Selam herkese,
İçinde bulunduğum mail gruplarından biri, hepsini tanımıyorum ama gelen maillerden gördüğüm kadarıyla sağ eğilimli. Bazen saç baş yolduracak söylemler geliyor ama liseden beri içindeyim ve bu grubu, "o tarafı da" bilmek adına önemsiyorum.
Bugün, Abdurrahman Dilipak'ın aşağıdaki yazısı geldi. Ben de, yazının aşağısında bulabileceğiniz cevabı yazdım.
Önce Dilipak'ın yazısını okutup sinirlerinizi kaldırdığım için lütfen kusura bakmayın, kronoloji bunu gerektiriyor.
"
Made In USA!
19 Haziran 2013 Çarşamba 00:07
,
Oyun bitti! Deşifre oldular.. Sureti haktan gözükerek, ağuyu altın tas içinde ve bala karıştırıp sundular, yeşil maskeleri vardı, ağaç bahaneydi!
“İşaret aldıkları yer” belli idi. NEOCON’lar, MOSSAD, MUHABERAT vd!
Media sponsorları belli idi, CNN, BBC, REUTER.. BILD! Yani ABD, İngiltere, Fransa ve tabii onların işgali altındaki Almanya. Yangına körükle gitmeye hazır işbirlikçiler: MOSSAD ve
MUHABERAT!
Kanaat önderlerimize hatırlatırım; ABD’nin dostluğuna güvenip iş tutan işadamlarımıza, ABD dindarlar için bugünden sonra pek de güvenli bir yer değil.. ABD’de Neoconlar ve ılımlı İslamcıları destekleyenler kendi aralarında kavgalı.. Ilımlı Islamcılık, onlar lehine yeteri kadar başarılı değil.. Ellerinde Kur’an-ı Kerim’i taşıdıkları sürece ve MÜSLÜMAN kimliği ÜMMET AİDİYETİ, bütün planları boşa çıkarıyor. Ilımlı İslam politikası yeniden gözden geçirilebilir. Bunu herkese söylüyorum aslında.. Onların dostları yok, çıkarları var. Tarih bunun acı örnekleri ile doludur.. Bugünki Ergenekoncular da dünki dostları idi.. Bugün değiştirmek istedikleri Ortadoğu denilen bölgedeki birçok yönetim de ABD’nin eski dostu idi. Suudi kralı da bu dostluğa güvenmesin, Kuveyt de..
Ha! ABD’de herkes mi böyle. Hiçbir halk, hiçbir ırk, hiçbir coğrafyada yaşayan insanlar topyekun iyi ya da kötü olamaz.. Elbette her yerde akıl, hikmet ve vicdan sahibi insanlar vardır. Ama her toplulukta nefsini şeytana satmış birileri de vardır.. Hanif gelenekte bunun sayısız örneğini bulmak mümkün. Bunların yerli işbirlikçileri de belli oldu. Yeni beşli çete kendini dışa vurdu: DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve TDB..
Kripto CHP’lilerin öfkeleri akıllarından büyük olduğu için, yangına körükle gider gibi, yokuşaşağı koşar gibi gittiler. Onlar bu iş bitti, sıra bizde diye aşkla, heyecanla koyuldular işe.. Aslında geri durmaları gerekiyordu, ama kılavuzları Kılıçdaroğlu olunca. Marksistlerin de hemen öyle bayrakları ile meydana çıkmamaları gerekiyordu ama, çıktılar işte!
Sermaye olarak KOÇ ve onunla hareket eden grub deşifre oldu.. Aydın Doğan Mediası da.. Onları bu eylemi nihai bir darbe olarak görüyordu. Bu iş bu kadar sürmeyecekti. Erdoğan’a diz çöktürecekler, teslim alacaklardı.. Onun yerini dolduracak bugün için biri yok, bunu biliyorlar. Onu teslim almaktı niyetleri. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı..
Hatay/Reyhanlı’dan önce bomba Ankara’da patlatılacaktı. Bir cuma çıkışı Kocatepe’de.. İstanbul bu işin ikinci etabı idi. Neocon amcalar plan tatbikatını öyle yapmışlardı. Taksim uygun bir yerdi. Sol ve militan grublar değil, sivil, herkesin kolayca katılacağı sivil bağımsız grublar öne sürülecekti.. Houston ve Washington planı böyle hazırlandı.. Plan çalışmasına Türkiye’den de özel adamlar katıldılar ve plan uygulamaya kondu..
Bakın, bu eylemcilerden, arkadan gelip konvoya katılanlar, şimdi verilen zararın tazmini konusunda kendilerinin suçlanacağı korkusu ile bu saatten sonra yeşili filan düşündükleri yok, kendi paçalarını nasıl kurtaracaklar onun hesabındalar. Bu işin yargı konusu yapılmaması peşinde olacaklar..
Hükümetin elinde dehşetli bilgiler ve belgeler var.. Türkiye bu toplumsal anomaliden kurtulabilmesi için tarihi bir fırsat elde etti.
Media temizlenecek. Riba lobisi, Borsa spekülatörlerinin de bu işten canı yanacak.. Derin devletin örtülü KİT’i hükmündeki kimi holdinglerin de kapısı çalınacak. Yabancı ülkelerin istihbarat örgütlerinin 6. Kol faaliyetinin itibar ajanları gibi faaliyet gösteren kimi sivil görünümlü derneklerin de hesabı görülecek.. Onların kim olduklarını kendileri bilir bilmesine de, twitter, facebook’a bakın zaten onlar bu süreçte kendilerini deşifre ettiler. Media, Mafia, Sermaye, Siyaset, STK, Bürokrasi içindeki trojanlar deşifre oldular..
Gelinen noktadaki sonuç şu: Bu durum Erdoğan’ın 2. Baharıdır.. Sureti haktan görünenler ise Gezi’de harakiri yaptılar.. Yerel seçimlerin sonuçları ise şimdiden belli.. Tosya’ya pirince giderken birileri evdeki bulgurdan da olacak! Birileri, bu iş bitti düşüncesi ile yeni dönemde kimin yanında duracağını hesaplamaya başlamıştı sanki. Korkaklar, hainler, işbirlikçiler, hepsi ortaya çıktı.. Dün Koç’la kol kola girip, ABD ile Erdoğan sonrasının pazarlığına girişenler, şimdi ne yapacaklar.. Gezi ne muhteşem bir misyon üstlendi, maskeler fora edildi. Kim kimdir artık her şey çok daha net biliniyor.. Kim kimin sesi daha iyi anlaşılıyor.. Gezi Türkiye için pahalı ve iyi bir ders oldu. Ve Allah tuzak kazanların tuzağını başlarına geçirdi. Bizim için şer gibi gelen bir şeyin nasıl hayra dönüştüğünü gördük!
Birileri hâlâ, söz ve eylemleri ile aleyhlerinde hazırlanacak iddianameye kanıt üretmeye çalışan karakterler olarak görevleri başındalar. Twitter ve internet üzerinden telsiz haberleşmesi bir darbe girişiminin canlı tanıklığına dönüştü. Twitter artık eylemcilerin korkulu rüyası olacak gibi.. Divan oteli, eylemlerin logistik üssü, karargah merkezi, yabancı ajanların irtibat merkezi olarak görev yaptı mı, bu arada, soruşturmaların sonunda onu da öğreneceğiz.
Ergenekon ve Balyozdan daha büyük, 28 Şubat kadar büyük yeni bir dava, eşikte. Değil öldürmek, yakmak, yıkmak, kim kimin gömleğinin düğmesini kopartsak, haksız yere, hesabını vermeli.. Ama önce gerçek ortaya çıksın. Aramızdaki sanatçı, işadamı, gazeteci çevreci, insan hakları savunucusu geçinen ajan provokatörler deşifre oldu. Twitter bunu da başardı. Birileri ne kadar kolay bir şekilde bir Amerikan planının basit figüranları haline gelebildiler.. Şimdi herkes bir gözü ile dışarıya bakarken, öteki gözü ile kendi içine bakması gerek. Sağı-solu, Alevisi-Sünnisi, çevrecisi..
Erdoğan’ın İstanbul’da 1.250.000 kişi olduğu tahmin edilen mitingi, ardından 250.000 kişinin katıldığı stadiumdaki Türkçe olimpiyatlarındaki konuşması ve devam edecek kitlesel toplantılar, Türkiye’de yeni bir dönemin başladığını gösteriyor..
Yeni ultra postmodern darbe girişimi, yeni bir ihya ve inşa hareketine toparlanmaya, vesile olacağa benziyor.. Evdeki hesapları çarşıya uymadı. Selâm ve dua ile.."
**
Bu da benimki:
"Kanaat önderlerimize hatırlatırım; ABD’nin dostluğuna güvenip iş tutan işadamlarımıza, ABD dindarlar için bugünden sonra pek de güvenli bir yer değil.. " diyenden, ki bence zaten ABD hiçbir zaman müttefikimiz olmamalıydı o başka bir mesele, işlerin neden bu hale geldiğini uzun ve tutarlı bir şekilde açıklamasını beklerim. Çok iyiydiniz, hayırdır?
"Hatay/Reyhanlı’dan önce bomba Ankara’da patlatılacaktı." cümlesini kuran birinden, bu bombayı kimin patlattığını delilleriyle ve kaynaklarıyla ortaya koymasını beklerim.
"Yeni beşli çete kendini dışa vurdu: DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve TDB.." diyen birinden, sendika ve meslek odası kavramına bakışını ve bu konudaki kendi öngörülerini ifade etmesini beklerim.
"Aydın Doğan Mediası da.. " diyen birinden öncelikle "medya" demesini, sonra adı geçen medyanın RTE'nin sözünden ne şekilde çıktığını göstermesini isterim.
"Plan çalışmasına Türkiye’den de özel adamlar katıldılar ve plan uygulamaya kondu.." diyenden, "Ha yani çadırları yakanlar ajan mıydı, o zaman neden bunu 20 gün önce deşifre etmediniz de polisi bizim üzerimize saldınız?" sorusuna cevap vermesini şiddetle isterim.
"Hükümetin elinde dehşetli bilgiler ve belgeler var.. Türkiye bu toplumsal anomaliden kurtulabilmesi için tarihi bir fırsat elde etti." diyenden, bu belgelerin en azından niteliğinin ve kaynağının ifşasını isterim. Camide de grup seks yapmıştık (!) hatırlarsanız, görüntüleri vardı, ne oldu ona?
"Twitter ve internet üzerinden telsiz haberleşmesi bir darbe girişiminin canlı tanıklığına dönüştü. " diyenden, okunan beş milyar (?) tweet'ten nasıl bir darbe planı çıktığını açıklamasını beklerim. Ben size söyleyeyim, o tweet'lerde "Orada TOMA var dikkat, şurada plastik mermi kullanıyorlar, deniz gözlüğü olanı alıyorlamış ona göre, dostum eve dön bunlar bizi öldürmeye çıkmış" gibi şeyler vardı.
"Değil öldürmek, yakmak, yıkmak, kim kimin gömleğinin düğmesini kopartsak, haksız yere, hesabını vermeli.." diyenden, insanların kafasına nişan alan, dört kişiyi öldüren, Mustafa Sarı'nın ölmesine sebep olan kaza ortamını yaratan, 10 küsür kişinin gözünü kaybetmesine sebep olan, sayısını bilmediğim kadar ağır yaralı hale getiren, binlercesini yaralayan polisin ve onların emir verenlerinin ifşasını ve yargılanmalarının desteklemesini beklerim.
"Erdoğan’ın İstanbul’da 1.250.000 kişi olduğu tahmin edilen mitingi," ASHAHDHAHDHF öncelikle buna her şekilde gülerim. Sonra buna inanan kişiden Kazlıçeşme Meydanı'na, hadi 1.250.000 de değil, 1.000.000 kişiyi sığdırmasını içtenlikle ve bütün kalbimle isterim. Yok öyle bir dünya. Ayrıca o stadyum da 80 bin kişilik.
Ayrıca o logistik değil lojistik, ABD'ye bayrak açmışken dili buna uydurmamak komik görünüyor.
Ben tartışmaya girmek istemedikçe, inanılmaz şeyler olmaya devam ediyor ve konuşmadan duramıyorum. Şu an bu ortamın tek çapulcu/terörist/ajan-provokatör/dış mihrak/ruhunu satmış darbecisi sanırım benim. Bir piyanonun bile gözaltına alındığı memlekette benim terörist olmamdan daha doğal bir şey bulmak zor.
Fakat bunları söylemem gerek, çünkü "sokak" sırça fanuslardan göründüğü gibi, "gerçek budur" diye gözünüze sokulduğu ve sizin de büyük bir hevesle kabullendiğiniz gibi değil. "Provokatörlük faaliyetime" alet olmak istemiyorsanız gruptan çıkarılabilirim sorun değil. (Lisede dahil olduğun gruptan doktorada çıkarılacağını düşünmek, yaşasın hayatımızın son on yılı.) Ama siz "öteki tarafla" irtibatınızı koparmış olursunuz. Gerçi öyle bir kopuş sizin için ne kadar önemli, o ayrı mesele.
Ben artık derin bir sessizliğe gömülüyorum; tamamen kendimi korumak için. Daha çok işim var, "darbe" (!) yapacağım.
Aşkın gözü ne kadar da kör.
*
Saygılar,
Göksun.
19 Haziran 2013 Çarşamba
14 Haziran 2013 Cuma
Sağlık Bakanlığı hekimlerin peşinde!
Biraz önce Twitter'da, Sağlık Bakanlığı'nın İstanbul Tabip Odası'na gönderdiği yazı paylaşıldı. Buyrun:
Benim de aklıma, nacizane, üzerine vazife olmayan bir avukat olarak başka türlü sorular geldi. Bakanlığımızın affına sığınarak şu şekilde belirtmek istiyorum - sorular elbette artırılabilir, bunlar ilk anda çıkanlar:
1. Gezi Parkı eyleminin yasadışı olduğuna ilişkin dayanağınız nedir? Bu hareket anayasal hak kullanımı değil midir?
2. Eğer yasadışı eylemciler var ise, bunun tespiti nasıl yapılmaktadır? Bu konuda yargı kararı gerekmez mi?
3. Yaşam hakkının korunması, tek tek devletlerin anayasalarından da öte, doğrudan canlı olmakla ilgili bir temel hak değil midir?
4. Hekimlerin hastaları arasında ayrım yapabilmesi düşüncesinin temelinde yatan fikir nedir?
5. Gönüllü hekimlerin kendilerine gelen hastaları nasıl bir ayrıma tutmasını uygun görürdünüz?
6. Hasta bilgilerinin tarafınızla paylaşma zorunluluğunun sebebi ve dayanağı nedir?
Saygılarımla.
Av. Göksun Gökçe Göndermez
(İşbu yazı, İstanbul Eczacı Odası'nın avukatı tarafından fakat vekaleten değil asaleten yazılmıştır. Vekil sıfatıyla yazılacak olan yazılar için yönetim kurulu kararı gerekmektedir.)
*
Güncelleme:
Cuma günü arkadaşımız Av. Engin İsmail Köse, bakanlığa fakslanmak üzere aşağıdaki metni gönderdi bana. Biraz düzenledim, yani asıl yazanı değilse de editörü benim. Duyurmaya çalıştık, Katılımcı Avukatlar mail grubu, Twitter ve Facebook üzerinden o gün mesai bitimine kadar 55 imza toplayabildik. Saat 16:50 gibi de faksı gönderdim.
Sonradan isim eklemek isteyenler çok oldu fakat bundan sonra bireysel gönderilmesi daha uygun olur. Bakanlığın faksı: 0312 341 10 13
Faks göndermek istemeyenler için change.org'da açılmış imza kampanyası: http://www.change.org/petitions/gezipark%C4%B1-direni%C5%9Finde-yaral%C4%B1lar%C4%B1-tedavi-eden-doktorumadokunma-muezzinogludr?utm_campaign=signature_receipt&utm_medium=email&utm_source=share_petition
Ve işte o metin:
(Pardon, imzaların sadece bir kısmını almışım, tekrar ekleyemedim kusura bakmayın.)
Benim de aklıma, nacizane, üzerine vazife olmayan bir avukat olarak başka türlü sorular geldi. Bakanlığımızın affına sığınarak şu şekilde belirtmek istiyorum - sorular elbette artırılabilir, bunlar ilk anda çıkanlar:
1. Gezi Parkı eyleminin yasadışı olduğuna ilişkin dayanağınız nedir? Bu hareket anayasal hak kullanımı değil midir?
2. Eğer yasadışı eylemciler var ise, bunun tespiti nasıl yapılmaktadır? Bu konuda yargı kararı gerekmez mi?
3. Yaşam hakkının korunması, tek tek devletlerin anayasalarından da öte, doğrudan canlı olmakla ilgili bir temel hak değil midir?
4. Hekimlerin hastaları arasında ayrım yapabilmesi düşüncesinin temelinde yatan fikir nedir?
5. Gönüllü hekimlerin kendilerine gelen hastaları nasıl bir ayrıma tutmasını uygun görürdünüz?
6. Hasta bilgilerinin tarafınızla paylaşma zorunluluğunun sebebi ve dayanağı nedir?
Saygılarımla.
Av. Göksun Gökçe Göndermez
(İşbu yazı, İstanbul Eczacı Odası'nın avukatı tarafından fakat vekaleten değil asaleten yazılmıştır. Vekil sıfatıyla yazılacak olan yazılar için yönetim kurulu kararı gerekmektedir.)
*
Güncelleme:
Cuma günü arkadaşımız Av. Engin İsmail Köse, bakanlığa fakslanmak üzere aşağıdaki metni gönderdi bana. Biraz düzenledim, yani asıl yazanı değilse de editörü benim. Duyurmaya çalıştık, Katılımcı Avukatlar mail grubu, Twitter ve Facebook üzerinden o gün mesai bitimine kadar 55 imza toplayabildik. Saat 16:50 gibi de faksı gönderdim.
Sonradan isim eklemek isteyenler çok oldu fakat bundan sonra bireysel gönderilmesi daha uygun olur. Bakanlığın faksı: 0312 341 10 13
Faks göndermek istemeyenler için change.org'da açılmış imza kampanyası: http://www.change.org/petitions/gezipark%C4%B1-direni%C5%9Finde-yaral%C4%B1lar%C4%B1-tedavi-eden-doktorumadokunma-muezzinogludr?utm_campaign=signature_receipt&utm_medium=email&utm_source=share_petition
Ve işte o metin:
(Pardon, imzaların sadece bir kısmını almışım, tekrar ekleyemedim kusura bakmayın.)
Etiketler:
gezi parkı,
sağlık bakanlığı,
tabipler birliği,
tabipler odası
11 Haziran 2013 Salı
Alkol yasağı, yerel yönetimsizlik, savunmanın engellenmesi ve polis devleti. Hepsi bir arada.
(Bu yazının yarısındayken, Çağlayan Adliyesi'nde 49 avukat yerlerde sürüklenerek gözaltına alındı. Ben de kalktım adliyeye gittim, sonra geldim, şimdi devam ediyorum. Adliyeyi bıraktım çünkü akşam sınavım var. Ama bunu bitirmek istiyorum, çünkü içimdekini kusmazsam sınav kağıdına ağır küfürler yazıp vermem gerekecek.)
*
Arkadaşlar selam,
On beş gündür devam eden sokak direnişi için söylenecek çok fazla şey var. Fakat bunu şimdilik erteliyorum. Çünkü derli toplu bir metin çıkarmak, günlük işlere devam etmeye çalışırken çok mümkün değil. Yazı işini bir türlü "günlük işin kendisi" haline getiremedim, az profesyonel olaydım iyiydi.
Bugün yasal anlamda önemli gelişmeler var. Cumhurbaşkanın daha dün imzaladığı yasalar, alkol ve petrolle ilgili olanlar yani, bugün yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Petrol yasasını henüz okuyamadım, fakat alkol yasağını düzenleyen torba kanunla gelenleri özetlemeye çalıştım. Daha da özet geçmemi isterseniz, her satırında midem biraz daha bulandı.
Yalnız bu kanun TORBA, yani el attığı tek konu alkol değil. Aşağıda savunma ve sair haklara yönelik şeyler de var, lütfen bakın.
Eşantiyon filan da veremeyeceklermiş. Barlardan arakladığımız kapak açacaklarını çakmakları filan toplasanız bunlardan memlekette kalmaz be.
Özendirme meselesini ise hiç anlamadım. Mesela gittiğim konserlerde Efes olduğu zaman pek içmiyorum ben, Tuborg sevdiğimden. Özeniyor sayılmam yani bence. Kaldı ki şu güne kadar "hmmm etrafta Yeni Rakı görseli bulunduğuna göre derhal rakıya özenmeliyim" diyecek kadar gerizekalı bir toplum yerine konmayı da hak etmediğimizi düşünüyorum. Abi insan neden durduk yere bir şeye özensin ya, hasta mısınız?
Gerçi hasta olabilirsiniz aslında... Kadının omzunun görünmesinden tahrik olup "türbansız kadın penceresiz ev gibidir" diyen insanlarsanız eğer, her gördüğünüze özenmeniz de normal. Ama yine de, bize kendiniz gibi muamele etmenizin mantıklı açıklaması, hala yok - ben de kimden mantık bekliyorsam...
Bu arada unutmadan, mesela Leyla ile Mecnun'da bir üzüm muhabbeti var, malum. O ne olacak peki? O da mı gol değil?
Hemen sonraki fıkra, alkolün posta yoluyla satışını yasaklıyor. Muhtemelen telefonla sipariş alan satıcılar için düşündüler bunu ama, posta demiyoruz biz ona abicim, servis başka bir şey. Adamlar Türkçe de bilmiyor - neticede "posta" dendiği için serviste bir sıkıntı yok bence.
Mete, içkilerin kiralanabileceği görüşünde. Akşam gidip sabah iade edilmek üzere kiralıyorsun, sabah şişeyi boş getirirsen bedelini ödemen gerekiyor. Bence makul. Ben de vedia olabilir diye düşündüm, mesela Tekelci abimiz "Göksuncum ben akşam satamayacağım için, şişeler sende dursa olur mu?" diyebilir, reddedecek halim yok. Komşuyuz neticede. Sabah da eğer emanete hıyanet etmişsem, bedeli neyse öderim. Bu tamamen tekelci abimle benim aramda kişisel bir şey, bana "tekelciyle mahallelinin arası açılıyor" dedirtemezsiniz.
Öte yandan, ihraç amaçlı üretimlerde neden böyle bir yasak yok? Hani biz bu yasakları Avrupa'dan almıştık? Kendi yaptığınızdan mı utanıyorsunuz?
İşte şimdi, resmen klavyeye kusma isteği uyandıran bir madde geliyor arkadaşlar. Şimdi sakin olun ve elinizde ne varsa yavaşça bırakın, zira fırlatmak isteyebilirsiniz.
Belediyeden almıyor muyduk bunu, il özel idaresi nereden çıktı? Bilmiyorum. (Yanılıyorsam düzeltin.)
Belediye nedir? Halkın seçtiğidir.
İl özel idaresi nedir? Devletin atadığıdır.
Belediyenin ruhsat için POLİSE sorması nedir? Kolluk kim ya? Polis ne? Kimsin sen, doğru düzgün eğitim bile almamış herhangi bir vatandaşsın, ergenliğinden bu yana "itiraz edeni ez" mantığıyla var edilmiş, itaat etmek üzere sokaklara dağıtılan birisin. Bunu inkar edemezsin, "Benim de vicdanım var!" diyemezsin, neler yaptığını hepimiz gördük. Sen kimsin?
Belediyenin polisten görüş alması ne ya. Abi sıfat, tarif, ifade bulamıyorum, hala kalkıp "Ama 28 Şubat" diye ağlıyorsunuz, nasıl insanlarsınız siz ya. Hala kalkıp Tayyipçilik yapıyorsunuz, siz insansanız ben olmayayım ya. ("Neandertaller onurumuzdur" deyip deyip gülüyorum şimdi, iyice yandı devreler bende.)
*
İşte tam burada, kalkıp adliyeye gitmiştim. Ben gittiğimde arkadaşları götürmüşlerdi, yani polis şiddetine bizzat şahit olmadım. Fakat arkadaşlarımın çektiği video ve fotoğrafları gördüm.
KCK avukatları alındı, "Onlar zaten Kürtçü" dediniz. Çağdaş Hukukçular Derneği alındı, "kozmik oda zaten yeaa" dediniz. Şimdi alınanların böyle ortak bir alınma sebebi yok arkadaşlar, polise söyleyin sizi bir daha böyle "malzemesiz" koymasın.
Şimdi alınanlar, adliyede olup "faşizme karşı omuz omuza" diyen grup. Yani ulusalcı, yani Kürt, yani liberal... Hepsi. TKP'den de BDP'den de üyeler bulunan 49 kişi. Hayatını savunma hakkına vermiş olan 49 insan.
Sürüklenerek alınmışlar. Polis tarafından.
Bir avukat ablamız anlattı; duruşmadan çıkınca gözünün önünde bir meslektaşının yaka paça alındığını görmüş. Cübbesi yerlerde sürünüyormuş. Hemen fotoğrafını çekmiş, başsavcıyla görüşmeye gitmiş. Kapıdan POLİSLER almamış.
- Nereye?
- Başsavcıya.
- Neden? (SANA NE ULAN SEN KİMSİN)
- Şikayette bulunacağım.
- Bulunamazsın. Bak seni de alırım.
- Ne diyorsun sen ya, 25 yıllık avukatım ben, sen kimi alıyorsun? Sicil numaran ne senin?
- Sana ne.
...
Bu diyaloğun neticesini bilmiyorum ama ablamızı bugün (olayın anlatıldığı mail'den sonra) adliyede gördüm. Alınmamış neyse ki.
İşte polis dediğiniz böyle bir şey. Şimdi kanuna geri dönelim.
*
Senin inancın, beni ZERRE KADAR ilgilendirmiyor. İstersen, "peygamberin görmediği yaşı neyleyim"diyerek 63 yaşından sonra intihar et. İstemezsen kadınlarla temas etme, günah diye kola bile içme. Umrumda değil.
Peki benim içkimden sana ne? Eğer sen bana Boğaz'da rakı balık yaptırmayacaksan, ben de o camiyi orada istemiyorum, nasıl yapalım?
Ben sana zarar vereceksem, ayıkken de veririm endişen olmasın. Aklım buna yeter evelallah, yapay bir cesarete ihtiyacım yok. Bak mesela, sen ayıksın, ağzına zinhar alkol sürmezsin. Kim yaktı o çadırları? Kim dövdü o insanları? Tek bir insana 20 kişiyle kim girişti, tekme tokat? Keşke alkol alıp biraz rahatlasan canım ya, gerçekten bak. Hiç içmemişsindir muhtemelen, tek bi 30'luk yeter, çiçek gibi olursun.
Yalnız kanun koyucunun "müktesep hakka" olan saygısı gözlerimi yaşarttı. Mevcut yerlerde bu şart aranmayacaktır. Alkol lobisi faiz lobisinden güçlü çıktı beyler, Gezi'ye en baştan üç beş büyük otel ve restoran sahibi koysaymışız iyiymiş.
Yalnız bir madde daha var, ben onu çözemedim.
Nasıl yani, başkasına devrettiğim zaman alkol ruhsatım ve belgemi de devretmiş olmuyor muyum? Sadece kan hısmıma verirsem mi alkol işi devam edebiliyor?
Ay bir dakika, düşündükçe daha da mavi ekran veriyorum. Neyse siz anladınız meseleyi. Ayyaşlığın babadan oğula geçen bir saltanat halinde devamını istiyorlar demek ki. Keşke babamın bir tekeli olsaydı. Hemen devralır, üstüne de "Göndermez Tekel Bayii - Nesillerdir Süren Ayyaşlık..." yazdırırdım.
*
Gelelim bambaşka bir konuya.
Hukukçu olamayanlar için bir açıklamayla başlayalım. Şimdi arkadaşlar, normal bir hukuk devletinde, avukatın evi ve bürosu öyle gelişigüzel aranamaz. Bunun sebebi, avukatın imtiyazlı olması filan değildir. Avukatın işi savunma hakkının kullanılmasıdır, bu hakkın kullanılabilmesi için de müvekkile ait bilgilerin gizliliği esastır. Misal ben eğer seni devlete karşı savunuyorsam, senin hakkında devlete bilgi verebilir miyim? Düşünebiliyor musun böyle bir şeyi? Buraya kadar anlaştık mı?
Peki, en yakın örneklerini Çağdaş Hukukçular Derneği baskınında gördüğümüz üzere ne oldu, POLİSLER gelip avukatların işle ilgili dosya ve evraklarına el koydular. Yargılanan insanlara ait dosyalar ve bilgiler, sanki yemek tarifiymiş gibi alınıverdi. Sonra da kalkıp dendi ki efendim bu operasyon mesleki değildir, ÇHD'liler başka faaliyetlerinden dolayı alındılar.
İşte bugün, Vergi Usul Kanunu'nda bir değişiklik yapılmış ve avukatların "avukatlık veya dava vekilliği sıfatı dışındaki sıfatları dolayısıyla muttali oldukları ahval ve hususlar" mahremiyet kuralının istisnası haline getirilmiş.
Bunu da açıklayayım. Mesela ben sizi savunuyorum, devlete ya da başka herhangi birine karşı. Normal bir ülkede, sizin bana verdiğiniz bilgilerin TAMAMI gizlidir. Hele ki bir idari memur, bu bilgileri benden asla alamaz. Siz isterseniz verginin tillahını kaçırın, avukatınız kalkıp da bunu açık edemez. Çünkü avukatın işi sizi yargılamak değil savunmaktır.
Fakat yeni kanun diyor ki, hayır kardeşim, ben senin elindeki evraka bakarım. Ha siz eğer "avukatlık sıfatıyla alakasız evraklar diyor, anlamıyor musun!" derseniz, ona da cevabımız var. ÇHD'ye de öyle demişlerdi annem. Siz avukatsınız diye değil, teröristsiniz diye sabaha karşı ofislerini basıp, dava dosyalarını alıp, ifadelerini alırken teröre dair tek bir soru yöneltmediler. Ama sorduğun zaman, operasyonun avukatlıkla ilgisi yoktu. Bu da öyle uygulanacaktır. Polis girer, sen istediğin kadar "avukatım ben avukat!" de, dinlemez. Olaylar gelişir.
Bunun değerlendirmesini siz yapın. Eğer bana bilgi verecek olursanız, önce ofis dışında tarafsız bir bölgede buluşalım, buluşunca ilk işimiz kendimize ait özel bir dil geliştirmek olsun. Mesela ben diyeyim ki "Su çok güzel gelsene," siz anlayın ki "Gelecek celse tahliye bekliyoruz, sıkıntı yok." Eğer bana evrak vermeniz gerekirse de kapının önünde paspasın altına bırakın, ben de cevabımı apartmanın önündeki kaldırım taşının altına koyacağım.
*
Diyanet işleri Kur'an kursu öğrencilerine yurt pansiyon filan açacakmış artık, o da bu kanunda yazıyor. Hayırdır, Fethullah'ın okulları yetmedi mi, yoksa artık kulağı geçmeye mi karar verdiniz?
*
Haaah işte bir muhteşem maddeler silsilesi daha...
Arkadaşlar çok saçma göründüğünün farkındayım ama inanın durum bu: Artık belediyelerin gelirlerine belediyeler değil, bakanlar kurulu karar verecek.
Belediye Gelirleri Kanunu'ndaki "Belediye meclislerince takdir edilecektir" diye ifade edilen gelirlerin bazıları (belki de hepsi bilmiyorum) bakanlar kurulunun yetki alanına sokulmuş.
Yerel yönetimleri güçlendirmek bir yana, tamamen yok etme yolunda olmak. Her şey merkezden yapılsın, her şeye tek kişi karar versin, her deliğe tek adam karışsın. Umarım herkesin derdinden gerile gerile bir şeyler olur.
*
O kadar alkol, o kadar polis dedik. Bunları birleştirmesek olmazdı değil mi? Meclis de öyle düşünmüş.
Artık, trafikteki alkol muayenesi filan normal polis yapacak. Trafik polisiyle muhatap olmayacağız. Çünkü trafik polisinde gaz yok - sanırım. Yoksa neden onlardan alsınlar, o da polis neticede.
Fakat fıkrayı enteresan kılan şu ki, aynı maddenin devamında şöyle de bir şey var:
Tamam, diyelim ki "karşı çıkarsan adli tabibe götürürüm ama cezanı da keserim" diyorsun. Peki o zaman, iki yıl süreyle almak nedir? Belki götürdüğün zaman alkollü çıkmayacağım? Belki insan gibi istemediğin için sana tepki olarak reddediyorum? Polis ne derse yapmak zorundayız, çünkü o polis, biz sefil vatandaş. Biz okumadık, çalışmadık, yaşamadık, var olmadık, hep polis oldu ve yaptı. Yukarıda sorduğumu tekrar ediyorum, polis kim abi? Ultra vasıflı, son derece entelektüel, aydın, modern, insan haklarına saygılı ve demokrat, muhteşem insan muamelesi yapmayın şunlara ya. Gördük işte, kırmızılı kadın fotoğrafını hatırlayın, yerdeki vatandaşı ezmek için ayağını kaldırmış olanı, insanları saçından başından sürükleyeni ve doğrudan hedef alarak gaz bombası atanı, Ethem Sarısülük'ü vuranı... Gördük bunları. Neydi bunlar, emir kulluğu mu? Bırakın Allahaşkına ya, askerden çekmişsiniz vaktiyle, şimdi polisten çektiriyorsunuz. Bir de kalkıp mağduriyet edebiyatı yapıyorsunuz. Kininde, intikam duygusunda boğulasıcalar.
*
Mülkiyet hakkına geldik ama benim sınavım da yaklaştı, bir adamın keyfi yüzünden doktoram yanacak...
Neyse.
Kamulaştırma yapılmaksızın fiilen kamu hizmeti için kullanılan yerler için, kanun özetle "parası neyse verelim" diyor. Kamu adına tescil/terkin halinde buna ilişkin mahkeme kararını temyiz edemiyoruz, sadece bedel yönünden temyiz hakkımız var. Yani "malımı ver" yok, "paramı beğenmedim" var.
*
Son olarak, “Tütün içermeyen ancak tütün mamulünü taklit eder tarzda kullanılan her türlü nargile ve sigara, tütün ürünü kabul edilir.” diye bir ifade var. E-sigara bu kapsamda mı bilmiyorum ama öyle görünüyor. Kendini bırak, oyuncağını bile yasaklamış adamlar.
*
Benden şimdilik bu kadar, şimdi acil okula gidiyorum, lütfen beni affedin.
"Kurtuluş yok tek başına / Ya hep beraber, ya hiç birimiz."
Sevgiler ve saygılar,
Göksun.
*
Arkadaşlar selam,
On beş gündür devam eden sokak direnişi için söylenecek çok fazla şey var. Fakat bunu şimdilik erteliyorum. Çünkü derli toplu bir metin çıkarmak, günlük işlere devam etmeye çalışırken çok mümkün değil. Yazı işini bir türlü "günlük işin kendisi" haline getiremedim, az profesyonel olaydım iyiydi.
Bugün yasal anlamda önemli gelişmeler var. Cumhurbaşkanın daha dün imzaladığı yasalar, alkol ve petrolle ilgili olanlar yani, bugün yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Petrol yasasını henüz okuyamadım, fakat alkol yasağını düzenleyen torba kanunla gelenleri özetlemeye çalıştım. Daha da özet geçmemi isterseniz, her satırında midem biraz daha bulandı.
Yalnız bu kanun TORBA, yani el attığı tek konu alkol değil. Aşağıda savunma ve sair haklara yönelik şeyler de var, lütfen bakın.
"MADDE 6 – Alkollü içkilerin her ne surette olursa olsun reklamı ve tüketicilere yönelik tanıtımı yapılamaz. Bu ürünlerin kullanılmasını ve satışını özendiren veya teşvik eden kampanya, promosyon ve etkinlik yapılamaz. Ancak, münhasıran alkollü içkilerin uluslararası düzeyde tanıtımına yönelik ihtisas fuarları ile bilimsel yayın ve faaliyetler düzenlenebilir. Alkollü içkileri üreten, ithal eden ve pazarlayanlar, her ne surette olursa olsun hiçbir etkinliğe ürünlerinin marka, amblem ya da işaretlerini kullanarak destek olamazlar. Açık alkollü içki satışı yapmaya ilişkin izin belgesi olan işletmelerde servis amaçlı materyallerde marka, amblem ve logo kullanılabilir. Televizyonlarda yayınlanan dizi, film ve müzik kliplerinde alkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilemez.
Alkollü içkileri üretenler, ithal edenler ve pazarlayanlar her ne amaçla olursa olsun, teşvik, hediye, eşantiyon, promosyon veya bedelsiz olarak alkollü içki dağıtamazlar."Arkadaş ülkede zaten üç beş tane festival oluyor, onlara da kimin gittiği belli. Sonisphere'de mesela, ayranla mı kafa sallayacağız? Efes Pilsen artık ismini kullanamayacak, biz elimizde Beypazarı şişesiyle mi dolanacağız? Hayır şunu anlamıyorum, konsere festivale gitmenin asıl amacı bira içmek idiyse, gerizekalı mıyım ben 5 liralık bira için 500 liraya Roger Waters bileti alayım?
Eşantiyon filan da veremeyeceklermiş. Barlardan arakladığımız kapak açacaklarını çakmakları filan toplasanız bunlardan memlekette kalmaz be.
Özendirme meselesini ise hiç anlamadım. Mesela gittiğim konserlerde Efes olduğu zaman pek içmiyorum ben, Tuborg sevdiğimden. Özeniyor sayılmam yani bence. Kaldı ki şu güne kadar "hmmm etrafta Yeni Rakı görseli bulunduğuna göre derhal rakıya özenmeliyim" diyecek kadar gerizekalı bir toplum yerine konmayı da hak etmediğimizi düşünüyorum. Abi insan neden durduk yere bir şeye özensin ya, hasta mısınız?
Gerçi hasta olabilirsiniz aslında... Kadının omzunun görünmesinden tahrik olup "türbansız kadın penceresiz ev gibidir" diyen insanlarsanız eğer, her gördüğünüze özenmeniz de normal. Ama yine de, bize kendiniz gibi muamele etmenizin mantıklı açıklaması, hala yok - ben de kimden mantık bekliyorsam...
Bu arada unutmadan, mesela Leyla ile Mecnun'da bir üzüm muhabbeti var, malum. O ne olacak peki? O da mı gol değil?
"On sekiz yaşını doldurmamış kişiler, alkollü içkilerin üretiminde, pazarlanmasında, satışında ve açık sunumunda istihdam edilemez. Yasal düzenlemeler uyarınca gerçekleştirilen eğitim amaçlı çalışmalar bu hükmün dışındadır."Bu eğitim amaçları nedir bilmiyorum, fakat alkollü içki üreticileri veya satıcılarını, gençlere yönelik "Yaz dönemi barmenlik kursu" açmaya davet ediyorum. Bence fikir güzel beyler, bir düşünün isterseniz.
Hemen sonraki fıkra, alkolün posta yoluyla satışını yasaklıyor. Muhtemelen telefonla sipariş alan satıcılar için düşündüler bunu ama, posta demiyoruz biz ona abicim, servis başka bir şey. Adamlar Türkçe de bilmiyor - neticede "posta" dendiği için serviste bir sıkıntı yok bence.
"Alkollü içkiler, 22:00 ila 06:00 saatleri arasında perakende olarak satılamaz."Yani artık toptan alıyoruz gençler, her mahalleye bir toptancı pls
Mete, içkilerin kiralanabileceği görüşünde. Akşam gidip sabah iade edilmek üzere kiralıyorsun, sabah şişeyi boş getirirsen bedelini ödemen gerekiyor. Bence makul. Ben de vedia olabilir diye düşündüm, mesela Tekelci abimiz "Göksuncum ben akşam satamayacağım için, şişeler sende dursa olur mu?" diyebilir, reddedecek halim yok. Komşuyuz neticede. Sabah da eğer emanete hıyanet etmişsem, bedeli neyse öderim. Bu tamamen tekelci abimle benim aramda kişisel bir şey, bana "tekelciyle mahallelinin arası açılıyor" dedirtemezsiniz.
"Alkollü içkiler, tüketilmek veya beraberinde götürülmek üzere on sekiz yaşını doldurmamış kişilere satılamaz veya sunulamaz."Bir kere zaten satılamıyordu, Amerika'yı elli kere keşfetmenin alemi yok. Sunulamaz kısmını ise Allahını seven açıklasın, napalım tekellerde alkollü içecekler için ayrı birer oda kurup vatandaşı oraya kimlik kontrolüyle mi alalım? Manyak mısınız siz ya, tekelcinin cips almaya giden sabi sübyana "Al ban senin de hoşuna gidecek" diye içki sunduğunu mu düşünüyorsunuz? Nasıl kafalar bunlar, inanılır gibi değil, artık gerizekalı bile değil direkt sapık muamelesi yapıyorlar. He annem, sen çocuğunu bakkala gönderdiğinde önce alkol sunup sonra... Yalnız o işler bakkallarda değil memleketin cezaevlerinde, hatta yer yer aile içlerinde oluyor, bilmem bunu biliyor musun? Bakkala göndermediğin kızını 10-15 yaşına kocaya satarken aklın nerede, var mı buna cevabın?
"Alkollü içkiler, işletme dışından görülecek şekilde perakende olarak satışa arz edilemez."Nerenin alkol satıp nerenin satmadığını, koklayarak bulacağız artık herhalde. Evrime katkı +rep.
"Alkollü içkilerin marka, tanıtıcı ve ayırt edici hiçbir işareti, alkolsüz içki ve sair ürünlerde; alkolsüz içki ve sair ürünlerin marka, tanıtıcı ve ayırt edici hiçbir işareti de alkollü içkilerde kullanılamaz. Ancak, ihraç amaçlı üretilenlerde bu fıkra hükmü uygulanmaz."Bir dakika, alkollü olan/olmayan bir şey, neden kendini öteki türlü göstersin ki? Ben şimdiye kadar hiç böyle bir duruma rastlamadım - belki denk gelmemişimdir. Bu "çakallık" nereden aklınıza geldi kuzum?
Öte yandan, ihraç amaçlı üretimlerde neden böyle bir yasak yok? Hani biz bu yasakları Avrupa'dan almıştık? Kendi yaptığınızdan mı utanıyorsunuz?
"6 ncı maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen yasağa aykırı hareket edilmesi sonucunda çocuğun sağlığının tehlikeye sokulması hâlinde, fail hakkında ayrıca 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun “Sağlık için tehlikeli madde temini” başlıklı 194 üncü maddesi hükmüne göre cezaya hükmolunur."Şeyi diyor, çocuğa sunulma yasağını. Canım ya, çocukları bu kadar düşünüyor olman gözlerimi yaşarttı. Seni, o konuda yazdığım paragrafa geri gönderiyorum. Yüz kere filan oku, belki azıcık anlarsın. (Şu an derin nefes alıyor ve içimden sayı sayıyorum, biliyor musun.)
İşte şimdi, resmen klavyeye kusma isteği uyandıran bir madde geliyor arkadaşlar. Şimdi sakin olun ve elinizde ne varsa yavaşça bırakın, zira fırlatmak isteyebilirsiniz.
“MADDE 9 – Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumundan satış belgesi almak isteyenlerin, öncelikle belediye veya il özel idaresinden iş yeri açma ruhsatı ya da Kültür ve Turizm Bakanlığından turizm belgesi almaları zorunludur. Tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satmak isteyenlerin, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumundan satış belgesi almaları zorunludur. Belediye veya il özel idaresi, ruhsat vermeden önce, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünü alır. Kolluk kuvveti görüşünü yedi gün içinde verir.İşyeri açma ruhsatını kim veriyor? Belediye VEYA il özel idaresi.
Belediyeden almıyor muyduk bunu, il özel idaresi nereden çıktı? Bilmiyorum. (Yanılıyorsam düzeltin.)
Belediye nedir? Halkın seçtiğidir.
İl özel idaresi nedir? Devletin atadığıdır.
Belediyenin ruhsat için POLİSE sorması nedir? Kolluk kim ya? Polis ne? Kimsin sen, doğru düzgün eğitim bile almamış herhangi bir vatandaşsın, ergenliğinden bu yana "itiraz edeni ez" mantığıyla var edilmiş, itaat etmek üzere sokaklara dağıtılan birisin. Bunu inkar edemezsin, "Benim de vicdanım var!" diyemezsin, neler yaptığını hepimiz gördük. Sen kimsin?
Belediyenin polisten görüş alması ne ya. Abi sıfat, tarif, ifade bulamıyorum, hala kalkıp "Ama 28 Şubat" diye ağlıyorsunuz, nasıl insanlarsınız siz ya. Hala kalkıp Tayyipçilik yapıyorsunuz, siz insansanız ben olmayayım ya. ("Neandertaller onurumuzdur" deyip deyip gülüyorum şimdi, iyice yandı devreler bende.)
*
İşte tam burada, kalkıp adliyeye gitmiştim. Ben gittiğimde arkadaşları götürmüşlerdi, yani polis şiddetine bizzat şahit olmadım. Fakat arkadaşlarımın çektiği video ve fotoğrafları gördüm.
KCK avukatları alındı, "Onlar zaten Kürtçü" dediniz. Çağdaş Hukukçular Derneği alındı, "kozmik oda zaten yeaa" dediniz. Şimdi alınanların böyle ortak bir alınma sebebi yok arkadaşlar, polise söyleyin sizi bir daha böyle "malzemesiz" koymasın.
Şimdi alınanlar, adliyede olup "faşizme karşı omuz omuza" diyen grup. Yani ulusalcı, yani Kürt, yani liberal... Hepsi. TKP'den de BDP'den de üyeler bulunan 49 kişi. Hayatını savunma hakkına vermiş olan 49 insan.
Sürüklenerek alınmışlar. Polis tarafından.
Bir avukat ablamız anlattı; duruşmadan çıkınca gözünün önünde bir meslektaşının yaka paça alındığını görmüş. Cübbesi yerlerde sürünüyormuş. Hemen fotoğrafını çekmiş, başsavcıyla görüşmeye gitmiş. Kapıdan POLİSLER almamış.
- Nereye?
- Başsavcıya.
- Neden? (SANA NE ULAN SEN KİMSİN)
- Şikayette bulunacağım.
- Bulunamazsın. Bak seni de alırım.
- Ne diyorsun sen ya, 25 yıllık avukatım ben, sen kimi alıyorsun? Sicil numaran ne senin?
- Sana ne.
...
Bu diyaloğun neticesini bilmiyorum ama ablamızı bugün (olayın anlatıldığı mail'den sonra) adliyede gördüm. Alınmamış neyse ki.
İşte polis dediğiniz böyle bir şey. Şimdi kanuna geri dönelim.
*
"Bu Kanun kapsamına giren ürünlerin perakende veya açık olarak satışının yapıldığı yerler ile örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenci yurtları ve ibadethaneler arasında kapıdan kapıya en az yüz metre mesafenin bulunması zorunludur. Bu fıkradaki mesafe şartı turizm belgeli işletmeler için uygulanmaz.
Mesafe şartı, satış belgesinin verildiği tarih itibarıyla aranır."Şimdi bak, içimdeki lafların hepsini saysam buradan Ay'a yol olur ama ben sakin sakin anlatacağım.
Senin inancın, beni ZERRE KADAR ilgilendirmiyor. İstersen, "peygamberin görmediği yaşı neyleyim"diyerek 63 yaşından sonra intihar et. İstemezsen kadınlarla temas etme, günah diye kola bile içme. Umrumda değil.
Peki benim içkimden sana ne? Eğer sen bana Boğaz'da rakı balık yaptırmayacaksan, ben de o camiyi orada istemiyorum, nasıl yapalım?
Ben sana zarar vereceksem, ayıkken de veririm endişen olmasın. Aklım buna yeter evelallah, yapay bir cesarete ihtiyacım yok. Bak mesela, sen ayıksın, ağzına zinhar alkol sürmezsin. Kim yaktı o çadırları? Kim dövdü o insanları? Tek bir insana 20 kişiyle kim girişti, tekme tokat? Keşke alkol alıp biraz rahatlasan canım ya, gerçekten bak. Hiç içmemişsindir muhtemelen, tek bi 30'luk yeter, çiçek gibi olursun.
Yalnız kanun koyucunun "müktesep hakka" olan saygısı gözlerimi yaşarttı. Mevcut yerlerde bu şart aranmayacaktır. Alkol lobisi faiz lobisinden güçlü çıktı beyler, Gezi'ye en baştan üç beş büyük otel ve restoran sahibi koysaymışız iyiymiş.
Yalnız bir madde daha var, ben onu çözemedim.
"9 uncu maddenin ikinci fıkrası, bu maddenin yayımı tarihinden önce iş yeri açma ruhsatı ve satış belgesi almış işletmeler için uygulanmaz. Bu işletme sahipleri işletmelerini birinci ve ikinci derece kan hısımlarına devredebilir."diyor. İkinci fıkra, yukarıdaki en az 100 metre fıkrası. Şimdi onun hemen altında açıkça, "satış belgesinin verildiği tarihte aranır" diyor. Yani buradan benim anladığım, eğer zaten satabiliyorduysan buna devam edebilirsin. Fakat burada da diyor ki, yayın tarihinden önce belgeyi aldıysan, işletmeni kan hısımlarına devredebilirsin.
Nasıl yani, başkasına devrettiğim zaman alkol ruhsatım ve belgemi de devretmiş olmuyor muyum? Sadece kan hısmıma verirsem mi alkol işi devam edebiliyor?
Ay bir dakika, düşündükçe daha da mavi ekran veriyorum. Neyse siz anladınız meseleyi. Ayyaşlığın babadan oğula geçen bir saltanat halinde devamını istiyorlar demek ki. Keşke babamın bir tekeli olsaydı. Hemen devralır, üstüne de "Göndermez Tekel Bayii - Nesillerdir Süren Ayyaşlık..." yazdırırdım.
*
Gelelim bambaşka bir konuya.
Hukukçu olamayanlar için bir açıklamayla başlayalım. Şimdi arkadaşlar, normal bir hukuk devletinde, avukatın evi ve bürosu öyle gelişigüzel aranamaz. Bunun sebebi, avukatın imtiyazlı olması filan değildir. Avukatın işi savunma hakkının kullanılmasıdır, bu hakkın kullanılabilmesi için de müvekkile ait bilgilerin gizliliği esastır. Misal ben eğer seni devlete karşı savunuyorsam, senin hakkında devlete bilgi verebilir miyim? Düşünebiliyor musun böyle bir şeyi? Buraya kadar anlaştık mı?
Peki, en yakın örneklerini Çağdaş Hukukçular Derneği baskınında gördüğümüz üzere ne oldu, POLİSLER gelip avukatların işle ilgili dosya ve evraklarına el koydular. Yargılanan insanlara ait dosyalar ve bilgiler, sanki yemek tarifiymiş gibi alınıverdi. Sonra da kalkıp dendi ki efendim bu operasyon mesleki değildir, ÇHD'liler başka faaliyetlerinden dolayı alındılar.
İşte bugün, Vergi Usul Kanunu'nda bir değişiklik yapılmış ve avukatların "avukatlık veya dava vekilliği sıfatı dışındaki sıfatları dolayısıyla muttali oldukları ahval ve hususlar" mahremiyet kuralının istisnası haline getirilmiş.
Bunu da açıklayayım. Mesela ben sizi savunuyorum, devlete ya da başka herhangi birine karşı. Normal bir ülkede, sizin bana verdiğiniz bilgilerin TAMAMI gizlidir. Hele ki bir idari memur, bu bilgileri benden asla alamaz. Siz isterseniz verginin tillahını kaçırın, avukatınız kalkıp da bunu açık edemez. Çünkü avukatın işi sizi yargılamak değil savunmaktır.
Fakat yeni kanun diyor ki, hayır kardeşim, ben senin elindeki evraka bakarım. Ha siz eğer "avukatlık sıfatıyla alakasız evraklar diyor, anlamıyor musun!" derseniz, ona da cevabımız var. ÇHD'ye de öyle demişlerdi annem. Siz avukatsınız diye değil, teröristsiniz diye sabaha karşı ofislerini basıp, dava dosyalarını alıp, ifadelerini alırken teröre dair tek bir soru yöneltmediler. Ama sorduğun zaman, operasyonun avukatlıkla ilgisi yoktu. Bu da öyle uygulanacaktır. Polis girer, sen istediğin kadar "avukatım ben avukat!" de, dinlemez. Olaylar gelişir.
Bunun değerlendirmesini siz yapın. Eğer bana bilgi verecek olursanız, önce ofis dışında tarafsız bir bölgede buluşalım, buluşunca ilk işimiz kendimize ait özel bir dil geliştirmek olsun. Mesela ben diyeyim ki "Su çok güzel gelsene," siz anlayın ki "Gelecek celse tahliye bekliyoruz, sıkıntı yok." Eğer bana evrak vermeniz gerekirse de kapının önünde paspasın altına bırakın, ben de cevabımı apartmanın önündeki kaldırım taşının altına koyacağım.
*
Diyanet işleri Kur'an kursu öğrencilerine yurt pansiyon filan açacakmış artık, o da bu kanunda yazıyor. Hayırdır, Fethullah'ın okulları yetmedi mi, yoksa artık kulağı geçmeye mi karar verdiniz?
*
Haaah işte bir muhteşem maddeler silsilesi daha...
Arkadaşlar çok saçma göründüğünün farkındayım ama inanın durum bu: Artık belediyelerin gelirlerine belediyeler değil, bakanlar kurulu karar verecek.
Belediye Gelirleri Kanunu'ndaki "Belediye meclislerince takdir edilecektir" diye ifade edilen gelirlerin bazıları (belki de hepsi bilmiyorum) bakanlar kurulunun yetki alanına sokulmuş.
Yerel yönetimleri güçlendirmek bir yana, tamamen yok etme yolunda olmak. Her şey merkezden yapılsın, her şeye tek kişi karar versin, her deliğe tek adam karışsın. Umarım herkesin derdinden gerile gerile bir şeyler olur.
*
O kadar alkol, o kadar polis dedik. Bunları birleştirmesek olmazdı değil mi? Meclis de öyle düşünmüş.
Artık, trafikteki alkol muayenesi filan normal polis yapacak. Trafik polisiyle muhatap olmayacağız. Çünkü trafik polisinde gaz yok - sanırım. Yoksa neden onlardan alsınlar, o da polis neticede.
"Kişinin yaralanmalı veya ölümlü ya da kollukça müdahil olunan maddi hasarlı trafik kazasına karışması hâlinde, ikinci fıkrada belirtilen muayeneye tabi tutulması zorunludur. Teknik cihaz ile yapılan ölçüme itiraz eden veya bu cihaz ile ölçüm yapılmasına müsaade etmeyen bu sürücüler, en yakın adli tıp kurumuna veya adli tabipliğe veya Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kuruluşlarına götürülerek uyuşturucu veya uyarıcı madde ya da alkol tespitinde kullanılmak üzere vücutlarından kan, tükürük veya idrar gibi örnekler alınır."İkinci fıkra dediği, uyuşturucu / uyarıcı madde tespiti için kollukça teknik cihazların kullanılabilmesi. Bu cihazların ne olduğunu bilmiyoruz şimdilik, üfletmek dışında başka bir şey yapabilecek de olabilirler.
Fakat fıkrayı enteresan kılan şu ki, aynı maddenin devamında şöyle de bir şey var:
"Uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin kullanılıp kullanılmadığı ya da alkolün kandaki miktarını tespit amacıyla, kollukça teknik cihazlar kullanılmasını kabul etmeyen sürücülere 2000 Türk Lirası idari para cezası verilir ve sürücü belgesi iki yıl süreyle geri alınır."E hani adli tabipliğe gidiyorduk? Ya siz yazdığınız kanunu sonradan okumuyor musunuz, aklınıza ne geldiyse yazılarak mı çıkıyor bu metinler? Aynı maddede iki farklı şey nasıl olur?
Tamam, diyelim ki "karşı çıkarsan adli tabibe götürürüm ama cezanı da keserim" diyorsun. Peki o zaman, iki yıl süreyle almak nedir? Belki götürdüğün zaman alkollü çıkmayacağım? Belki insan gibi istemediğin için sana tepki olarak reddediyorum? Polis ne derse yapmak zorundayız, çünkü o polis, biz sefil vatandaş. Biz okumadık, çalışmadık, yaşamadık, var olmadık, hep polis oldu ve yaptı. Yukarıda sorduğumu tekrar ediyorum, polis kim abi? Ultra vasıflı, son derece entelektüel, aydın, modern, insan haklarına saygılı ve demokrat, muhteşem insan muamelesi yapmayın şunlara ya. Gördük işte, kırmızılı kadın fotoğrafını hatırlayın, yerdeki vatandaşı ezmek için ayağını kaldırmış olanı, insanları saçından başından sürükleyeni ve doğrudan hedef alarak gaz bombası atanı, Ethem Sarısülük'ü vuranı... Gördük bunları. Neydi bunlar, emir kulluğu mu? Bırakın Allahaşkına ya, askerden çekmişsiniz vaktiyle, şimdi polisten çektiriyorsunuz. Bir de kalkıp mağduriyet edebiyatı yapıyorsunuz. Kininde, intikam duygusunda boğulasıcalar.
*
Mülkiyet hakkına geldik ama benim sınavım da yaklaştı, bir adamın keyfi yüzünden doktoram yanacak...
Neyse.
Kamulaştırma yapılmaksızın fiilen kamu hizmeti için kullanılan yerler için, kanun özetle "parası neyse verelim" diyor. Kamu adına tescil/terkin halinde buna ilişkin mahkeme kararını temyiz edemiyoruz, sadece bedel yönünden temyiz hakkımız var. Yani "malımı ver" yok, "paramı beğenmedim" var.
*
Son olarak, “Tütün içermeyen ancak tütün mamulünü taklit eder tarzda kullanılan her türlü nargile ve sigara, tütün ürünü kabul edilir.” diye bir ifade var. E-sigara bu kapsamda mı bilmiyorum ama öyle görünüyor. Kendini bırak, oyuncağını bile yasaklamış adamlar.
*
Benden şimdilik bu kadar, şimdi acil okula gidiyorum, lütfen beni affedin.
"Kurtuluş yok tek başına / Ya hep beraber, ya hiç birimiz."
Sevgiler ve saygılar,
Göksun.
Etiketler:
alkol yasağı,
ehliyet
25 Mayıs 2013 Cumartesi
Ertesi gün hapında reçete zorunluluğunun aslı astarı
Ekşisözlük'te, ertesi gün hapının reçeteye bağlandığına dair bir başlık gördüm. Habere tıkladım, sadece bu ilaçtan bahsedilmiş. Fakat hadise eskiye dayanan ve rezalet dolu bir kavgaya dayanıyor.
Özel olarak bu ilaçla ilgili bir düzenleme var mı bilmiyorum. Fakat reçeteye tabi olma meselesi şudur:
Türkiye'de aslında büt-tün ilaçlar reçeteye tabidir ve bu hep böyleydi. (bkz. 6197 sayılı Kanun madde bilmemkaç. Tatil günü kanun karıştırmayayım şimdi.) Aslında bunları hiçbir zaman reçetesiz alamamamız gerekiyordu. Fakat bunun kontrolü hiçbir zaman yapılmadığı için, böyle sorunlarımız da hiç olmadı. Sadece "renkli reçeteli" yani kabaca "uyuşturucu/uyarıcı" ilaçlar için reçete şarttı. Bu reçetelerin ve ilaçların tamamını bilmiyorum ama alı var moru var turuncusu var.
Sonra birtakım ampuller düşündüler ki, madem ilaçlar böyle rahat rahat satılıyor, biz bunları marketlerde de satalım. For You'lar işte bu kafayla başladı. Amerika'daki marketlere özenildi. Bir reyonda elma armut, öbür reyonda kimyasal ilaç satalım istediler. Tabii eczacı odaları ayaklandı, "olur mu lan öyle şey, ilaç dediğin aslında bildiğin zehirdir, marketteki adam ne anlar ilaç satmaktan? Hasta bize bu işlerden anlıyoruz diye geliyor, bakkaldan ilaç mı alınır" diyerek şiddetle itiraz ettiler - ki haklılardı. (Bu arada, "ilaç zehirdir" söylemi bana ait değil, eczacılık fakültesinde böyle öğretiyorlarmış, farmakolojinin büyükbaşlarından birininmiş. Ben eczacıların yalancısıyım.)
Bu süreçte, "kontrole tabi ilaç" zamazingosu geldi. (Daha önceden de var mıydı bilmiyorum ama etkinliği bu süreçte arttı, bundan eminim.) Yani bu renkli reçetelere değil normal bildiğimiz "beyaz" reçetelere yazılan bazı ilaçlar da kontrol edilmeye başlandı. Bu şu demektir, eğer eczane "kontrole tabi" bir ilaç sattıysa, yapılan denetimde bunun reçetesini sunmak zorundadır. Mesela A-ferin bunlardan biridir, kafanıza göre gidip alamazsınız. Biliyorsunuz, yakın geçmişte Tylol-hot, Nurofen filan gibi resmen kendileriyle birlikte yaşadığımız ilaçlar da bu kapsama alındı. Tylol-hot'ın üreticisi Nobel İlaç bu işten nasıl etkileniyor bilmiyorum, açıkçası kendileri için endişeliyim. Adamların en büyük ürünleri bu çünkü.
Derken bu da kesmedi, OTC denen bir nane çıktı. Açılımı "over the counter" ve Türkçe'de de tezgahüstü olarak kullanılıyor. Özetle "reçetesiz ilaç" gibi bir şey. Yine ilaç, yine Sağlık Bakanlığı'ndan ruhsatlanıyor, ama eczanelerde satılması şartı aranmıyor. Tabii eczacılar buna da karşı çıktı, "OTC dediğin şey de ilaçtır nihayetinde, marketlerde satılamaz" diye. Yani bu kavga yıllardır sürüyor, yeni değil.
Sonra n'aptı devlet, işte bu yeni... Birkaç aydır, eczaneleri çılgınca denetlemeye başladı. Bin yıldır mevzuatta olan ama kimsenin aklına getirmediği "reçeteye bağlılık" kuralının peşine düştü. Eczanelerden reçete sorar, gösteremeyene ceza verir oldu. Eczacılar da bastılar yaygarayı, ilaçlar reçeteye bağlandı diye. Hayır abilerim ablalarım, onlar reçeteye hep bağlıydı. Sadece bu kural hiç uygulanmamaktan adeta kadük olmuştu.
Şimdi eczacı odaları, bu işe ne diyeceklerini kestiremiyorlar. "Reçetesiz satabilmeliyiz" deseler, o zaman devlet de diyecek ki madem reçete aranmayacaktı, benim marketimden ne istiyorsun? Yok eğer reçete şart deseler, bu kez kendi ayaklarına sıkmış olacaklar. Reçete kontrolü yeni bir idari karar olmadığı için buna karşı direkt dava açmak gibi bir imkan da yok. Yani durum hassas; devlet çok ince oynadı.
Yani sorun, mevcut eczanelerin kökünün kazınmak istenmesi. Zaten kamu kurumu iskontoları, stok zararları, katılım payı tahsilatı filan derken meslek çok zorlaştı. Kanunu değiştirip eczacıların istedikleri yerde eczane açma haklarını da ellerinden aldılar. En son EBS denen bir sistem getirdiler, TEB Efendi sisteme kayıt olmayana eczacılık yaptırmama hakkını elde etti. Meslek zaten yalan ziyan olmuş durumdayken bir de bu çıktı. (Evet, EBS'yi TEB getirdi, bunda eczacı odalarının hiçbir dahli yok. Uzun hikaye ama anlatamam çünkü davası olacak.)
Şimdi siz diyeceksiniz ki, "Vaktiyle çok kazanmadı mı bu eczacı milleti, oh olsun." Evet çok kazandılar ve şu rezalete rağmen hala bir sürü meslek mensubundan daha çok kazanıyorlar. Fakat mesele kazanç miktarı değil. Mesleklerin hükümet tarafından düşman bellenmesi.
Eczacılar ağlıyor, doktorlar mutsuz, avukatlar zaten cezaevinde. Yani ya devlet memuru olacağız ya esnaf, ortası yok. Diğer serbest meslek mensuplarını bilmiyorum ama sıra onlara da gelecektir, endişeleri olmasın.
Aman hasta olmayın, çünkü doktora gitsen bir dert gitmesen ayrı dert.
Öperim,
Göksun
Özel olarak bu ilaçla ilgili bir düzenleme var mı bilmiyorum. Fakat reçeteye tabi olma meselesi şudur:
Türkiye'de aslında büt-tün ilaçlar reçeteye tabidir ve bu hep böyleydi. (bkz. 6197 sayılı Kanun madde bilmemkaç. Tatil günü kanun karıştırmayayım şimdi.) Aslında bunları hiçbir zaman reçetesiz alamamamız gerekiyordu. Fakat bunun kontrolü hiçbir zaman yapılmadığı için, böyle sorunlarımız da hiç olmadı. Sadece "renkli reçeteli" yani kabaca "uyuşturucu/uyarıcı" ilaçlar için reçete şarttı. Bu reçetelerin ve ilaçların tamamını bilmiyorum ama alı var moru var turuncusu var.
Sonra birtakım ampuller düşündüler ki, madem ilaçlar böyle rahat rahat satılıyor, biz bunları marketlerde de satalım. For You'lar işte bu kafayla başladı. Amerika'daki marketlere özenildi. Bir reyonda elma armut, öbür reyonda kimyasal ilaç satalım istediler. Tabii eczacı odaları ayaklandı, "olur mu lan öyle şey, ilaç dediğin aslında bildiğin zehirdir, marketteki adam ne anlar ilaç satmaktan? Hasta bize bu işlerden anlıyoruz diye geliyor, bakkaldan ilaç mı alınır" diyerek şiddetle itiraz ettiler - ki haklılardı. (Bu arada, "ilaç zehirdir" söylemi bana ait değil, eczacılık fakültesinde böyle öğretiyorlarmış, farmakolojinin büyükbaşlarından birininmiş. Ben eczacıların yalancısıyım.)
Bu süreçte, "kontrole tabi ilaç" zamazingosu geldi. (Daha önceden de var mıydı bilmiyorum ama etkinliği bu süreçte arttı, bundan eminim.) Yani bu renkli reçetelere değil normal bildiğimiz "beyaz" reçetelere yazılan bazı ilaçlar da kontrol edilmeye başlandı. Bu şu demektir, eğer eczane "kontrole tabi" bir ilaç sattıysa, yapılan denetimde bunun reçetesini sunmak zorundadır. Mesela A-ferin bunlardan biridir, kafanıza göre gidip alamazsınız. Biliyorsunuz, yakın geçmişte Tylol-hot, Nurofen filan gibi resmen kendileriyle birlikte yaşadığımız ilaçlar da bu kapsama alındı. Tylol-hot'ın üreticisi Nobel İlaç bu işten nasıl etkileniyor bilmiyorum, açıkçası kendileri için endişeliyim. Adamların en büyük ürünleri bu çünkü.
Derken bu da kesmedi, OTC denen bir nane çıktı. Açılımı "over the counter" ve Türkçe'de de tezgahüstü olarak kullanılıyor. Özetle "reçetesiz ilaç" gibi bir şey. Yine ilaç, yine Sağlık Bakanlığı'ndan ruhsatlanıyor, ama eczanelerde satılması şartı aranmıyor. Tabii eczacılar buna da karşı çıktı, "OTC dediğin şey de ilaçtır nihayetinde, marketlerde satılamaz" diye. Yani bu kavga yıllardır sürüyor, yeni değil.
Sonra n'aptı devlet, işte bu yeni... Birkaç aydır, eczaneleri çılgınca denetlemeye başladı. Bin yıldır mevzuatta olan ama kimsenin aklına getirmediği "reçeteye bağlılık" kuralının peşine düştü. Eczanelerden reçete sorar, gösteremeyene ceza verir oldu. Eczacılar da bastılar yaygarayı, ilaçlar reçeteye bağlandı diye. Hayır abilerim ablalarım, onlar reçeteye hep bağlıydı. Sadece bu kural hiç uygulanmamaktan adeta kadük olmuştu.
Şimdi eczacı odaları, bu işe ne diyeceklerini kestiremiyorlar. "Reçetesiz satabilmeliyiz" deseler, o zaman devlet de diyecek ki madem reçete aranmayacaktı, benim marketimden ne istiyorsun? Yok eğer reçete şart deseler, bu kez kendi ayaklarına sıkmış olacaklar. Reçete kontrolü yeni bir idari karar olmadığı için buna karşı direkt dava açmak gibi bir imkan da yok. Yani durum hassas; devlet çok ince oynadı.
Yani sorun, mevcut eczanelerin kökünün kazınmak istenmesi. Zaten kamu kurumu iskontoları, stok zararları, katılım payı tahsilatı filan derken meslek çok zorlaştı. Kanunu değiştirip eczacıların istedikleri yerde eczane açma haklarını da ellerinden aldılar. En son EBS denen bir sistem getirdiler, TEB Efendi sisteme kayıt olmayana eczacılık yaptırmama hakkını elde etti. Meslek zaten yalan ziyan olmuş durumdayken bir de bu çıktı. (Evet, EBS'yi TEB getirdi, bunda eczacı odalarının hiçbir dahli yok. Uzun hikaye ama anlatamam çünkü davası olacak.)
Şimdi siz diyeceksiniz ki, "Vaktiyle çok kazanmadı mı bu eczacı milleti, oh olsun." Evet çok kazandılar ve şu rezalete rağmen hala bir sürü meslek mensubundan daha çok kazanıyorlar. Fakat mesele kazanç miktarı değil. Mesleklerin hükümet tarafından düşman bellenmesi.
Eczacılar ağlıyor, doktorlar mutsuz, avukatlar zaten cezaevinde. Yani ya devlet memuru olacağız ya esnaf, ortası yok. Diğer serbest meslek mensuplarını bilmiyorum ama sıra onlara da gelecektir, endişeleri olmasın.
Aman hasta olmayın, çünkü doktora gitsen bir dert gitmesen ayrı dert.
Öperim,
Göksun
Etiketler:
eczacılık kanunu,
eczacının hukuku,
ertesi gün hapı,
reçetesiz ilaç,
resmi gazete,
türk eczacıları birliği
13 Mayıs 2013 Pazartesi
Resmi Gazete: Saplar, samanlar ve ayıramayan hakimler...
Selam,
Dünkü Resmi Gazete'de bir şeylerin iptali kararı filan yok, ama güzel ülkemizdeki yargı mensubu kafasını çok güzel özetleyen başvurular var.
İlk red kararına konu olan başvurumuz, Yargıtay 22. Dairesi'nden gelmiş.
22. Daire henüz birkaç yıllık. Eskiden işe iade ve iş sözleşmesi alacağı davalarının tamamı 9. Daire'ye gidiyorken, şimdi bir kısmı 22'ye gidiyor - hangileri bilmiyorum. Tam buranın kurulduğu dönemlerde ben uygulamadan kopmuştum. (Koptuğum uygulamanın teorisine bomba gibi bir tezle düşeceğim, dediydi dersiniz.)
Meslektaşlardan duyduğum ve basından anladığım kadarıyla, 22. Daire daha bir "işveren tarafında" gibi görünüyor. Gerçi 9 da enteresan kararlar veren bir daire, fakat neticede ilke olarak işçinin yanında. Böyle bir ilke 22'de de var mı, varsa ne kadar uygulanıyor, bunlardan emin değilim.
Yeni dairemiz 22, yememiş içmemiş, taşeron işçilerinin zaten ellerinin yüreklerinde olduğu bir dönemde, İş Kanunu'nun bununla ilgili 3. maddesinin işçi lehine olan bir ifadesinin iptalini istemiş. Madde, eğer işçi aslında asıl işverenin işçisi olup da, hukuku dolanmak için alt işveren üzerinde görünüyorsa, bunun tespiti halinde işçiyi te en baştan beri asıl işverenin işçisi sayma maddesi.
4857 sy. İşK. md.3/f.3 c.2 "İnceleme sonucunda muvazaalı işlemin tespiti halinde, bu tespite ilişkin gerekçeli müfettiş raporu işverenlere tebliğ edilir. Bu rapora karşı tebliğ tarihinden itibaren altı işgünü içinde işverenlerce yetkili iş mahkemesine itiraz edilebilir. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir. Rapora altı iş günü içinde itiraz edilmemiş veya mahkeme muvazaalı işlemin tespitini onamış ise tescil işlemi iptal edilir ve alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçileri sayılır."
İşte daire, altı çizili olan yerin iptalini istiyor. Gerekçesi de hak arama özgürlüğü falan filan. Valla kusura bakmayın da, olmayacak şey olmuş ve rapor aleyhinize gelmişse, artık ona da itiraz edemeyin bir zahmet.
Şimdi bak dostum, eğer sen işverensen ve bu rapora itiraz edip işi iyice sürüncemede bırakmışsan, yani o kafanın insanıysan, dava devam ederken o işçiyi işten çıkarmayacak mısın? Peki o zaman, işçi alt işveren üzerinde göründüğü için, fesihten doğan haklarını tam alamayacak olmayacak mı? Adamcağız hak ettiği tazminattan önce bir de aslında senin işçin olduğunu mu ispatlamakla uğraşacak? Yani sen parasını bile tam vermediğin bu adamı, masrafıyla beraber -muhtemelen- iki ayrı dava ve yıllar süren yargılamayla kaderine mi terk ediyorsun?
Tabii burada şu da düşünülebilir, "Tamam da hadi rapor işveren lehineyse, o zaman işçi de mi dava açamasın?"
Yanlış düşünüyorsun ve seni buna ikna edebilirim. Sözkonusu rapor, işveren ve Bakanlık arasında bir mesele. (Yoksa SGK mı? Bilmiyorum ama devlet yani neticede.) Yani burada bir dava açılacaksa, bunu açabilecek olan zaten işçi değil ki, işveren. Bu bir.
İkincisi, bu rapor işveren-devlet arasındaki ilişkiyle ilgili olduğu için, işçi-işveren arasındaki davada kesin delil değildir. Yani raporda "muvazaa değildir" yazılmış olsa dahi, işçi açacağı hizmet tespit davasını her tür delille ispat edebilecektir - "her tür delil" de direkt kanunda kullanılan bir ifadedir.
Neyse ki Anayasa Mahkemesi, 22'nin bu talebini reddetmiş - şimdilik. Malumunuz, devlet "biz burada taşeron işçilerini sevmeyiz" zihniyetiyle yönetiliyor; o yüzden üç gün sonra ne olur bilemiyoruz. Bakalım.
*
Diğer bir red kararının konusu, meşhur MİT Kanunu ile ilgili.
CHP'den Emine Ülker Tarhan ve Mehmet Akif Hamzaçebi önderliğinde 120 milletvekili, 26. maddeyle ilgili bir başvuruda bulunmuş. Bu arada Emine Hanım'dan siyaseten hoşlanmam, fakat siyaset yapma tarzı hoşuma gidiyor.
“Soruşturma izni
Madde 26- MİT mensuplarının veya belirli bir görevi ifa etmek üzere kamu görevlileri arasından Başbakan tarafından görevlendirilenlerin; görevlerini yerine getirirken, görevin niteliğinden doğan veya görevin ifası sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı ya da 5271 sayılı Kanunun 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçları işledikleri iddiasıyla haklarında soruşturma yapılması Başbakanın iznine bağlıdır.”
Burada da yine, koyu yerlerini iptali talep edilmiş. Bu konuyu tartışmıyorum, kendimi apolitize edip tamamen bir "nerd olma" kararı aldım çünkü.
AYM'nin red gerekçesinden alıntı yapmak gerekirse - Allahaşkına apolitize olma kararında haksız mıyım:
"Buna göre, MİT mensuplarının veya belirli bir görevi ifa etmek üzere kamu görevlileri arasından Başbakan tarafından görevlendirilenlerin, 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçları işleseler bile haklarında soruşturma yapılmasının Başbakan’ın iznine bağlı tutulması hususu kanun koyucunun takdir yetkisi içinde kaldığı açıktır.
Ayrıca, yasama yetkisinin genelliği ilkesi uyarınca kanun koyucu, Anayasa’ya ve hukukun genel ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla her türlü düzenlemeyi yapma yetkisine sahiptir. Bu bağlamda, genel, soyut ve objektif niteliği haiz dava konusu kuralın, durumlarına uyan herkese ve her olaya uygulanabilecek olması karşısında yalnızca somut bir soruşturmayı ya da kovuşturmayı engellemek için yasalaştırıldığından söz edilemez. Dolayısıyla kuralda, hukuk devleti ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır."
Başkanlık sistemine ne gerek var, adam ne dese "takdir yetkisi" deniyor zaten. (Bu arada, ben AYM kararlarını birkaç yıldır okuyorum sadece. Bu "takdir yetkisi" denen naneyi mahkeme yeni mi ezberleri, yoksa eskiden de doğru düzgün cevab veremediği her konuya yapıştırıyor muydu böyle?)
*
Son olarak, işşşşte beni en büyüleyen, ülkedeki hakimlik seviyesi ve yargı anlayışından umudumu en kestiren başvurulardan biri.
Çünkü artık, algısızlık tabanda arkadaşlar. Hükümetten, atanmıştan, seçilmişten değil direkt bireysel olarak hakimin birinden geliyor. Üstelik siyasi angajman da yok işin içinde, tamamen adi suçlarla ilgili, tamamen sapla samanın ayrıştırılamamasının göstergesi.
İstanbul 20. Asliye Ceza, TCK 106/2-a'dan rahatsız olmuş. Bakalım madde ne diyor:
“Madde 106- (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.
(2) Tehdidin;
a) Silahla,
b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle,
c) Birden fazla kişi tarafından birlikte,
d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak,
İşlenmesi halinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(3) Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ceza verilir.”
Hakimimizin silahla meselesine takmasının gerekçesini açıklıyorum, hazır mısınız:
"Sanığın silahla tehdit suçu sabit olduğu taktirde uygulanması gereken TCK 106/2-a maddesi uyarınca 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası tayin edilmesi gerekmektedir. Sanık müştekiyi silahla basit bir tıbbi müdahale ile giderilecek şekilde yaralamış olsa idi TCK 86/2, 3-e maddesi uyarınca 6 aydan 1 yıl 6 aya kadar hapis veya adli para cezası tayin edilmesi gerekmektedir. Özetlemek gerekirse elinde silahla birini yaralayan kişiye az ceza, yaralayacağım diyen kişiye çok ceza tayini gerekmektedir."
Ben şahsen bu hakim bey ya da hanıma, ara sıra ceza özel derslerine misafir olmasını öneririm. Ben geneli Kayıhan İçel'den özeli ise Ali Kemal Yıldız'dan almıştım. Ara sıra F. Selami Mahmutoğlu da girerdi, bence iyi bir eğitimdi. Sayın Hakim isterse hocalara bir sorsun, bence reddetmeyeceklerdir - hakime ders anlatmak da bir vatani görev neticede.
Kısaca özet geçeyim...
- Tehdit ve yaralama farklı suçlardır.
- Tehdit bir zaman parçasına yayılmışken ki cebirden farkı da aslen budur, yaralama ani edimli bir fiildir.
- Tehdit edilen kişinin bununla yaşamasının oluşturduğu maddi-manevi baskı ile, bir kavga ya da tartışma anında aniden gelişen olayın yarattığı netice birbirinden tamamen farklıdır.
- Tehdit suçu için silah kullanılması şart değildir. Fakat yaralama için şarttır.
- Çünkü tehdit kişinin vücut bütünlüğüne değil hayatını sürdürmesine yönelen bir eylemdir. Yaralama ise doğrudan vücut bütünlüğüne yöneliktir ve fiziki etki doğurur.
- Tehdite maruz kalan kişi kafayı yer. Basit yaralanan kişi yemez.
Yani Sayın Hakim, burada birbirinden tamamen farklı suçlardan ve menfaatlerden söz ediyoruz. Başvuru metnini yazmak için ayırdığınız süreyi azıcık hukuk felsefesi ve mantığını düşünerek geçirseydiniz bence bunu siz de anlardınız - ya da ben anlayacağınıza inanmak istiyorum.
*
Uzun zamandır ilgilenmediğim Resmi Gazete yazıcılığına bence güzel döndüm, bilahare görüşmek üzere, esenkalın.
Göksun.
Dünkü Resmi Gazete'de bir şeylerin iptali kararı filan yok, ama güzel ülkemizdeki yargı mensubu kafasını çok güzel özetleyen başvurular var.
İlk red kararına konu olan başvurumuz, Yargıtay 22. Dairesi'nden gelmiş.
22. Daire henüz birkaç yıllık. Eskiden işe iade ve iş sözleşmesi alacağı davalarının tamamı 9. Daire'ye gidiyorken, şimdi bir kısmı 22'ye gidiyor - hangileri bilmiyorum. Tam buranın kurulduğu dönemlerde ben uygulamadan kopmuştum. (Koptuğum uygulamanın teorisine bomba gibi bir tezle düşeceğim, dediydi dersiniz.)
Meslektaşlardan duyduğum ve basından anladığım kadarıyla, 22. Daire daha bir "işveren tarafında" gibi görünüyor. Gerçi 9 da enteresan kararlar veren bir daire, fakat neticede ilke olarak işçinin yanında. Böyle bir ilke 22'de de var mı, varsa ne kadar uygulanıyor, bunlardan emin değilim.
Yeni dairemiz 22, yememiş içmemiş, taşeron işçilerinin zaten ellerinin yüreklerinde olduğu bir dönemde, İş Kanunu'nun bununla ilgili 3. maddesinin işçi lehine olan bir ifadesinin iptalini istemiş. Madde, eğer işçi aslında asıl işverenin işçisi olup da, hukuku dolanmak için alt işveren üzerinde görünüyorsa, bunun tespiti halinde işçiyi te en baştan beri asıl işverenin işçisi sayma maddesi.
4857 sy. İşK. md.3/f.3 c.2 "İnceleme sonucunda muvazaalı işlemin tespiti halinde, bu tespite ilişkin gerekçeli müfettiş raporu işverenlere tebliğ edilir. Bu rapora karşı tebliğ tarihinden itibaren altı işgünü içinde işverenlerce yetkili iş mahkemesine itiraz edilebilir. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir. Rapora altı iş günü içinde itiraz edilmemiş veya mahkeme muvazaalı işlemin tespitini onamış ise tescil işlemi iptal edilir ve alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçileri sayılır."
İşte daire, altı çizili olan yerin iptalini istiyor. Gerekçesi de hak arama özgürlüğü falan filan. Valla kusura bakmayın da, olmayacak şey olmuş ve rapor aleyhinize gelmişse, artık ona da itiraz edemeyin bir zahmet.
Şimdi bak dostum, eğer sen işverensen ve bu rapora itiraz edip işi iyice sürüncemede bırakmışsan, yani o kafanın insanıysan, dava devam ederken o işçiyi işten çıkarmayacak mısın? Peki o zaman, işçi alt işveren üzerinde göründüğü için, fesihten doğan haklarını tam alamayacak olmayacak mı? Adamcağız hak ettiği tazminattan önce bir de aslında senin işçin olduğunu mu ispatlamakla uğraşacak? Yani sen parasını bile tam vermediğin bu adamı, masrafıyla beraber -muhtemelen- iki ayrı dava ve yıllar süren yargılamayla kaderine mi terk ediyorsun?
Tabii burada şu da düşünülebilir, "Tamam da hadi rapor işveren lehineyse, o zaman işçi de mi dava açamasın?"
Yanlış düşünüyorsun ve seni buna ikna edebilirim. Sözkonusu rapor, işveren ve Bakanlık arasında bir mesele. (Yoksa SGK mı? Bilmiyorum ama devlet yani neticede.) Yani burada bir dava açılacaksa, bunu açabilecek olan zaten işçi değil ki, işveren. Bu bir.
İkincisi, bu rapor işveren-devlet arasındaki ilişkiyle ilgili olduğu için, işçi-işveren arasındaki davada kesin delil değildir. Yani raporda "muvazaa değildir" yazılmış olsa dahi, işçi açacağı hizmet tespit davasını her tür delille ispat edebilecektir - "her tür delil" de direkt kanunda kullanılan bir ifadedir.
Neyse ki Anayasa Mahkemesi, 22'nin bu talebini reddetmiş - şimdilik. Malumunuz, devlet "biz burada taşeron işçilerini sevmeyiz" zihniyetiyle yönetiliyor; o yüzden üç gün sonra ne olur bilemiyoruz. Bakalım.
*
Diğer bir red kararının konusu, meşhur MİT Kanunu ile ilgili.
CHP'den Emine Ülker Tarhan ve Mehmet Akif Hamzaçebi önderliğinde 120 milletvekili, 26. maddeyle ilgili bir başvuruda bulunmuş. Bu arada Emine Hanım'dan siyaseten hoşlanmam, fakat siyaset yapma tarzı hoşuma gidiyor.
“Soruşturma izni
Madde 26- MİT mensuplarının veya belirli bir görevi ifa etmek üzere kamu görevlileri arasından Başbakan tarafından görevlendirilenlerin; görevlerini yerine getirirken, görevin niteliğinden doğan veya görevin ifası sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı ya da 5271 sayılı Kanunun 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçları işledikleri iddiasıyla haklarında soruşturma yapılması Başbakanın iznine bağlıdır.”
Burada da yine, koyu yerlerini iptali talep edilmiş. Bu konuyu tartışmıyorum, kendimi apolitize edip tamamen bir "nerd olma" kararı aldım çünkü.
AYM'nin red gerekçesinden alıntı yapmak gerekirse - Allahaşkına apolitize olma kararında haksız mıyım:
"Buna göre, MİT mensuplarının veya belirli bir görevi ifa etmek üzere kamu görevlileri arasından Başbakan tarafından görevlendirilenlerin, 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçları işleseler bile haklarında soruşturma yapılmasının Başbakan’ın iznine bağlı tutulması hususu kanun koyucunun takdir yetkisi içinde kaldığı açıktır.
Ayrıca, yasama yetkisinin genelliği ilkesi uyarınca kanun koyucu, Anayasa’ya ve hukukun genel ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla her türlü düzenlemeyi yapma yetkisine sahiptir. Bu bağlamda, genel, soyut ve objektif niteliği haiz dava konusu kuralın, durumlarına uyan herkese ve her olaya uygulanabilecek olması karşısında yalnızca somut bir soruşturmayı ya da kovuşturmayı engellemek için yasalaştırıldığından söz edilemez. Dolayısıyla kuralda, hukuk devleti ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır."
Başkanlık sistemine ne gerek var, adam ne dese "takdir yetkisi" deniyor zaten. (Bu arada, ben AYM kararlarını birkaç yıldır okuyorum sadece. Bu "takdir yetkisi" denen naneyi mahkeme yeni mi ezberleri, yoksa eskiden de doğru düzgün cevab veremediği her konuya yapıştırıyor muydu böyle?)
*
Son olarak, işşşşte beni en büyüleyen, ülkedeki hakimlik seviyesi ve yargı anlayışından umudumu en kestiren başvurulardan biri.
Çünkü artık, algısızlık tabanda arkadaşlar. Hükümetten, atanmıştan, seçilmişten değil direkt bireysel olarak hakimin birinden geliyor. Üstelik siyasi angajman da yok işin içinde, tamamen adi suçlarla ilgili, tamamen sapla samanın ayrıştırılamamasının göstergesi.
İstanbul 20. Asliye Ceza, TCK 106/2-a'dan rahatsız olmuş. Bakalım madde ne diyor:
“Madde 106- (1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikayeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.
(2) Tehdidin;
a) Silahla,
b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle,
c) Birden fazla kişi tarafından birlikte,
d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak,
İşlenmesi halinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(3) Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ceza verilir.”
Hakimimizin silahla meselesine takmasının gerekçesini açıklıyorum, hazır mısınız:
"Sanığın silahla tehdit suçu sabit olduğu taktirde uygulanması gereken TCK 106/2-a maddesi uyarınca 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası tayin edilmesi gerekmektedir. Sanık müştekiyi silahla basit bir tıbbi müdahale ile giderilecek şekilde yaralamış olsa idi TCK 86/2, 3-e maddesi uyarınca 6 aydan 1 yıl 6 aya kadar hapis veya adli para cezası tayin edilmesi gerekmektedir. Özetlemek gerekirse elinde silahla birini yaralayan kişiye az ceza, yaralayacağım diyen kişiye çok ceza tayini gerekmektedir."
Ben şahsen bu hakim bey ya da hanıma, ara sıra ceza özel derslerine misafir olmasını öneririm. Ben geneli Kayıhan İçel'den özeli ise Ali Kemal Yıldız'dan almıştım. Ara sıra F. Selami Mahmutoğlu da girerdi, bence iyi bir eğitimdi. Sayın Hakim isterse hocalara bir sorsun, bence reddetmeyeceklerdir - hakime ders anlatmak da bir vatani görev neticede.
Kısaca özet geçeyim...
- Tehdit ve yaralama farklı suçlardır.
- Tehdit bir zaman parçasına yayılmışken ki cebirden farkı da aslen budur, yaralama ani edimli bir fiildir.
- Tehdit edilen kişinin bununla yaşamasının oluşturduğu maddi-manevi baskı ile, bir kavga ya da tartışma anında aniden gelişen olayın yarattığı netice birbirinden tamamen farklıdır.
- Tehdit suçu için silah kullanılması şart değildir. Fakat yaralama için şarttır.
- Çünkü tehdit kişinin vücut bütünlüğüne değil hayatını sürdürmesine yönelen bir eylemdir. Yaralama ise doğrudan vücut bütünlüğüne yöneliktir ve fiziki etki doğurur.
- Tehdite maruz kalan kişi kafayı yer. Basit yaralanan kişi yemez.
Yani Sayın Hakim, burada birbirinden tamamen farklı suçlardan ve menfaatlerden söz ediyoruz. Başvuru metnini yazmak için ayırdığınız süreyi azıcık hukuk felsefesi ve mantığını düşünerek geçirseydiniz bence bunu siz de anlardınız - ya da ben anlayacağınıza inanmak istiyorum.
*
Uzun zamandır ilgilenmediğim Resmi Gazete yazıcılığına bence güzel döndüm, bilahare görüşmek üzere, esenkalın.
Göksun.
Etiketler:
resmi gazete
1 Mayıs 2013 Çarşamba
Devletin 1 Mayıs kutlaması: Cop eşliğinde TCDD AŞ Kanunu.
Merhaba,
1 Mayıs'la ilgili dün yazmazsaolecek'te yazmıştım, burada kendimi tekrar etmeyeyim. Fakat uyandığımız gün, insanların "Taksim'e gitmeyin, orada inşaat var, çukurlara düşersiniz" diyerek polis tarafından dövüldüğü gün olarak tarihe geçecek gibi görünüyor.
Bir de, Twitter'da yazan doğruysa eğer, trafik kameralarını kapatmışlar diyorlar. "Dostumuz arkadaşımız olan polis" insanları rahaaat rahat coplar artık. Ya kusura bakmayın, aranızda ülkesini sevenler olabilir ama, böyle bir ülkeyi sevmek pek kolay değil.
Fakat yüce devletimiz, bugün elbette ki sınırsız yetkili polis tarafından dövülme zevkine mazhar olmamızla yetinmedi.
TCDD'nin özelleşmesi konusu zaten uzun zamandır gündemde, malum. Bugün, TCDD işçilerinin TCDD AŞ'ye devrini emreden kanun çıkmış. Bugün, evet.
http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/05/20130501.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/05/20130501.htm
Bunun anlamı nedir?
Bir kere, işçilerin hukuki statüsünde değişiklik olup olmayacağı açık değil. Tekel işçilerinin 4c direnişini hatırlarsınız. Oradaki mesele, işçilerin özelleşme sonrası "geçici" kadroda istihdamıydı. Konu hakkında (ks.) Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında bir araştırmaya şu an vaktim yok, Google bana en yakın sonuç olarak bir Güngör Uras yazısı çıkardı, bir bakarsınız.
Yani devlet, TCDD Kanunu'nda açıkça yazsın ya da yazmasın, TCDD AŞ "şimdilik" bir KİT olsun ya da olmasın, özelleştiği zaman işçiler çok ağır hak kayıplarına maruz kalacak. "Geçici" olacaklar, ihbar-kıdemleri olmayacak, iş güvencesinden faydalanamayacaklar, yani sizin İş Kanunu kapsamındaki haklarınız bu kişilere pek yansımayacak.
Ayrıca, işçilerin yeni çalışma koşullarını henüz bilmiyoruz. TCDD, artık anonim şirket mantığıyla çalışacak. Yani devletin değil, anonim bir sermayenin aracı olarak kullanılacak. Şu durumda, çalışma şart ve prensiplerin kaçınılmaz olarak değişecektir. İşçilerin hukuken hiçbir değişikliğe maruz kalmaması halinde bile, nasıl bir işyerinde çalışacağını zamanla göreceğiz. Ha şimdi "Memlekette İş Kanunu md. 22 var!" demeyin. Var mı gerçekten?
Yine başka bir konu, işçilerin TCDD nezdindeki çalışmalarının dikkate alınmaması riski.
Sabah aklıma gelenler şimdilik bu kadar ki zaten işin esasını da bunlar oluşturuyor.
Bu kadar dalga geçilmeseydik iyiydi.
İyi bayramlar veya nasıl anlıyorsanız,
Göksun.
1 Mayıs'la ilgili dün yazmazsaolecek'te yazmıştım, burada kendimi tekrar etmeyeyim. Fakat uyandığımız gün, insanların "Taksim'e gitmeyin, orada inşaat var, çukurlara düşersiniz" diyerek polis tarafından dövüldüğü gün olarak tarihe geçecek gibi görünüyor.
Bir de, Twitter'da yazan doğruysa eğer, trafik kameralarını kapatmışlar diyorlar. "Dostumuz arkadaşımız olan polis" insanları rahaaat rahat coplar artık. Ya kusura bakmayın, aranızda ülkesini sevenler olabilir ama, böyle bir ülkeyi sevmek pek kolay değil.
Fakat yüce devletimiz, bugün elbette ki sınırsız yetkili polis tarafından dövülme zevkine mazhar olmamızla yetinmedi.
TCDD'nin özelleşmesi konusu zaten uzun zamandır gündemde, malum. Bugün, TCDD işçilerinin TCDD AŞ'ye devrini emreden kanun çıkmış. Bugün, evet.
http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/05/20130501.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/05/20130501.htm
Bunun anlamı nedir?
Bir kere, işçilerin hukuki statüsünde değişiklik olup olmayacağı açık değil. Tekel işçilerinin 4c direnişini hatırlarsınız. Oradaki mesele, işçilerin özelleşme sonrası "geçici" kadroda istihdamıydı. Konu hakkında (ks.) Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında bir araştırmaya şu an vaktim yok, Google bana en yakın sonuç olarak bir Güngör Uras yazısı çıkardı, bir bakarsınız.
Yani devlet, TCDD Kanunu'nda açıkça yazsın ya da yazmasın, TCDD AŞ "şimdilik" bir KİT olsun ya da olmasın, özelleştiği zaman işçiler çok ağır hak kayıplarına maruz kalacak. "Geçici" olacaklar, ihbar-kıdemleri olmayacak, iş güvencesinden faydalanamayacaklar, yani sizin İş Kanunu kapsamındaki haklarınız bu kişilere pek yansımayacak.
Ayrıca, işçilerin yeni çalışma koşullarını henüz bilmiyoruz. TCDD, artık anonim şirket mantığıyla çalışacak. Yani devletin değil, anonim bir sermayenin aracı olarak kullanılacak. Şu durumda, çalışma şart ve prensiplerin kaçınılmaz olarak değişecektir. İşçilerin hukuken hiçbir değişikliğe maruz kalmaması halinde bile, nasıl bir işyerinde çalışacağını zamanla göreceğiz. Ha şimdi "Memlekette İş Kanunu md. 22 var!" demeyin. Var mı gerçekten?
Yine başka bir konu, işçilerin TCDD nezdindeki çalışmalarının dikkate alınmaması riski.
Sabah aklıma gelenler şimdilik bu kadar ki zaten işin esasını da bunlar oluşturuyor.
Bu kadar dalga geçilmeseydik iyiydi.
İyi bayramlar veya nasıl anlıyorsanız,
Göksun.
Etiketler:
1 mayıs,
emek ve dayanışma bayramı,
polis
5 Nisan 2013 Cuma
beş mi nisan?
aslında sadece geçen seneki yazıyı paylaşacaktım. fakat aradaki zamanda çok şey oldu; mesela artık bir kandıra baromuz mevcut.
pek yazasım yok aslında. bunları çok konuştuk.
geride bıraktığımız yılı, güncel iki örnekle özetleyebiliriz.
çarşamba günü enver aysever'in programını izlediniz mi? efkan bolaç vardı. vallahi efkan abi (tanışmıyoruz ama kendisini abiliğe uygun gördüm, bence itiraz etmeyecektir.) enver aysever'i iyi dayandı da dövmedi. başkası olsa kuru soğan gibi yarmıştı kafasını. o derece bir ağır tahrik vardı, düşünün.
enver aysever'in soruları, tipik "düz adam" soruları olarak başladı. hasbinallah çekerek izledim ama iyi niyetimi o an halen koruyordum; neticede gerçekten "düz" olan çok fazla insan var. yok efendim çhd'nin suriye'de ne işi var, yok avukat terörist olamaz mı, vay efendim 11 kapı da neymiş...
fakat bir noktada, artık eeeh diyerek küfürlerimin önünü alamadım.
efkan bolaç: terör suçundan şu an cezaevinde olan insan sayısı, tüm dünyada toplam 35bin. bunun 8 bini türkiye'de.
enver aysever: o zaman türk yargısı işini iyi yapıyor.
bu artık ne iyi niyet, ne düzlük, ne cehalettir. kendisine siyaset bilirkişisi diyen adamın cnn türk'te bu yorumu yapması, sadece toplum mühendisliğiyle açıklanabilir. ki bu da yeteri kadar mide bulandırır zaten.
diğer örnek, milli akıllılarımız ile ilgili.
akıllı oldukları önkabulüyle kendilerine memleket emanet edilenler ortada. ki en az birinin, çalışanının maddi-manevi haklarını pek dikkate almayan bir avukat olduğunu şahsen biliyorum.
demek ki bunlar taltif ediliyor.
ya bırakın allaşkına ya, ne avukatı ne günü. 5 nisan dediğiniz, patronlara kendilerini "gün sahibi" hissettirmekten başka bir işe yaramıyor gözümde. lütfen kusura bakmayın.
buyrun şu da geçen seneki yazım: http://koridorda.blogspot.com/2012/04/5-nisan-savunma-ozgurlugu-gunu.html
pek yazasım yok aslında. bunları çok konuştuk.
geride bıraktığımız yılı, güncel iki örnekle özetleyebiliriz.
çarşamba günü enver aysever'in programını izlediniz mi? efkan bolaç vardı. vallahi efkan abi (tanışmıyoruz ama kendisini abiliğe uygun gördüm, bence itiraz etmeyecektir.) enver aysever'i iyi dayandı da dövmedi. başkası olsa kuru soğan gibi yarmıştı kafasını. o derece bir ağır tahrik vardı, düşünün.
enver aysever'in soruları, tipik "düz adam" soruları olarak başladı. hasbinallah çekerek izledim ama iyi niyetimi o an halen koruyordum; neticede gerçekten "düz" olan çok fazla insan var. yok efendim çhd'nin suriye'de ne işi var, yok avukat terörist olamaz mı, vay efendim 11 kapı da neymiş...
fakat bir noktada, artık eeeh diyerek küfürlerimin önünü alamadım.
efkan bolaç: terör suçundan şu an cezaevinde olan insan sayısı, tüm dünyada toplam 35bin. bunun 8 bini türkiye'de.
enver aysever: o zaman türk yargısı işini iyi yapıyor.
bu artık ne iyi niyet, ne düzlük, ne cehalettir. kendisine siyaset bilirkişisi diyen adamın cnn türk'te bu yorumu yapması, sadece toplum mühendisliğiyle açıklanabilir. ki bu da yeteri kadar mide bulandırır zaten.
diğer örnek, milli akıllılarımız ile ilgili.
akıllı oldukları önkabulüyle kendilerine memleket emanet edilenler ortada. ki en az birinin, çalışanının maddi-manevi haklarını pek dikkate almayan bir avukat olduğunu şahsen biliyorum.
demek ki bunlar taltif ediliyor.
ya bırakın allaşkına ya, ne avukatı ne günü. 5 nisan dediğiniz, patronlara kendilerini "gün sahibi" hissettirmekten başka bir işe yaramıyor gözümde. lütfen kusura bakmayın.
buyrun şu da geçen seneki yazım: http://koridorda.blogspot.com/2012/04/5-nisan-savunma-ozgurlugu-gunu.html
iyi günler,
göksun.
Etiketler:
avukatlar günü,
çağdaş hukukçular derneği,
efkan bolaç,
enver aysever
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
