Pardon bir şey soracağım, şu an herhangi bir adliyeye gidip herhangi bir avukata sorsak, "Yaptığınız avukatlıktan memnun musunuz?" diye, sizce kaç popüler cevap alırız?
Geçen gün bir arkadaşım, benim "indirgemeciliğimden ürktüğünü" söylemişti. Her şeyi o kadar basit şekilde değerlendiriyormuşum ki, insan gördüğünden tedirgin oluyormuş. Evet öyleyimdir ve hep söylerim, "empirik bilgi kutsaldır." Üzerine külliyat yazılmış konuların hayatımızdaki en basit tezahürlerini bile değerlendiremiyorsak, inanın ki boş yaşıyoruz.
Avukatlar Günü'ne de bu şekilde yaklaşıyorum ama endişeniz olmasın, ne yargılama etiğini tartışacağım, ne de "ama çok duruşma bekliyoruz biz" diye ağlamaya başlayacağım.
Bugüne ilişkin sorum şudur, biz daha avukatlar olarak "aslında ne işe yaradığımızı" bile doğru düzgün anlatamamışken, günümüzün kutlanmasını beklemek biraz abes olmuyor mu?
Şimdi bu konu buradan çok fazla uzar gider. Mesela, hukuk felsefesi bakımından ben size hemen ilgili soruları çıkarayım:
1. Peki aslında ne işe yarıyoruz? Yani avukatlık denen meslek aslında nedir?
2. "Bunu anlatamamak" nedir, ne yaparak ya da yapmayarak anlatamıyoruz?
3. Anlatamayışımızın temelinde yatan nedir, anlatasımız mı yok, yoksa biz de mi anlamıyoruz?
4. Bugünün kutlanmasını gerçekten bekliyor muyuz?
5. Bekliyorsak, avukatlar gününün varlığından beklentilerimiz ne?
6. Ve nihayet: Kendimizi nasıl tanımlıyoruz, "hukuk insanı" mı yoksa "meslek erbabı" olarak mı?
İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz, ben sonuncudan başlayacağım.
Kendimi bir meslek erbabı değil hukuk insanı olarak görüyorum. Gerçi böyle deyince Acıların Gazetecisi Ece gibi oldum ama idare edin artık.
Bunun doğal sonucu olarak da, avukatlığı "üretim bandına bağlanmış" bir iş olarak görmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Adalet bir algılama şeklidir, avukatlık da bu algıyı savunma hakkına yönlendirme yeteneğidir. Haliyle "avukat" kavramının içi, niteliği gereği, hakları algılayıp kullanma yeteneği ile doluyor.
Siz bu insana nasıl salt "meslek erbabı" gözüyle bakarsınız?
Evet, kendisini işin sadece satış-pazarlama yönünde geliştirmiş avukatlar çok fazla var, ama ben burada "kavramlardan" bahsediyorum. Üstelik, avukatlık mesleğinin sırf satış-pazarlama yeteneğinin geliştirilmesiyle de yapılabilen bir iş hale gelmesi de yine bu sistemin sonucudur.
Sevgili arkadaşlar, hukuk dünyası bu hale üç gün içinde gelmedi. Avukatların sırf "meslek erbabı" olarak görülmesini biz başlatmadık, devlet tarafından öyle görüldüğümüz için biz de kendimizi öyle sanmaya başladık. Halbuki devlet tam da kendine yakışanı yapmıştı. Kendisine "hayır sen haksızsın" diyen ve üstelik bu itiraz hakkını yine kendi yaptığı kanunlardan almış olan kişiyi, devlet neden sevsin?
Biz de, yani biz derken tüm insanlık olarak, bunu hiçbir zaman doğru düzgün sorgulamadık. Eski püskü lafları alıp duvarımıza asmayı marifet sandık, "Avukatlar köle kullanmadılar ama efendileri de olmadı" dediğimiz zaman mesleğimize duymamız gereken saygıyı yerine getirdiğimize inandık.
Ama bu arada, yanımızda köle niyetine çalıştırdığımız avukatların sigortasını yatırmıyor, efendim dediğimiz hakimin karşısında adeta taklalar atıyorduk.
Daha yaptığımız işin ne olduğunun daha biz farkında değilken, bunu insanlara nasıl anlatabiliriz?
Avukatları kimse sevmiyor, tabii sevmez allahsızlar, siz birbirinizi seviyor musunuz? Ben sizden pek hoşlanmıyorum açık söyleyeyim.
Avukat olmayı bir "über-mensch" olma durumu sanıyorsunuz çünkü. İnsanların size yönelik güvenme ihtiyacını o kadar güzel kullanıyorsunuz ki, bazılarınızla aynı dünyadan olmak bile insanı mahcup ediyor. Avukatın bir meslek egosu olur ve olmalıdır, evet. Ama kimileriniz, başkalarının da bu türden bir egoya sahip olabileceğini düşünmeden hareket edebiliyor.
Bunun tam karşısında da, müvekkilinin karşısında el-pençe-divan duran avukat tipi var. Kendimi abartmayayım derken, karşınızdakinin suyunu çıkarıyorsunuz. Yapmayın bunu, hasta mısınız?
Sonra kalkıp, daha altını ve içini siz kendiniz dolduramadığınız günün bir de saygı görmesini bekliyorsunuz.
Bu gün, avukatların değil, avukatlık kavramının, savunma özgürlüğünün günüdür. Çünkü avukat, "hukuk sektörünün herhangi bir çalışanı" değil, savunma hakkının kullanımını sağlayan tek kişidir.
Bu gün, avukatların değil, herkesin, var olmuş ve olacak her şeyin günüdür. Çünkü her şeyin ve herkesin bir gün savunulması gerekebilir, bu işi ise sadece biz yaparız.
Bunun önce mümkünse siz farkında olun. Çünkü avukatlık salt bir meslek değil, bir savunma sanatıdır.
Ve 5 Nisan, "Savunma Özgürlüğü Günü" olarak kutlanmalıdır.
İyi günler,
Göksun.
5 Nisan 2012 Perşembe
5 Nisan "Savunma Özgürlüğü Günü"
Etiketler:
avukatlar günü,
bir avukatın günlüğü,
savunma özgürlüğü
4 Nisan 2012 Çarşamba
Survivor'da Bir Bakan
Bugün aslında yazmayacaktım tamam mı, çünkü sabahtan beri bir şeylerle uğraşıyordum ve yazasım gelmemişti.
En azından gazeteden kopmayayım diyerek aldım yine Radikal'i, bakınıyorum...
İyi ki bakmışım. Zira Başkent Doğalgaz açıklama yapmış, meğer dünkü "Binada doğalgaz olduğu halde ucuz olduğu için kömür sobası yakan aileden beş kişi öldü." haberi gerçek dışıymış.
*
Ya bu Akif Beki'yi şahsen tanıyanınız var mı, nasıl bir insan kendisi? Gerçekten merak ediyorum.
Sayın Beki, Moda'da oturuyorum ben, eğer bizim oralara yolunuz düşerse sizinle sahilde bir çay kahve içmek isterim. Ama eşofmanınızla filan gelin lütfen, ben sizin "en içinizdeki, en özünüzdekini" merak ediyorum çünkü.
Ben sizinle konuşmaya devam edeyim...
Şunu unutmayalım ki, yargı zaten yürütme yüzünden güçlü içtihatlar veremiyor. Artı, yargının herhangi bir sebepten yanlış bir karar vermesi haline ilişkin yapılması gereken, yürütmenin müdahalesi değil, vatandaşın bu yanlışlığa karşı başvuru yollarının işler kılınmasıdır.
Akif Bey bu arada size dönersek, teklifim baki, çaylar kahveler benden.
*
Öcalan kitabında kendisini yarı tanrı ilan etmiş.
Kitabı okumadım, kimin kimi ne tayin ettiğini bilmiyorum. Fakat madem öyle, kanunları kendileri yazıp kendileri oynayanların yaptığı nedir?
*
Ragıp Zarakolu'nun 1980'de tuttuğu notlar delil sayılmış.
E biz üç sene içinde "değiştim" diyen adamı başbakan yaptıktı?
*
Büşra Ersanlı örgüt üyesiymiş çünkü seçimlerde BDP'ye çalışmışmış.
Eh böylelikle hepinizin maskesi düşmüş oldu sevgili arkadaşlarım... AKP'ye oy vermediğinize zaten inanmıyordum, yoksa nereden çıktı bu yüzde 50... Şimdi BDP'ye oy verdim diyenlere de inanmamaya başladım.
Kardeşim madem BDP'ye oy verdin, dışarıda ne işin var? Danışıklı mı dövüşüyorsun, tahrikçilik mi yapıyorsun, git ne yapacaksan benden uzakta yap abdestimi bozdurma akşam akşam!
*
Kılıçdaroğlu Erdoğan'a Nazi demiş, Erdoğan da Kılıçdaroğlu'na 1939 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşetini göstermiş. Manşette "Kemalist Türkiye'den Faşist İtalya'ya Selam!" yazıyormuş.
Valla Kılıçdaroğlu kusura bakmasın ama ben ulusalcılıktan hoşlanmam. Eğer Erdoğan'a Nazi diyecektiyseniz, Sinan Aygün'ün filan sizin listenizde ne işi vardı?
Erdoğan'ın cevabına gelince, tamam bi an böyle şeylere çok tepki verecek oluyorum. Asabım bozuluyor, bu ne ya, bu ülkede siyaset nasıl yapılıyor ya diyorum.
Sonra geçiyor. Çünkü "yüzde 50."
Adam ne yapsın.
*
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, idare-vergi-adliye-askeri mahkemelerinin, bir de Yargıtay-Danıştay-AYM-AYİM'in birleştirilmesini önermiş.
Neden böyle bir şey önerdiklerini gerçekten anlamadım, fikri olan var mı bu konuda? Hayır yani bunun nasıl bir faydası olabilir, bir askeri mahkeme hakiminin sulh hukukta ne işi olabileceğini biri bana anlatabilir mi?
*
"Jandarma, Türk jandarması gibi olacak." - İdris Naim Şahin
"Benim koyunum bile Avrupa'nın koyunundan daha farklı bakıyor" - Nihat Doğan
*
Bu arada, bir sonraki Surviver için Akif Beki, İdris Naim Şahin ve tabii ki yine Nihat Doğan fena olmaz gibi?
*
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, "Yılda 3-4 YGS yapılabilir" demiş. Çünkü tek sınav olunca çok stres oluyormuş.
Yemin ederim bir an Zaytung okuyorum sandım. Ama bu gerçek.
Artık meydanlarda öğrenci velilerini değil yarış atı ailelerini göreceğiz. "Taylarımız öğrenci değil!" diyecekler.
*
"Balyoz planı" belgelerinden biri, 2003 tarihli olmasına rağmen, 2005 yılında yaratılmış bir font kullanılarak yazılmışmış.
Memlekette De Lorean var, haberimiz yok.
*
Dün Baran Nayır'ın ve Ali Deniz Kılıç'ın duruşması varmış, haberim yoktu, şimdi Radikal'in minicik bi köşesinden öğrendim.
Merak ediyorsanız diye söyleyeyim, hala tahliye olmamışlar. Kuvvetli suç şüphesi varmış.
Çok şaşırdığınızı görür gibiyim.
*
En azından gazeteden kopmayayım diyerek aldım yine Radikal'i, bakınıyorum...
İyi ki bakmışım. Zira Başkent Doğalgaz açıklama yapmış, meğer dünkü "Binada doğalgaz olduğu halde ucuz olduğu için kömür sobası yakan aileden beş kişi öldü." haberi gerçek dışıymış.
"Sobadan kaynaklanan üzücü olay, büyük ihtimalle Ankara'da etkili olan lodos nedeniyle bacanın çekmemesinden kaynaklanmış olmalı. Zehirlenmenin, doğalgazın fiyatıyla, kömürüm bedava olmasıyla bir ilgisi bulunmamaktadır. "Ankara'ya deniz gelecekti ya, lodosuyla başladılar zahir...
*
Ya bu Akif Beki'yi şahsen tanıyanınız var mı, nasıl bir insan kendisi? Gerçekten merak ediyorum.
Sayın Beki, Moda'da oturuyorum ben, eğer bizim oralara yolunuz düşerse sizinle sahilde bir çay kahve içmek isterim. Ama eşofmanınızla filan gelin lütfen, ben sizin "en içinizdeki, en özünüzdekini" merak ediyorum çünkü.
"Yargı, güçlü içtihatlarla sorun çözmek yerine, bizzat sorun üretip duruyorsa müdahale etmeyip de bigane mi kalsın siyaset? ... Çünkü, mahkemelerin millet adına yaptıkları tasarrufların hesabı, millet tarafından ancak siyasetçilere sorulabilmektedir. Milletin, yanlış tasarrufları, haksız kararları, vesayetçi uygulamaları sebebiyle yargıdan hesap sorma imkan ve mekanizmaları bulunmamaktadır."Şimdi bu sözün cevabını Sayın Beki'ye verecek değilim. Çünkü kendisini muhatap alırsak, hak-hukuk-savunma-yürütme gibi kavramları anlatmak için "her şey önce gaz ve toz bulutuydu..." seviyesinden başlamamız gerekebilir.
Ben sizinle konuşmaya devam edeyim...
Şunu unutmayalım ki, yargı zaten yürütme yüzünden güçlü içtihatlar veremiyor. Artı, yargının herhangi bir sebepten yanlış bir karar vermesi haline ilişkin yapılması gereken, yürütmenin müdahalesi değil, vatandaşın bu yanlışlığa karşı başvuru yollarının işler kılınmasıdır.
Akif Bey bu arada size dönersek, teklifim baki, çaylar kahveler benden.
*
Öcalan kitabında kendisini yarı tanrı ilan etmiş.
Kitabı okumadım, kimin kimi ne tayin ettiğini bilmiyorum. Fakat madem öyle, kanunları kendileri yazıp kendileri oynayanların yaptığı nedir?
*
Ragıp Zarakolu'nun 1980'de tuttuğu notlar delil sayılmış.
E biz üç sene içinde "değiştim" diyen adamı başbakan yaptıktı?
*
Büşra Ersanlı örgüt üyesiymiş çünkü seçimlerde BDP'ye çalışmışmış.
Eh böylelikle hepinizin maskesi düşmüş oldu sevgili arkadaşlarım... AKP'ye oy vermediğinize zaten inanmıyordum, yoksa nereden çıktı bu yüzde 50... Şimdi BDP'ye oy verdim diyenlere de inanmamaya başladım.
Kardeşim madem BDP'ye oy verdin, dışarıda ne işin var? Danışıklı mı dövüşüyorsun, tahrikçilik mi yapıyorsun, git ne yapacaksan benden uzakta yap abdestimi bozdurma akşam akşam!
*
Kılıçdaroğlu Erdoğan'a Nazi demiş, Erdoğan da Kılıçdaroğlu'na 1939 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşetini göstermiş. Manşette "Kemalist Türkiye'den Faşist İtalya'ya Selam!" yazıyormuş.
Valla Kılıçdaroğlu kusura bakmasın ama ben ulusalcılıktan hoşlanmam. Eğer Erdoğan'a Nazi diyecektiyseniz, Sinan Aygün'ün filan sizin listenizde ne işi vardı?
Erdoğan'ın cevabına gelince, tamam bi an böyle şeylere çok tepki verecek oluyorum. Asabım bozuluyor, bu ne ya, bu ülkede siyaset nasıl yapılıyor ya diyorum.
Sonra geçiyor. Çünkü "yüzde 50."
Adam ne yapsın.
*
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, idare-vergi-adliye-askeri mahkemelerinin, bir de Yargıtay-Danıştay-AYM-AYİM'in birleştirilmesini önermiş.
Neden böyle bir şey önerdiklerini gerçekten anlamadım, fikri olan var mı bu konuda? Hayır yani bunun nasıl bir faydası olabilir, bir askeri mahkeme hakiminin sulh hukukta ne işi olabileceğini biri bana anlatabilir mi?
*
"Jandarma, Türk jandarması gibi olacak." - İdris Naim Şahin
"Benim koyunum bile Avrupa'nın koyunundan daha farklı bakıyor" - Nihat Doğan
*
Bu arada, bir sonraki Surviver için Akif Beki, İdris Naim Şahin ve tabii ki yine Nihat Doğan fena olmaz gibi?
*
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, "Yılda 3-4 YGS yapılabilir" demiş. Çünkü tek sınav olunca çok stres oluyormuş.
Yemin ederim bir an Zaytung okuyorum sandım. Ama bu gerçek.
Artık meydanlarda öğrenci velilerini değil yarış atı ailelerini göreceğiz. "Taylarımız öğrenci değil!" diyecekler.
*
"Balyoz planı" belgelerinden biri, 2003 tarihli olmasına rağmen, 2005 yılında yaratılmış bir font kullanılarak yazılmışmış.
Memlekette De Lorean var, haberimiz yok.
*
Dün Baran Nayır'ın ve Ali Deniz Kılıç'ın duruşması varmış, haberim yoktu, şimdi Radikal'in minicik bi köşesinden öğrendim.
Merak ediyorsanız diye söyleyeyim, hala tahliye olmamışlar. Kuvvetli suç şüphesi varmış.
Çok şaşırdığınızı görür gibiyim.
*
Öncekilere göre bayağı kısa sayılır, değil mi? Öğreneceğim yavaş yavaş.
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
abdullah öcalan,
akif beki,
balyoz,
bdp,
büşra ersanlı,
chp,
idris naim şahin,
kemal kılıçdaroğlu,
nihat doğan,
radikal,
ragıp zarakolu,
recep tayyip erdoğan,
ygs
Yeni Danıştay kararları
Bugünkü Resmi Gazete'de birtakım Danıştay kararları yayınlanmış, buyrun okudum seçtim:
1. Danıştay 15. Dairesi'nin SGK işyeri bildirgesine ilişkin kararı (2011/12942 E. 2011/3325 K.)
Özetle diyor ki, unvan değişikliği yaptığın zaman yeni bir işyeri bildirgesi vermesi gerekmiyor. Buraya kadar enteresan bir şey yok. Fakat OYAK Bank'ın ING olması salt bir "unvan değişikliği" imiş, bunu ilginç buldum.
"Dava konusu idari para cezası, işverenin değişmesi veya işyerinin devredilmesi nedeniyle anılan Kanun hükmünde belirtilen bildirge verme yükümlülüğü yerine getirilmediği gerekçesiyle kesilmiştir.
Bir işyerinin devri demek, onun bütün hukuki neticeleri ile, yani aktifi ve pasifi, işçisi ve tesisatı ile birlikte faaliyet halinde bir başkasına geçmesi demektir. Uyuşmazlığa konu olayda ise, Oyak Bank A.Ş.’nin Oyak grubuna ait hisseleri ING Bank N.V. tarafından satın alınmış ve böylece Oyak Bank A.Ş.’nin pay sahipleri değişmiş, ancak şirketin tüzelkişiliğinde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Bu durumda, anonim şirketin hisse devri sonucunda mevcut tüzel kişiliğinin sona ermesi ve onun yerine başka bir tüzel kişinin işverenlik sıfatına sahip olması gibi bir durum söz konusu olmadığından, olayda hukuken bir işyeri devrinden söz etmek olanaklı değildir.
Öte yandan; işverenin unvan ve isim değişikliği de 506 sayılı Kanun uyarınca işyeri devir bildirgesi verilmesi yükümlülüğü doğuran hallerden değildir. Zira hisse devrinde olduğu gibi, unvan değişikliğinde de, değişiklik öncesi ve sonrasında ortada aynı ve tek bir tüzel kişi, dolayısıyla tek bir işveren bulunmakta olup sadece bu işverenin unvanı değişmiştir. Nitekim 28.8.2008 gün ve 26981 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 35'inci maddesinin 3'üncü bendinde, işyerlerinde işletme adı değişikliklerinde işyeri bildirgesi verilmeyeceğinin; değişikliğin, Ticaret Sicil Gazetesinin de ekli olduğu bir yazı ile Kuruma bildirileceğinin kurala bağlanmış olması da sözü edilen hukuki durumu teyit etmektedir.
Davacı şirketin ticari merkezi ile sicil numarasında herhangi bir değişikliğe gidilmeksizin ve tüzelkişiliği sona erdirilmeksizin salt Oyak Bank Anonim Şirketi olan eski unvanının ING Bank Anonim Şirketi olarak değiştirildiği İstanbul Ticaret Sicil Memurluğunun dosyada bulunan 07.07.2008 günlü ilan metninden anlaşılmaktadır.
Bu durumda, olayda bildirge verilmesini zorunlu kılan bir işveren değişikliği veya işyerinin devredilmesi söz konusu olmadığından, davacı şirkete verilen idari para cezasının hukuki dayanağı bulunmamaktadır."2. Danıştay 15'in, icra takibine doğrudan dava açılabileceğine dair kararı 2011/156 E. 2011/3298 K.
SGK idari para cezalarına ilişkin takiplere karşı idari itiraz prosedürüne girmeye gerek yok, doğrudan dava açabiliyoruz.
"Yukarıda belirtilen Kanun maddesinde, kurumca düzenlenen idari para cezalarına ilişkin işlemin "ilgiliye tebliğ edilmekle tahakkuk eder" ve onbeş gün içinde "Kuruma ödenir" ibaresi ile kesin ve icrailiği ortaya konmuştur. Ayrıca, bu işleme karşı Kurumun ilgili ünitesine yapılabileceği belirtilen itiraz başvurusunun zorunlu bir başvuru yolu olmayıp, ilgililerin isteğine bağlı, seçimlik bir hak olduğu maddede yer alan "kuruma ödenir veya...", "itiraz edilebilir" ifadelerinden anlaşılmaktadır.
Bu durumda; davacı tarafından, kuruma itiraz edilmeksizin doğrudan dava açma iradesi ortaya konulduğundan, Konya 2. İdare Mahkemesi hakimlerinden biri tarafından davanın esasının incelenmesi suretiyle uyuşmazlığın karara bağlanmasında usul hükümlerine aykırılık bulunmayıp, Konya Bölge İdare Mahkemesi'nce, idari merci tecavüzü nedeniyle dilekçenin Kurumun ilgili ünitesince incelenmek üzere SSK Başkanlığı Konya Sigorta İl Müdürlüğüne gönderilmesi gerektiği gerekçesiyle anılan Mahkeme kararının usul yönünden bozulması yolunda verilen 18.12.2008 günlü, E:2008/405, K:2008/717 sayılı kararında hukuka uyarlık görülmemiştir."
3. Hiç uzatmayayım, eğer hastane vekiliyseniz ve bu hastane Ankara 7. İdare Mahkemesi'nin emsal kararına dayanarak reklam yapıyorsa, artık yapmasın. Zira Danıştay 15, 2011/12449 E. 2011/5843 K. ile noktayı koydu: "Hastaneler reklam yapamaz." Net.
4. Yine Danıştay 15, konu gizli reklam. 2011/12444 E. 2011/4434 K.
Ya kararı on kere okudum ama gürültülü anlara geldi hep, anlamadım, kafam karıştı. Ben kopyalayayım, buyrun anlayın:
"Bu durumda, işin esası incelenerek bir karar verilmesi gerekirken, davalı idarenin, 3984 sayılı Kanun kapsamında olan radyo ve televizyon yayınları ve faaliyetleriyle ilgili denetim yetkisi bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemi iptal eden İdare Mahkemesi kararında hukukî isabet bulunmadığından, Mahkeme kararının idarî para cezasının iptaline ilişkin kısmının kanun yararına bozulması gerekmektedir.
Temyiz edilen kararın reklam durdurmanın iptaline ilişkin kısmına gelince; 4077 sayılı Kanun'un, uyuşmazlık tarihinde yürürlükte bulunan 26. maddesi uyarınca, idarî para cezalarının iptali istemiyle açılan davalarda verilen kararlar kesin olup, idarî para cezası ile beraber Kanun'da öngörülen diğer idarî yaptırımların iptali istemiyle açılan davalarda verilen kararların, para cezası dışındaki kısımlarına karşı temyiz yoluna gidilebilmesi mümkündür.
Bu açıdan; 17.05.2006 tarihinde davalı idareye tebliğ edilen Mahkeme kararının, 30 günlük temyiz süresi geçmeden, 01.06.2006 tarihinde Mahkeme kayıtlarına giren dilekçe ile kanun yararına bozulması isteminde bulunulduğu, Mahkeme kararının reklam durdurmanın iptaline ilişkin kısmının kesin olmayıp temyiz edilebileceği ve temyiz süresi geçmemiş kararlara karşı kanun yararına bozma yoluna gidilemeyeceği hususları dikkate alındığında, Mahkeme kararının reklam durdurmanın iptaline ilişkin kısmının bu aşamada incelenmesine yasal olanak bulunmamaktadır."*
Aklınızda olsun :)
Etiketler:
danıştay,
hastane reklamı,
işyeri bildirgesi,
örtülü reklam,
resmi gazete
3 Nisan 2012 Salı
UYAP Bizi Diskoya Götür!
Arkadaşlar günaydın,
HMK Yönetmeliği yayınlanmış... Link vereyim: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/04/20120403-3.htm
Eğilim çok net, bir avukat olarak kaleme girip kendi işimizi
kendimiz yapamayacağız artık. Her şey UYAP'ta, UYAP katipte... Bakmayın ben
katip milleti hakkında konuşmaktan imtina ederim, herkes sanki çok güzel
çalışıyor da bir katipler mi sıkıntı?
Ama öte yandan kusura da bakmasınlar, birçoğunun burnu Kaf
dağında. Hah şimdi iyice yüzgöz olacağız. Zira ben kararım yazılmış mı diye
kendi kendime gidip karar defterinden bakıp öğrenemeyeceğim, illa ki sormam
lazım. Çünkü artık karar defteri yok. Niyeyse...
Göz atarken dikkatimi çekenler şu şekilde:
- 8. madde, bizim
stajyerlerle ilgili. Valla Bakanlık, avukat stajyerine Baro'dan daha saygılı
davranmış...
Avukat
stajyerleri ilgisine göre hâkim veya daire başkanının uygun görmesi ile
uygulama bilgilerini geliştirmek amacıyla yazı işleri hizmetlerinde
çalıştırılabilir. Ancak bir defa yapmakla öğrenebilecek işler devamlı
yaptırılamaz.
- 41. madde ön incelemeye
ilişkin.
Hâkim
tarafından Ek 1’de yer alan Örnek Ön İnceleme Kontrol Formu kullanılmak
suretiyle ön inceleme tutanağı düzenlenebileceği gibi ön inceleme tutanağı
re’sen de düzenlenebilir. Ek 1’de yer alan veya hâkim tarafından re’sen
oluşturulan form elektronik ortamda doldurulup güvenli elektronik imza ile
imzalanarak kaydedilir ve ön inceleme tutanağına eklenir.
Bu formu linkte bulacaksınız. Sanki müşteri memnuniyet
anketi... Kutucuklar filan, bir şeyler...
Arkadaş, bir sosyal bilimi sayısal ortamdan yürütmek
istiyorsunuz, elinize yüzünüze bulaşacak, vatandaşı ziyan zebil edeceksiniz...
Ya da belki bunun için yapıyorsunuz... Günahı sizin boynunuza da, ya Allah'ım,
hukuk lan bu. Siyah-beyaz'la olmaz, grisi kırmızısı var bunun.
Aaa formu incelerken şöyle bir soru buldum: "Vekil
aracılığıyla takip edilen davalarda, vekil davaya vekâlet ehliyetine sahip mi ve
usûlüne uygun düzenlenmiş bir vekâletnamesi mevcut mu?"
Vekalet ehliyeti? Kaşım gözüm? Evli bekar? Tinerci dindar?
- 42. maddede, dosyaları
inceleme ve örnek alma düzenlenmiş. Normal, vekalet sunup
harçsız fotokopi alabiliyoruz, dosyaları vekalet sunmaksızın inceleyebiliyoruz
tamam da,
Avukatlar
ve stajyerler, vekâletname olmaksızın dava ve takip dosyalarını zabıt kâtibinin
gözetiminde her zaman inceleyebilirler. İncelemenin
yapıldığına dair düzenlenen dosya inceleme tutanağı avukat veya avukat stajyeri
ile zabıt kâtibi tarafından imzalanarak dosyasında saklanır.
Gizli
olarak saklanmasına karar verilen belge ve tutanakların incelenmesi hâkimin
açık iznine bağlıdır.
İncelemeyi neden tutanağa alıyoruz pardon, neden kendimi
"not alınmış" hissedeyim? Müvekkilimin selameti, benim o dosyayı
incelediğimin bilinmemesini gerektiriyor olamaz mı? O zaman benim vekaletsiz
dosya inceleyebilecek olmamın anlamı ne?
Ya da belki vatandaş avukatını azledip bana vekalet verecek,
ben önden bir gidip dosyaya bakmak istedim. Neden beni mevcut vekille bu
şekilde muhatap ediyorsun?
Artı, gizli olarak saklanacak olan belgeleri benden de
saklayacaksan, iyi valla kendiniz yazın kendiniz oynayın... Biz cezadakinden
kurtulmaya çalışıyorduk hukuka da geldi bu gizlilik nanesi.
- Dosya içeriği
listelenmesine ilişkin 43. madde çok iyi olmuş. Daha
önce var mıydı bilmiyorum ama benim hoşuma gitti.
Dava dosyasının fiziksel olarak diğer bir mahkeme veya
mercie gönderilmesi gerektiğinde, zabıt kâtibince dosya içerisindeki her türlü
belgeyi gösteren bir dizi listesi yapılır ve altı imzalanır. Gönderilen
dosyanın son duruşma tutanağının bir örneği ile dizi listesinin bir sureti
alınarak geçici bir dosya açılır.
Bence bu sistem bizim meslek kurallarımıza da girsin. Şu
sebeple söylüyorum, her aldığım dosyada ilk iş bir evrak sıralaması yaparım ve
ömrüm çürür. Benden önce ilgilenmiş olan avukata da bir güzel söylenirim
afedersiniz, "Böyle dosya mı tutulur arkadaş, bu ne böyle her şey her
yerde..." diye.
Neyse demem o ki, iyi olmuş bence bu. Kaleme gidiyorsun,
eline veriyorlar bir muvakkat dosya, içinde ne var ne yok diye bir ton sor
sorgula, UYAP donsun, of UYAP'ı başımıza bu haliyle kim sardıysa zaten Allah
ona on katını versin. Katip arkadaşlar için ek iş çıktı evet ama iyi olmuş
bence.
- 45. madde, harç tahsiline
kredi kartını getiriyor.
Harç, Hukuk Muhakemeleri Kanununa göre tahsil edilmesi
gereken avans ve para cezaları elektronik ortamda tahsil edilebilir. Tahsil
işlemi bankalar aracılığıyla olabileceği gibi Barokart, kredi kartı ve benzeri
araçlarla da yapılabilir.
Benzeri araç derken ne kastedildiğini anlamadım, ayni olarak
da ödeyebiliyor muyuz acaba? Mesela bir boşanma davası karşılığı olarak
çeyizimi versem oluyor mu?
Bakmayın geyik yaptığıma, mantıklı olmuş. Ya böyle harç
yatır-masraf ver filan gibi işler için koridorlarda koşturmak bir kader
olmamalı. Tamam adliye candır ve avukatlık sahadan kopulmamasını gerektiren bir
şeydir, ama 7.5 lira posta masrafı için aynı gün bir yerden bir yere koşmak
zorunda kalmamak güzel.
- Madde 48, elektronik
ortamda temyiz meselesi.
Gerçek kişilerin UYAP Vatandaş Bilgi Sistemi üzerinden,
tüzel kişi temsilcilerinin UYAP Kurum Bilgi Sistemi üzerinden kanun yolu
başvuru dilekçeleri gönderebilmeleri için elektronik imza sahibi olmaları
gerekir. Gerçek ve tüzel kişiler elektronik ortamda yapacakları kanun yolu
başvurusunun harcını elektronik ortamda mahkeme veznesinin bağlı olduğu banka
hesabına aktarırlar. Kanun yolu başvurusu, dilekçenin sisteme kaydedildiği
tarihte yapılmış sayılır. İşlem sonucunda başvuru sahibinin elektronik ortamda
erişebileceği bir alındı belgesi oluşturulur.
Ya bence siz yine de temyizi UYAP'tan yapmayın. Donar monar,
katip kaydedemez, bişey olur, ne bileyim, olur öyle.
"Dostum yıl 2147 sanıyorsun ama bu 2012!"
- Ooo ne buldum... Bu
önemli bakın aklınızda olsun...
48'i okurken şunu gördüm ilk tamam mı, "Fiziksel ortamda kanun yolu başvurusu mesai
saatleri içinde yapılır."
Jetonu köşeli biri olduğum için başta anlamayıp "Eee,
nolacağıdı?" diye devam ettim. Sonra yukarıda kopyaladığım fıkrayı, hemen
altında da şunu gördüm,
Elektronik
ortamda kanun yolu başvurusu saat 00:00’a kadar yapılabilir.
Siz de heyecanlanmadınız mı? Bir an gerçekten 2147'deyiz
gibi olmadı mı, itiraf edin.
- 60. madde, duruşmada ses
ve görüntü kaydı... Enteresan yerleri kopyalıyorum, iyi çalışın:
(1) Mahkeme veya hukuk dairesi, tarafların rızası olmak
şartıyla, kendilerinin veya vekillerinin, SEGBİS veya benzeri sistemlerle aynı
anda ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla bulundukları yerden duruşmaya
katılmalarına ve usul işlemleri yapabilmelerine izin verebilir. (Rıza
göstermiyorum, hayır.)
(2) Tarafların rızası olmak kaydıyla, mahkeme veya hukuk
dairesi tanığın, bilirkişinin, uzmanın veya bir tarafın dinlenilmesi esnasında
başka bir yerde (başka bir yer? Başka bir duruşma salonu değil?) bulunmalarına
izin verebilir. Dinleme, SEGBİS veya benzeri sistemler vasıtasıyla ses ve
görüntü olarak aynı anda duruşma salonuna nakledilir. (Yani tanığı
uzaktan dinletebiliyoruz evet. Nasıl ya, böyle bir şey nasıl olabilir ya? E
iyi, ben tanık dinleteceğim zaman söylemesi gerekenleri bir kartona yazıp,
adamın da karşısına geçip okutayım? İyiymiş?)
(3) Yemin edecek taraf, mahkeme veya hukuk dairesinin
bulunduğu yerden başka bir yerde oturuyor ise SEGBİS veya benzeri sistemler
vasıtasıyla aynı anda ses ve görüntü nakledilmesi yolu ile yemin icrası
mümkündür. (Yemin ederken ayaklarını da görmek lazım yalnız, kaldırır
maldırır...)
(4) SEGBİS veya benzeri sistemlerle elde edilen ses ve
görüntü verileri de Kanunun 199 uncu maddesine göre elektronik belge
hükmündedir. (UYAP'tan muhabere kaydı yapılamayan bir ülkede elektronik
belge deniyor ya. Allah'ım sen büyüksün...)
(5) Kimlik tespiti ve dinleme işleminin yapıldığına dair
UYAP Bilişim Sisteminde veya zorunluluk nedeniyle haricen tutulan tutanak,
dinleme işlemi sırasında hazır bulunan tüm ilgililerce duruma göre güvenli
elektronik imza ya da el ürünü imza ile imzalanır. Tutanakta, dinlenenlerin ad
ve soyadları, dinlemenin başlangıç ve bitiş zamanı, dinlemenin süresi, hazır
bulunanlar ve varsa sunulan deliller gibi hususlar belirtilir. (Tüm
ilgililer? O an salonda oturup duruşma bekleyen bir avukat olarak ilgili olup
olmadığımın bilgisi?)
- Madde 64, bilirkişi
performans meselesi.
Raporunu sunan bilirkişi hakkında, hâkim tarafından UYAP’ta
yer alan performans değerlendirme formu doldurulabilir.
Eğlenceliymiş bu. Artık bilirkişilerle pazarlık gücümüz var,
oley.
*
İlk gördüklerim bunlar, uygulamada neler olup bittiğini siz
benden çok daha iyi göreceksinizdir.
İbretlik paylaşımları heyecanla bekliyorum.
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
duruşmada görüntü alınması,
HMK,
HMK yönetmeliği,
ön inceleme,
uyap
2 Nisan 2012 Pazartesi
Radikal'in akşam baskısı
Efendim saygılar,
Uzun bir aradan sonra, yeni bir Radikal'le yine karşınızdayız...
Bu süre içinde hiç özet geçmedim, çünkü doğru düzgün gazete okumadım. Gündemden haberimiz illa ki oluyor, olan biteni sağdan soldan takip etmekte bir şey yok. Fakat gazete okumak konusunda da, okusam bile yazmak konusunda da feci tembellik ettim.
Sonra, her şeyden olduğu gibi, tembellikten de sıkıldım. Evet çabuk sıkılırım ve bunun sonucu olarak "sıkılmaktan" da sıkılırım; ki kendime dair en sevdiğim şeylerden de budur. Uzun süre bunalamıyorum.
Bundan sonra, eğer becerebilirsem, daha kısa ve daha sık yazayım diyorum. Sık yazmak hadi yine yapılabilir bir şey de, kısa yazmak konusunda ciddi şüphelerim var.
Bakıciiz... Başlayalım...
*
Ah, gazete okumaya dair en çok özlediğim şey, Pınar Öğünç köşesi...
Devletin "muhalefeti yönlendirme" politikası, hiçbir zaman tek taraflı olmadı. Terörle Mücadele Kanunu diyince bizim aklımıza hep PKK geldi ama, bu kanun İBDA-C'li için de vardı.(Bu arada belirteyim, devletin gücünü kime ne kadar kullandığını tartışmıyorum burada. Şimdi sanki bir tarafı "abartmakla" itham ediyor gibi görünmeyeyim.)
Pınar Öğünç bugün, vicdani ret ve TMK mağduru Kürt çocuklar meselelerini, İBDA-C'lilikten yargılanıp, 14 yaşında üstünde Miki Fare tişörtüyle duruşmaya çıkıp on yıl içeride kalan Yakup Köse'yi anlatarak yazmış. Bunları bilelim. Yakup Köse "birbirimizi ötekileştirmeyelim, poşu davasının tekrar yaşanmasını istemiyoruz" diyorsa, biz ülke olarak ancak "zulüm" ekseninde birleşebiliyoruz demektir. Gerçi buna da şükür.
*
Yenikapı'da 8500 yıllık ayak izleri bulunmuş. İzlerin "törensel bir toplanmaya" ilişkin olduğu düşünülüyormuş.
İster misiniz 1 Mayıs neolitik döneme uzanıyor olsun?
*
Dün akşam tüm dünyada iki milyar kişi, iklim değişikliğine dikkat çekmek için, bir saatliğine ışıklarını kapatmış. Boğaz Köprüsü, Kızkulesi, Galata Kulesi filan da kapanmış hep.
Elektrik tasarrufu bakımından iyi fikir. Yoksa, şu devirde hala nükleer santral yapan bir devletin çevresel duyarlılıkları olduğuna inanmıyorum.
*
Şeker hastası bir kızcağızı, karnında takılı olması gereken alet yüzünden YGS'ye almamışlar.
Var ya, üniversiteye girişte merkezi sınava sırf bu yüzden bile karşı olabilirim. Bi bıkmadınız insanları "formalize" etmekten. Bak işte kız sınava giremedi, bu kafayla seneye filan da giremeyecek.
Hah bu arkadaşımız sınava girer, okulunu okur ve neticede iş bulamazsa, artık Sayın Bakanımız "Şeker hastasısın, seni sınava almışız..." filan der artık.
*
"Eğitim reformu yapan iktidar, buna karşı çıkan eğitimcileri dövdü" - Özgür Mumcu.
Kendisi hakkındaki düşüncelerimi biliyorsunuz. Tekrar etmeyeyim, ayıp artık.
Vaktiyle çok söyledim, hatta aşkımı Sözlük'lerden de duyurdum, gerçi nik'imi bilmediğinden buradaki itiraflarımla bağdaştıramadı zaar... Neyse zaten geçti artık, o kadar naz yapmayacaktın Özgürcüm. Ararım ben seni.
*
YGS'de kopyaya karşı acayip sıkı önlemler alınmış.
En azından toplu iğne ucu kadar kadar güven verseydiniz iyiydi...
Çarşaflı bir aday, sınav öncesi sıkı sıkı aranmış.
Naptınız, koca çarşafı ters yüz mü ettiniz? Hayır yani ne kadar aranabilir o kıyafet Allahını seversen ya. Bi de (fotoğrafa göre) dış mekanda yapılıyor arama, kadına "çıkar" da diyemezsin. Tak kulaklığı gir ablam sen, bi'şey olmaz, sana helal.
Lan durduk yerde ayrımcı yapıyorlar adamı, al işte merkezi sınava işte bu yüzden de karşıyım. İlla ötekileştiricez. "Kimden ötürü haaa, kimden ötürü?"
*
Al işte bak, 18 yaşında başka bir kızcağız sınav heyecanından kalp krizi geçirmiş.
Sen bu insana bu kadar stresi yaşattıktan sonra, o çarşaflı insanı sınava alamazsın kardeşim. Ben nereden bileyim onun kulağında ne var?
Hem bak bu vefat eden kız da sabah namaz filan kılmış, yani "tinerci" değil. He n'oldu şimdi, birini doğru düzgün aramıyorsun bile, ama öbürü senin yüzünden hayatını kaybediyor? Bunu ne yapacağız?
*
Ezgi Başaran'a sinir oluyorum, o yüzden yaptığı röportajı da okumadım.
Bu konuda sizi yetkili kişiye aktarıyorum lütfen ayrılmayın: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=ezgi+ba%C5%9Faran+usul%C3%BC+tetik%C3%A7i+r%C3%B6portajc%C4%B1l%C4%B1k&a=sr&kw=ba%C5%9Faran%2A&au=kunta+kinte
Yalnız entry'nin yazarından muvafakat almadım henüz, her an silebilirim, çabuk okuyun bence.
*
Eski eşine tornavidayla saldıran dallama hakkında on yıl hapis kararı çıkmış.
Evet adama dallama demiş olmam hakarete giriyor ama sorun değil.
Yalnız Filiz Abla'nın, yani aslında şiddet mağduru olan tüm kadınların koruma istediklerinde başına gelenleri herkesin bilmesine fayda var...
Öncelikle, aynı evde yaşadığın adamı polise şikayet edemiyorsun. Sonra o eve döndüğünde neler olabileceğini havsalan almıyor çünkü.
Neyse, boşanma davan sürerken adam yolunu kesince polise tekrar gittiğinde bu kez şöyle denecek, hazırlıklı ol: "Biz herkese koruma veremeyiz, hem sen boşanmışsın."
Derken bir gün size koruma verilebilir tabii, mümkün. Eski eşiniz tutuklandıktan sonra ama.
En nihayet, adam hapse girer, siz işinize dönersiniz, fakat bu kez de dükkanınıza kimse gelmez gitmez olur.
Allah kolaylık versin.
Sonra Başbakanımız diyor ki, "Evlenmeyen tipler var." Sayın Başbakan, benim o tip, buyrun benimle konuşun isterseniz?
*
Kadın konukevleri için yeni bir tasarı gündemdeymiş.
İyi görünüyor, linkini bulamadım bulunca eklerim. Yalnız ben hiç kadın konukevi görmedim, Sezer'den duyduğuma göre insan yeri değilmiş oralar.
Arkadaş, sen kadına kaçtığı evi aratırsan olmaz o iş. Artı, bu kadınların konuk olması tabii ki gerekli, ama bu işin bir "tecrite" dönmemesi için de bir şeyler yapıldığını görmek ister insan.
Asgari ücretin otuzda biri kadar günlük ödeme yapılacakmış, evet çok güzel. Ama sen bu kadını hayata nasıl karıştıracaksın, çocuğunu okutmasını nasıl sağlayacaksın, dışarı adımını atar atmaz geri dönmesine sebep olan korkuyu nasıl kaldıracaksın?
Lütfen bunları da konuşalım.
Uzaydan gelmiş acayip yaratıklar değil bu kadınlar, insan.
*
Emekli Astaubaylar Derneği şube başkanlarından Mecdi Cengiz, Cengiz Aksakal'ın işkencede öldürüldüğü sırada izindeymiş.
Biriniz de "o sırada" işinizin başında olun arkadaşım, ben mi yaptım o kadar işkenceyi daha portakalda vitaminken?
*
"...Baktı etti, dedi ki 'Bak kızım, sana rica ediyorum, burada bağırma sabahtan.' Beni konuşturuyor; meğer o orada can veriyor da beni konuşturuyor..." - Cengiz Aksakal'ın eşi Teren Aksakal'dan dinlediniz.
*
Darbe davası 4 Nisan'da, yani Çarşamba günü başlıyormuş.
Conan Evren, eğer yarın ölmezse bu davadan beraat edeceğini bildiğindendir.
*
Dün Ankara'da öğrenciler, YGS protestosunda "barikatı aşacağız" diyerek polise koşmuş. Polis tam copu hazırlarken de "1 Nisan" pankartı açmışlar, bak sen haylazlara ya canlarım.
"Ben senin barikatına koşar mıyım, Milli Eğitim Bakanlığı'na yürür müyüm hiç Güzel Abim... Şakacıktan bunlar hep."
Vay arkadaş, memleketteki şaka anlayışına bak.
*
Sevgili Aysel Tuğluk, n'apıyosunuz afedersiniz?
Bu "Muhatap Öcalan'dır" olayının suyu çıkmadı mı sizce de ya? Neyse önce olayı söyleyeyim, Beşir Atalay "Kürt meselesinde muhatap yok" demiş de, Sayın Tuğluk da "Muhatap Öcalan'dır" demiş.
Şimdi bakın Aysel Hanım, sizin kendinize kimi önder seçtiğiniz kimseyi ilgilendirmez. Ama siz demokrat olduğunu iddia eden, hatta Demokratik Toplum Kongresi adındaki bir oluşumun eşbaşkanlığını yürüten biriyken, bir halkın meselesinin muhatabı olarak nasıl bir kişiyi gösterirsiniz? Kavramlarınız bu kadar mı karıştı?
Siz eğer muhatap olarak kendi halkınızı değil tek bir adamı gösterirseniz, o adam kim olursa olsun, sizin hareketten bi cacık olmaz. Olacağı ve olmuşu nedir, hükümetin sizin oralara beyaz eşya filan götürüp oylarınızın yarısını almasıdır. Aferim. Yiyin birbirinizi. Sinirlendim ya.
La olm bunu diyen insanın, en azılı ulusalcıdan ve en ateşli cemaatçiden ne farkı var Allahını seversen ya? Hepsi tek adamcı işte. Dünya tarihinde 3-4 adamı toplayıp okey çevirttirsek her şey çözülürmüş meğer.
*
Anneler 4+4+4'e karşı dilekçe yağmuru başlatmış.
Radikal'in 16. sayfasında elim kadar bir haber. Altında icra ilanları var.
Canımsın Eyüp Can Sağlık.
*
Erdoğan, Esad'lı çözüm önerilerine hayır demiş.
Ya o değil de, belli yani Suriye'ye girilecek ve bizimkiler bir tezkere krizini daha kaldıramaz...
Nereye iltica etsek?
Valla kadın memesiyle ilgilenmiyorum da Biscolata erkeği dersen bi düşünürüm yani açıkçası, bilemedim.
*
Suriye'de muhaliflere silah milah bişeyler veriyolar, malum.
Ya bişey dicem, aynı şeyi bizim Doğu'dakilere yapanlara milletçek kin kusmuyor muyuz biz?
Şimdi nasıl birden muhalifsever olduk?
Hayır yani bir insan bunu nasıl görmez; sen resmen insanlara birbirini öldürmeleri için silah veriyosun ve bu yazdığım cümle hiçbir mecaz, hiçbir metafor içermiyor.Bildiğin, öldürme silahı. Kanınız donmuyorsa insan değilsiniz, bu kadar net söylüyorum.
*
Bir ailenin aylık doğalgaz faturası 33 lira zamlanmış.
Ben o ailenin faturasını tek başıma ödüyorum, çünkü o kombi tek kişiye de üç kişiye de aynı yanıyor.
Sakın bu devletin evlendirme politikası olmasın? "Fatura nasıl olsa aynı, evlen de bari masrafın bölünsün, kombinin yandığına değsin."
Ah, hükümetten ibretlik bir NLP örneği...
*
Bugünlük bu kadar.
Kısası bu kadar oldu, Allah uzunundan esirgesin...
*
Çok sevgiler,
Göksun.
Uzun bir aradan sonra, yeni bir Radikal'le yine karşınızdayız...
Bu süre içinde hiç özet geçmedim, çünkü doğru düzgün gazete okumadım. Gündemden haberimiz illa ki oluyor, olan biteni sağdan soldan takip etmekte bir şey yok. Fakat gazete okumak konusunda da, okusam bile yazmak konusunda da feci tembellik ettim.
Sonra, her şeyden olduğu gibi, tembellikten de sıkıldım. Evet çabuk sıkılırım ve bunun sonucu olarak "sıkılmaktan" da sıkılırım; ki kendime dair en sevdiğim şeylerden de budur. Uzun süre bunalamıyorum.
Bundan sonra, eğer becerebilirsem, daha kısa ve daha sık yazayım diyorum. Sık yazmak hadi yine yapılabilir bir şey de, kısa yazmak konusunda ciddi şüphelerim var.
Bakıciiz... Başlayalım...
*
Ah, gazete okumaya dair en çok özlediğim şey, Pınar Öğünç köşesi...
Devletin "muhalefeti yönlendirme" politikası, hiçbir zaman tek taraflı olmadı. Terörle Mücadele Kanunu diyince bizim aklımıza hep PKK geldi ama, bu kanun İBDA-C'li için de vardı.(Bu arada belirteyim, devletin gücünü kime ne kadar kullandığını tartışmıyorum burada. Şimdi sanki bir tarafı "abartmakla" itham ediyor gibi görünmeyeyim.)
Pınar Öğünç bugün, vicdani ret ve TMK mağduru Kürt çocuklar meselelerini, İBDA-C'lilikten yargılanıp, 14 yaşında üstünde Miki Fare tişörtüyle duruşmaya çıkıp on yıl içeride kalan Yakup Köse'yi anlatarak yazmış. Bunları bilelim. Yakup Köse "birbirimizi ötekileştirmeyelim, poşu davasının tekrar yaşanmasını istemiyoruz" diyorsa, biz ülke olarak ancak "zulüm" ekseninde birleşebiliyoruz demektir. Gerçi buna da şükür.
*
Yenikapı'da 8500 yıllık ayak izleri bulunmuş. İzlerin "törensel bir toplanmaya" ilişkin olduğu düşünülüyormuş.
İster misiniz 1 Mayıs neolitik döneme uzanıyor olsun?
*
Dün akşam tüm dünyada iki milyar kişi, iklim değişikliğine dikkat çekmek için, bir saatliğine ışıklarını kapatmış. Boğaz Köprüsü, Kızkulesi, Galata Kulesi filan da kapanmış hep.
Elektrik tasarrufu bakımından iyi fikir. Yoksa, şu devirde hala nükleer santral yapan bir devletin çevresel duyarlılıkları olduğuna inanmıyorum.
*
Şeker hastası bir kızcağızı, karnında takılı olması gereken alet yüzünden YGS'ye almamışlar.
Var ya, üniversiteye girişte merkezi sınava sırf bu yüzden bile karşı olabilirim. Bi bıkmadınız insanları "formalize" etmekten. Bak işte kız sınava giremedi, bu kafayla seneye filan da giremeyecek.
Hah bu arkadaşımız sınava girer, okulunu okur ve neticede iş bulamazsa, artık Sayın Bakanımız "Şeker hastasısın, seni sınava almışız..." filan der artık.
*
"Eğitim reformu yapan iktidar, buna karşı çıkan eğitimcileri dövdü" - Özgür Mumcu.
Kendisi hakkındaki düşüncelerimi biliyorsunuz. Tekrar etmeyeyim, ayıp artık.
Vaktiyle çok söyledim, hatta aşkımı Sözlük'lerden de duyurdum, gerçi nik'imi bilmediğinden buradaki itiraflarımla bağdaştıramadı zaar... Neyse zaten geçti artık, o kadar naz yapmayacaktın Özgürcüm. Ararım ben seni.
*
YGS'de kopyaya karşı acayip sıkı önlemler alınmış.
En azından toplu iğne ucu kadar kadar güven verseydiniz iyiydi...
Çarşaflı bir aday, sınav öncesi sıkı sıkı aranmış.
Naptınız, koca çarşafı ters yüz mü ettiniz? Hayır yani ne kadar aranabilir o kıyafet Allahını seversen ya. Bi de (fotoğrafa göre) dış mekanda yapılıyor arama, kadına "çıkar" da diyemezsin. Tak kulaklığı gir ablam sen, bi'şey olmaz, sana helal.
Lan durduk yerde ayrımcı yapıyorlar adamı, al işte merkezi sınava işte bu yüzden de karşıyım. İlla ötekileştiricez. "Kimden ötürü haaa, kimden ötürü?"
*
Al işte bak, 18 yaşında başka bir kızcağız sınav heyecanından kalp krizi geçirmiş.
Sen bu insana bu kadar stresi yaşattıktan sonra, o çarşaflı insanı sınava alamazsın kardeşim. Ben nereden bileyim onun kulağında ne var?
Hem bak bu vefat eden kız da sabah namaz filan kılmış, yani "tinerci" değil. He n'oldu şimdi, birini doğru düzgün aramıyorsun bile, ama öbürü senin yüzünden hayatını kaybediyor? Bunu ne yapacağız?
*
Ezgi Başaran'a sinir oluyorum, o yüzden yaptığı röportajı da okumadım.
Bu konuda sizi yetkili kişiye aktarıyorum lütfen ayrılmayın: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=ezgi+ba%C5%9Faran+usul%C3%BC+tetik%C3%A7i+r%C3%B6portajc%C4%B1l%C4%B1k&a=sr&kw=ba%C5%9Faran%2A&au=kunta+kinte
Yalnız entry'nin yazarından muvafakat almadım henüz, her an silebilirim, çabuk okuyun bence.
*
Eski eşine tornavidayla saldıran dallama hakkında on yıl hapis kararı çıkmış.
Evet adama dallama demiş olmam hakarete giriyor ama sorun değil.
Yalnız Filiz Abla'nın, yani aslında şiddet mağduru olan tüm kadınların koruma istediklerinde başına gelenleri herkesin bilmesine fayda var...
Öncelikle, aynı evde yaşadığın adamı polise şikayet edemiyorsun. Sonra o eve döndüğünde neler olabileceğini havsalan almıyor çünkü.
Neyse, boşanma davan sürerken adam yolunu kesince polise tekrar gittiğinde bu kez şöyle denecek, hazırlıklı ol: "Biz herkese koruma veremeyiz, hem sen boşanmışsın."
Derken bir gün size koruma verilebilir tabii, mümkün. Eski eşiniz tutuklandıktan sonra ama.
En nihayet, adam hapse girer, siz işinize dönersiniz, fakat bu kez de dükkanınıza kimse gelmez gitmez olur.
Allah kolaylık versin.
Sonra Başbakanımız diyor ki, "Evlenmeyen tipler var." Sayın Başbakan, benim o tip, buyrun benimle konuşun isterseniz?
*
Kadın konukevleri için yeni bir tasarı gündemdeymiş.
İyi görünüyor, linkini bulamadım bulunca eklerim. Yalnız ben hiç kadın konukevi görmedim, Sezer'den duyduğuma göre insan yeri değilmiş oralar.
Arkadaş, sen kadına kaçtığı evi aratırsan olmaz o iş. Artı, bu kadınların konuk olması tabii ki gerekli, ama bu işin bir "tecrite" dönmemesi için de bir şeyler yapıldığını görmek ister insan.
Asgari ücretin otuzda biri kadar günlük ödeme yapılacakmış, evet çok güzel. Ama sen bu kadını hayata nasıl karıştıracaksın, çocuğunu okutmasını nasıl sağlayacaksın, dışarı adımını atar atmaz geri dönmesine sebep olan korkuyu nasıl kaldıracaksın?
Lütfen bunları da konuşalım.
Uzaydan gelmiş acayip yaratıklar değil bu kadınlar, insan.
*
Emekli Astaubaylar Derneği şube başkanlarından Mecdi Cengiz, Cengiz Aksakal'ın işkencede öldürüldüğü sırada izindeymiş.
Biriniz de "o sırada" işinizin başında olun arkadaşım, ben mi yaptım o kadar işkenceyi daha portakalda vitaminken?
*
"...Baktı etti, dedi ki 'Bak kızım, sana rica ediyorum, burada bağırma sabahtan.' Beni konuşturuyor; meğer o orada can veriyor da beni konuşturuyor..." - Cengiz Aksakal'ın eşi Teren Aksakal'dan dinlediniz.
*
Darbe davası 4 Nisan'da, yani Çarşamba günü başlıyormuş.
Conan Evren, eğer yarın ölmezse bu davadan beraat edeceğini bildiğindendir.
*
Dün Ankara'da öğrenciler, YGS protestosunda "barikatı aşacağız" diyerek polise koşmuş. Polis tam copu hazırlarken de "1 Nisan" pankartı açmışlar, bak sen haylazlara ya canlarım.
"Ben senin barikatına koşar mıyım, Milli Eğitim Bakanlığı'na yürür müyüm hiç Güzel Abim... Şakacıktan bunlar hep."
Vay arkadaş, memleketteki şaka anlayışına bak.
*
Sevgili Aysel Tuğluk, n'apıyosunuz afedersiniz?
Bu "Muhatap Öcalan'dır" olayının suyu çıkmadı mı sizce de ya? Neyse önce olayı söyleyeyim, Beşir Atalay "Kürt meselesinde muhatap yok" demiş de, Sayın Tuğluk da "Muhatap Öcalan'dır" demiş.
Şimdi bakın Aysel Hanım, sizin kendinize kimi önder seçtiğiniz kimseyi ilgilendirmez. Ama siz demokrat olduğunu iddia eden, hatta Demokratik Toplum Kongresi adındaki bir oluşumun eşbaşkanlığını yürüten biriyken, bir halkın meselesinin muhatabı olarak nasıl bir kişiyi gösterirsiniz? Kavramlarınız bu kadar mı karıştı?
Siz eğer muhatap olarak kendi halkınızı değil tek bir adamı gösterirseniz, o adam kim olursa olsun, sizin hareketten bi cacık olmaz. Olacağı ve olmuşu nedir, hükümetin sizin oralara beyaz eşya filan götürüp oylarınızın yarısını almasıdır. Aferim. Yiyin birbirinizi. Sinirlendim ya.
La olm bunu diyen insanın, en azılı ulusalcıdan ve en ateşli cemaatçiden ne farkı var Allahını seversen ya? Hepsi tek adamcı işte. Dünya tarihinde 3-4 adamı toplayıp okey çevirttirsek her şey çözülürmüş meğer.
*
Anneler 4+4+4'e karşı dilekçe yağmuru başlatmış.
Radikal'in 16. sayfasında elim kadar bir haber. Altında icra ilanları var.
Canımsın Eyüp Can Sağlık.
*
Erdoğan, Esad'lı çözüm önerilerine hayır demiş.
Ya o değil de, belli yani Suriye'ye girilecek ve bizimkiler bir tezkere krizini daha kaldıramaz...
Nereye iltica etsek?
Valla kadın memesiyle ilgilenmiyorum da Biscolata erkeği dersen bi düşünürüm yani açıkçası, bilemedim.
*
Suriye'de muhaliflere silah milah bişeyler veriyolar, malum.
Ya bişey dicem, aynı şeyi bizim Doğu'dakilere yapanlara milletçek kin kusmuyor muyuz biz?
Şimdi nasıl birden muhalifsever olduk?
Hayır yani bir insan bunu nasıl görmez; sen resmen insanlara birbirini öldürmeleri için silah veriyosun ve bu yazdığım cümle hiçbir mecaz, hiçbir metafor içermiyor.Bildiğin, öldürme silahı. Kanınız donmuyorsa insan değilsiniz, bu kadar net söylüyorum.
*
Bir ailenin aylık doğalgaz faturası 33 lira zamlanmış.
Ben o ailenin faturasını tek başıma ödüyorum, çünkü o kombi tek kişiye de üç kişiye de aynı yanıyor.
Sakın bu devletin evlendirme politikası olmasın? "Fatura nasıl olsa aynı, evlen de bari masrafın bölünsün, kombinin yandığına değsin."
Ah, hükümetten ibretlik bir NLP örneği...
*
Bugünlük bu kadar.
Kısası bu kadar oldu, Allah uzunundan esirgesin...
*
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
12 eylül,
4+4+4,
bdp,
işkence,
kadın sığınma evleri,
özgür mumcu,
pınar öğünç,
radikal,
suriye,
ygs
21 Mart 2012 Çarşamba
İyi ki Burger King var!
Bir Burger King var biliyorsunuz, iyi ki varmış… Meğer olmasaymış, vatandaşın “işçilik hakları” kavramından hiç haberi olmayacakmış.
Burger King’in iki farklı dönemde aynı sebepten haber olmasını pek masum bulmuyorum. Fast food sektörü zaten sunduğu ürün itibariyle üstüne gidilmeye çok müsait; Mc Donald’s’ın reklamlarında bir tazelik bir sağlıklılık algısı yaratmaya çalışması boşuna değil. Küresel olarak çok çektiler.
Burger King’in Türkiye’de yaşadıkları başka ülkelerde de başına geliyor mu bilmiyorum. Geliyorsa şaşırmam, Mc Donald’s’tan sonra sıranın ona gelmesi normal derim. Eğer gelmiyorsa, eh, bu durumda gözler sektörün diğer büyük aktörüne çevrilir…
Bu kadar lafı şunun için söylüyorum, Burger King’teki işçilik sorunu ile ilgili “kedi arkasını görmüş…”ten başka bir yorum yapamayacağım afedersiniz. Biraz okursanız, siz de yapılmayacağını görürsünüz.
Türkiye işçilerin gerçekten sömürüldüğü bir ülke. Bunun sebebi de sadece kanun değil, ayrıca "işsizlik korkusu" ve "patron zihniyeti" ile de alakalı. En acıklısı da, "Bir de utanmadan dava açıyorlar!" diyen İK'cılarla aynı ülkede yaşıyoruz. Ama olur da işten çıkarılırlarsa, işin hukuki kısmıyla en haşır neşir olanlar bunlar oldukları için, işyerindeki tüm "faydalı" yazışmalarını, aldığı ödül ve takdirleri, ne bileyim lehine kullanılabilecek her şeyi derleyip toplayıp bulduğu ilk avukata vekalet çıkaracak olanlar da bunlar. Canım İK’cılar ya, bayılıyorum böylelerine.
Peki siz, Burger King yerine sipariş vereceğiniz yerlerdeki uygulamaların gayet insanca olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Bu ülkede SGK bile, "Kusura bakma kardeş ben sana fazladan para vermişim, sen o günlük 7 lirayı da hak etmiyormuşsun, bi zahmet geri alayım..." diyerek iş kazası geçirdiği için çalışamayan 5 çocuklu adamın peşine düşüyor.
Siz sevgili beyaz yakalılar, hayatınız bir çağrı merkezinde geçmiyor ve hamburger yemeye mecbur değilsiniz diye, kendinizi hukuken çok mu koruma altında sanıyorsunuz? Bir proje için sabaha kadar ofiste kaldığınız zaman madalyanızı gerçekten veriyorlarsa kendinizi iyi hissedebilirsiniz; fakat iki günlük izin için bin tane formalite ve ağız kokusuyla uğraşırken çok da mutlu olduğunuzu sanmıyorum.
Aniden, hiç aklınızda yokken, 20 yıldır çalıştığınız ve mensubu olmaktan gurur duyduğunuz şirketinizde her şey güllük gülistanlık görünüyorken, genel müdürün haberi bile olmayan bir genel müdürlük kararıyla işten çıkarılabilirsiniz. Bilginiz olsun. Çünkü sizin plazanızda çok kullanılan o “prosedür” sözcüğü, genel müdür yardımcısının İK’ya "şunu çıkarın" demesi, talebin belllllki avukata iletilmesi ve uygundur/uygun değildir alınması, ama sonunda illa ki o kişinin işten çıkarılması anlamına gelir. Yine çok sevdiğiniz “süreç” lafı da aslında, bu arada geçen bir-iki günü ifade eder. Bu yani. Öyle, performans ölçümüymüş, yönetsel kararmış, bilmem neymiş... Bunların hepsi hikaye. Hatta bu talep avukata iletilebiliyorsa, ouv, şanslısınız… “Kurumsal” bir işvereniniz var demektir. "Kurumsal" demek de, gelen postaları başkalarına “forvırd etmek” demek oluyor.
Yani işçilik, sadece bir madende çalışmak değildir. İşçilik, bir yere bağımlı olarak yapılan herhangi bir iştir. Kendi bürosunda çalışan avukat bile icabında işçidir. İşyeri hekimi de, telif sözleşmesiyle çalışan basın emekçisi de, mesaisini bir işverene özgüleyen herkes de işçidir. Aradaki sözleşme ne olursa olsun.
Bu uzun girişten sonra, Burger King’in “hamburger işkencesine” gelecek olursak…
İyi bari Burger King hamburger de olsa yemek veriyormuş. Ciddiyim, onu da vermeyenler var. 24 saat çalıştıranları hiç saymıyorum. Mesela, asistan doktorları düşündün mü hiç Züleyha? Yazık değil mi o çocuklara? Çalışması kanunen yasak olmasına rağmen çalışmaya mecbur olduğu için 500 liraya at gibi koşturulan stajyer avukatlara “halin nedir” dedin mi? Bak bunlar senin “doktor-avukat” diye gözünde büyüttüklerin. “Onlara bişey olmaz…” diye başına gelenleri umursamadıkların.
Peki, 2005’te geçirdiği iş kazasının davası 2012’de hala bitmemiş olan işçi amcamın halini biliyor musun? Parmaklarını pres makinesinde kaybetmiş bir çocukcağıza “Abla bu dava ne zaman biter?” sorusunun cevabını vermek sence nasıl bir duygu? O işverenin “Evet ya biz işçilerimize iş güvenliğini sağlamıyoruz gerçekten de, hiç uzatmayalım, tazminatı neyse verelim Sayın Hakim…” dediğini mi sanıyorsun?
Efendim yargı, hamburger işkencesine “dur” demiş… Haberin linkine bir bakıp öyle devam edin bence.
Bu nasıl bir dezenformasyondur, nasıl bir cehalettir, lafı bambaşka bir yerinden anlamaktır. Bu arada, laflarım dava sahibine değil. Vatandaş bu ayrımı görmeyebilir, görmesi şart da değildir. Haberi şu şekilde veren Radikal’e kızıyorum.
İş hukukundan anladığını düşünen bir avukat olarak, habere konu olayın "hamburger işkencesiyle" alakası olmadığından sizi temin edebilirim.
Olay özetle şöyle; Burger King çalışanlara yemek parası vermeyip hamburger veriyor. Bir çalışan da, her gün hamburger yemek sağlığına dokunduğu için, yandaki pizzacının çalışanına verdiği yemekle hamburgerini takas ediyor. Böyle böyle idare ederlerken, Burger King “vay efendim sen bizim şirket kurallarımıza aykırı davrandın” diyerek tazminat filan vermeden adamı işten çıkarıyor.
Dava, ya işe iade ya da verilmeyen ihbar ve kıdem tazminatının davası. "Bana her gün hamburger yedirdiler ve bu işkencedir" davası değil.
Mahkeme de zaten, "Sen vatandaşa her gün hamburger yediremezsin, buna hakkın yok" diye karar vermiyor. "Sen vatandaşa her gün hamburger veriyor olabilirsin, bunda bir sıkıntı yok. Ama çalışanın bunu arkadaşıyla takas ediyor olması bir haklı fesih sebebi değildir" diye karar veriyor.
Yani Burger King ve aynı uygulamayı yapan tüm şirketler, çalışanlarına her gün aynı yemeği vermekte hala özgürler. Karar bunun işkence olduğuna yönelik değil.
İşçi bu yemeği yemek istemezse, yemek yerine parasını yine isteyemez. Bu konuda da bir değişiklik yok.
Ayrıca, yemeğini başkasıyla takas etmek zaten hiçbir zaman haklı (tazminatsız) fesih sebebi sayılmaz, bu konuda da bir yenilik yok.
Yani bu karar gerçekten de öyle tarihi marihi değil. Hangi iş mahkemesine gitseniz aynı karar çıkacaktı, zaten bu işin "oluru" bu çünkü. Burger King bariz haksız, ama hamburger verdiği için değil. Takas eden çalışanı işten çıkardığı için. Ayıralım bunları.
Sadede gelirsek, Burger King'in ya da bir yerlerin boykot edilmesi iyi bir şey, fakat bunu bir "sivil toplum hareketi" olarak algılayan arkadaşları kendilerine en yakın iş mahkemesinin kapısına davet ediyorum. Bi beş dakika durup etraflarına baksınlar, iki duruşma izlesinler, duruşmasını bekleyen vatandaşa "halin nedir" diye sorsunlar. Bi de ara sıra Chuck Palahniuk filan okusunlar.
Yani bu işler böyle.
Etiketler:
burger king,
haklı fesih,
hamburger işkencesi,
iş hukuku
13 Mart 2012 Salı
İş kazasında ilk yapılacak: Öl!
İş
kazası denen nanenin öyle nalet bir dava süreci var ki, kaza sonrası hayatta
kaldığınıza üzülürsünüz diyeyim.
He
eğer kalamamışsanız ve davayı açan mirasçılarınız açmışsa, dava sürecinde
anarşik olabilirler. Ben olurdum.
İş
kazası geçirirseniz:
-
İşveren önce SGK'ya bilgi vermek zorunda. SGK işyeri kayıtlarına filan bakıp,
birkaç tanık dinleyip bir rapor hazırlayacak.
-
Siz dava açmak için o raporu beklemek zorunda değilsiniz. Ama o raporun
mahkemeye mutlaka sunulması lazım. Yani bunu bir bekleyeceksiniz.
-
İlk duruşma, karşılıklı dilekçe teatisi, delil listelerinin sunulması ve
tanıkların dinlenmesi zaten kafadan bir buçuk sene. Hatta dur düşüneyim,
*
Davayı bugün açtık diyelim. 13 Mart 2012.
*
İlk duruşma temmuzda gelmeli, ama temmuz adli tatile yakın, karar dosyalarını
koyabilirler... Neyse iyimser gidelim, diyelim 3 ay sonrası olsun. 13
Haziran'da.
*
O duruşmada karşı taraf cevap dilekçesi için süre alsın, çok çok rahatlıkta 4
ay sonrasını düşünebiliriz. 13 Ekim.
*
13 Ekim'de davacı tanıklarının dinlenmesine karar verilecek. Aralık'ta karar
duruşmaları olur. Kasım da çok kısa gün olur. Ocak sonu diyelim. 13 Ocak olmaz,
ilk 15 güne duruşma vermiyorlar. Ama hadi biz 13 Ocak diyelim.
*
13 Ocak'ta davacı tanıkları dinlendi, davalı tanıklarına karar verilecek. De ki
13 Nisan. Oldu mu 13 ay. Ahah hep 13 gidiyoruz yalnız cenabet miyiz neyiz...
*
Yalnız bu arada eğer hayattaysanız, Adli Tıp'tan, meslek hastalıkları
hastanesinden filan cevap bekliyoruz hep. Bunlar da var. Seneye randevu veriyor
bunlar, onu saymıyoruz şimdilik. Ölmüş insan davası olsun bu.
*
Ölmüşseniz ve tanıkların tamamı dinlenmişse, yani ennn iyi ihtimalden
bahsediyorum... Yani iş kazası davanız olacaksa ölmüş olmanız en iyisi evet...
Neyse,
eğer siz davacı olarak tanıklarınızın tamamını götürebilmişseniz, ya da davalı
taraf "diğer tanığı bir sonraki celse hazır edelim..." filan demezse,
dosya kusur oranının tespiti için bilirkişiye gidecek. Neredeydik 13 Nisan'da
mı, tamam, bu nedenlerle duruşmanın 13 Temmuz'a bırakılmasına... (Temmuz olmaz
dedik ama zaten rapor gelmişse alıp gideceksiniz, gelmemişse gelmesini
bekleyeceksiniz... Hakim de biliyor o celse bir şey olmayacağını.)
*
Rapor gelmemiş olabilir ve siz bir 3 ay daha beklersiniz. Ama yine iyi ihtimali
düşünelim, gelmiş olsun. Geldik mi yine 13 Ekim'e. Raporu beğenmeyip ek rapor
istediniz, tekrar bilirkişiye gitti.
*
Yıl oldu 2014, aylardan Şubat, günlerden yine 13... Yeni raporu da aldınız.
Beyanda bulunmak için süre istediniz.
*
Alın size 3 ay süre. 13 Mayıs. Bu duruşmada da bu sefer dosyanın hesap
bilirkişisine gitmesine karar verildi. Ha tabi hesap bilirkişisine gitmesi
için, SGK'dan peşin sermaye değerinin sorulmuş ve cevabın gelmiş olması lazım.
Gelmemişse onu da bekliyoruz daha. Ama geldiğini düşünelim, çünkü buraya kadar
hep "iyi" düşündük.
*
Yeni duruşmamız, 13 Eylül. Raporu aldın. Beyanda bulunmak için süre istedin.
Yine iyisini düşünelim, hakim dedi ki "Avukat hanım ben size kısa gün
vereyim, siz davayı ıslah edecekseniz edin, sene sonu gelmeden karara
çıkaralım..."
*
Siz bir sonraki duruşmaya kadar ıslah ederseniz ve karşı taraf da işi uzatmaya
matuf bir hamle yapmazsa, matuf dedim evet, 13 Mart 2012 tarihinde açtığımız iş
kazası tazminat davası ennnnn hızlı şekilde, 13 Aralık 2014 tarihinde karara
çıkar.
Ama
bu imkansızdır.
*
Kaldı ki kaybeden taraf temyize gider. Temyizden de, iki seneden önce dönen bir
iş kazası dosyası olamaz.
Yıl
olur 2016.
Zaten
ben daha hiçbir iş kazası dosyasının yerel mahkemede 1.5 yılda bittiğini filan
da görmedim. Son işyerimdeyken, biri 6 yıldır devam ediyordu. Bak daha temyize
bile gitmedi, devam ediyordu diyorum. Adamcağız hayatta çünkü; rapor sunuyoruz
işveren itiraz ediyor, Adli Tıp Kurumu'na soruyoruz... O da olmuyor, Yüksek
Sağlık Kurulu'na soruyoruz... Soruyoruz yani biz hep.
Şimdi
var elimde bir tane, Mayıs 2009'da açılmış, geçenlerde karara çıktı. Nasıl oldu
dersen, hem İstanbul'da değil Adana'da, hem de vatandaş ölmüş zaten.
Ölünce
iyi oluyor bak, ATK filan beklenmiyor hiç. 2.5 yılda tertemiz çıkıyorsun.
2.5
yıl derken, temyizsiz.
Ölün
bence siz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)