.'dan selam söyledi. MHP'deki jr. bu, öbürü değil.

- Bostancı'da tangolu pilatesli filan yaşayan bir aileyle, Edirne'deki bir çeribaşı ailesi 4 günlüğüne yer değiştirmiş. TRT yarışmasıymış bu.

Abi lümpenliğin dibine vursaydınız? Bunun benzerini National Geographic yapıyor, "Yerlilerle Tanışın" diye. Afrika'daki o "varlıklarına inanamadığınız" kabilelerden bir aile gelip, metropol tabir ettiğimiz şehirlerde yaşıyor bit süre. Biz de izliyoruz.

Ama bu farklı. Bu başka bir şey. Ya ben lan neyse bişey demiyorum. Gece gece halim yok. İzleyip eğleniriz artık "Hahahaha ay tenis de oynarmış, yerim seni ay şunun suratına bak canım yaaa..." diyerekten.

- Behzat Ç.'nin sezon finali de kanlı olmuş.

Hocam başıma bir iş gelmeyecekse ben Behzat Ç.'yi sevmiyorum. Polis sevdirme dizisi bu. Diyorlar efendim yok bu çok gerçekçiymiş, kötü şeyleri de görüyormuşuz. Tamam da abicim, "Yau her meslekte iyisi de var kötüsü de, bak Behzat Amirim nelerle uğraşıyo..." demiyo mu bu dizi sana? Eyvallah iyisi de vardır elbet de, vatandaşta polise karşı bir Behzat Amirim algısı yaratmıyo musun sen?

Ya gerçi, çok söyleniyorum da, düşününde bak aslında her dizi öyle. Kurtlar Vadisi derin devleti, Ezel Ramiz Dayıgiller'i, neblim her dizi birilerini sevdiriyor. E ama ben onları da seyretmiyorum ki? Bunu biraz düşüneyim ben bilemedim şimdi. Ama en nihayetinde cnbc-e candır.

- Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, CHP'nin Meclis'e giremeyen vekiller için yasa değişikliği teklifini desteklememiş. Bu desteklemeyişini de "Murat Karayılan halen Türk vatandaşı değil mi? Hakkında hüküm de yok. Ya aday olur, seçilirse ne olacak. O zaman Meclis'e girer. Aynı şekilde Ogün Samast ve Alparslan Aslan da Meclis'e girer" diye açıklamış.

Şimdi efendim, Sayın Yazıcı  Aslan'ı hatırlatarak ulusalcı cenaha, Samast'ı hatırlatarak da daha bi sol tarafa selam çakıyor; belki hafiften buraları uyarıyor da olabilir. Zekice. Ama yetmez. Yetmez ve hayır.

Hani demokrasilerde herkes eşittir ama bazıları daha eşittir ya, biz de ileri demokrasiyiz ya, tamam da bunu bu kadar da gözümüze sokmayın be. Hadi soktunuz, gözümüze, bari kimin seçilip kimin seçilemeyeceğini de isim isim belirtin ki tam olsun. Yormayın YSK'yı filan, bak sonra işin altından kalkamıyorlar çorba oluyor her şey.

Abi bence YSK başkanıyla ÖSYM başkanı birleşip danaya girsinler. Yakışır.

- Haberal'ın avukatları, tahliye talebini reddeden heyetin çekilmesini istemiş. Çünkü Haberal bu heyetin üyelerinin de bulunduğu 9 hakime Yargıtay'da dava açmışmış ve bu hakimler tazminata mahkum olmuşmuş. Fakat çekilme talebi reddedilmişmiş. Kimin reddettiğini bilmiyorum. Ama biliyoruz ki, Türk yargısında bu işler "hem yazdım hem oynadım" usûlü işliyor.

- Oya Eronat. Başka sözüm yok bu konuda.

- Erdoğan, randevu isteyen BDP'ye "Önce yemin edin" demiş.

Lütfediyor hazret. Bunun bir yumurta-tavuk ilişkisini andırmasının, sorunun zaten yeminle ilgili olmasının, Erdoğan'ın yüzbinlerce kişinin oyunu doğrudan şahıs olarak almış kişilerle görüşmeyi şarta bağlıyor olmasının konuyla alakası yok. Lütufla alakası var.

Bir gün siz de 90 bin filan oy alırsanız, Meclis'e giremeyebilir ve Başbakan'ın "Önce akıllı ol!" fırçasını yiyebilirsiniz. Hazırlıklı olun.

-Erdoğan yine iyi, şarta bağlamış. Sayın Gül cevap bile vermemiş. Uuuu, etkilendim... İlkeli ve kararlı...

- Üstelik Erdoğan, "Ben hapis yatıp memnu haklarımı almıştım. Ama şimdi kesinleşmiş ve ödenmemiş bir cezası var" demiş. Kesinleşmiş ve ödenmemiş bir ceza dediği, Oya Eronat. 328. milletvekili.

- Çandar Ergenekon tutukluları için yazmış: "Darbecilik suçundan, yani TBMM'yi devre dışı bırakmak suçlamasıyla yargılanıyorlar. Bu tür isimleri TBMM'ye parti listesinden göndermeye kalkmanın savunulacak bir yanı var mı?" - Var diyen gidip yüzüne soğuk su çarpsın.

- İlk tutuklu muvazzaf askerimiz: Hava Kuvvetleri -Müstakbel- Komutanlığı'ndan, Harp Akademileri -Tutuklu- Komutanlığı'na geçiş yapan Org. Bilgin Balanlı. Hayırlı olsun. Askeriye'nin en güvenilen kurum olması bir ironiydi evet, fakat şu durumda AKP'nin yüzde elli alması da daha makul değil. Malum derinliğin biri gitti öbürü geldi, ne anladık derseniz, ben anlamadım pas geçiyorum.

- Kim Marketler Zinciri'nde artık ev kadınlarının yaptıkları reçel ve benzeri "ev yapımı" ürünler satılacakmış. Gerçekten iyi bir girişim, fakat Tarım Bakanlığı iznini filan nasıl çözecekler? Bizim bir komşu abla yapıyordu evinde, sipariş üzerine. Marketlere satamamıştı, bu izin mizin işleri yüzünden. Bunları nasıl yapıyor, yoksa yapmıyorlar da kadınları mı kandırıyorlar? Elini kolunu sallayan gidip "Aha reçel yaptım bunu da sat" diyebiliyorsa o iş yaş hocam. El emeğine saygımız sonsuz ama yok, almam ben.

- Çalışan kadın hızlı tüketmiş. "Çalışan kadının yemek yapmaya fırsatı yok. Çalışmayana göre çalışan kadın hızlı tüketime yüzde 20 daha fazla harcıyor." (Cümle düşüklüğü Radikal'a aittir.)

Benden bahsediyorlar. Hızlı tüketim dediği de, vapurdaki tost veya Pegasus'taki sandviç.

- 2000 km. menzilli füzesi olan İran, "Daha uzun menzilli füzeler yapabilecek teknolojiye sahibiz ama ihtiyacımız yok" demiş.

En azından dünyaya demokrasi getirmiyor. "Kıroyum ama füze bende."

- Yine İran, füze programının batı ülkelerini kaygılandırmasını sevindirici bulmuş.

Tatooine'in neresi olduğu belli oldu. Tahranmış.

- Hala İran, uzaya fare, kaplumbağa ve solucandan sonra bu kez maymun gönderecekmiş.

Hah, bir tık sonra insana geçiyoruz. Elbet bir gün İran da anlayacaktı... RIP Darwin.

*
İyi geceler :)
Göksun.

28 Haziran 2011 Salı

"İyi bir çocuk olursanız, siz de savcı olabilirsiniz"

Az önce bir arkadaşım (Anıl) "Al bunu da yaz bloguna" notuyla bir mesaj iletti telefonuma. Aynen şudur:

"Avukata savcılık yolu - Hakim ve savcı kadrosuna, avukatlık mesleğinden 300 kişi 22 Ağustos - 16 Eylül arası alınacak"

Hemen aradım kaynak sordum, "kamuhaber" diye bir servis varmış oradan mesaj gelmiş, ben Google'dan bulabilirmişim.

Basında teee Ocak ayında çıkmışmış meğer, buyrun bu Milliyet haberi: http://www.milliyet.com.tr/avukatlara-hakim-ve-savci-olma-yolu/siyaset/haberdetay/10.01.2011/1337179/default.htm

Buyrun bu da 27/06 tarihli Adalet Bakanlığı ilanı: http://ilan.memurlar.net/ilan/13971/

Özetle diyor ki, 5 yılı bitirmiş avukatlar sınavla hakim/savcı olabiliyor.

Yanılmıyorsam bu 5 yıldan sonra bir şey olabilme zaten vardı, yeni değil. Ama sınav meselesini bilmiyorum. Yani bilginiz olsun, başvurular yaklaştı, gerçekten niyetli ya da elinde tuzuyla koşacak olanımız varsa kendini hazırlasın.

Ben buna uzun uzun yazarım da halim yok. Ama güzel malzeme :)

Bu arada, bu duyurunun memurlar.net'te yayınlanmasını anlarım da, neticede bir iş ilanı. Barolar acaba nasıl yayınlayacak, ya da yayınlayacak mı, yayınlamazsa bunu sebebi ne olacak, falan filan gibi merak konularım var.

Son olarak, eğer avukatlık sınavı hayata geçerse hakim/savcılara nasıl uygulanacağı konusunda ayrıca düşünmeye davet ediyorum kendimi. Süper bir şey olur. Duruşmada karşılıklı filan olursak anında harcarım valla :)

Bir vakitler Levent Adliyesi'nde dinlediğim bir diyalogu sizinle paylaşmayı da bir borç bilirim: (Allah'ım biri beni sustursun...)

- Bazı hakimler emekli olduktan sonra avukatlık yapıyorlar ama bilmiyorlar ki avukatlığı. 30 yıl hakimlik yapmış adam. geçen gün biriyle karşılaştım, diyor ki "Ya Avukat Bey, ben sanıyordum ki avukatlar benden kararı alıp şak diye gidip parasını alıyor. Meğer ne zor işmiş."
- Geçen gün ... Ticaret'ten emekli ... Bey'i gördüm, eline almış kısa kararı, icraya koymaya çalışıyor
- Şaka yapıyosunuz?
- Hayır canım şaka maka değil, gayet ciddiyim. Gerekçelisi bile değil, resmen duruşma zaptı. Müdire hanım da tanımıyor Hakim Bey'i, nerden tanısın. Laf söyledi bir sürü.
- Hadi ya ne dedi?
- Ne desin, bununla icra olur mu bu yaşında avukatsın gibi bişeyler söyledi. Ben de gittim uyardım, müdire hanım kendisi emekli hakim diye. ama söylemiş bulundu artık.
- İyi etmiş.
*
Çok sevgiler,
Göksun.

canımızı da alaydın hakim bey?

Kahramanlar:

Ben: Ben
Başak: Bugün İzmir/Karşıyaka'da toplam 17 tane olan seri dosyama giren oda arkadaşım.
Hakim: Karşıyaka 1. İş hakimi.

*
- Alo Göksuncum günaydın, naber?
- İyidir Başakçım ofisteyim, senden naber?
- Sesin iyi gelmiyo?
- Ya Başak çok yorgunum, hani bende misafir var ya arkadaşım, dün gece fenalaştı hastaneye gittik. Ondan. Ama düzeldi neyse.
- Yaa... Ya canım kötü bi zaman ama benim de sana kötü bi haberim var...
- Hayırdır?
- O dosyalarda bilirkişi raporu gelmiş...
- Offff... (17 tane dilekçe demektir bu.)
- Dur daha kötüsü var.
- Nası yanı?
- Hakim duruşmayı 5 Temmuz'a verdi.
- Nası yaaa!!!!!
- Evet, izne çıkacakmış o yüzden başka gün veremezmiş, çok uğraştım, bari on gün olsun dedim ama dinlemedi.
- E bizim 5'inde İzmir duruşmamız yok ki?
- Evet ama işte öyle oldu.
- Offf..... Hayat beni neden yoruyosun...

*
5 Temmuz'a muhabere yapalım desek, benim tüm hepsini yarın yazıp bitirip APS'lemem lazım. Not olsun.

27 Haziran 2011 Pazartesi

hakim yokluğu nedeniyle...

yine hakim yok, yine mazeret hamdolsun...

gittik paşakapısı adliyesi'ni ziyaret ettik geldik. hiç görmediğimiz yer tabi...
mazeret yazıcam tamam mı, kalem kullanmayı da hiç sevmem. gidip baro odasındaki bilgisayarlarda yaziim dedim.

iki bilgisayar var adliyede, birinde yaşını almış bir avukat amca dilekçe yazıyor. dilekçe ya. itiraz ve mal beyanı dilekçesi. muhtemelen de f klavyeye alışık fakat klavye q, o yüzden anca böyle yavaş yavaş...

öbür bilgisayardaki genç meslektaş da q'cu olsa gerek, f'te zorlanıyor. tam anlamıyla itin önünde ot atın önünde et durumu var. ayrıca bu genç meslektaş, daha iki satır mazeret dilekçesini bile formatsız yazamadığından, google'dan arandı önce, buldu, sonra elli saat onu düzeltti, offf... delirdim ya.

neyse sıra bana geldi. bi mazeret dilekçesi için format arayacak halim yok, açtım word'ü başladım yazmaya. fakat o da ne, alet yazmıyor. word sürekli geçersiz bir işlem yürütüyor ve kapatılacak oluyor.

paşalar gibi elime yazdım ne yapayım.

arayana format:

"............. mahkemesi sayın hakimliği'ne

dosya no: ...........

huzuradaki davanın ... tarihi saat... 'de görülecek olan duruşması, hakim yokluğu nedeniyle aynı gün saat 14.30'dan sonrasına bırakılmıştır. mesleki yoğunluk ve programımız sebebiyle belirtilen saatte hazır bulunmamız mümkün olmadığından, mesleki mazeretimizin kabulü ile, yeni duruşma gününün ekli pulla tarafımıza tebliğine karar verilmesini saygı ile talep ederiz."

bunu yazmak, google'dan aramaktan yemin ederim daha kısa sürüyor.

(radikal haber özetleri için iki gündür vakit bulamıyorum, yoksa her şey aklımda...)

öptüm,
göksun.

26 Haziran 2011 Pazar

"Bildiğin Gibi Değil"

Daha bugün, İlter'le konuşurken "Benim dünyaya bakışım son yıllarda çok değişti, çok farklı şeyler algılar oldum. Ama öte yandan, hala aşamadığım şeyler yok değil. Dur bakalım bunu nasıl aşıcaz..." diyip, bunun açıklamasını da 90'ların başında çocuk olmak diyerek getirmiştim.

90'ların başında çocuk olmak, atari salonları ve Parliement Pazar Gecesi Sineması olduğu kadar, yoğun bir "ulusalcı" gündeme maruz kalmak da demek. Sokakta "bilmediğin dilleri" duyunca uzaylı görmüş gibi hissetmek, en yakın çevrende "Gitsinler evlerinde nece konuşurlarsa konuşsunlar" dendiğini duymak demek. Pazartesi sabahı İstiklal Marşı'nı okuduktan sonra müdürün talimatıyla PKK'yı yuhalamak, doğudan sanki başka bir evrenmiş gibi bahsetmek, aynı apartmanda yaşadığın insanlar hakkında fısır fısır "Onlar Kürtmüş..." diye konuşulması ve bunun çok acayip bişey olduğuna inanmak, apartmanın arkasındaki gecekondu mahallesinde yaşayıp düğünlerini Kürtçe halaylarla yapan insanlara inat, tam onlara bakan balkona Türk bayrağı asmak demek...

Budur olay. Bir de ben istisnasız her gün gazete okuyan bir çocuktum, gündemi şimdi bile o zamanlardaki kadar sıkı takip etmiyorum. Babam da zaten bizimle siyaset konuşmayı sever, yani gündem evde konuşulan da bir şeydi aynı zamanda.

Böyle geçti benim 90'larım. Kürtçe sözlük görünce dumura uğradığım bir çocukluk geçirdim. Çünkü öyleydi, her gün televizyonda ve gazetelerde terör haberleri vardı. PKK diye bir şey vardı, Kürtler ülkeyi bölmek istiyordu ve Kürt olmak direkt PKK sempatizanı olmak demekti. Zaten bu Kürtler de bildiğin Türktü aslında da, işte ABD oyunu filandı her şey. Oysa hepimiz kardeştik, bunu bozan Kürtlerin kendisiydi. Çok istiyorlarsa başka yere gitsinlerdi. Ben buna yürekten inandım.

İlkokulda bir gün, dersi stajyer öğretmenler yapmıştı. Kürtler ya da PKK hakkında bir şeyler sormuştu, ben de biliyorum ya, kalkıp "Onlar bu ülkeyi bölmek ve başka bir devlet kurmak istiyorlar" demiştim. "Yok öyle değil" diye bozmuştu beni, "Öyle ayrı devlet filan değil o" demişti. Nasıl bozulmuştum, o öğretmenin de "onlardan" olduğunu düşünüp çok feci sinirlenmiştim.

Aynı anlamazlık türbanlı kadınlar için de geçerliydi ama şu an bundan bahsetmiyorum.

İlter'e bunlardan bahsedip dedim ki, benim Kürt algım üniversitede oluşmaya başladı. Kürt arkadaşlar, Yurtsever Cephe'den arkadaşlar, kantinde çay içerken konuşulan arkadaşlar, yan masadan duyulanlar, basından okunanlar... Derken Ekşi Sözlük girdi hayatıma, 2004'te. Entry'ler, yorumlar, değişen solculuk, Atatürk'ü gayet rahat eleştirebilen insanlar... Ki ben Atatürk'ü beğenmeyen insanları hayatıma almamak üzere yetiştirilmişim...

Derken Katılımcı Avukatlar, bu avukatlarla içilen rakılar, bu arada sürekli daha çok Kürt arkadaş ve hala Sözlük... Gazeteler, haber siteleri, değişen algı, açılım saçılım, Ersin Tokgöz, Yıldırım Türker ve Dilek Kurban.

Şu gün itibariyle, oyunu Sebahat Tuncel'e vermiş ve bundan sonra da aday olduğu her seçimde yine kendisine verecek biri olarak bu kararımdan gayet eminim. (Ama Sırrı Süreyya Önder'e vermeyebilirdim, kendisinden adını koyamadığım bir tedirginlik hissi alıyorum... "I feel a disturbance in the force")

Lafı bu kadar uzatmamın sebebi, 90'lardaki çocukluğun algıya olan etkisini paylaşmak. Bilin yani, karşınızdaki insan şu an 20'lerinin sonuna geliyorsa ve bugüne kadar Kürtler hakkında hiçbir olumlu his edinememişse, bunun sebebi daha ilkokuldayken gözüne sokulan bebek fotoğrafıdır. Hoş, mechul muhayyil'in şimdi bulamadığım bir entry'sinde geçiyordu, Ayhan Çarkın "O bebeği biz öldürdük" demiş... İşte bunu 10 değil 27 yaşında öğrendim ben.

Bu uzun girizgahtan sonra konuya ancak gelebiliyorum. Biliyorsunuz, kısa yazamıyorum.

Adana'da böyleyken, Diyarbakır'da mutlaka böyle değildi. Benim yaşımdaki çocukların babaları, gözlerinin önünde öldürüldü. Abileri kayboldu. Anneleri dayak yedi. Kayıplarını ya bulamadılar, ya da bir yerlerde bulduklarında o kayıplar çoktan ölmüşlerdi. Benim güle oynaya okula gittiğim saatlerde yaşıtlarım, köyleri yakıldığı için bilmedikleri bir hayata doğru büyüklerinin peşlerindeydi.

Benim duyunca inanamadığım dilden başka dil bilmedikleri için, insanlar cezaevindeki oğullarıyla konuşamadılar.

Benim yerden yüksek oynadığım saatlerde başka bir çocuk, mayına basıp parça parça oluyordu. Benim eve sağ salim gelmem için annemin seslenmesi yeterliyken, o çocuğun annesi belki de çocuğunun parçalarını topluyordu.

Neler olduğunu bilmiyorum, bilemem de. Zaten bana anlatılsa da aklım almaz muhtemelen. Hala Beyaz Türk'üm ben. Hayattan ne kadar şikayet edersem edeyim, hiçbir zaman etnik ya da dini olarak "öteki" olmadım. Benim derdimin kaynağı hemen her zaman "tatminsizlik" oldu, fakat orada bir yerlerde insanlar dillerini konuşamıyorlardı. Ben bunu bilemem. Biliyor gibi görünmek de istemem, insanların acılarını sahiplenmek bir tür rol çalmaktır. Hicap duyarım.

Fakat artık, o çocuklarla empati kurmayı denemek için çok sağlam bir kaynak var elimizde. Yıldırım Türker bugün köşesinde, "Bildiğin Gibi Değil" isimli bir kitap tanıtmış. 90'larda çocuk olan iki Kürt kadın, kendi yaş gruplarından 19 kişinin çocukluğunu anlatmış. Bizler evcilik oynarken oralarda neler olduğunu bilelim diye. Bizim babamız her akşam aynı saatlerde manava uğrayıp eve gelirken, onların babalarının başına ne gelmiş bilelim diye. Her akşam masaya hep beraber oturmak geleneğiyle büyürken biz, onların her gün biraz daha eksildiğini okuyalım diye.

Bu kitap öncelikle bizlerin, yani 90'larda çocuk olanların okuması gereken bir kitap. Biz 90'ların ortalarında ergenliğe girip ilk bulduğumuz yakışıklıya aşık olurken, hayattaki en büyük derdimiz bu ümitsiz aşkımız ve ÖSS iken, tabii "ailemizin bizi bir türlü anlamamasını" ve "dünyanın en mutsuz insanı olma" durumunu saymıyorum, bir yerlerde bambaşka şeyler oluyordu.

Çocuk yetiştirenlerin de mutlaka okuması gerekiyor. Çünkü o çocuğu dünyada sadece "onun gibiler" varmış gibi yetiştirmek, dünyadan haberi olmayan ve kof insanlar ortaya çıkarmak demektir. İnsan, aynı zaman diliminde başka nelerin olabildiğini görmeli ki çocuğuna da görmeyi öğretebilsin.

Nihayet, bu kitabın tüm TC vatandaşlarınca ama özellikle biz Beyaz Türkler'ce kutsal bir kitap gibi okunması lazım.

"Gibi" demesem de olurdu aslında.

Göksun.

23 Haziran 2011 Perşembe

Devlet, insanın kendine yakışmayanı giymesidir.

(Şimdi anarşizm zamanı, biraz sonra da depresif olucam.)

Hatip Dicle'yi -neredeyse- 90 bin vatandaş seçmişken, 3-5 kişilik bir "idari kurum" resmen "ignore" etti.

İdari kurumları kuran devletin kendisi zaten, insanların "başımızda bi büyük olsun" zihniyetiyle özetlenen inisiyatif almaktan kaçınma dürtülerinin sonucu olarak ortaya çıkmış bir "kurgu" ve bu kurgunun işleri böyle yürüyor.

Sorun YSK ya da TC'den çok devlet kavramı. Sorumluluktan kaçınmak adına oluşturulan "şey", gün geçtikçe yine insanların başını yiyor. Karar eğer kağıt üzerinde doğruysa, aslında kendi koyduğu kurallar içinde gayet meşru bir iş yapıyor. Tepemizde kendi yazıp kendi oynayan bu tür bir şey oldukca, bu daha ne ki? Kubrick'in 2001: A Space Odyssey'indeki o kırmızılı alet aslında neydi bilmiyorum, fakat ben onu hep devlet olarak izledim.

Tekrar ediyorum, TC'den bahsetmiyorum, devlet kavramının kendisinden bahsediyorum. Ama ben bu yazıyı daha da uzatırsam, devlet sağolsun, bir gece ansızın kapımda kimleri bulacağımı da bilemiyorum.

Son olarak sokaktaki vatandaşa sorduk: "Yau iyi de şimdi bu adamı vekil yapmıyorlar diye rahat rahat sokağa çıkamayacaksak ne anladık bu devletten? Sonra bişey diyince bişey dedi diyolar."

Kısacası diyorum ki, YSK... Yok, aslında devlet, insanın kendine yakışmayanı giymesidir.

Göksun.

22 Haziran 2011 Çarşamba

ya of ama ya

Az önce müvekkil şirketteki İK'cıya uzuuun uzun bağırdım. Bağırdım dediğim, asabi konuştum yani. Ama derdim kesinlikle onunla değildi, her gün on kere konuşuyoruz, asla kabalık etmek istemem. Adam ne yapsın, kararlar onun elinde mi.

Ama bu ne kardeşim ya... Şimdi anlatmayayım, adımız belli sanımız belli. Ama bu ne ya. İş hukuku kültürü ve süreç bilgisinden bu kadar mı alınmaz bir nasip ya? Deliricem, haftanın bilmem kaç günü şehirdışındayım, İstanbul'da olduğum günlerde de Allah bilir ne zaman işten çıkıyorum, neden, olmayan işletmesel kararlara dayalı fesihlerden açılmış işe iadelere cevap yetiştirmek için.

İsyan edicem ya. Motivasyonum heyecanım kalmadı, oldu olacak ilk celse şak diye kabul edilsin davalar, deliliydi kesin süresiydi git-gel'iydi uğraşmayalım. Sonuç değişmeyecek çünkü.

Daha 1 saat önce tramvayda bi ton konuştum, GMY ile telekonferans yaptık. Evet tramvayda. Her sorduklarına cevap verdim, derdimi anlattım, dedim bu iş böyle olmaz. Yolcular da bir güzel "iş yargısı" dersi almış oldular. Hala ne soruyorlar ya.

Nasıl iş lan bu.

21 Haziran 2011 Salı

biliyorum ama anlatamıyorum

Sabah Beyoğlu Adliyesi'ndeydim, duruşma vardı. Biraz önce geldim.

Ya duruşma saat 9.30'da tamam mı. Ben de 9.20'de filan salonun kapısındaydım, baktım 5. sıradayız, bizden öncekiler de isimlerini B'lemiş. İyi madem bari bir çay içeyim dedim. Gittim aşağıya, aşağıya dediğim arada 15 basamak ve birkaç adımdan ibaret bir mesafe var, çay içtim tost yedim. 09.33'te tekrar kapıdaydım. Baktım bizim duruşma çizilmiş! Nasıl yani ya dedim, davacıyız bi de üstelik. Davalı vekili "Yok almadık sizi bekledik" dedi ama, öyle bir diyor ki, sanki lütfetmiş... Allah Allah ben mi saati yanlış görüyorum acaba diye saate baktım, yok, 09.34 olmuş o arada. O kadar. "Ben de beklettim sandım, neyse ki fazla bekletmemişim" dedim. Neyse girdik duruşmaya kazasız belasız ama, bu tür nezaketsizlikler hoşuma gitmiyor.

*
Muhabere için girdiğim kalemden bir diyalog: (Yok, ben sadece dinleyiciyim.)

- Merhaba, bir şey sorabilir miyim?
- Sor ama zor olmasın.
- Zor değil çok kolay.
- O zaman sen niye bilmiyosun?

Hakkını yemeyeyim, kalemde bu cevabı veren abla gayet yardımcı ve iyi bir abla, bunu da zaten güleryüzle -şaka yapar gibi- söyledi. Ama malum, kalem personeliyle ilişkilerimiz her zaman çok sancılı ve travmalarla dolu olmuştur. O yüzden, bunların şakası bile olmasın bence. Bir de ben sinirliyim bugünlerde, o yüzden herkesi öpesim var.

*
İşim bitti, aşağıda Betül Abla'yla karşılaştık. Hal hatır iş güç filan, şehirdışı performansımdan bahsettim ona da... Bugünlerde her gördüğüme bunu anlatır oldum, yorgunum napim. Dün akşam çok işim olmasına rağmen dayanamayıp 6'da çıkıp gittiğimi, evde de çalışmadığımı, o yüzden bu gece kaçta çıkacağımı bilemediğimi filan anlattım. O da bana eskiden, Bursa'yı artık İstanbul'un bir semti gibi gördüğünü, sabah Bursa'ya duruşmaya gidip öğleden sonra 3'e toplantı koyduğunu anlattı.

Bu bir dönem ve böyle geçecek. Bunun kaçışı yok.

Burada çalışmayı seviyorum, o yüzden başka yerde iş aramam - tabii patronlardan biri benden vazgeçmezse. Ancak kendi işim için ayrılırım. Betül Abla haklı olarak, bir şirket bağlantısı olmadan ayrılmamın çok fazla büyük bir risk olduğunu söylüyor. Haklı, bunun tamamen farkındayım. Fakat ortaya çıkıp "Benim kendi işim var" demediğin takdirde de şirket bulamıyorsun.

Saçma bir daire ve ziyadesiyle fasit. Bakalım görelim...

*
Yarınki Yalova duruşmasını Selda aldı şimdi. Ben Perşembe günküne gideceğim. Fakat o gün aslında okula gidip projemi teslim etmem gerekiyordu... Neyse Hoca'dan rica eder Cuma teslim ederim, zaten kesin süre koymamıştı bana.

Bi rahatlayalım artık ya. Yoruldum, hiçbir şey yapmak istemiyorum. İşlerini yaptığım müvekkile bir işe iade daha açılırsa sokaklarda deli deli bağırmaya başlicam diye korkuyorum. Bir de sanki işimiz yok gibi, Üsküdar iş mahkemeleri işverene yazdığı müzekkereye kesin süre koyuyor. Duruşması temmuzda, fakat Sayın Mahkeme müzekkere cevabı için on gün kesin süre vermiş. Ne ki bu şimdi, ayıp diye bir şey yok mu?

*
Çok sıkıldım. Biliyorum ama anlatamıyorum.

Proje için okula gittiğimde havuza da yazdıracağım adımı. Bu da kendime verdiğim kesin süre olsun.

Göksun.

20 Haziran 2011 Pazartesi

tanıklık etme kültürü

ya arkadaş, davacı tarafın tanığı gelmiş bi ton konuşmuş ama dediği hiçbir şey bize aman aman dokunmuyor. karşı beyanda bulunmasam kimse de "niye bulunmadın" demez, o kadar etkisiz.

gelmiş bizim davalı tanığı, efendim davacı fazlalık olamazmış...

sonra efendim neden kaybediliyor bu işe iade davaları. ne olacağıdı?

her avukata bir stajyer. mümkünse.

mahkemeye sunulacak işyeri dosyalarının fotokopilerini çekip bunları dosyalayacak, duruşmasına gireceğim dosyaları bulup getirip yapılacak işlemi olup olmadığını söyleyecek, girdiğim duruşmaların yeni duruşma günlerini ve ara kararlarını kaydedecek, yaptığım masrafları yazacak, iş listemi düzenleyecek, kesin süreli işlerimi gözümün içine sokacak bir çalışma arkadaşına ihtiyacım var.

bunların bir kısmını yapan arkadaşa "stajyer" diyoruz.

avukat olarak geçen günüm arttıkça, stajyerlerin gerçekten ne kadar işleri olduğunu, iyi bir stajyerin dünyaya bedel olduğunu ve maalesef, bu çocukların haksızlık olarak gördükleri şeyleri ister istemez yapmak zorunda olduğumu daha çok görüyorum. ben haksızlığa uğradıkça birlikte çalıştıklarıma yansıtabileceğim şeyler de buna paralel oluyor ister istemez. haftada 3-5 saat ofiste olup her şeyi nasıl yetiştirebilirim...

canım stajyerler, derdinizi gerçekten biliyorum. sizin yerinizdeyken belki de pek çoğunuzdan yoğun çalıştım çünkü. vallahi biliyorum.

ama siz beni bilmiyorsunuz. az kaldı, siz de bileceksiniz. fakat umarım bilmezsiniz.

19 Haziran 2011 Pazar

Bir Manş Denizi'ne gidemedim, gün akşam oldu...

Çok canım sıkılıyor bugün. Hiç pazar modumda değilim, bugün cumartesi olmalıydı...

Rica ediyorum buna standart bir pazar akşamı sendromu muamelesi yapmayınız. Pazar akşamlarında insan yarın sabah işe gideceğinin bilincinde olur ve bu yüzden keyifsizdir. Kanıksamış olması gereken şeyin hala canını sıktığı gerçeğinin verdiği sıkıntıyı yaşar insan. Benim bu akşamki halim o değil. Yarın işe gidecek olmayı bile algılayabilmiş değilim, zira bugünlerde evde olamamış olmakla ilgili büyük bir sorunum var :) Moda'da daha çok zaman geçirmeliydim.

İlter benim evde zaman geçirmek isteyişimi salt "ev" olarak anlıyor bazen. Dün bana kendi evi için "Burası da ev" dedi, tamam orası da ev ama, hani gavurların "house" ve "home" kavramları var ya, işte ben gavurun "home" dediği şeyin peşindeyim.

Gerçi bu farkı Türkçe'de de ev ve yuva olarak ifade edebiliriz belki... Bilemiyorum. Yuva kavramı "home" denen şeyi tam karşılamıyor benim anladığım şekliyle. Yuva daha ailesel çağrışımları olan bir kavram, ben ise daha bireysel bir yaşama alanından bahsediyorum.

Bir de ev derken hem oturduğum evden hem de Moda'dan bahsediyorum ben. Güzel burası. 3 saate yakın bi süre çay bahçesinde oturup gazete okudum bugün, bu keyfi başka yerde alamazdım.

Anlayacağınız, bir avukatın günlüğünde bugün çamaşır yıkamak, asmak, etraf toplamak, sahilde gazete okumak ve markete gitmek var. Üşenmezsem, bir süre sonra karnıyarık tenceresinde börek yapmak da olacak. Ama kesin üşenirim. Zaten patatesler de daha haşlanmamış.

*
Antep'ten yazdığım blogda İzmir'e gitme ihtimalimden bahsetmiştim. Gittim hamdolsun. Sabah 8.15'le gidip öğleden sonra 14.15'le döndüm. Valla hiç gezmedim, adliyeden çıkıp doooğruca havaalanına gittim, bilgisayarımı bile götürmedim. O kadar bezginim yani. Normalde İzmir'e gittiğimde illa ki bi deniz kenarına gidiyorum. Bu sefer evime dönmek istedi canım. Pegasus'un 14.15 uçağı her defasında rotar yapıyor gerçi, yine yaptı. Ama olsun.

Bu sefer de, havaalanındaki "sistemler" çalışmadığı için hiçbir firma check-in yapamadı, uçaklar da geç kalktı haliyle. Bu "sistemler" lafına da fena hastayım ama konu o değil. Matriks'teyiz sanki anasını satim, "sistem" olmayınca memlekette bi halt becerilemiyor. Neyse diyordum ki, sistem olmadığı için bunlar check-in işlemini "manuel" yaptılar. Eski yöntemle. Muhtemelen hiçbiri bu işin elle yapıldığı zamanları bilmiyorlardır, o ayrı. Efendim tabi dediğim gibi biz Matriks'te yaşadığımızdan ve "sistem" olmayınca hepimiz birer hiç olduğumuzdan, check-in'i "onlayn" yapılmış olan koltuklar sanki boş gibi tekrar verilmiş yolculara. Uçakta "senin yerin neresi - e peki ben nereye oturucam" gibi ufak krizler yaşandı. Allahtan ayakta kimse kalmadı, biz de Easy-Jet gibi geliverdik.

Dün de öğlene kadar yatıp, öğleden sonra Ercan Akyiğit'in "İş Hukukunda Ödünç İş İlişkisi" kitabını okudum. Ha onu da anlatayım, neden okudum...

Perşembe akşamı proje savunmam vardı. Kübra Hoca, Veliye Hoca ve Taner Hoca beni aldılar karşılarına bir güzel sıkıştırdılar. Geçici iş ilişkisi yazmıştım ben, pek üzerinde durulmayan bir konu. Taner Hoca futbol kiralama hadisesinin bu ilişkiyle bağdaşıp bağdaşmadığını sordu. Valla bayağı bir kafam karıştı. Olur mu olmaz mı diye kastırdılar, ben de kanundaki şartları sıralayıp eğer bu şartlara uyarsa olur dedim en son. Onlar da öyle düşünüyorlarmış. Ben hala emin değilim ama hocalar ikna olduysa tamamdır.

Sadakat yükümü bağlamında rekabet yasağı konusunda sıkıştırdılar biraz. Tamam rekabet yasağı devam ediyor etmesine ama, eğer sürekli işveren bunu bile bile rakip firmaya ödünç vermişse ne olacak? O zaman da "Ne yapalım, biliyorduysa artık buna ilişkin talepte bulunamaz" dedim, onu da atlattık.

Geçersizliğe ilişkin bir şeyler soruldu, ilişki geçersiz sayılacaksa geçerli olduğu düşünülen süreye ilişkin işveren sorumluluğu nasıl olacak filan gibi... Bu konuyu yazmıştım zaten, ona da cevap verdim. İyi oldu. Oybirliğiyle kabul edildi projem, hem de imzalandı şükür :)

Yalnız bu Ercan Akyiğit mesele oldu... Ona atıfta bulunmadığım için Veliye Hoca bayağı bir yüklendi. Bana bir hafta süre verdiler, Akyiğit'i de okuyup atıflarımı tamamlamam için. Tamam yaparım da, Akyiğit'in kitabı okunmuyor ki... Valla hocam kusura bakmayın ama, kafası çok karışık olup da her şeyi birden anlatmaya çalışırken karşısındakinin de kafa karıştıran insanları andırmışsınız biraz.

İşte böyle. İşleyen demir ışıldıyorsa gerçekten, ben artık ayna kıvamında olsam gerek.

(Seçim sonuçlarından hiç bahsetmediğimin farkındayım. Ne gereği var, her şey ortada. Ama o 36 vekile gerçekten çok sevindim, bunu belirtmem lazım.)

*
Bugün 3 saate yakın gazete okudum. Önce Radikal'i sonra Hürriyet'i bitirdim. Bu sefer öyle uzuuuun uzun yazacak malzeme çıkaramadım, belki de yazmaya halim olmadığındandır. Bilahare bakarım tekrar, şimdi keyfim yok.

Fakat şu yazıların linkini mutlaka vermeliyim:

1. Çınar Oskay da gitmiş Radikal'den. Gerçekten üzüldüm. Ersin Tokgöz'e de çok üzülmüştüm. Sırada Koray Çalışkan olmazsa sevinirim.

Yıldırım Türker'i göndermeyi (yürekleri) yemez sanıyorum - yani öyle umuyorum. Aslında çizgisi itibariyle Türker'in Radikal'in her tarafına fazla olduğu çok açık, fakat kendisine çok bağlı ve hayran bir okur kitlesi var. Eğer Türker Radikal'den giderse Radikal artık bambaşkalığını okurun gözüne çok fazla sokmuş olur.

Özgür Mumcu kalsın ama o kalır zaten. Tamam üslubunu çok beğeniyorum ama "gelin itiraf edelim", kendisi bir Ersin Tokgöz değil. Yıldırım Türker ile ise son derece farklılar zaten.

Diyorduk ki Çınar Oskay diyorduk. İşte son yazısı:

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1053314&Yazar=ÇINAR OSKAY&Date=19.06.2011&CategoryID=96                                      

Ben "hayatın unsurlarını" hep son dakika yakalayanlardanım. Bir şeyi tam fark edip hayatıma aldığımda, artık o şeyin sonu gelmiş olur. Radikal de öyle olmuştu, Çınar Oskay da öyle oldu. Son birkaç yazısına yetiştim sadece. Son yazıları basın özgürlüğünün ne kadar da yalan olduğuna ilişkindi, derken o yalandan kendisi de nasibini aldı. Almasaydı iyiydi...

Çınar Oskay, Koray Çalışkan, Ersin Tokgöz, Özgür Mumcu ve Yıldırım Türker'in yazdığı, fakat Akif Beki'nin yazmadığı ve Eyüp Can'ın yönetmediği bir gazete istiyorum. Mümkünse.

2. Ne diyecektim ben 2. madde olarak? Aklımdaydı ama unuttum. Hah ya tamam nasıl unuturum, elbette Yıldırım Türker... Ya bu adam nasıl bir adam, ne yiyip ne içiyor, nerede üretiliyor bunlar, Allah'ım Yıldırım Türker'le aynı ülkede yaşıyor olmaktan aynı lisanı kullanmaktan bile feci gurur duyuyorum...

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&Date=&ArticleID=1053318   

Yıldırım Türker, sen nasıl güzel bir insansın...

Bu arada, bu yazıyı okuduktan sonra feysbuk statüs'üme şöyle yazdım, Sezer bile "fazla" buldu:

"İnsan, karşısında hazırolda bekleyen adamlara ne danışabilir?" - Yıldırım Türker bunu RTE icin demis. Bir an bağlamdan kopup, avukat-müvekkil ilişkisini düşünüyor ve diyorum ki, "Müvekkil her zaman haklıdır" diyen avukata kafam girsin. Ağır oldu ama öyle yani napabilirim.

Diyor ve reca ederim bu bahsi kapatıyorum.

3. Allahınızı severseniz bir bakın ne olur: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/18063019.asp?yazarid=10&gid=61

Ertuğrul Özkök... Daha da bir şey demiyorum. Sizi şu satırlarla -ve linke tıklarsınız devamıyla- başbaşa bırakıyorum:

"Mezarlığın kapısındaki çiçekçiden iki kırmızı gül alırken son 48 saatimi düşündüm. Londra’da Barcelona-Manchester United maçını seyretmiştim. Eurostar hızlı treniyle Manş Denizi’nin altından geçerken, iPod’umda en sevdiğim müzikleri dinlemiştim.

Kimbilir kaçıncı defa Dante okuyordum. Arkamda uzunca bir hayat vardı ve kendimle hesaplaşıyordum. Hesabını verdiklerim de vardı, veremediklerim de... Bir gün sonra o mezarlığa gidecektim ve kararımı işte orada, Manş Denizi'nin altında verdim..."

O mezarlık dediği, Ahmet Kaya'nınki.

Dünyayı dünya ligini takip edip ipod dinleyerek idrak etmek nasıl bir şey bilmiyorum. Benim gibi, Moda'da çay içip gazete okumaktan farklı bir şey olsa gerek. Zira kimi kararlar Manş Denizi'nin altında verilirken, biz Türklerin aklı bambaşka yerlerde çalışıyor, malum...

İşte o yüzden bir şey olamıyoruz biz. Toplumsal olarak Manş Denizi'nin altında ipod dinleyebildiğimiz gün, işte bu iş bitmiştir hocam.

Sevgiler,
Göksun.

15 Haziran 2011 Çarşamba

son durum

Geçen hafta boyunca neler yapıp ettiğimi katiyen hatırlamıyorum. Bugün daha çarşamba ve daha 3 gün önce biten hafta, sanki bin yıl öncesinde kalmış gibi.

Ciddiyim hatırlamıyorum ama bak. Tek bir an bile. (Hmm Cumartesi Florya'daydım bak onu hatırladım şimdi.)

Unutmadan bu haftayı yazayım:

Pazartesi: Ankara'daydım. Pazar sabah oyumu kullanıp gittim, eşimi dostumu gördüm. Adliye günüm ise korkunçtu, 9 İş kalemi ve vezne arasında birkaç defa gidip gelmece, o mahkemeden karar bu mahkemeden dilekçe, o baro odasından pul, buradakinden çıktı, ötedekinden fotokopi kovalamaca... Suyum çıktı. Neyse öğleden sonra dinlenebildim, yemek yedim kahve içtim filan. Akşam eve tabii ki geç geldim.

Salı: İstanbul'daydım ama ofiste değildim. 12'deki duruşmaya neredeyse 2'de girebildiğim için, ancak 3'te ofiste olabildim. 2 saat duruşma beklememin sebebini de açıklayayım; Sayın Hakim 12.10'a duruşma koyuyor ama o saatte yemeğe çıkıyor... Artı, hangi dosya tanıklı hangisi ne kadar uzun gibi bir ön çalışma yapılmamış olduğundan, benden önceki celse yarım saatten fazla sürdü. İki dosyada ki bunlar seri dosyalar, -tahminen- ikişer tanık dinledi, yani toplamda 8 tanık dinlemiş oldu. Neden bu iki dosyayı sona koymadığını gerçekten bilmiyorum, lütfen sormayın.

Ofise geldim yorgun argın, yemek yiyip masraflarımı toparlarken "Aaa" dedim, "Ben de bir eksiklik var diyordum, iş maillerime bakmadım..." Bakmaz olaydım. 3 yeni davamız olmuş. En bombası, geçen hafta gelen bir davaya ilişkin şirkete müzekkere gelmiş, onu görünce bende jeton düştü, cuma günü duruşması var ben daha cevap yazmamışım! Anında yazdım bitirdim tabi, Allahtan çalışmasını yapmıştım önceden.

Aslında akşam rahat bi 9'a kadar çalışmamı gerektirecek birikmişlikte işim vardı fakat Goran Bregoviç konseri de vardı. Allah biliyor, gitmeden önce gerçekten istemiyordum. İlter bana onunla konserlere gitmiyorum, gezi planlarına iştahlanmıyorum diye kızıyor ama ne yapayım, gerçekten ama gerçekten yorgunum ve evde olmayı çok özlüyorum. Eve ilişkin hiçbir aidiyet hissim kalmadı resmen. Toplamıyorum bile, nasıl olsa gece gelip oyalanıp sonra uyuyup sabah geri çıkıyorum... Koltuğun üstü dağınık kalsa ne kalmasa ne. Haftasonları da ya ofisteyim, ya da "Ya bari bir gün bişey yapmadan boş boş oturayım" diye hiçbir şeyi elleyesim gelmiyor. Özenip bezenip yaptığım sonra daha iki tabak yemeden döktüğüm yemekleri hiç saymyorum.

Öte yandan iyi ki de gitmişim, çok güzel bir konserdi. Balkan müziklerini ve Goran Bregoviç'i zaten severim, canlısı tabii ki daha bi ayrı güzel oldu. Evet işlerim birikmeye devam ediyor ama ne yapalım, hem güzel bi konser görmüş olduk hem de İlter'le yeni bir tartışmadan kurtulduk.

Tabii ki gece geç yattım. 1 miydi neydi. Sabah da 6'da kalktım tabii ki, neden:

Çarşamba: Antep!

Antep'i çok seviyorum, şimdi elli saat anlatabilirim bu sevgimi ama halim yok. Kısaca, bana "ev" hissi veriyor. Yabancılık çekmiyorum. İnsanlar sıcak, yemekler güzel, daha ne olsun :) Yalnız maalesef dosya karara çıktı, Antep'te işimiz kalmadı... Keşke hakime durumu izah edip hiç olmazsa bir celse daha isteseydim ama davalı halimle pek samimi bulunmazdım, hem de Sayın Hakim pek "konuşulabilir" görünmüyordu.

Duruşmama girdim, Halil Usta'da küşlememi yedim, sonra mozaik müzesine gidecektim ama açılmamış. E hani Bakan gidip açılışını yapmıştı? Yalan olmuş o açılış, müze yetişmemiş aslında. Gezemedim tabi, hayallerim yıkıldı.

Ben de Bey Mahallesi'ni göreyim dedim. Dar sokaklı taş evli eski bir mahalleyi restore etmişler. Gittim gördüm, enteresan olmuş. Birkaç fotoğraf çektim, sonra baktım ki çok yoruldum, bir süredir Bayazhan'da oturuyorum. Uzun süredir devam eden bu oturumda sadece bir çay ve bir kahve tükettim, umarım beni kovmazlar :)) Ama yemek de yiyeceğim.

Antep'teyken, insanların size yakınlık göstermeleri için aynı ortamda bulunmanız yetiyor. Adliyedekiler, Halil Usta'da aynı masada yemek yediğim amcalar, garsonlar, "Bir defalık binecekseniz bizden olsun madem" diyen tramvay güvenliği, yol sorulan ablalar... Güzel insanlar. Doğu iyidir :) (Hahaha hatta baro görevlisi olan abla Antep'e gelin gelmek isteyip istemeyeceğimi sordu :) )

Yarın ise, aslında duruşmam olmayacaktı. Çünkü Antep dönüşüm gece 22.05'te, yani 23.30'a doğru taksiye binip 12'de filan evde olabileceğim. Yarın için bana görünen duruşmayı Figen Hanım almıştı sağolsun. Fakat her şey o kadar yolunda gitmiyor her zaman.

Perşembe: İstanbul - Üsküdar. Uçum'ların babaları vefat etmiş dün akşam, Allah rahmet eylesin. Bu durumda işbirliğinin önemi elbette daha çok artıyor, Ensar Abi'yi duruşmaya gönderecek halimiz yok. Üsküdar da benim payıma düştü.

Ofise öğlen varabileceğim ama yine erken çıkıp okula gideceğim. Zira artık yüksek lisansımın son dönemecine geldik; proje savunmamı yapacağım. 3 hoca beni karşısına alıp sıkıştırıverecek ama ben yılmaz bir direniş gösterip o diplomayı alacağım... Gibi geliyor bana yani öyle umuyorum, bakalım... :)))

Yani sözün özü, yine eve geç gideceğim.

Cuma mı dediniz? Hah...

Cuma: İzmir. Aslında İzmir'e gitmeyecektim, bu da sonradan çıktı. Ensar Abi gidemeyeceği için, o gün İzmir'deki duruşmalardan biri de benim olduğu için, kader beni seçti :) Diğer duruşma Selda'nın, ama o gün Selda'nın Bakırköy'de de bir sürü duruşması keşfi filan var, onlara gidecek. Bana İzmir'in yolları, sana kurşunlar diyeceğim, yok, olmadı.

Eve ne zaman geleceğimi bilmiyorum. Bilet fiyatıyla ilgili bir durum ama herhalde 14.15'e binerim. Yani lütfen öyle olsun. 16'da evde olayım.

Cumartesi: İstanbul - karışık :) Aslında cumartesi günü benim bayağı bildiğin mesai yapmam lazım. Her şey birikti, haftaya da yine bir ton duruşma var, Ensar Abi gelemez, onun duruşmalarına da gireceğiz. Bu hafta sadece 3 saat ofisteydim, evet sadece dün 15-18 arası 3 saat. O yüzden, tüm birikmişleri cumartesi halletmem lazım. Fakat İlter Çubuklu Hayal Kahvesi'nden kahvaltı indirimi almış. Onu kullanmalıyız. Umarım hava açmış olur, çünkü orada kahvaltı yapmak eminim ki çok güzel bir şeydir. Bozulmasın.

O kahvaltıdan sonra ben kendimi biliyorsam hayatta da ofise gitmem. Gidilmez zaten, ayıp diye bir şey var. Ama gitmezsem başıma neler gelebileceğini şimdilik hesaplayamıyorum, önce yarın ofise gidip haftaya duruşma programının son halini görmem lazım.

Pazar: Ev? Nası yani? Pazar günü İlter Sonispere'ye gidiyor. Evde, yani ev derken bunu geniş anlamda kullanıyorum, Moda'da olacağım. Rahat 3 makinelik çamaşır birikti, yazlık-kışlık halen yapılmadı, her tarafta ayrı bi kıyafet duruyor... Biraz toparlanayım.

Yorgunum, hem de çok.

Beni akşamları güleryüzle karşılayacak, güzel yemek yapan, eli yüzü düzgün, oturmayı kalkmayı bilen bir hanımkızla evlenmek niyetindeyim.

Beni ancak paklar.

Öptüm,
Göksun.

6 Haziran 2011 Pazartesi

geç kalmış haber özetleri :)

Haziran başı itibariyle, İzmir’in dağlarında çiçekler açmış mı bir bakayım dedim...

İyi ki de demişim, hem gezdim, hem de Pasaport’ta oturmayı çok seviyorum. Buraya gelince, “yazma” havası kendiliğinden zuhur ediveriyor.

Efendim, değişken ruh halim iki dakka sabit durabilseydi eğer, cumartesi günkü Radikal’den seçtiğim haberlerle size bir Pazar neşesi yazmak niyetindeydim. Ama fakat lakin, sinüs eğrisinden hallice seyreden ve yaşlandığım zaman etrafımda kimseyi bulamayacak olmam yönünde ciddi endişelere sebep olan dengesizliğim yine gösterdi kendini.

Benim yine canım sıkkın. Sürekli sıkılıyor efendim, durduramıyoruz. Büyürsem geçer diyorum, fakat ya büyümüyorum, ya da büyüyünce geçmiyor. Bilemiyorum.

Büyümek sanırım, Sayın Bülent Arınç gibi olmayı gerektiren bir şey. Nitekim kendisi, “Sussaydı Ümit Boyner’den özür dileyebilirdim” buyurmuş. Özür dilenecek bir şey yaptığının farkında olup bunu böyle “delikanlıca” ifade edebilmek bağlamında Sayın Arınç’a en derin saygılarımı sunmak boynumun borcu; bu büyüklüğü mesela “Referandum öncesi de konsomatris demişlerdi” diyen Ümit Boyner’de göremiyoruz. Kendisi sadece, ruhsuz ve somut bir tespit yapmakla yetinmiş. Halbuki Sayın Arınç gibi olmak, “Evet ya ben de çok konuşuyorum bazen gerçekten...” diyebilmeyi gerektirir. Üzgünüm Sayın Boyner, kavgayı siz uzatıyorsunuz... Bundan sonra herhangi bir olayda “Seçim öncesinde de pornocu demişlerdi” derseniz, bilin ki bu kavga daha da uzayacak ve sebebi yine siz olacaksınız.

Laf aramızda, Sayın Arınç yine özür diler dilemesine de, şimdi Sayın Boyner dediği için dilemiş gibi olacak ya, onu istemiyor. Ben de öyleydim mesela ergenken, bir düşünün siz de öylesinizdir mutlaka. Mesela sabah yüz yıkama alışkanlığı gerçekten kazandığımda eşşek kadar olmuştum afedersiniz, neden, ablam istisnasız her sabah “yüzünü yıkadın mı” diye sorduğu için... İnat değil mi, sırf her gün soruyor diye yıkamazdım. Ama ne zaman ablam bu sorgu sual işini bıraktı, olay tamamen benim kişisel inisiyatifime kaldı, yüz de yıkadım, diş bile fırçaladım kimse demeden. Yani diyeceğim, bu tamamen “ergen ruh haliyle” ilgili bir şey.

Sayın Arınç Beyefendi’nin, internetin özellikle ergenlerin kullandığı şekline kafayı bu kadar takmış olmasının sebebi de, doğrudan bu ruh halidir bana kalırsa. Buna “amatör ruh” da diyebiliriz elbet, siyaseten daha doğru olur.

(Bu arada az önce yanımdan İzmir Emniyet Müdürlüğü Deniz Polisi’nin Polis 1 adlı çok şık teknesi geçti. İçindeki polisler de üniformalıydı ama –bu şaka değil- sen adamlara böyle güzel bir tekne, böyle güzel deniz polisi kadrosu veriyorsan lacivert polis mayosu da vereceksin arkadaşım. Polisinki de can. Üniformayla mı atlasın denize?)

Paralel ruh hali Sayın Başbakanımızda da mevcut hamdolsun. Ama o 14-15 değil de, daha çok 16-17 yaşındakiler gibi. Zira daha siyasi, meydanlarda kaset maset filan olayına gidiyor. Beni bozar, hayatta da o topa girmem. Ama neyse ki ergenliğini ortaya döken The Economist olayı da patladı son günlerde; yoksa tezimize örnek bulamayacaktık. Sayın Başbakan’ın tavrı, iki gün önce kendisine gülümseyen kızı başkasına kaptıran liseli tavrı değilse daha da klavye yüzü görmeyeyim. Eh, liseliler “çete” demez tabii, ne kadar edepsiz olabildiklerini biliyoruz, yukarıda değindik. İşte Sayın Erdoğan 14 değil 17 yaşında olduğundan, “jargona” biraz daha aşina.

Yalnız söylemlerdeki özgünlük konusunda, Sayın Bahçeli tahtını kaptırmamaya çok kararlı. (Gerçi yıl olmuş 2011, 3. Selim bile tahtını kaptırmış, Bahçeli de pek güvenmesin kendine... Dostça uyaralım.)

Sayın Bahçeli, bu kez de “PKK-MHP çatışması istiyorlar, bu oyuna gelmeyeceğiz” demiş Kırşehir’de.

Ben size bir şey diyeyim mi, o konuşan Bahçeli filan değil. Olamaz. Kemal Sunal – Fatma Girik filmi olan Japon İşi’ndeki Başak Bebek gibi bir şey o. Ya da aslında bu olay, yani bunu diyen bir Bahçeli duymak, Türkiye’de merdiven altında on yıllardır devam eden klon çalışmalarının açık tezahürüdür.

“PKK-MHP çatışması istiyorlar, bu oyuna gelmeyeceğiz” diyen bir Bahçeli... Yo dostum yo, bu püskevit filan da değil, bambaşka bir şey... Ya da biz bugüne kadar bambaşka bir Devlet Bahçeli tanıdık, gerçek Devlet Bahçeli demir maskesiyle onyıllardır bir adada çürümeye bırakılmıştı... Oktay Vural, Mehmet Şandır ve bilemediğim 2 kahraman şilahşor gidip onu kurtardılar ve siyaset sahnesine geri getirdiler. Başka da bir açıklama getiremiyorum... Demir Maskeli Devlet... Haziran 2011’de tüm meydanlarda....

Bir değişim öyküsü de Diyarbakır’da yaşanıyor sessiz sakin. Diyarbakır Başsavcısı Sayın Durdu Kavak, Dicle Üniversitesi’nde Kürtçe şarkı dinlemiş! İnanabiliyor musunuz sayın seyirciler! Bu ülkede milyonlarca insanın konuştuğu bir dilde şarkı dinleyebilen bir savcımız var! Hayaldi, gerçek oldu!

“2006’da olsa buradakileri tutuklatırdım” diyen Sayın Kavak, sözlerini “Gördüğünüz gibi tüm uzuvlarımla tam bir beyefendiyim” diye sürdürmüş.

Ben bu noktada bir şey söylemek istemiyorum. Sayın Kavak’a ve kendisinin uzuvlarıyla muhatap olan herkese hayatta başarılar dileyerek hızla uzaklaşıyorum. Siz devam edebilirsiniz.

Yalnız bu uzuvlarla muhatap olma konusu enteresan. Düşündüğümüzden çok daha derinlik arz ediyor. Nitekim, Sayın Fethullah Gülen’in İzmir’deki eski berberi, İzmir 1. bölge 3. sıradan milletvekili adayı olmuş.

Şu an oturduğum yere gelirken kendisinin koca afişini gördüm, evet, bıyığı gerçekten de mesleğine yakışacak kadar muntazam bir bademlik arz ediyor. Bu anlamda kendisine kusur atfedemiyorum. Beyefendi belli ki iyi berber.

Bu konuda Vilson Hocamla telefonda biraz sohbet ettik. “Göksuncum düşünsene, kendisi koskoca Fethullah Gülen’in bir uzvu, bedeninin bir parçası üzerinde sınırlı da olsa bir tasarruf yetkisi kullanıyor, o aday olmayacak sen ben mi olacağız” dedi haklı olarak. Ben hiç öyle düşünmemiştim. Sonra olayı bir adım daha ileri taşıyarak, Sayın Gülen’in başka bir uzvu üzerinde yine sınırlı da olsa tasarruf yetkisi kullanabilen başka bir meslek grubunu andık karşılıklı. Ara sıra edepli biri olabildiğim için sohbeti burada kesmek istedim, fakat uzuvlarla muhatap olmanın çok farklı şekilleri var. İzmir 3. sıra adaylığından çok daha önemli konumlara getirilenler hakkında çok büyük bir merak içine düşüverdim. Ne yapayım, bir saç kesimi İzmir 3. sıra ise, insan oradan pay biçmez mi?

Uzuvlar üzerinde tasarruf yetkisini tek kullanan milletvekili adayları değil elbet. Polisler de var. Yalnız burada şöyle bir fark var; ilk durumda yetki bizzat o hakkın sahibi tarafından veriliyor. Sözkonusu polis olunca ise, vatandaşlar olarak üzerimizdeki tasarruf hakkının aslında bize ait değil devlete ait olduğunu, ya da belki daha doğru ifadeyle, devlet menfaatlerinin bizim kendi üzerimizdeki tasarruf hakkından daha üstün olduğunu anlıyoruz.

Vatandaşlar olarak bu durumu öyle kabullenmişiz ve tasarruf hakkımızı devletin re’sen kullanabilecek olmasını öyle içselleştirmişiz ki, aman bu hakkı ben kendi ellerimle vermeyeyim diye nereden kıvıracağımızı, “siyaseten doğruyu” nereden bulacağımızı şaşırmışız. Nitekim Hopa’da kaburgası kırılan İbrahim Aksu’nun babası Sayın Kadir Aksu, aynen “Bizim Hopa’nın polisleri değil, dışarıdan gelen polis ekibi dövüyor. Yerli polisimiz müdahale etseydi böyle olmazdı. Olayı Erzurum, Giresun, Ordu’dan gönderilen çevik kuvvet ateşledi” demiş.

Şimdi, olayın Çevik Kuvvet tarafından ateşlenip ateşlenmediği apayrı bir konu. Benim dediğimin bununla alakası yok.

İyi de kardeşim, polis polistir. “Bizim kendi cellatımız yapmadı, komşu köyün cellatı yaptı” demekten farkını gösterene 37 ekran renkli televizyon hediye edeceğim. Kaldı ki, bu da kendi çapında bir nefret söylemi içermiyor mu allahaşkına? Bizim polisimiz yapmadı ne demek ya, eğer devlette 1 Mayıs polisi ayrı, adliye polisi ayrı, Giresun çevik kuvveti ve Hopa’nın yerel polisi ayrıysa, ya biz Hopa’ya yerleşelim ya Hopa bize gelsin. Bu mudur yani.

Hopa polisi yapmamış... Muhtemelen Kadir Amca “Yau bu basın masın iki güne gider, bu polisle yine ben kalırım bi başıma...” diye düşündü ki yüzde yüz haklı. Söylemine tırnak kadar kızılamaz, çünkü Kadir Amca böyle bir kaygı içindeyse yüzde bir milyon haklı. İnsanlara bu korkuyu salanlar utansın, başka ne diyeyim. Asabım bozuldu... “Aşşaa maallenin polisleri” yapmışmış... Te Allaam ya...

Neyse ki ülkede güzel şeyler de oluyor. Oral Çalışlar’ın köşe yazısının konusu Mustafa Balbay. Sayın Balbay’ın hapishanede çekilmiş bir fotoğrafı da var köşenin orta yerinde. Eğer Google’dan bulursam sizinle de paylaşacağım, karmanızı severseniz bir bakın. O entellektüel havaya bakınca içiniz açılacak. Raflarda onlarca kitap, bir köşede çiçekli minderin üstüne oturmuş yarınlara umutla ve aydınlıkla bayan Mustafa Balbay, sağ alt köşede bir ucundan buğulu bir şekilde görünerek görselliğin dramatik etkisini artıran çaydanlık... Dertli gönüllere giren, işte benim Zeki Müren... Haa şimdi gördüm, kırdığı dizinin üstüne de ince belliyi konduruvermiş... İşte halk çocuğu, işte halkın aydınlık yüzünün temsilcisi, işte entellektüel Türkiye’nin güvencesi, işte –alt fotoğrafta- 5 litrelik bidonlarla kol çalışan halkçı Ertuğrul Özkök!

Sayın Balbay’ın adının karıştığı andıçlarla gerçek bir alakası var mıdır ve varsa nasıldır gerçekten bilmiyorum. Fakat görülen o ki, andıçlara karışmakla bir şey olunmayacağını anlamış, kendisini poz verme işine vermiş. Pek çok ünlümüzün muzdarip olduğu “içeride kitap yazmazsa ölecek” hastalığına da tutulmuş, Silivri Üçlemesi geliyormuş yoldaymış. İçeriden çok değerli eserlerini gönderen pek çok aydın elbet vardır, fakat artık bu tür işler Tuğba Özay’la anılıyor; lütfen bunu birileri Sayın Balbay’a hatırlatsın. Tüm samimiyetimle iyi niyetliyim.

Bir samimiyet göstergesi daha, aman diyeyim, bir yerlerden alıntı yapacaksa bile Q harfini zinhar kullanmasın. Zira İsmail Beşikçi’nin gerekçeli kararı çıkmış; kendisi Kandil’i Qandil diye yazmış olduğu için 15 ay hapis almıştı. Mahkeme başkanı hariç, diğer iki üye diyor ki “Kandil Dağı olarak adlandırılan yerin başharfinin Türkçe alfabede bulunmayan q harfiyle yazımının dahi PKK’nın dile getirdiği Kürtçe alfabe talebinin propagandası amacıyla yapıldığı...”

Başkan ise buna karşılık, AİHS 10. maddesindeki anlatım özgürlüğüne dayanmış. Peh...

Bizim okulda, Prof. Burcuoğlu’nun söylediği söylenen bir söz vardır; “Nereye dayanacağını bilmeyen hukukçu gider MK 2’ye dayanır” dermiş kendisi. Ha işte bu Başkan’ın da yaptığı bu... Dayanak bulamıyor, nereden kurtarsa bilemiyor, dayıyor AİHS 10’u. Ama diğer iki hakim akıllı maşallah, onlar da aynı maddenin 2. fıkrasını dayanak göstermişler. Demişler ki, toprak bütünlüğünün tehlikede olduğu hallerde bu özgürlükler sınırlanabilir... İşte böyle sayın seyirciler, Qandil yazanı 15 ay içeri atınca çok feci kurtuldu toprak bütünlüğümüz. Ya işte ben bu askerleri politikacıları cidden anlamıyorum, tutturmuşlar bi toprak bütünlüğü bi devlet bi bişey... Kardeşim işte bak Q’yi kullandırmayınca çat diye kurtuluyor bütünlüğün, sen daha neyin derdindesin ki allahaşkına?

Sanırım sorun Diyarbakır’daki Kürtçe levhalarda... Onları ve KCK sanıklarını da ortadan kaldırınca olacak bitecek bu iş. Sonra efendim, Sayın Başbakan Kürt bölgesinde konuşsun artık, özgürlük diye demokrasi diye... İster misiniz, AKP mitinglerinde açılan Kürtçe ya da başka dillerdeki dövizlerin sahiplerine bir şey olmasın da diğer parti mitinglerindeki döviz taşıyıcıları tutuklansın? Olur mu olur...

Allah kahretsin ben bunu nasıl düşünemedim, tabii ya... Daha sabah, AKP’nin İstanbul mitinginde döviz kullandırılmadığını okudum... İşte bundan! Ya ne olacaktı? Kendi taraftarlarını tutuklamak zorunda kalmasınlar diye...

Belki de bu yüzden, yani “görünür” ifade özgürlüğü “alenen” yalan olduğundan, son on-on beş yılda insanlar bilişim işlerine ister istemez ısındılar. Artık insanlar Sözlük’lerden Feysbuk’lardan tanışıyor, msn’de Skype’ta yazışıyor ve webcam aracılığıyla öpüşüyorlar. Gayet normal. Sokağa çıktığın anda ne zaman göz altına alınacağını bilemiyorsun. Gerçi devlet-i âlimiz bunun da bir çözümünü buldu, artık internette de güvende değiliz ama ben şimdi başka bir şey söyleyeceğim.

Sanal dünyaya bu kadar kaydırılan ve pratik zekası da her daim örnek olmuş bir toplumun, bu işten nemalanmayı öğrenmesi elbet uzun sürmeyecekti. İşte buyrun, bir inşaat bekçisi bilişim suçundan yakalanmış. Bu vatandaş, bekçi kulübesi olarak kullandığı barakadan internete bağlanarak, arkadaşlarının feysbuk ve msn şifrelerini kırmış, sonra da insanlardan para istemiş. Böyle böyle 15bin lira toplamış, sonra da bu parayı yine internette bahis sitelerinde bir güzel yemiş.

Evet, gençlerin pornocu olmasını gerçekten istemiyoruz. Bahisçi olsunlar, hem de hırsızlık parayla.

Bu da olmazsa ve eğer yeteri kadar “prezentabl kadınlar” iseler, akaryakıt istasyonlarında kasiyer olarak çalışabilir; müşterilerin kredi kartı bilgilerini kopyalayabilirler. Böyle de bir çete yakalanmış zira. Var yani, bu da var.

Sözlerimizi, Işıl Cinmen’in Cumartesi Radikal’de çıkan çok güzel yazısından bir alıntıyla tamamlayalım, ama siz alıntıyla yetinmeyin, yazının tamamını okuyun. Okuyun, kontrol edeceğim.

“Sen benim internette hangi siteye girdiğimle, hangi kitabı okuduğumla, kaç yaşında içtiğimle, kaç kere aşık olup kiminle seks yaptığımla uğraşırken ben çoktan, dünyayı bu yüzyılda yaşayanların arasında dahil olmuştum.”

Geri kalmamak dileğiyle, sevgiler,
Göksun.