8 Kasım 2010 Pazartesi

Genel Kurul S2E2

Kih kih kih, duruşmadan geldim, acil işim yok ve ofiste bana iş verecek kimse de yok şu an. Yaşasın klavye özgürlüğü :)

Dün kaldığım yerden devam edeyim...

Muammer Aydın'a çok söylendim ama bir noktayı atlamışım... Kendisinin "Bakın biz buradayız, yönetim kurulunun diğer üyeleri nerede" diye çığırdığı zaman ayağa kalkıp "Sayın Başkan buradaydınız da ne oldu, kürsüde konuşmacı varken siz masada cep telefonuyla konuştunuz" demeyi çok istedim. Hala kürsü heyecanımı atabilmiş değilim, bir atsam neler söyleyeceğim ama olmuyor...

Mesela, çıkar çıkmaz divan başkanına "Sayın Başkan, uzun konuşmak için illa başkan adayı olmak gerekiyorsa, şu an şuracıkta adaylığımı açıklasam olur mu?" diye sormayı düşünmüştüm. Gayet güzel olurdu. Hatta, 2012 seçimleri için o an diyalog bile yazıverdim - tabii başkanlık için 10 yıl gerekiyorsa bu diyaloga daha 6 sene var demektir.-

- Sayın Başkan, kendimi gerçekten ifade edebilmemiz için ille başkan adayı olmamız gerekiyorsa ben bir adaylık açıklayıversem?
- Kıdeminiz uygun mu avukat hanım?
- Stajı da sayarsak oluyor.
- Saymıyoruz.
- E iyi madem, yine az konuşalım, ki bütün sorunumuz tam da bu işte.

*
ÖHP konuşmasını gerçekten beğendim. Ne dediği belli olan, çok net bir söylemdi. Son zamanlarda özgürlük talepleri en çok Kürtlerden ve muhafazakarlaradan geliyor. 2010 referandumunun bize kazandırdığı yeni ayrımları kullanırsak, evetçiler muhafazakar/İslamcı, yetmez ama evet'çiler "Ne olursa olsun özgürlük" diyenler. Açıklaması ne olursa olsun, sonuç aynı kapıya çıkıyor. Aynı davranışın sebebinin bir taraf için "olabildiğince içine kapanmak" öbür taraf için ise "olabildiğince dünyaya açılmak" olması ne kadar enteresan ve ironik.

Sonuç olarak, bu etki ÖHP konuşmasında çok net görüldü. "Ulusal egemenlikten" canı yanan bir grubun, kendini aynı siyasi baskı altında hisseden grupların da sesi olması gayet tutarlı - ama bu tutarlılık az önce sözünü ettiğim ironiyi ortadan kaldırmıyor. ÖHP, "edi bese" (nasıl yazıldığını tam olarak bilmiyorum) sloganını kullanırken konuşmasında dini özgürlüklerden tabii ki söz edecekti. Bunları, bu özgürlükleri gerçekten içselleştirdiği için mi yoksa taban genişletmek için mi söylediğini bilmiyorum fakat kendi içinde gayet tutarlı, yerinde ve doğru bir konuşma olduğunu düşünüyorum.

Bu Kürt arkadaşların artık kendilerini her yerde temsil etmeleri lazım. Bize hep "Kürtler kullanılıyor" dendi ama bunu hiçbir zaman Kürtlerin kendilerinden duyamamıştık. Haklarında görüş bildirmek, "our boys" tabir edilen kesime düşmüştü ve onlar da kafalarına göre "Sözün bittiği yerdeyiz" deyip duruyorlardı.

Kürt arkadaşların "Buyur birader, hakkında atıp tuttuğun insanlar burada işte, müdür biziz bize konuş" demeleri çok anlamlı ve güzel bir hadisedir. Ha siyaset olarak benim şahsi durumumu itiraf edeyim, şu demokrasi ve özgürlükler meselesini ÖHP ya da KAV'daki arkadaşlarım kadar özümseyemediğimi düşünüyorum bir süredir. Ulusalcı anlayışla İslamcılık arasında, "insana saygısızlık" arasında hiçbir fark olmadığını biliyorum. Siyasetini Atatürk üzerinden yürütene, din üzerinden yürütenlere olduğumdan daha çok sinir oluyorum. Ama öte yandan, şu özgürlük meselesinin dincileri de kapsaması hadisesini içselleştiremiyorum. Son derece subjektif, hukukilikten uzak ve saçma olduğumun farkındayım. Türkiye'deki siyasi, cinsel, etnik, her türlü azınlık için her türlü hak mücadelesine benim adımı yazabilirsiniz, ama kendimi bir "türbana özgürlük" mitinginde düşünemiyorum. Özgür olamalarını istemediğimden değil, tuvalattesakız çiğnemiş olmak istemediğimden.

Bunun sebeplerini çok düşündüm, huyum kurusun kendi hakkımda çok düşünürüm.

Önce hiçbir fikri altyapıya dayanmayan, tamamen empirik sebebime dayanayım. Ben bu muhafazakarlar yüzünden çok ağladım. İnsani ilişkilerimde çok üzüldüm, kimi zaman beni gerçekten kırdıkları için kimi zaman da "Allah'ım böyle bir insan nasıl böyle bir fikir içinde harcanır..." diye içim sızladığı için.

Diğer sebebim ise, din kavramını siyasi argümanlardan ayrı düşünmekte ısrar ediyor oluşum. Din, insanların düzenli yaşama geçiş için kendiliklerinden icat ettiği bir şey değildir bana göre. Başka insanların, "diğerlerinin" düzgün yaşaması için icat -ya da keşif- ettiği bir şeydir ve o "diğerlerinin" maneviyatından beslenir. Tüm siyasi fikirler yandaşlarının vicdanından besleniyor, tamam ama hiçbir siyaset insana bir "tanrı" sunmuyor. Ne kadar fanatik olursak olalım, hiçbir siyasi fikir önünde namaz kılınmıyor. Tüm bunların üstünde apayrı işleyen bir "dua mekanizması" var ve "o lidere" değil fakat "o lider için" dua ediliyor.

İşte bu derece "üst kavram" olan bir hadisenin seçim unsuru olarak kullanılması benim aklımın ve vicdanımın kabul ettiği bir şey değil. Öte yandan özgürlüğün hiyerarşisi diye bişey olmayacağını da biliyorum. Yani kafam karışık, çok objektif değilim. Ama aslında sebeplerim o kadar da boş gelmiyor kulağıma.

Bunu düşünmeyi yine erteliyorum. Umarım bir gün bu konuda bir karara varırım.

*
HÜP, hakkında uzun uzun konuşmak istediğim bir grup değil bu yüzden. Objektif olamıyorum.

Başkan adayının konuşması neydi öyle allahaşkına, "Allah benim canımı alsın" demeler, "tel'in etmeler" falan filan. İşçi avukat sözünü kullanmak nasıl bir şeymiş, avukatın kullanılmasını meşrulaştırıyormuşuz. Ne yapalım o zaman Satılmış Bey, kendi işini yapamayan veya yapmak istemeyen arkadaşlar "maraba" kalmaya devam mı etsin? Bu arkadaşların ofis açmasına yardımcı olmak lazımmış. Peki, bu arkadaşların tamamına birden iş sağlamayı nasıl düşünüyorsunuz? Onu bırakın, bu yardım verilmediği ya da istenen seviyeye erişemediği takdirde "ortada kalan" arkadaşların durumu ne olacak?

Bir de, HÜP camiasında sanırım namım yürümüş...

*
Neyse asabım bozuldu giderayak. Ayrıca akşam sınavım var, ben bunu tamamen unuttum ve kendimi yazmaya verdim.

S2E3 akşama kaldı artık.

Kolay gelsin,
Göksun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder