16 Aralık 2010 Perşembe

Bakırköy'de bütün gün...

Gözlerim yanıyor. Sabah 5’te kalkmaktan nefret ediyorum.

Yine şehir dışındaydım.
*
Anlatmadığım hikayeler, geçen cumadan başlıyor. Bugün ise Perşembe. yazmaya vaktim olmadı diyeceğim ama, “vaktim olmadı” ifadesinin karşılığını açıklamam gerekiyor. Aslında boş vakitlerim oldu elbet. Ama o vakitleri “gerçekten boş” geçirmeyi tercih ettim. Yoruluyorum, yorgunum, sürekli başım ağrıyor. Şehir dışı meselesi değil sadece, tam olarak nedir bilemiyorum, sadece yorgunum ve başım ağrıyor.

Bu kadar depresif olmak istemezdim, nitekim yazının başında öyle değildim. Fakat bugün teyzemin 20. senesi, kuzenimin Feysbuk durumunu görmek keyfimi kaçırdı. Teyzemi kaybettiğimizde ben 6.5 yaşındaydım, çok hatırlamıyorum. Ama kuzenimle empati yapmaya çalıştığım zaman ciğerimin yerinden çıktığını hissediyorum ve bu beni ağlatmaya fazla fazla yetiyor.
*
Ben bir ağrı kesici alıp geleyim...
*
Geçen Perşembe günkü havayı hatırlıyor musunuz? Sırf öyle günler yüzünden kendi işimi yapmaktan vazgeçebilirim... Ücretli avukat olmanın bence tek güzel yanı, müvekiller genelde şirket olduğu için mis gibi taksi kullanabiliyosun. Soğuk+yağmur+rüzgar kombosunda kendimi bütün gün otobüs beklerken düşünmek istemiyorum...

İşte ben o gün, neyse ki pek dolaşmış sayılmam, sabahtan akşama kadar Bakırköy Adliyesi’ndeydim. Sabah nasıl gittiğimi ve adliyeye vardığımda nasıl göründüğümü gerçekten anlatamam... Kot giymiştim ve ayağımda da kalın lastikli bot vardı. Bir yandan botlar gıcırdıyor, bir yandan paçalarım ıslak ve ağırlaşmış olduğu için birbirine sürtünüp lüzumsuz sesler çıkarıyor, saç baş zaten yalan olmuş, üstelik bir de zangırdıyorum üşümekten, offf o halimle AB’den sığınma isteyebilirdim.

Peki neden bu hal vaziyet? Zapta adımı yazdırıp önceki beyanlarımızı tekrar etmek için.

Duruşmanın biri 10’da öbürü 13.30’daydı, tabi 13.30 duruşmasına 16’da girmiş olmamın bi haber değeri yok. Vaka-yı adiye böyle bişey. Neyse kitap ve gazete almıştım tabii ki yanıma, o yüzden vakit geçirmek çok sorun olmadı.

Baro odasında (4. kattaki) Evrim’le karşılaştım mesela. Dosyadan fotokopi almak için dilekçe yazıyordu. Vekaletin olan dosyadan suret almak için dilekçe yazmak zaten yeterince saçma bişey, bi de üstelik karşı tarafın delilleri için yazıyor dilekçeyi Evrim. Davacı vekilinin delil olarak sunduğu dosyadan fotokopi vermiyorlarmış kalemdekiler, illa dilekçe yazıp havale almak gerekiyormuş. Savunma hakkımızı kullanmak için hakimden havale almamız gerekiyor yani yargı dünyamızda.

Öğlen Vilson Hocamı aradım “Buralardayım, size uğramayı düşünmüştüm ama adliyeden çıkamicam, bari arayıp hatır sorayım...” diyerek, meğer o da adliyeye gelecekmiş. Karşılaşmak iyi oldu, avukat milleti birbirini en rahat adliyede görebiliyor. Üstelik, geldiğinde ben 7. kat 5. bloktaydım kendisi 1. kat 1. blokta; “Hocam tamamen ayrı dünyaların insanlarıyız...” dememe rağmen üşenmedi geldi bizim oraya.

Hadi 5-10 dakikayı da öyle geçirdik, yahu benim sıram hala gelmiyor... Nasıl bir hakim bu anlamıyorum ki... Ne yapıyor içeride, tanıklara ne anlattırıyor, nedir olan biten?

Sıra bize gelince anladım...

Hakime Hanım, dosya baştan beri kendisinde olmasına rağmen hiçbir şey hatırlamıyor olacak ki, celse esnasında baştan sona kadar bir daha okudu dosyayı. Evet. Biz taraf vekilleri olarak davayı baştan sonra bi özetledik (o kadar duruşma beklemenin olumlu tarafı: sizin olmayan dosyaları da bolca okuyup öğreniyorsunuz) Sayın Hakim bilirkişi raporunu bi okudu, rapordaki sonuçlarla bizim talebimizi bi karşılaştırdı, bişeyleri anlamadı ya da görmedi tekrar sordu, sunulan ihtarnameyi bulamadı benden kendi dosyamın içindeki ihtarname aslını aldı vs vs...

Sonra da, bizi “Karar vericem biraz dışarı çıkar mısınız” diye kapı dışarı etti. Avukat Bey’le konuşuyoruz:

- Ya bu bilirkişi de hep aynı şeyi yapıyor, hakim misin kardeşim hesabını yap bırak...
- Evet ya bi ton esasa girmiş, bi de hep bu adama veriyolar dosyaları niyeyse...
- Bu hakim hep bu bilirkişiye verir evet. Ben bi dosyada bilirkişiye itiraz ettim "hukuki tavsif yapıyor, bilirkişi esasa giremez" dedim. Hakim demesin mi "Avukat Bey zaten o yüzden bu kişiye veriyoruz" diye... Hakim kendi okumayıp bilirkişiye veriyor, raporun aynısını da karar diye yazdırıyor.
- ...

Daha ne diyeyim ki bu hakim için?

Neyse duruşma bitti, dava kısmen kabul edildi. Ama zaten ben kararı dinlemedim bile, o kadar baymış haldeydim ki! Sanırım büyük kısmını kabul etti, zaptı okumadım bile. Koşar adım adliyeden uzaklaşmak istiyordum ve doğal olarak asansörlere yöneldim. Fakat hepimizin bildiği gibi, Bakırköy’ün özellikle ortasındaki asansörler Godot gibidir. Tabii ki çok bekledim, o arada yandaki “VIP” asansöründen bir sürü katip faydalandı. Kırmızı halılar, halılı yolu “maraba yolundan” ayıran trabzan gibi şeyler, (onlara ne denir bilmiyorum) özel asansörler filan... Biz de “hukukçuyuz” diye dolaşalım ortalıkta. Bizim tuvaletimiz bile yok, alem kırmızı halıda yürüyor.

Adliyeden çıkıp kendimi bir taksiye attım şükür. Yolda, aslında Balıkesir’de yaşayan fakat buraya annesini ziyarete gelen şoför beyin, trafik sorununu Kürtlere bağladığı bir söyleve maruz kaldım. “Burada çok Kürt var, hepsi buraya geldi. Balıkesir’de hiç yoktur. Bizim orada Selanik göçmeni çok var, onlar da çok içerler ama iyilerdir kimseye bir zararları yoktur” diye anlattı bişeyler. “Hıı hıı” deyip dinlermiş gibi yaptım.

Cuma günü işte öyle bir gündü.

Pazartesiyi ayrı bir blog olarak yazayım, yoksa cidden tek blog on sayfa filan olacak. Daha bunun Konyası, Sirkecisi Ankarası var.

Tu bi kontinyud,
Göksun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder