3 Aralık 2010 Cuma

ben geldim :)

Uuu beybi, buralara gelmeyeli çok oldu. Aslında buna hala pek vaktim yok, hiç işim olmasaydı bile daha yemek yiyip duruşmaya gideceğim. Amaan, işler nasıl olsa yetişmeyecek, öldük ölmeye iki elma daha yiyelim…

Radikal, bir süredir bana iyi malzeme vermiyordu ama dünkü sayısı tam bana göreydi. Yine bir sürü şeyin yanına yıldız çizdim “Buna laf at” diye. Okuma yazma kısmını havaalanı bekleme süreme bırakmıştım, güzel okudum güzel düşündüm ama bir şekilde motivasyonum kırıldı ve bıraktım. Bugüne kısmet olur umarım.

Bu arada Radikal demişken, bu gazetenin yeni hali böyle şey gibi, nasıl diyeyim, NTVBLM dergisi gibi filan. Çocuğa verilen yalancı meme gibi. Tamam ihtiyacı karşılıyor, insanları mutlu ediyor, okunuyor aranıyor filan ama… I ıh… Solculuk iddiasındaki bir yayın, bu kadar “teenage” olmamalı. (“Ergen” kelimesini bilerek kullanmadım bu arada, ergenlik değil bu teenage’lik.) Eski Radikal’in düzenli okuyucusu değildim ama okurken içim ezilirdi, “Ne oluyor bu insanlara ya!” diye sinirlenirdim, kendimi bir şeyler yapmak zorunda hissederdim. Bu Radikal, Ezgi Başaran’ın yazar olduğu, Eyüp Can Sağlık’ın yönettiği, tamam Hasan Celal Güzel’in olmadığı ama Akif Beki’nin hala olduğu Radikal… Bilemiyorum. Olmuyor. Doğan Medyası’na zaten sinir oluyordum ve solculuğun DMG’ye kalmış olması beni zaten çok rahatsız ediyordu, fakat artık durum çok daha vahim. Çok daha rahat okunan çünkü çok daha “light” olan, gençlere çok daha yönelik, daha çok “özel üniversite ortamını” andıran ve tam da bu sebeplerle çok daha tehlikeli bir gazeteyle karşı karşıyayız. Oysa ben İstanbul Üniversiteliyim.

Burada özel-devlet ayrımcılığı yapıyorum gibi görünüyor ama konu bu değil. Yaptığım şey ayrımcılık değil, farkı göstermek. Hem devlet hem de özel kampüslerini görmüş olan herkes, ne demek istediğimi çok net anlayacaktır. Karşı çıkmadan önce, bir bizim Beyazıt’a bir de herhangi bir özel okul ortamına bakmanızı rica ediyorum. İşte Radikal böyle bir şey, Santral’den filan bildiriyor. Evet neredeyse her gün okuyorum ama sevmiyorum.

Hah, devlet üniversitesi dedik, dakika bir gol bir. Dünkü Radikal, sayfa 3. Yıldızlı haberimizin başlığı, “Erken gelen avukat olur”

9 Eylül Hukuk’un kontenjanı 200’den 400’e çıkarılınca, öğrenciler yer bulamadıklarından birbirlerine düşüyorlarmış. Buyrun, ister gülün ister ağlayın.

Sürekli yeni hukuk fakültesi kurulması ve mevcutların da kontenjanlarının artırılıyor olması, eğer yargıyı yozlaştırmak için yürütülen bilinçli bir politika değilse benim de her düşündüğüm yanlış olsun. Ayrıca, baroların ve TBB’nin neden buna doğru düzgün itiraz etmediklerini de çoktan çözdüm; patronlarımızın elinin altında süfer işgücü üreten araçlar var artık, neden bu mekanizmanın çökmesini istesinler ki? Bugün 40 yaşının üstünde olan patron avukatların pek çoğunun, bu Çinli işçilerin mevcudiyetinden rahatsız olduğunu hiç mi hiç sanmıyorum. Ha arada benim gibi Kürtler de çıkıyor, bizim dilimiz biraz uzun… Bu Kürtlük meselesine bir ara dönüciim…

3. sayfadan sonra, sağlı sollu iki tam sayfa BİM reklamı var ki burayı geçebiliriz. Gerçi Radikal’de Migros reklamı bulunması daha uygun gibi sanki, ama burada esas olan sayfayı çevirir çevirmez iki tam sayfalık reklamla karşılaşıyor olmamız. Bu ne be! Radikal, abisi Hürriyet’in yolunda çok başarıyla ilerliyor. Büyüyünce Macrocenter reklamı basacak.

BİM reklamlarını da sayfadan sayıyormuşuz, hemen akabindeki sayfanın numarası 6. Burada, Kemal Türkler davasının zamanaşımından düşmüş olduğu haberi var. Şu an biraz sinirliyim, üslubuma da yansımıştır eminim. Keskin olabilirim, fakat bana öyle geliyor ki, böyle davaların zamanaşımına uğramasının hikmeti, Radikal’in önceki sayfalarında açıktır. Birincisi, her önüne geleni hukukçu yapıp hukuku yozlaştıran bir devletten daha iyisi beklenemez. İkincisi ise, sol olma iddiasındaki gazetenin, bu haberi vermeden hemen önce iki tam sayfa market reklamı yapmasındaki ironidedir. Kemal Türkler haberini “Hmm, demek bugünlerde Hürrem hazır çorba 0,45 liraymış…” diye düşünürken okumak kime ne kazandırır, itinayla sorgularım. Açık seçik görülmüş katillerin davası zamanaşımından düşerken, sen 1.5 liralık parfümlü kolonyanın derdine düş Radikal gazetesi, aferim.

8. sayfada Cüneyt Özdemir var. Cüneyt Bey’le yıldızımız hiç barışmamıştır, ben genç kızların sevgililerinden hoşlanmamak gibi bir huysuzluk sahibiyim. Can Dündar’dan da pek hazzetmem mesela, ergenliğini 90’ların başında yaşayıp da Can Dündar’ın sesiyle mest olmayan kız yok gibidir zira.

Neyse şunu diyecektim, dün değil de evvelsi gün, bu CÖ, Hakkı Devrim’den söz etmiş. Hakkı Devrim bir gün önce CÖ’nün birkaç Türkçe hatasını düzelmişti, CÖ de “Hakkı Devrim’i severim.” diye başlayıp, “Bizim yanlışımızı göreceğine, kendisini nasıl okunur kılacağına baksın” gibi bir cümleyle bitirmiş. Dünkü yazılarını okumadım, dikkatimi pek cezbetmedi. Fakat sayfası gelmişken, kendisinden bu şekilde söz etmeyi de görev bilirim.

9. sayfada Ermeni patriği meselesi var. Sanırım hepimiz zaten konuyu biliyoruz. Özellikle “başvekil atanması” hadisesi çok lüzumsuz görünüyor, nitekim bir gün önceki Radikal’de “Patrik atanmaz, seçilir” kabilinden Ermeni beyanları da vardı. Böyle bir şey olabilir mi ya, üstelik açılım maçılım bişeyler diyen Sayın TC, nasıl bu kadar “kapanımcı” olabiliyor? Ya gerçekten bu ülkeye tahammül edemiyorum bazen.

Haberde Sebu Abi de geçiyor, açtıkları iki ayrı davadan söz etmiş. Bu işler nasıl işler bilmiyorum, Sebu Abi’yle konuşmak lazım ama, Ermenilerden bir daha özür dilesek olmaz mı mesela?

Bir sonraki sayfada Akif Beki boy gösteriyor. Sayın Beki, köşe fotoğrafında eski patronuma (şu beni telefonla işten çıkaran) çok benzediğinden midir, kendisini her gördüğümde içim sıkılıyor. Bu sıkılmanın, Kanal 24’ün yönetmeni ya da Tayyip Danışmanı filan olmasıyla alakası yok tabii. Her neyse, kendisini bu yazımıza konuk etmemizin sebebi, bir önceki yazısında olduğu gibi hükümeti Wikileaks karşısında korumuş olması değil. Enteresandır, bu sefer dediği şeye kulp takmıyorum. Gayetten de absürd bir şeyden haberdar ediyor bizi.

Milli marşlar da eser sahiplerinin fikri mülkiyet hakları kapsamındaymış meğersem. Alman bir meslek birliği, İstiklal Marşı’nı çalan okuldan telif hakkı istemiş! TC bir de bakmış ki, meğer marşın fikri haklarını devletleştirmemişmiş… Yani, Osman Zeki Üngör’ün vefatından 70 sene geçmediği için, marş halen kamu malı haline gelmiş değil.

Komik mi değil mi karar veremedim, Allah’ım ne garip şeyler oluyor dünyada… Meslek birliğinin kimin adına harekete geçtiğini bilmiyorum, gerçekten böyle bir hak var mı onu da bilmiyorum. Ama hareketin kendisi yeterince tuhaf zaten.

Az önce bir yerde Wikileaks geçti, aklım hala orada benim. Bizim TC gayet “cool” bir tavır içinde malum, Kılıçdaroğlu atıp tutuyor ama Tayyip nispeten sakin. Beklemede. Asıl bombayı Sayın Gül ve Sayın Şahin patlattı, İsrail ve ABD şüphesinden bahsederek. Şimdi bu şüphe doğrudur değildir o ayrı bişey, fakat Anadolu’dan üniversiteye yeni gelmiş ABD karşıtı tipik 18 yaşındaki genç tarzı beyanlarda bulunan bu kişilerden biri cumhurun başkanı diğeri TBMM’nin. Tamam ne düşünürlerse düşünsünler, ama bu 18 yaş tarzı nedir? Bu söylemleri “Abi Pizza Hut’ta yiyebildiğin kadar ye kampanyası var ama o hamura Amerikalılar özel bişey katıyorlarmış, bir dilimden fazlasını yiyemiyormuşsun” diyenler kullansın – ki ben az önceki cümleyi İstiklal Caddesi’nde öz kulağımla duydum.

Bu Wikileaks meselesinde, en güzel tavrı Berlusconi sergiledi arkadaşım, bu budur. Adam çıkmış basının karşısına, “Hayatımda hiç çılgın partiye gitmedim. Benim partilerim haysiyetli ve zarif olur” demiş. Hah, en güzel cevap. Vilson Hocam hatırlar belki, ben bir ara İtalyan olmaya karar vermiştim. Çok doğru düşünmüşüm. Sağda solda bağırmak yerine kendisiyle dalga geçen bir başbakan istemek kadar doğal ne olabilir? Bizim buralarda böyle şeylerin olmayacağı gün gibi ortada, dağ gelmezse abdal yürür derler.

Bizdeki Başbakan ise, 15. sayfada haberini gördüğümüz üzere, çalışmayan partililerine baskın yapmakla meşgul. AKP’lilerin meclis çalışmalarına katılmaması üzerine, Sayın Başbakan gece yarısı genel kurula sürpriz baskın düzenlemiş. Bunu duyan partililer soluğu yerlerinde almışlar. Bahçede filan takılan partililer koşarak salona gelmişler. Yalnız, otururken muhtemelen ayakkaplarnı çıkarıp ayaklarını toplamışlardır, yani hem koşarken ayakları karıncalandı hem de ayakkaplarnın topuklarına basarak gittikleri için eskidi güzelim ayakkapları. Tabi vekil olmak da zor…

Başka bir şeyi yıldızlamamışım, şimdilik bu kadar. Yalnız Hakkı Devrim, Cüneyt Özdemir’e feci güzel cevap vermiş, bunu da belirtmek isterim. Hakkı Bey’e olumlu bir hissim yoktur, fakat öte yandan CÖ konusunda kendisiyle hemfikiriz.

Ha bir de, El Clasico haberleri var tabii. Maçı 25. dakikada izlemeye başladım ve izleyemediğim sürede 2 gol birden atan Barça’ya çok kırıldım, “niye beklemedin” diye. Neyse ki 3 tane daha atarak kendilerini en üst seviyeden affettirdiler.

Barça, Livorno, Adana Demirspor ve Beşiktaş Çarşı, budur futboldan anladığım.

Şimdi de Beyoğlu 2. İş’te saatlerce duruşma beklemeye gidiyorum.

Tüm sevgilerimle,

Göksun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder