ücretli avukat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ücretli avukat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2012 Çarşamba

Bayandan temiz.

Eczacıların diplomalarını kiraladığı gibi, ben de avukatlık ruhsatımı kiralayayım diyorum.

KİRALIK RUHSAT!!!111!!bir 
- Bayandan temiz.
- Muammer Aydın öncesinden kalma, Kazım Kolcuoğlu imzalı
- 2008 tarihli
- Alındığından beri neredeyse zarfından bile çıkarılmamış
 - Hiçbir disiplin soruşturmasına konu olmamış
  
Orijinal, zarfı içinde, duvar yüzü görmemiş ruhsat. 
Banka, kurum gibi büyük müvekiller bağlamış olan ama vekaleti olmadığı için iş yapamayan takip elemanlarına kiralıktır.
Harcını ödeyemediği için ruhsat alamayan stajyer arkadaşların, ruhsattaki fotoğrafa benzemeleri gerekmektedir. Fotoğraf, 24 yaşında kara kuru bir genç kıza ait olup, erkek adayların başvurmaması rica olunur.
Ruhsat sahibi İstanbul Hukuk lisans ve Bilgi Üniversitesi yüksek lisans mezunu olup, şu an yine Bilgi'de doktora eğitimini sürdürmektedir. Talep halinde bu bilgiler de kullanılabilecek olup, ayrıca ücretlendirilecektir. 

Daha önce, her ama her yerde, istisnasız herkese, mesleğini nasıl sapıkça sevdiğini anlatan ben, artık avukatlık yapmak istemiyorum.

Çünkü olmayacağı açık. Ben "şirket huylu" biri değilim, kendine kurumsal süsü vermeye çalışan ama patronların veya yöneticilerin ego mastürbasyonundan öte gitmeyen saçma sapan ticarethanelerde çalışmak istemiyorum.

Devlet kurumu mantığında çalışan yerlerde kendimi mutlu hissetmemin de imkanı yok.

Ofis açayım desem, avukatlık artık bir masa bir bilgisayarla yapılacak iş değil. Büyük ofislerin olduğu bir ortamda "derdini anlatacak kadar konuşmak" bile mesele. Küçük alacaklarının peşinde olan büyük bir kesim elbette var ve bunlar o büyük ofislere gidemiyorlar. Kabul. Ama ücret de ödeyemiyorlar. Nasıl yapalım?

Üstelik bu insanlara çift fatura kesmek lazım, hukuki yardım ve psikolojik destek için. Gelen müvekkil hem saatlerce konuşup hem de "hukuku sizden iyi bilen biri" olabiliyor. Siz bu insanın gözünde, "Aman canım iki laf edip dünyayı alıyor zaten, benden de kâr etmesin" diye düşünülen biri oluyorsunuz. Ama ev sahibinin veya vergi dairesinin gözünde ne olduğunuzu kimse sorgulamıyor.

Akademisyenlik desek, aslında iyi deriz. Fakat bunun için eğitim altyapımı yeterli görmüyorum. Zira anladığım kadarıyla, yabancı kolejden mezun ya da yurtdışında master yapmış olmayanı akademiye almıyorlar. Başvuru dilekçemin üzerine "PİS FAKİR!" yazıp beni kovarlar diye korkuyorum.

Yani ortada kaldım.

Doktora eğitimimin bana hissettirdiği ise şu oldu: Bu kediyse et nerede, bu etse kediye ne oldu?

Ben kendimi akademiye bu kadar vereceksem bunun bana mesleki geri dönüşü olacak mı, eğer olmayacaksa ben neden bu kadar uğraşıyorum?

Hem çalışıp hem doktora yapayım derken, en son ne zaman elime bir roman aldığımı veya bir film izlediğimi unutan biri oldum. Ev-okul-iş dışında en ufak bir hayatım kalmamış olması zaten bambaşka bir hadise. Dünyayı "doktrinden okuyan" biri olacaksam, hayat bunun neresinde?

Ben artık böyle yaşamak istemiyorum. Ama doktorayı bırakamam, çünkü ömrümü tüketen ve adına hukuk denen bu Gaia kuyusunu, maalesef ki çok seviyorum. Ama belki bu sinirle onu da bırakmaya karar veririm, söz veremiyorum.

Özetle, böyle aşkın ızdırabını skiyim afedersiniz.





25 Eylül 2012 Salı

İki resim arasındaki sıfır fark.

Ben bu yazımı unutmuştum... Biraz önce çalışma arkadaşım Zehra "Ya geçen gün bir yazı okudum, çok beğendim, meğer sen yazmışsın..." diyince hatırladım.

Yayınlandığı linkte tarih 31/10/2010 olarak görünüyor, ama ben asıl yazdığım günü hatırlamıyorum. 2010 seçimlerine hazırlık sürecinde Katılımcı Avukatlar için yazmıştım ki bu yazıda Sezer'in katkısı çoktur. 

Aradan neredeyse iki sene geçmiş. Ben kendi adıma, iki sene öncekinden daha iyi koşullardayım ama, bu iki sene benim için büyük bir adım olmuşken, insanlık için hiçbir şeyi değiştirmedi.

Başlığa tıklarsanız, sizi yazının yayınlandığı yere götürecek. 

Çok sevgiler,
Göksun.

*


BİR BORDROLU AVUKATIN GİZLİ DEFTERİ

KANUNEN BAĞIMSIZ HUKUKEN BAĞIMLI FİİLEN İŞÇİ OLMAK
– BİR BORDROLU AVUKATIN GİZLİ DEFTERİ -
Hukuk fakültesi sayısındaki artış, genellikle eğitim yetersizliği bağlamında gündeme geliyorsa da, bunun biz gençler arasında çok daha önemli başka bir sonucu var.
Nereden ve nasıl mezun olursak olalım, hayatımızdaki işsizlik tehdidi ve bize uygun görülen çalışma koşulları mesleğin geleceği açısından çok daha büyük bir sorun. Çünkü avukatlık, somut olaydaki “olması gerekeni” ortaya çıkarmaya dayanan ve bu anlamda zihnen adanmışlık gerektiren bir meslektir; fakat mevcut koşullarımızda kendimizi “avukat gibi” hissetmemizin önünü kesen ciddi sorunlarımız var.
Dünyanın son zamanları, bize yeni bir ekonomik düzen getirdi. İş modelleri bu yeni düzene göre şekillendi ve hepimiz, mesleğimizden bağımsız bir şekilde, tamamen bu yeni düzenin öngördüğü modeller ile çalışmaya başladık.
İster bir ofiste ister özel bir şirket bünyesinde ya da kamuda çalışalım, bu modellerde “junior” olduk, “senior” olduk, “icra avukatı” “ipotekçi” “fikri mülkiyetçi” “ticaretçi” vs. olduk. Bir yandan bu “uzmanlığımız” ve unvanlarımız hoşumuza giderken, öte yandan aslında çalışma modelimizin bir üretim bandından farksız olduğunu göremedik. Biz artık senior olmakla övünür ve yeni maaşımızın tadına varırken, sadece bizden birkaç yaş küçük meslektaşlarımıza “Bakırköy’e delil listesi sunulacak, oradan Sarıyer’e gidilecek temyizin son günü. Kadıköy’den de ek mehil vesikası alman lazım” diye emirler yağdırmakta hiçbir sakınca görmedik. Çünkü bu bir üretim bandıydı, herkes önüne gelen işi sağına soluna bakmaksızın ve nefes almaksızın, kişisellik de katmaksızın yapmakla yükümlüydü. Herkesin işi belliydi ve bunun dışına çıkılamazdı. Bütün gün, masamızdan bile kalkmadan tamamen icra talepleri hazırlayıp borçlularla konuşmak bile bizi isyan ettirmedi, çünkü nasıl olsa bir gün “patron” biz olacaktık ve  bu geçici bir süreçti.
 Meslektaşımız Sezer Özkan’ın “Küreselleşmenin Kıskacında Avukat” başlıklı makalesinde belirttiği üzere, toplumdaki ve meslekteki aşırı düzeyde uzmanlaşma taleplerinin kökeninde, Yeni-Taylorizm denen bu akım vardır. Yani en küçük parçayı en kısa sürede ve en kaliteli biçimde yapmak olarak açıklanabilecek bu süreç, bugün hayatımızda ve avukatlık mesleğinde, daha başlangıç aşamasında karşımıza bir yol ayrımı şeklinde çıkmakta.
Bu ayrımı geçtik ve sonunda biz de tecrübelendik, yanımızda ya da “altımızda” avukatlar çalıştırmaya başladık. Başımıza gelirken dert yandığımız her şeyi, teker teker, bu sefer biz yapmaya başladık ve her şey kendini tekrar edip durdu…
 “Ücretli avukatlık piyasası” son birkaç yıldır çok acımasız. Çünkü gençler olarak gerçekten çok fazlayız. Standart işçilik sorunlarımız var, biz de mavi yakalı emekçiler gibi ihbarımız ödenmeden işten çıkarılıyoruz, fazla mesaimiz ödenmiyor, tatillerde çalışmamız gerekiyor, maaşımız düşük gösteriliyor…
 Fakat en yakıcı olanı, mesleğimizi özel kılan yasal haklarımızla aynı dünyadan bile olmadığımızı anlıyoruz. Avukat kelimesinin içini dolduran bağımsızlık kavramının, bizim için tatlı bir hayal olduğunu görmek insanın canını çok yakıyor.
 Bu sorunların “teşhis ve tedavisinde” öncelikle işçilik kavramı üzerinde durup statümüzün adını koymalıyız. Yanında 20 avukat çalıştıran ofis sahibi ya da çalıştığımız kurum ile “aynı dünyadan” olmadığımız açık, kendimize işçi mi diyeceğiz, başka bir şey mi?
 İş Kanunu işçinin tanımını “bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişi” olarak verir ve biz de işyerlerimize karşı yasal taleplerimizi iş mahkemelerinde ararız. Her ne kadar Avukatlık Kanunu bizim bağımsız olduğumuzu iddia etse de, verilen işi reddettiğimiz için iş akdimiz feshedilirse dava dilekçesindeki taleplerimiz Avukatlık Kanunu’na değil İş Kanunu’na dayanır.
Eğer işçi tanımını Kanun’dan değil literatürden – Sayın Av. Haluk İnanıcı’dan alıntılayarak- yapacak olursak; “üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun bırakılan, hayatını kazanmak için emek pazarında emek gücünü satan insan” şeklindeki tanım tam da bizi anlatmaktadır. 
Fakat eğer, İş Kanunu anlamında bir hukuki ilişkide bağımsızlıktan söz edilemeyeceği için işçi teriminden imtina edeceksek, o halde talep ettiğimiz çalışma modelini çok iyi tesbit etmemiz gerekir. Bağımsızlık unsuru bize “bağlı” ve “işçi” avukat olmayı yasaklıyorsa, biz daha ismi bile olmayan “hibrit” bir faaliyet yürütüyorsak, hakkımızdaki algıyı değiştirmek için zorlu bir yolumuz var demektir… Ama bir yerden başlamak lazım.
Dokuzdan sonsuza uzanan yollar yetmez gibi bütün gün adliyelerde ve muhtelif kurumlarda koşuşturan, hakim-savcı bir yana mübaşire bile saatlerce dert anlatmak zorunda kalan, bu da yetmez gibi kendisinin bile olmayan müvekkillerle –işvereni bu tür görüşme işlerini kendisine bıraktığı için- saatlerce telefonda aynı şeyden bahsetmek zorunda kalan, tüm bunları yaptığı aynı gün içinde birkaç dilekçe birkaç ara karar ve bir de raporlama çıkarmak zorunda kalan insanlarız ve haklarımızı kullanmayı sonuna kadar hak ediyoruz.
“Bordrolu” olmaktan kaynaklanan sorunlarımızın çözümü, bize mesleki haklarımızı sağlayan Avukatlık Kanunu içerisinde bulunmalıdır.
Mevcut Kanun, bordrolu avukat olarak çalışmayı “avukatlıkla bağdaşan işlerden” saymakta, fakat bu çalışma şeklinin olumsuz sonuçlarına dair tek bir söz söylememektedir.
 Kanun bizler için “bağlı çalışan avukat” terimini uygun görmüş ve sorunları çözmekten ne kadar uzak olduğunu açıkça göstermiştir. Zira, 1. madde avukatın bağımsız olduğunu açıkça yazarken, bir avukat tipini “bağlı” olarak nitelemek sorunu anlamaktan ve/veya çözmekten ne kadar uzak olunduğunu açıkça gösterir. Nitekim, Barolar Birliği de biz bordrolu avukatları Kanun’un o kadar dışında görmüştür ki, 2007 yılında işçi avukatların sicillerinin ayrı tutulması ve oy haklarının bulunmaması teklifinde bulunabilecek kadar ileri gidebilmiştir.
Temel sorunlarımızı çalışma saatlerinin ağırlığı, işi red hakkımızın olmaması, vekalet ücretinin ödenmemesi ve meslek içi eğitimlere katılamama olarak özetleyebiliriz. Bunun dışında, baro faaliyetlerine katılmak bizim için bir işsiz kalma sebebi olmamalı ve sigorta primlerimizin asgari ücret üzerinden yatırılmasının bir çaresini bulmalıyız.
Bütün bunlar için, örneğin, bordrolu avukatlığın bir tip sözleşmeye bağlanması iyi bir başlangıç olacaktır. İşyeri çalışma koşulları ve avukatın özlük hakları dayanağını Kanun’dan alan bu sözleşme ile taraflar arasında yazılı hale gelir ve bu sözleşmenin bir nüshası Baro’ya teslim edilir. 
Bu sözleşmenin amacı, avukatı “belirsiz süreli iş sözleşmesinden” kurtarıp, mesleki özlük haklarını kullanabilir hale getirmektir. Bu sebeple, 
- Öncelikle, bir avukatın bordrolu olarak çalışmaya başlayabilmesi için, tip sözleşmenin taraflarca imzalı bir nüshasının ve avukatın SGK işe giriş bildirgesinin Baro’ya teslimi şart olmalıdır.
- Tıpkı işçinin geç bildirilmesinde olduğu gibi, bordrolu avukatın geç bildirildiğinin ya da bildirilmediğinin tesbiti halinde, işveren avukata disiplin cezası uygulanmalıdır. 
- Tip sözleşmede, bordrolu avukatın işi red hakkı düzenlenmelidir. 
Bu husus, pek çok işverende “İşi reddeden avukatla çalışmanın anlamı nedir?” şeklinde bir itiraza sebep olacaktır. Gerçekten de, iş hayatının pratikleri düşünüldüğünde, işi red hakkının kötüye kullanılması halinde, çözüm olarak öngörülen şey bambaşka sorunlara yol açacak ve pek çok işyerinde ciddi sıkıntılar yaşanabilecektir. 
Bu sebeple, öncelikle, bordrolu avukatın red iradesinin yazılı ve gerekçeli olması uygun olacaktır. Ayrı bir maddede de, “avukatın işi reddetmesinin iş akdinin sözleşmesinin feshine sebep olmayacağı, ancak birlikte çalışma olgusunun fiilen ortadan kalkması halinde ise bunun İş Kanunu itibariyle geçerli fesih sebebi olduğu” düzenlenebilir. 
İşi red hakkının kapsamı sadece dava bazında değerlendirilmemelidir. Bu kadar açık yazmak pek çok meslektaşımızı rahatsız edecekse de artık gerçeklerle yüzleşme zamanıdır; uygulamada pek çok işveren kendi yapmak istemediği pek çok şeyi bordrolu avukatları araya koyarak yapma eğilimindedir. Böyle durumlarda meslektaşlarımızın bu tür işleri, işlerini kaybetme korkusu olmaksızın reddetme hakları olmalıdır. 
- En büyük sorunlarımızdan biri, vekalet ücreti meselesidir. 
Yapılan iş görüşmelerinde yasal vekalet ücretini sorduğumuz zaman, “Onun sizinle ne alakası var ki, siz maaşlı çalışansınız” cevabını almak pek çoğumuzun yaşadığı bir tecrübe.
Elbette ki müvekkiller –büyük oranda- işverenimizin bağlantılarıyla kazanılır ve elbette ki işverenin bilgi ve tecrübesi bu seçimde önemlidir. Fakat davayı fiilen yürütenler olarak, vekalet ücretiyle “bir alakamızın olmaması” değil meslekle, insanlık onuruyla bile bağdaştırılamayacak bir durumdur. 
Bunun yanında, vekalet ücretinin işi fiilen yürüten avukatla paylaşılması da, aynı işyerinde çalışan avukatlar arasındaki mesleki dayanışmayı zedeleyebilir. Bu sebeple, kazanılan davaların vekalet ücretinin, işyerinde çalışan tüm avukatlarca eşit oranda paylaşılması gerekmektedir. Bu husus tip sözleşmede düzenlenmeli, paylaşım oranı serbest iradeyle belirlenmeli, fakat işverenin kendine alacağı kısım o işyerinde kaç avukatın çalıştığı ile orantılı olarak belli bir limitte tutulmalıdır. 
- Vekalet ücreti sorununu tesbit ettikten sonra, mevcut mevzuata bir de bu gözle tekrar bakalım. Göreceğimiz şey, vekalet ücreti takiplerinde tahsilatın ancak serbest meslek makbuzu karşılığında yapılacağı yönündeki düzenleme olacaktır. İşverenin insafına kalmış olmak kaydıyla, bu sorun pek çok avukatın çalıştığı bir büroda belki çözülebilir, fakat özel ya da devlete bağlı kurumlarda çalışan meslektaşlarımız için nasıl bir çözüm düşünülmelidir? Ülkemizdeki avukatların gerçekten önemli bir kısmı bordrolu olarak çalışıyorken, kanun koyucunun hepimizi “serbest meslek erbabı” olarak görmesinin nasıl bir açıklaması olabilir? 
Vekalet ücretinin tahsilinde serbest meslek makbuzu kesilmesini şart koşan Vergi Usul Kanunu Tebliği kesinlikle yürürlükten kaldırılmalıdır.
- Tekstil atölyelerini aratmayan mesai saatlerimizin yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. 
Bir yandan, avukat olarak piyasada zihin gücü ve kişisel yeteneği ile varolduğumuzdan, fiilen işyerinde bulunmamızın şart olduğu herhangi bir hizmet sektörü çalışanı gibi değerlendirilmemiz mesleğin ruhuyla bağdaşmaz.
Fakat öte yandan, özellikle ofislerde çalışan avukat arkadaşlarımız, bütün gün duruşmalara koşturduktan sonra ofis içerisinde halletmeleri gereken işlerini ancak akşamları yapabilmekte, “ofisten gece çıkmak” son derece normal bir yaşam şekli olmaktadır. Bu sebeple, avukatın fazla mesaisi başka bir çalışanın mesaisinden çok daha sık ve yoğun yaşanmaktadır. Gece geç vakitlere kadar çalışmak ve/veya haftasonu mesaisi bizler için hayatın bir parçası olmuştur. 
Bu itibarla, İş Kanunu’ndaki düzenlemenin yanısıra, yapılacak tip sözleşmede de fazla mesai düzenlemesi yapılmalı, haftasonu ve tatil günlerinde çalışmak ise ayrı bir ücretlendirmeye tabi olmalıdır. Avukatlar olarak, tatil günlerinde nöbet tutan eczane çalışanları kadar hak istemek son derece makul bir taleptir.
 - Baroların vereceği mesleki eğitimlere katılmak biz bordrolular için de mümkün olmalıdır. 
Öncelikle, bu eğitimlerin şimdiki gibi haftaiçi gündüzleyin yapılması, en hafif tabiriyle düşüncesiz bir tutumdur. Meslek içi eğitimde zaten başarılı sayılmayan Baromuz, verdiği eğitimleri de –ofisten izin alamayacağımız için- katılamayacağımız saatlere koyarak biz bordroluları tamamen gözardı ettiğini bir kez daha göstermektedir. Eğitimlerin akşamüstü, akşam ve haftasonları yapılması gerekir. 
Bununla birlikte, bu tür eğitimlere devam etmek için işyerimizden ayrılmamız gerektiğinde mazeretli sayılmamız ve bunun karşımıza bir işsizlik tehdidi olarak çıkmaması gerekmektedir. Bunun kriteri de red hakkında olduğu gibi yine “çalışma olgusunu fiilen imkansız hale getirmek” şeklinde düşünülebilir. 
Eğitimlere katılamamanın işyeri ile ilgili tarafı hakkında bunları düşündükten sonra, maddi tarafı hakkında da bir çözümün düşünülmesi gerekmektedir. Çünkü pek çoğumuz, daha aidatımızı bile ödeyemiyorken, bir de mesleki eğitimin ücretini karşılayabilecek durumda değiliz. Bu sebeple, eğitimler mesleğin ilk 5 senesindeki meslektaşlarımıza ücretsiz verilmelidir. 
- En büyük sıkıntılarımızdan bir diğeri, işyerlerimizdeki “emir-komuta” sistemine tabi olmaktır. Ofislerin sahipleri, kurumların amirleri ve şirketlerin yöneticileri tarafından, meslektaş olduğumuz unutulmakta ve bize mesleğimizin saygınlığından çok uzak şekillerde davranılmaktadır. 
Sözünü ettiğimiz bu sorunun, özel sektörün diğer çalışanları tarafından anlaşılması imkansızdır. Avukatlık öyle bir meslektir ki, ruhsatını o an almış avukat ile 50 yıldır meslekteki avukatın hak ve yetkileri birbirinin aynısıdır. Meslektaşlık ilişkisi, kendiliğinden bir demokratize oluşu da beraberinde getirmektedir. Özel şirketler ya da kamu kurumlarında, bir çalışanın makam alması, hak, sorumluluk ve yetkilerinin artması pek çok şarta bağlıyken, biz avukatlar mesleğimize doğrudan “o makamla” başlarız. Bu sebeple, bizden daha fazla sermayesi olan bir avukat bize sırf bu sebeple “üst perdeden” konuşma hakkını kendisinde görmemelidir. 
Her ne kadar bu konuda verilmiş Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu kararları var ise de, uygulamada sorunun önüne geçilebilmiş değildir. Bir etik sorunu olan bu sorun, ancak kollektif bilinçlenmeyle ve avukatın kendi değerinin farkında varmasıyla aşılabilir. 
- Avukatın kendi değerinin farkına varması ise, ülkemiz şartlarında maalesef ancak maddiyata bağlıdır. Yukarıda saydığımız bütün hak ihlallerine maruz kalan avukat, bırakın bu ihlallere karşı kollektif bir hak arayışına girmeyi, bireysel olarak bile mücadele iradesi göstermemektedir. Bunun sebebi tabii ki, işsizlik kaygısı ve kendi işini yapacak maddi dayanaktan yoksun olmaktır. 
Maddi sıkıntılar bordrolu avukatlara özgü olmayıp, mesleğin başındaki hemen her meslektaşımızın ortak sorunudur. Staj boyunca kaçak işçi olarak çalışmış, buna rağmen ruhsat başvurusu için 1.500-TL ödemesi istenmiş, hiçbir sosyal güvenceden faydalanamamış, yaşamını ancak 500 lira stajyer “harçlığına” ve ailesinden gelen yardıma bağlamış ve o 500 lirayı kazanırken de “Acaba Baro benim stajımı yakar mı…” kaygısını yoğunlukla hissetmiş genç avukatlar, ruhsatlarını aldıktan sonda kendi işlerini kuracak sermayeye tabii ki sahip değillerdir. 
Bu sebeple, staj boyunca müstakbel meslektaşını tamamen yüzüstü bırakmış olan Baro’nun, en azından ruhsatı teslim ettikten sonra kendini biraz da olsa sorumlu hissederek buna göre davranması gerekmektedir. 
Mesleğin ilk 5 yılındaki avukatlardan aidat istenmemelidir. Bunun yanı sıra, kendi ofisini kurmak isteyen meslektaşlara uygun koşullu ve belli bir süre geri ödemesiz kredi sağlanmalıdır. 
Mesleğe yeni başlamış ve/veya ofis kurma çabasına girişmiş bir avukatın, henüz geliri olmamasına ve zaten kira, eşya ve vergi yükünün altında eziliyor olmasına rağmen bir de aidat yükü altına girmesi, Baro’nun empati yoksunluğunun en açık göstergelerindendir. 
Ayrıca bunun dışında, bordrolu avukatların asgari ücretleri de yeniden düzenlenmeli, bugün bir ev kirasına bile yetmeyecek miktarda olan “komik” asgari ücret artırılmalıdır. 
Bir hizmet sözleşmesi ile çalışan bordrolu avukatın kendi haklarını korumaları için, tabi oldukları hukuk sisteminin de netleştirilmesi gerekir. Bu bağlamda, yukarıda belirtilen düzenlemeler Avukatlık Kanunu’nda ayrı bir bölüm altında düzenlenmelidir. Avukatın “sözleşmeyle bağlı” olmasının sadece “ortak menfaatlere yönelme” şeklinde tezahür edeceği ve mesleğin özünde olan bağımsızlık niteliğinin ortadan kaldırılamayacağı Kanun’da yer almalıdır. 
Kanun’da düzenlenmeyen haller için İş Mevzuatı’na gidilmeli, Avukatlık Kanunu’nda hüküm bulunmayan haller için İş Mevzuatı’na açık yollama olmalıdır. Aynı şekilde, İş Mevzuatı’nda da mevzuata tabi olanlar için Avukatlık Kanunu hükümleri saklı tutulmalıdır. 
Ne yazık ki, gelişen ekonomi bize mesleğimizin güzelliklerini yaşamayı unutturmuş, hak aramayı meslek edinmiş olmamıza rağmen kendi haklarımızı arama irademizi yok etmiştir.
Yukarıda arz ve izah olunan sebeplerle, bordrolu avukatlar olarak yasal haklarımızın aranması ve tanınmayan haklarımızın yasallaştırılması için gerekli örgütlenmenin yapılması hususlarında gereğini saygı ile “rica” ederiz. 
Av. Göksun Gökçe Göndermez - 36148



8 Ocak 2012 Pazar

Her derdimiz bitti, bi 65 yaşımız kaldı. Evet.

65 yaşın üzerindeki avukatların zorunlu emekli edilmeleri meseleleri var bir de.

Ya ben bunu anlamıyorum arkadaş, tamam 65 yaş ve üzeri olanların bir kısmı gerçekten de çok haksız bir rekabet oluşturuyorlar; hatta sırf onlar var diye rekabet oluşmuyor bile. Bunu rica ediyorum kimse inkar etmesin. Ama "olay"  bu mudur?

Serbest meslekte (men ya da zorunlu emekliliğe ilişkin) yaş haddi olması gerektiğini düşünmüyorum. Bunun duygusal sebepleri başka hadise, onu 65 yaş üzeri olanlar daha iyi anlatır. Ben şimdi 27.5 yaşında ne konuşsam goygoyculuk afedersiniz.

Mesele kıdemli avukatların meslekte ne kadar bulundukları değil ki, gençlerin ne kadar bulunamadıkları.

Benim şu yaşımda 60-70-80...bin yaş ve üzerindekilerden beklentim emekli olmaları değil, bir zamanlar kendilerinin de genç olduklarını daha sık hatırlamaları.

Neden "onlar da kazanmasın" yerine "biz de kazanalım" mantığında değiliz?

Ödeyecekleri priminin gençler için kullanılmasını da tehlikeli buluyorum. Patronlar bir de "biz hem bu kadar kıdemliyiz hem de sizin için o kadar prim ödüyoruz!" diyeceklerse, e biz gençler ölelim o zaman. O primi de bizden keser bunlar. Allahaşkına, sırf yaşı ve bağlantıları yüzünden genç milletini kıtır kıtır çiğnemeyi kendinde hak gören vatandaş, primi o gencin maaşından mı kesmeyecek?

Bence tüm 65 yaş üzeri avukatlar evlerinin herrrr yerine bir sürü gençlik fotoğraflarını filan çerçeveletip assınlar. Daha etkili bir yöntem.

Çok sevgiler ve iyi pazarlar,
Göksun.

4 Kasım 2011 Cuma

şu ücretli avukatlık meselesini kaldırsak mı acaba?

(Önbilgi: Başlıktaki soruyu Mecnun toplamasıyla okuyunuz, ben öyle yazdım :) )

Canım bir süredir pek yazmak istemiyor. Gün içinde aklıma gelen bin türlü şey ve "çiziklediğim" iki milyon haberden bile bahsedesim yok. Ara sıra böyle olduğu zaman "cepten yiyordum," fakat artık önceden yazmış olduklarımın sona erdiğini fark edince o imkanım da kalmamıştı.

Gelin görün ki, hayat sürprizlerle dolu. Şu an Adana'dayım ve burada annemin kullandığı bilgisayarın masaüstünde "zihni sinir no.1" isimli bir word dosyası buldum. "Ne yazmışım ki?" diye açtım (bu dosya adını bu bilgisayarda başkası kullanmış olamaz) ve ücretli avukatlık hakkında 2010 yazında yazdıklarımı buldum. KAV'ın seçim çalışması için Ahmet Abi (Dindar) "Çocuklar, projeler üretin" demişti, ben de ücretli avukatlık konusunu seçmiştim. Yazarken, işler bu tip avukatlığın kaldırılmasına kadar varmış.

Buyrun:

*
Arkadaşlar merhaba,

Nisbet yapıyormuş gibi olmayayım ama, deniz kenarı insanın zihnini açıyor. Bir yandan “patron” avukat kavramının ne kadar sinir bozucu olduğunu, bir yandan da Ahmet Dindar’ın beni de kattığı “Zihni Sinir proje ekibine” nasıl bir katkı sağlayacağımı düşünürken, bu iki düşünce aklımda muhteşem bir füzyon örneği gösterdi…

Aramızda “işveren avukatlar” mutlaka vardır, “patron avukat” tamlamasını bu yüzden kullandım. Herkesi aynı kefeye koymak gibi bir kaygım yok, fakat aşağıda belirteceğim türden uygulamalarda bulunan işverenler, sözlerimi üstlerine alınmaktan çekinmesinler.

Bizim sorunlarımızı biz hep söyledik. Vekalet ücretinin “koklatılmaması”, çalışma koşulları, bağımsız olmamak, maaşın eksik gösterilmesi hatta eksik göstermeye gerek bırakmayan maaşlara mecbur olmak, özel şirketlerdeysek hukuktan haberi bile olmayan yöneticilere “peki efendim” demek ve bunun dışında muhtelif iş hukuku sorunları: bırakın ihbar tazminatını, çalıştığımız günün parasının bile alamadan üstelik de “telefonla” işten çıkarılmak. “alo, ofis dışındaymışsınız, artık sizinle çalışmayacağız, gelmenize gerek yok” gibi bir çıkarma yani.

Kanaatimce bu sorun bir “ıslah konusu” bile olamayacak halde, zira sorunu oluşturan bizzat avukatların kendisi. Allahaşkına, bunu “düzeltmek” için yasayı nasıl değiştirmeyi düşünüyorsunuz? Avukatlığın bağımsız yürütüldüğünü mü ekleyeceksiniz? Yok mu? Vekalet ücretinin “davayı yürüten avukata ait olduğunu “ mu ekleteceksiniz? Bu var mı bilmiyorum, fakat her dilekçenin altına patronun imzasını atmıyor muyuz? Bir tek duruşma zabıtlarındaki isimle mi alacağız vekalet ücretini? Az maaş alanlar, avukatın asgari ücreti kadar almıyor mu, bir patron sırf az maaş verdiği için dava edilebilir mi? Maaşı SSK’ya eksik bildirilenler, zaten isterlerse (!) bunun için dava açamıyor mu? Bağımsız olmadığını düşünen avukat, başka bir iş yerinde çalışamaz mı? … Görülen o ki, aslında –belki de- tüm yasal haklarımız mevcut…

Bence bu iş, herhangi bir yasal düzenleme ile “düzeltilebilecek” bir şey değil, çünkü bunu bizzat avukatların kendisi bu hale getiriyor. Lütfen gerçekçi olalım. Yapılması gereken şey, ücretli avukatlığın olduğu gibi kaldırılmasıdır.

Nasıl ki hakim ve savcıların bağımsızlığına şüpheyle bakılmasının temel sebebi “devletten” maaş alıyor olmaları ise, bir avukatın bağımsızlığını imkansız hale getiren de bir yerlerden maaş almasıdır. Hepimizin (genç avukatların yani) işe ihtiyacı var. Kendi işini yapabilen arkadaşlarımızı dışarıda tutarak, ücretliler adına rica ediyorum: Lütfen maaşlı insanlarla biraz empati kurar mısınız? “Eeeh, avukatım ben, böyle çalışamam” diye istifayı basıp gitme lüksüne kaçımız sahibiz? Bunun “lüks” addedilmesi sizi rahatsız etmiyor mu?

Gelin görün ki, ücretli avukatlığı kaldırdığımız zaman yerine mutlaka bir ikame koymamız gerekiyor. Zira genç bir avukatın kendi işini yapması gerçekten her zaman kolay değil. Bu ayrı bir başlık ve ayrı bir yazı konusu fakat neyse ki hepimiz konuyu biliyoruz.

Ben bunun yerine, kâr paylaşımlı avukatlık sistemini öneriyorum. Patronlukta ısrarlı avukatlar bu sistemi de illa ki kendilerine yontacaklardır, her türlü geliri düşük göstermek yapılmayan bir iş değil. Fakat en azından artık ücretliye “maaş” değil “her türlü kârdan belli bir pay” verileceğinden ve ücretli, kendini daha “işin içinde” hissedeceğinden, maaşa göre daha sıcak bir sistem olduğunu düşünüyorum.

Avukatın karşı taraftan aldığı avukatlık ücretinin, işveren avukat ve ücretli avukatlar tarafından paylaşılması gerekiyor. Ücretin belli bir kısmının olduğu gibi işverene verilerek, kalan kısmının çalışanlara paylaştırılması düşünülebilir. Müvekkil –neredeyse her zaman- işverenin kişisel bağlantılarıyla kazanıldığı ve tüm ofis masrafları işverence karşılandığı için, bunun hakkaniyete aykırı görünmediği kanaatindeyim. Bununla birlikte, ücretin salt o işi yapan avukata özgülenmesi değil, çalışan tüm avukatlara paylaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Bunun sebebi, çalışma ortamı içinde gerilimli bir ortamın oluşmasının engellenmesidir. Ofis içi rekabetin, hem insanın bağımsız düşünmesini engelleyen bir unsur olduğunu, hem de müvekkil aleyhine sonuçlar doğurabileceğini düşünüyorum. Hatta bundan eminim.

İşveren avukatın müvekkillerden aldığı ücretler konusunda da fikrim aynı. Yukarıdaki paragrafı yazarken bir yandan da bunu düşünüyordum, “acaba o müvekkilin işlerini yürüten avukata daha fazla pay verilmeli mi…” derken, bunun da ciddi bir rekabet sebebi olduğunu fark edip vazgeçtim.

Bunlarla birlikte, avukatın bir maddi güvencesi de olmalı. Yukarıda sayılan iki tür ödeme dışında, bir de sabit maaş şartı getirilmeli. Aslında cümleyi yanlış yazdım, yani aklımdaki bu değildi, ama yazdığım şey aklımdakinden daha iyi oldu! Beynim doğru düşünmese de elim doğru yazabiliyor :) (Ya da "beynimin hatasını elim kendiliğinden düzeltiyor" da denebilir) Paragrafa başlarkenki düşüncem, “ücretli avukatın aylık ücreti hiçbir şekilde … TL’den aşağı olamaz” gibi bir düzenlemeyle, kâr paylaşımıyla aldığı ücretin çok komik miktarlar olmasını engellemekti. Fakat yazdığım şeklinin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Gerekçem de şudur: iş görüşmesinde “Peki karşı taraftan alınan avukatlık ücretleri?” dediğim zaman dumura uğrayıp “Anlamıyorum, onun sizinle ne ilgisi var???” diyen zihniyetin, benim kazandığım davalarla yeni araba almasından inanılmaz derecede rahatsızım. Ben kirasını karşılayabileceğim ev bulamazken, trilyonluk davalarıyla uğraştığım şirketlerden gelen paranın işverenimin yeni evine gitmesi –açıkça söyleyeyim- kanıma dokunuyor. Üstelik, “istifayı basıp gitsem” ne zaman nasıl bir iş bulacağımı bilemediğim gibi; hem benim yaptığım işleri yapmaya çoktan hazır ve razı binlerce genç avukat var, hem de “cv” denen merette “büyük şirketlerle/işlerle uğraşmış görünmek” çok mühim bi’şey! O işlerle uğraşırken ne kadar sömürüldüğünüz, dayanma gücünüzün ne kadar yüksek olduğu da sizi “kıymetli işçi” yapan diğer bir faktör.

Bu arada az önce unuttum, asgari ücret şimdi 1000 lira ve bu gerçekten komik bi miktar. “Sen de, hem yüksek asgari ücret istiyorsun hem de pay istiyorsun, gözün doyacak mı bir gün?” dememenizi rica ediyorum. Bin lira ne ya? Bugün, kirada oturanınız var mı bilmiyorum, fakat sizin oturduğunuz yerlerde ve sizin evleriniz niteliğinde olup da bin liradan daha ucuz kaç ev var? Lütfen bu söylemimi Erbakan’ın karısının “Bugün kimin bir küp altını yok ki!” söylemi gibi algılamayınız. Hiç alakası yok ve bunu biliyorsunuz.

Bu işin “patron” avukatlara en büyük getirisi, ofisinde çalışan diğer avukatların kendisine öncelikle “saygı” duymasını ya da duyduğu saygıyı artırmasını sağlayacak olmasıdır.

Bundan sonra, ücretli avukat işi daha bir sahipleneceği için, yapılan işe kendi imzasını atacağını ve artı değerden payına düşeni alacağını bildiği için, daha iyi bir performans gösterecektir. İşini, işyerini seven ve geleceğinden umudu olan insan her zaman daha üretken ve yapıcıdır. Kaldı ki, 10 dakika geç geldiği için “patrondan” fırça yiyen bir ücretli “Bırak da planımı ben kendim yapayım, hepimiz aynı gemideyiz” diyebilmesi bile inanılmaz önemli bir gelişme olur.

Ayrıca, ücretli avukatlara verilen bu tür ücretler, vergiden de düşürülebilir. Zira avukatlık ücreti vekalette kimin adı varsa onun geliri olarak görünecektir fakat bu gelir yasal olarak paylaşıldığından, vergiden de pek tabii düşürülecektir.

Bu tür gelirlerin SGK primlerine esas olup olmayacağı konusunu biraz daha düşünmeliyim. Bir yandan asgari ücret alan bir avukatın geliri daha yüksek olduğunda primi neden düşük olsun diye düşünüyorum, fakat bir yandan da “ama sabit olmayan bir bedel üzerinden SGK primi de uygun olur mu…” diye düşünüyorum. Eğer sabit olmayan bedeller üzerinden de prim ödenecekse, bu halde her ayın priminin bir sonraki ay ödenmesi gerekir. Belki şu anda da öyle, fakat bu sistemi bilmediğim için şimdilik burada bırakıyorum.

Yine nisbet yapıyor gibi olmayayım ama, biraz düşünmek için denize tekrar gitmem lazım. Aklıma geldikçe ekleme yaparım.

Sevgiler&saygılar,
Göksun.
Mersin’de bir yerlerde.

*
Bu kez Adana'dan sevgilerle,
Göksun.

18 Ekim 2011 Salı

Pardon, "idealizm" derken?

Sevgili günlük,

Sana daha önce, çok "adam sandığı" patronu tarafından tazminatı eksik ödenen ve üstelik de kendisine çemkirilen arkadaşımdan bahsetmiştim.

Bu arkadaş sonradan öyle bir çalışma yeri bulmuş ki, yani de desem nasıl nitelesem... Nitelemeden anlatayım en iyisi...

Baro'daki ilanlardan birini aramış ve akabinde görüşmeye gitmiş. Ofisin sahibi avukat hanım, kendi işini yapmak isteyen genç bir avukata gerçekten iyi imkanlar sağlıyormuş. Ofisini tamamen ücretsiz kullandırıyor, kendi işini de yapabiliyorsun, 3-5 bir şeyler de alabiliyorsun, falan filan. İyi yani.

Fakat bu avukat hanımın müvekilleri, bizim hanımkızın tam da en karşı olduğu yönde çıkmışmış... Bir de isimli misimli filan tiplermiş, yani öyle kıyıda köşede kalmış işler de değilmiş avukat hanımın işleri...

"N'aptın kabul ettin mi?" dedim, "Etmeyip n'apacaktım?" dedi. "Zilyonlarca solcu avukat tanıyorum, hepsi de çok güzel konuşurlar. Bu avukat hanımın verdiğinin yarısını bile verdiler de ben mi hayır dedim? Üzgünüm, hayat zor." dedi.

"Hayırlı olsun" dedim ve sessizce dağıldık.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Normal bir adliye günü...

(Ağustostan kalma bir yazı.)

Geçen gün İzmir'de, tam anlamıyla "kompakt" bir adliye mesaisi geçirdim.

Sabah, saat 8.30'a yakın bir şeyler. Adliye'ye henüz girmedim, arkasındaki büfeden gazete alıyorum. Bu arada bilmeyenler için: İzmir Adliyesi civarında gazete bulabileceğiniz tek yer, adliyenin arkasında kırmızı bir köprü var, o köprünün ayağındaki küçük büfe.

Tam büfeden ayrılırken, orada çay içen iki abiden biri telefonda anlatıyor: "Abi sen sabah gel, cenazeni benden tertemiz al. Kefenini filan da vericem ben sana abi."

Araba satıyo mübarek. Bayandan az kullanılmış temiz. Hayat çok tuhaf kefenler filan...

Bunu düşünerek adliyeye girdim, normal işler, baro pulu al vekalet harçlandır filan. Duruşmalarımın biri 1. katın sol ucunda, diğeri 3. katın sağ ucunda. İkisinde de sıralarımız yakın, ikisinde de sıra aynı hızda ilerliyor. Bir ona gidiyorum bir ona. Asansör de bekleyemem, "nalet" bir tezcanlılığım var çünkü. Onu bekleyesiye iner çıkarım ben.

Allam bi yukarı çık sıram gelmiş mi kontrol et, mübarişi bul "Bak sıram gelirse öbür taraftayım ben ha, unutma beni" filan de, beklemesi için davacı vekilini ara ama telefonu kapalı olsun, aşağı in tam sıra sana yaklaşmışken önündeki celsede tanık dinlensin sonra tekrar yukarı çık, aman ya...

Omzumda da nereden baksan birkaç kiloluk dosya mosya bişeyler var.

Var ya, suyum çıktı. Ama resmen, elbise üstüme filan yapıştı, bildiğin suyum çıktı. Allahtan davacı vekilleri iyi insanlar, biri Hülya zaten. Beklemiyoruz deseler n'apacaktım?

Duruşmalarımdan biri 9.30 öbürü 9.40 olmasına rağmen ben çıkabildiğimde 11'i geçiyordu. Ve o arada neredeyse hiç oturmamış, sürekli mahkemeler arası koşturmaya yapmıştım...

Tam kapıdayım çıkıyorum, dışarıda birkaç el silah patladı. Kurusıkı mı değil mi bilmiyorum, ben ayıramam onları. Millet koşuyor o tarafa filan... O kadar umursamadım ki. Umursayacak halim o kadar yok ki.

Zaten yine koşarak, Karşıyaka Adliyesi'ne gittim. Toplu dosyalarımız var, kararlarını tebliğ alıcam. Tabi saat 11.55 olduğu için Müdire Hanım haklı olarak öğleden sonraya attı beni. Peki. Sırtımda bohçamla bir Karşıyaka öğleninde klimalı yer aramaya başladım. Burger King buldum, en klimalı en sakin yer orasıydı.

Sonra efendim 17 dosyanın bakiye karar harcı, tebliğ alma imzası filan... Bir de temyiz postası eksik çıkmasın mı... Ensar Abi'ye telefon ettim hemen gönderebilirsen yatırayım diye. Tamam bakarız dedi, bir daha ses çıkmayınca ben de sandım ki yatırmadı. Diğer işlerimi bitirip, koridorda bir köşede nefesi bitmiş bir halde oturup, neşemi artıracak birkaç telefon görüşmesi yaptım. Adliyeden çıktığımda saat 3'ü geçiyordu, yani son on dakikayı saymazsak yine 2 saattir filan bilfiil ayaktaydım.

Tanrı çok enteresan davranıyor bazen, kimi tersliklerin hikmetini gerçekten sorgulamamak lazım.

Havaalanına dönecektim artık. Adliyenin önünde klimalı bir taksi vardı, el ettim ama bana durmadı. Başta taksi de bulamadım ve -arabanın klimalı olduğunu da düşünerek- bayağı söylendim. E madem yürüyeyim dedim, Kemalpaşa Caddesi'ne girdim, iskelenin oradan taksi bulmayı düşünerek. Sağdaki İşbankası'nı geçtim, fakat tam caddenin sonundaki İşbankası'nın önünden geçerken, üzerimdeki paranın yetmeyebileceğini düşünerek para çekeyim dedim.

Para yatmış, temyiz posta masrafı için.

Napim şimdi?

Görmemiş gibi yapıp taksiye binip eve mi döneyim? Gerçekten de görmemiş olabilirdim, bunu kimse sorgulamaz.

Ya da parayı görüp dönmüş olayıp ama UYAP mı çalışmıyor olsun? Bu son derece sık görülen bişey, bunu da kimse sorgulamaz.

Amaaan dedim, kov solunda uçuşanları. Sonuç itibariyle senin bu işi yapman lazım. Paşalar gibi yapacaksın.

Tüm yüküm ve yorgunluğumla o yolu geri yürüyüp, 17 ayrı dosyaya masraf kestirip hepsini bi güzel ödedim. Ama tüm bu toplu dosya merasiminde Karşıyaka 1. İş'in çabası çok başkaydı, gerçekten başka bi kalem olsa ben bu işi bu kadar makul bir sürede yapamazdım. Müdire Hanım sağolsun elindeki işini bırakıp tüm dosyalarla teker teker ilgilendi.

En nihayet, saat 4'ü geçiyorken ayrıldım adliyeden. Uçağım 5.25'teydi.

*
Bunu bu kadar yazıp bırakmışım. Te Ağustos başından kalmış.
Muhtemelen yazarken bile içim sıkıldığı için bırakmışımdır. Şimdi tamamlayayım desem, hikayenin gerisini hatırlamıyorum.

İşte bu işler böyle. Siz hayvan gibi koşturursunuz, aman şunu da yapayım aman bu da bitsin diye her tarafınızdan ter akıtırsınız, üç gün sonra patron kalkıp "İnsanların senin burada bir yıl çalışıp tazminat alabilmen için gösterdiği çabayı görmezden geliyorsun" der. Sonra da efendim iş hukuku, efendim siz benim arkadaşlarımsınız, falan filan.

İş hukuku diyo ya.

22 Eylül 2011 Perşembe

Ücretli avukatlık dünyasından son gelişmeler...

Bütün kalbimle "daha neler!" demek istiyorum günlük sana. Yani sana değil, olana bitene.

Ücretli çalışanlardan bi arkadaş geldi "Bunu da yaz, hatta üşenme, hikayenin tamamını git uzun uzun yaz" dedi ama ben özet geçeceğim.

Patronu bunu işten çıkarmış tamam mı, "Üşenme bunu da anlat" dediği kısım bu işte. Çıkarılma süreci de ayrı hadise çünkü. Neyse işte bu çıkarılmış, tazminatını bir aya yakın süre sonra alabildi. Onu da eksik almış.

Kız da mail atmış, "Ben birkaç farklı şekilde hesapladım ama hepsinde farklı çıkıyor, siz nasıl hesapladınız" diye sormuş. Bir de "utanmadan!" demiş ki, "SGK'mız asgari ücretten yattığı için kesintiyi nasıl uygulayacağımı bilemedim, benim hesabım bu yüzden yanlış olabilir" ... Bak bak bak...

Bir cevap gelmiş ki, evlere şenlik. Efendim, kıdemin tavandan hesaplandığını nasıl anlamazmış, ayrıca SGK'nın asgari ücretten yatmasının lafını çarpıtmak da neymiş, insanların kızın orada bir yıl çalışması ve tazminat altması için gösterdiği çabayı görmezden geliyormuş... Falan filan.

Kalakaldı arkadaş. Nasıl yani, bir yıl orada bulunman için gösterilen çaba da nedir, köpek gibi çalışmadım mı ben, sanki oturduğum yerden mi verdiler maaşı dedi. Ayrıca kıdem eğer tavandan hesaplanmışsa, ihbar ve yıllık izinle beraber bu kadar etmesi mümkün değil, kesin eksik olması lazım dedi. Hem laf çarpıtmak da neyin nesin, kendileri bilmiyorlar mı maaşı asgari ücret gösterdiklerini, ben mi yaptım sanki bunu dedi.

Ama bütün bunları gelip bana dedi. Patronuna ise "Üzgünüm ama benim bu hesabı yapmam lazım" filan gibi 2-3 etkisiz cümle kurdu o kadar.

Ki, bu bahsi geçen ofis de ağırlıklı olarak bir iş hukuku ofisi. Bu avukat arkadaş kalkıp dava açsa, patronun itibarı için hiç güzel şeyler olmaz. Ama anlaşılan o ki, patron zihniyetinin buna aldırdığı yok.

Gerekçesiz feshe mi yansın, tazminatının bir ay sonra ödenmesine mi, onun da eksik olmasına mı, hakkını arayınca kendisine çemkirilmesine mi, bunu yapanların iş hukukçusu olmasına mı, neye?

Dava açayım mı diye gelip bana sordu, açarsam da asaleten mi açayım vekil mi tutayım, vekilim olur musun, napsam n'etsem diye sordu. Ben de dedim ki, bacım az birkaç gün bekle, hesap tablosunu gönderirler belki, bir bakarsın. Olmazsa da dayarsın hizmet tespit davasını, baroya da şikayet edersin.

Ama dedim şunu unutma, bunların eli kolu uzundur, senin işine gücüne mani olur. 3-5 gün sonra bir şekilde yollarınız kesişir, kabusun olur. Yaparlar yani, sana bunu yapan beterini de yapar dedim. "İşime gücüme mani oldu zaten" dedi. O ayrı bi hikaye.

Dağıldım ya. Hukukçusunuz, meslektaşsınız, her şeyden önce insansınız be.

*

Hikayenin devamında, hesap "tablosu" (!) gelmiş. Tablo dedikleri, işte şu kadar kıdem bu kadar ihbar vs vs diye, neleri topladıklarını göstermişler. Ama o ihbar tazminatını nasıl hesapladıklarını belirtmemişler. Arkadaşım bunu bana "İhbar tazminatımı nasıl öyle hesaplayabildiler bilmiyorum, bariz bir şekilde eksik, ama bunun lafını edersem konu uzayacak ve canımı sıkacaklar. Ama bi 300 400 filan eksik yani. Kiramın yarısı lan!" diyerek anlattı.

Ben bu kızı tanıyorum, muhtemelen 300 400'ün peşine düşmeyecektir. Zengin olduğundan değil, bu insanlarla muhatap olmak istemeyip "naaaalet olsun" dediği için.

İşte böyle böyle kazanıyor patron milleti. İyi niyet sömürüsüyle.

Mazlumun ahı çıksın da, varsın aheste olsun.

24 Temmuz 2011 Pazar

Günlük - Davacı vekili olmanın rahatsız bünyelere etkisi

Sevgili günlük,

Davacı vekilleri bazen "garip" olabiliyor.
Davalı/işveren vekili olduğum iki dosyada saat 15.30'da keşif yapılacaktı geçen gün. Ben koştur koştur 15.20'de ulaştım kaleme, ama heyet çıkmış gitmiş! Efendim çok işleri varmış bekleyememişler! Söylendim bir miktar ama iyi de oldu aslında, orada güzel bi arkadaşımla karşılaşmıştım, oturduk çay içtik.

Neyse bilirkişiyle konuştum, şirket merkezinde buluşuruz dedik. Saat 5 gibi gelirim dedi ama saat 18.30 itibariyle halen kimse yoktu. Ve benim 19.50'de Ankara uçağım vardı. Daha fazla bekleyemeyeceğimden 18.45'te artık çıktım ben, heyetle kapıda karşılaştık. Kendimi tanıtıp özür dileyip koşarak uzaklaştım. Fakat meğer ne doluymuş davacı vekili... Davacı asilleri de almış getirmiş, bütün keşif boyunca bilirkişinin başında olduk olmadık konuşup durmuş. Bilirkişi bile artık "Hanımlar yeter artık, işimizi yapıyoruz burda!" filan diye susturmaya çalışmış kendilerini.
Ben olayı duyunca daha yeni uyandım, keşfe saatinden önce çıkılması da kesin bunların başının altından çıkmıştır.
Bu olaydan sonra, aynı vekille yine aynı davalıya karşı farklı bir davada duruşmaya girecektik. Fakat hakim yokmuş, duruşma öğleden sonraya (yani 4-5 saat sonrasına) bırakılmıştı. Ben de napim, mazeret verdim çıktım gittim.

Sonra duruşma zaptı geldi. Davacı vekili 4-5 saat bekleyip girmiş duruşmaya.

İşin mi yok ya. Yoksa eğer, masamdaki bilirkişi raporlarını göndereyim hıncını onlardan çıkar, herkes kazansın.

Allam yareppim...

Çalış çalış hep bi karış...

Sevgili Günlük,

Cuma şehirdışı, salı ve çarşamba da şehirdışı, aradaki pazartesinin yarısı duruşma, kalan yarım günde masraf yaz, duruşma defterini güncelle, bilirkişinin istediklerini toparla, kesin süreli delil listelerini yetiştir, şirket sorularına cevap ver, önündeki duruşmalara hazurlık yap eksik varsa tamamla... Bi gün gelmedim masa olmuş zaten elli milyon.

Ya arkadaş tamam herkes böyle yaşıyo kabul ama, bu hep böyle mi olacaktır? Ben ne zaman büyüyüp adam olacağımdır? Sorularla doluyum.

Ama sanırım cevaplar pek iç açıcı değil. Zira:

- Aa Erdem Abi meraba naber?
- İyidir ya yorgunluk iş güç...
- Ya abicim hadi biz neyse ama siz abilerimiz ablalarımızdan da böyle duyunca feci bi ümitsizliğe kapılıyorum. bu hep böyle mi olucak yani?
- Yok kapılma dicem de... Ya bi davada tamamen haklısın tamam mı, her şey son derece açık. Hakim çat diye aleyhe karar veriyo. O kadar çalış çabala, evrak topla delil sun derdini anlat, yok, keyfine kalmışsın... Sonra da "Ya ben bu kadar mı anlatamıyorum, bu kadar mı beceremiyorum" diye düşünüp deliriyosun. Bu iş böyle.
- Kısmet tabi bu işler.

Of ayol.

Polatlı yolları...

Dört tarafı askeriyeyle çevrili kara parçası.
Gidecek olan varsa tarif edeyim...

Ankara - Eskişehir hızlı treni kimi saatlerde Polatlı'ya uğruyor. İşte o saatler:
http://www.tcdd.gov.tr/Upload/Files/ContentFiles/2010/hizlitrensaati/yhtbaglantili.pdf

Ben Ankara'dan 8'de kalkana binip gittim, 9'daki duruşmaya yetiştim gayet. İstasyonın kapısında bir otobüs var, sizi alıp Polatlı Merkez'e götürüyor. İlk defa Mart ayında kullandım, geçici bir süre için ücretsiz olduğunu söylemişlerdi. Fakat Temmuz'da yine kullandım ve hala ücretsizdi. Bilemiyorum.

Yalnız Polatlı'ya gidecekseniz gazetenizi Ankara'dan almanız gerekiyor. Adım başı gazete bayii var tamam da, içinde etrafta görmeye alıştığımız gazeteler yok. Hürriyet bile yok her yerde. Ha spor gazetelerinin tamamı var o ayrı, ama şimdi aklımda kalmayan "aa böyle bi gaste vardı di mi" dediğim şeyler gördüm hep. Radikal arıyorsanız, benim bulduğum tek yer öğretmen evinin karşısında. E sağın solun asker dedik, nolacağıdı?

Servis sizi Polatlı İstansyon'da bırakacak, yani YHT değil normal trenin istasyonunda. Oradan adliyeye yürümek de mümkün ama iki adım öteden dolmuşlar geçiyor. Servisin şoförüne sormuştum ben ama şimdi tam hatırlamıyorum, 205 numara demişti herhalde. Siz de sorun. Yürümek isterseniz eğer, bi 15 dakikası var.
Adliyesi güzel. Yani küçük yer adliyeleri genel olarak güzel oluyor, kalabalık değil ve yabancı olduğunuz için insanlar hoşgeldiniz filan diyor. Güzel bir şey. Bir de, icra mahkemesinin süper neşeli bi kabiti var, Müberra Abla. hatırladıkça neşeleniyorum, ne güzel abla.

Dönüşte, servise bineceğiniz yerde duran araç YHT'ye gitmiyor olabilir. YHT yolunda bir de mezarlık var, oraya da servis var. Önlerinde yazıyor, dikkat edin.

Son bir bilgi; eğer davalı vekiliyseniz ve davanız icra mahkemesindeyse, davayı uzatmaya çalışmanıza hiç gerek yok. Hakime Hanım bunu gayet güzel yapıyor.

İyi yolculuklar,
Göksun.

30 Haziran 2011 Perşembe

In Murphy We Trust

Eveeet, her ne kadar Radikal'i önümüze açmış ve yazmaya hazır durumda olsak da, kimi zaman daha önemli şeyler var.

O kadar ters  bir gün geçirdim ki, bugünü kaydetmek haber özetlemekten daha önemli benim için. Sonradan dönüp "Ya aslında ufak şeylermiş ama ne stres yapmıştım o gün, demek ki gerçekten geçiyor her şey" diyebilmek adına, ters günleri hatırlamayı severim ben.

Ofise geldiğimde yapmam gereken, itibari hizmet süresinin tespitine ilişkin 17 dosyaya beyan yazmaktı. Bilirkişi raporlarını 28'inde aldık, hakim duruşmayı 5'ine verip kesin süre ihtaratı yaptı. (Birkaç blog önce yazmıştım.) Raporların hepsi aynı ve aleyhe. Bu işi enteresan kılan ise, benim daha önce hiç böyle bir davayla uğraşmamış oluşum.

Tamam, önceden bir davaya cevap yazmıştım ama, bu konuda tek yaptığım Hacer'in önceden yazmış olduğu dilekçenin ismini numarasını filan değiştirmekti. Fakat elimde önceden yazılmış bir itiraz dilekçesi olmadığı için, tamamen "ne yapacağını bilemez" bir haldeydim iki gündür - bu iş yüzünden. Neyse, korkunun ecele fayfası yok diyerekten aldım klavyeyi elime... Evet, günün belki de en iyi hissi buydu, 17 dilekçeyi 1 saatte filan bitirmiştim! Böyle, "Ne yazıcam ki...." diye kıvranıp da sonra on dakikada şahane dilekçeler çıkarma hissini çok seviyorum. Neyse yazdım işte Mehmet Abi'ye gönderdim, onayımı da aldım misler gibi. İlk denemede on puan. Sanırım avukatlık benim gerçekten içimde var :)

O ararda Ilgıt notere gitti, ihtarname çekecek. Uzun uzun anlatamicam ruhum daralıyor, bu konuda lütfen bir önceki kaydıma göz atınız.

Yalnız orada şunu yazmamışım; şimdi Ilgıt beni ilk aradığında ben ofisten çıkmıştım AKM'nin yanındaki İş Bankası önünde ATM sırası bekliyordum tamam mı. Bana durumu anlatınca istemsiz bi şekilde "Bu noter nası bi lüzumsuz bi adam yaa!" deyiverdim, ATM'de işini yapmakta olan adam dönüp "Bana mı dediniz" demez mi! Yok estağfurullah neden size diyeyim dedim ama, belki de noter oydu, bilemiyorum... Keşke "Beyoğlu şu noteri siz misiniz, sizseniz evet size diyorum" deseydim. (Bu arada, elbette ki "lüzumsuz" dememiştim.)

İhtar meselesini halledip (yani hallettiğimi sanıp) Üsküdar'a koştum. Çünkü 15.30'da keşfe çıkılacaktı. İskeleden taksiye binmek üzereyken Ilgıt yine aradı, onunla konuşurken taksiciye "Yakın yere gidicem olur mu" diye sordum, adam başta yok dedi, sonra Çiçekçi Adliyesi dedim, iyi tamam dedi, ben de bindim. Bu arada telefonu kapattım, ne konuştuğumuzu da söyleyeyim: Efendim bu sefer de muhatabın adresini yazmamışız... Hay bin Şeytan, acele işe illa karışıcan di mi?

Taksiciden fırça yedim bi ton. Efendim madem yakın yere gidecekmişim niye soruyormuşum, niye biniyormuşum, dalga geçer gibiymiş. İyi de dedim, alan var almayan var, niye sormayayım, niye dalga geçer gibi olsun ki? İn de ineyim allah allah. Neyse gittik adliyeye.

Kaleme bi girdim, Sezer'le burun buruna geldik. Tamam bu iyi bir şey evet. Fakat ben 15.20'de oradaydım, lakin heyet çıkmış! Ohannesburger, ayıp diye bir şey var be!

Bilirkişiyi aradık, "5'e doğru ancak orada olabilirim" dedi, biz de Sezer'le bir şeyler içtik ve ben sonra şirkete yollandım.

Saat 4.30'dan 6.40'a kadar bilirkişi bekledim.

He o arada en azından Emel'e uğrayıp (o şirkete geçti çünkü) hayırlı olsun diyebildim. İlgili GMY ile görüşüp hukuki süreçlerde bize ne gerektiği konusunda bilgi verdim. İyi oldu. GMY Bey beni pek beklediği gibi bulmadı sanırım, biraz fazla "genç" olduğumu düşünmüş gibi hissettim. Bilemem ama ne yapabilirim, insan 40 yaşında doğmuyor.

Tüm bu süreçte aç olduğumu belirteyim.

Saat 6.40'ta artık çıkmak zorunda kaldım, çünkü uçağa yetişecektim. 7.55 uçağı ile Ankara'ya uçmam gerekiyordu.

Tam asansörden indim, baktım bilirkişi aramış. Meğer onlar da aynı anda yan asansörle yukarı çıkıyorlarmış! Hemen geri çıktım, en azından bir kendimi tanıtıp rehberlik edecek İK'cı ile tanıştırıp özür dileyip hemen koştum gittim.

Neyse ki trafik boştu, çok rahat geldim. Halbuki Ataşehir'den feci korkuyordum ve o saatte boş olmasının aslında hiç imkanı da yoktu. Ama Rabb'im enteresan olabiliyor.

Güvenlikte hangi sıraya girsem sorun çıktı. Tuvalet için bile bi ton sıra bekledim.

Ancak bizi kapıdan uçağa götürecek otobüste telefonla konuşacak hali bulabildim. Hemen şirketi aradım, ne oldu ne yaptık diye. Allah kahretmesin, benim orada mutlaka olmam gerekiyordu! Davacı asiller de gelmiş (iki dava vardı) ve vekilleri de son derece hırçın davranmış. Böyle bi "Pis işveren!" tarzında, sanki onun şahsi işiymiş gibi, bi saçma sapan tavırlar, bi bilirkişiyi kafakola almaya çalışmalar filan... Allahtan bilirkişi efendiliği bırakmamış ve onları susturmaya çalışmış Allah razı olsun. Birkaç evrak isteyip gitmiş. Ama benim mutlaka orada olmam gerekiyordu...

Uçak geç kalktı biraz ama olsun. Geldik şükür.

Sabah Polatlı'ya gideceğim, Efsun'lara gelirken gara uğrayıp YHT biletimi aldım. Tanrı'nın bana yaptığı son oyun, en sık uygulaması olan gişede bekletmekti. Ama o da bitti şükür.

Yorgunum :) Daha Radikal'i yazacağım, bakalım hangi kafayla :)

Göksun.

Noter katibi terörü!

Ya arkadaş, bu noter denen yer öyle bir yer ki, yani nasıl desem, ancak vize aracı kurumlarıyla kıyaslayabiliyorum.

Ilgıt ihtarname gönderecek bugün. Noterden aktardığı saçmalıklar:

- Bu ihtarnameyi böyle gönderemeyiz.
- Niye?
- İmzalayan avukatın ismi Göksun Gökçe Göndermez diye yazılmış ama yetki belgesinde sadece Göksun Göndermez yazıyor, olmaz.
- Ya niye olmasın o niye ki? İsmi uzun diye öyle yazılmış orda, sığmıyo alt satıra geçiyo yoksa.
- Hem zaten vekaletinizde müştereken ifadesi de yok. yetki belgesini iki kişinin birden imzalaması lazım.
- Nası yani?
- Öyle işte. tek imzayla alamayız.

Neyse kız geldi imzaları tamamladı. geri gitti.

- Karşı tarafa vekalet göndermeyecek misiniz?
- Niye ki, fazla sayfa fazla para. Göndermeyelim.
- Bilemiyorum, ilgilenen arkadaş yemeğe çıktı gelince yapar. Ayrıca vekaletinizde de aslı gibidir yok.
- ...

Beni aradı bu arada Ilgıt, dedi böyle böyle, karşı tarafa vekalet göndermeyecek miyiz... Dedim dava açarken bile göndermiyoruz ihtarda mı göndericez? Kaldı ki çok göndermek istiyolarsa çekiversinler bi fotokopisini.

Ya bunları sınavla mı alıyolar anlamıyorum ki.

Sonra küfrün adını günah koyuyolar.

28 Haziran 2011 Salı

canımızı da alaydın hakim bey?

Kahramanlar:

Ben: Ben
Başak: Bugün İzmir/Karşıyaka'da toplam 17 tane olan seri dosyama giren oda arkadaşım.
Hakim: Karşıyaka 1. İş hakimi.

*
- Alo Göksuncum günaydın, naber?
- İyidir Başakçım ofisteyim, senden naber?
- Sesin iyi gelmiyo?
- Ya Başak çok yorgunum, hani bende misafir var ya arkadaşım, dün gece fenalaştı hastaneye gittik. Ondan. Ama düzeldi neyse.
- Yaa... Ya canım kötü bi zaman ama benim de sana kötü bi haberim var...
- Hayırdır?
- O dosyalarda bilirkişi raporu gelmiş...
- Offff... (17 tane dilekçe demektir bu.)
- Dur daha kötüsü var.
- Nası yanı?
- Hakim duruşmayı 5 Temmuz'a verdi.
- Nası yaaa!!!!!
- Evet, izne çıkacakmış o yüzden başka gün veremezmiş, çok uğraştım, bari on gün olsun dedim ama dinlemedi.
- E bizim 5'inde İzmir duruşmamız yok ki?
- Evet ama işte öyle oldu.
- Offf..... Hayat beni neden yoruyosun...

*
5 Temmuz'a muhabere yapalım desek, benim tüm hepsini yarın yazıp bitirip APS'lemem lazım. Not olsun.

27 Haziran 2011 Pazartesi

hakim yokluğu nedeniyle...

yine hakim yok, yine mazeret hamdolsun...

gittik paşakapısı adliyesi'ni ziyaret ettik geldik. hiç görmediğimiz yer tabi...
mazeret yazıcam tamam mı, kalem kullanmayı da hiç sevmem. gidip baro odasındaki bilgisayarlarda yaziim dedim.

iki bilgisayar var adliyede, birinde yaşını almış bir avukat amca dilekçe yazıyor. dilekçe ya. itiraz ve mal beyanı dilekçesi. muhtemelen de f klavyeye alışık fakat klavye q, o yüzden anca böyle yavaş yavaş...

öbür bilgisayardaki genç meslektaş da q'cu olsa gerek, f'te zorlanıyor. tam anlamıyla itin önünde ot atın önünde et durumu var. ayrıca bu genç meslektaş, daha iki satır mazeret dilekçesini bile formatsız yazamadığından, google'dan arandı önce, buldu, sonra elli saat onu düzeltti, offf... delirdim ya.

neyse sıra bana geldi. bi mazeret dilekçesi için format arayacak halim yok, açtım word'ü başladım yazmaya. fakat o da ne, alet yazmıyor. word sürekli geçersiz bir işlem yürütüyor ve kapatılacak oluyor.

paşalar gibi elime yazdım ne yapayım.

arayana format:

"............. mahkemesi sayın hakimliği'ne

dosya no: ...........

huzuradaki davanın ... tarihi saat... 'de görülecek olan duruşması, hakim yokluğu nedeniyle aynı gün saat 14.30'dan sonrasına bırakılmıştır. mesleki yoğunluk ve programımız sebebiyle belirtilen saatte hazır bulunmamız mümkün olmadığından, mesleki mazeretimizin kabulü ile, yeni duruşma gününün ekli pulla tarafımıza tebliğine karar verilmesini saygı ile talep ederiz."

bunu yazmak, google'dan aramaktan yemin ederim daha kısa sürüyor.

(radikal haber özetleri için iki gündür vakit bulamıyorum, yoksa her şey aklımda...)

öptüm,
göksun.

22 Haziran 2011 Çarşamba

ya of ama ya

Az önce müvekkil şirketteki İK'cıya uzuuun uzun bağırdım. Bağırdım dediğim, asabi konuştum yani. Ama derdim kesinlikle onunla değildi, her gün on kere konuşuyoruz, asla kabalık etmek istemem. Adam ne yapsın, kararlar onun elinde mi.

Ama bu ne kardeşim ya... Şimdi anlatmayayım, adımız belli sanımız belli. Ama bu ne ya. İş hukuku kültürü ve süreç bilgisinden bu kadar mı alınmaz bir nasip ya? Deliricem, haftanın bilmem kaç günü şehirdışındayım, İstanbul'da olduğum günlerde de Allah bilir ne zaman işten çıkıyorum, neden, olmayan işletmesel kararlara dayalı fesihlerden açılmış işe iadelere cevap yetiştirmek için.

İsyan edicem ya. Motivasyonum heyecanım kalmadı, oldu olacak ilk celse şak diye kabul edilsin davalar, deliliydi kesin süresiydi git-gel'iydi uğraşmayalım. Sonuç değişmeyecek çünkü.

Daha 1 saat önce tramvayda bi ton konuştum, GMY ile telekonferans yaptık. Evet tramvayda. Her sorduklarına cevap verdim, derdimi anlattım, dedim bu iş böyle olmaz. Yolcular da bir güzel "iş yargısı" dersi almış oldular. Hala ne soruyorlar ya.

Nasıl iş lan bu.

21 Haziran 2011 Salı

biliyorum ama anlatamıyorum

Sabah Beyoğlu Adliyesi'ndeydim, duruşma vardı. Biraz önce geldim.

Ya duruşma saat 9.30'da tamam mı. Ben de 9.20'de filan salonun kapısındaydım, baktım 5. sıradayız, bizden öncekiler de isimlerini B'lemiş. İyi madem bari bir çay içeyim dedim. Gittim aşağıya, aşağıya dediğim arada 15 basamak ve birkaç adımdan ibaret bir mesafe var, çay içtim tost yedim. 09.33'te tekrar kapıdaydım. Baktım bizim duruşma çizilmiş! Nasıl yani ya dedim, davacıyız bi de üstelik. Davalı vekili "Yok almadık sizi bekledik" dedi ama, öyle bir diyor ki, sanki lütfetmiş... Allah Allah ben mi saati yanlış görüyorum acaba diye saate baktım, yok, 09.34 olmuş o arada. O kadar. "Ben de beklettim sandım, neyse ki fazla bekletmemişim" dedim. Neyse girdik duruşmaya kazasız belasız ama, bu tür nezaketsizlikler hoşuma gitmiyor.

*
Muhabere için girdiğim kalemden bir diyalog: (Yok, ben sadece dinleyiciyim.)

- Merhaba, bir şey sorabilir miyim?
- Sor ama zor olmasın.
- Zor değil çok kolay.
- O zaman sen niye bilmiyosun?

Hakkını yemeyeyim, kalemde bu cevabı veren abla gayet yardımcı ve iyi bir abla, bunu da zaten güleryüzle -şaka yapar gibi- söyledi. Ama malum, kalem personeliyle ilişkilerimiz her zaman çok sancılı ve travmalarla dolu olmuştur. O yüzden, bunların şakası bile olmasın bence. Bir de ben sinirliyim bugünlerde, o yüzden herkesi öpesim var.

*
İşim bitti, aşağıda Betül Abla'yla karşılaştık. Hal hatır iş güç filan, şehirdışı performansımdan bahsettim ona da... Bugünlerde her gördüğüme bunu anlatır oldum, yorgunum napim. Dün akşam çok işim olmasına rağmen dayanamayıp 6'da çıkıp gittiğimi, evde de çalışmadığımı, o yüzden bu gece kaçta çıkacağımı bilemediğimi filan anlattım. O da bana eskiden, Bursa'yı artık İstanbul'un bir semti gibi gördüğünü, sabah Bursa'ya duruşmaya gidip öğleden sonra 3'e toplantı koyduğunu anlattı.

Bu bir dönem ve böyle geçecek. Bunun kaçışı yok.

Burada çalışmayı seviyorum, o yüzden başka yerde iş aramam - tabii patronlardan biri benden vazgeçmezse. Ancak kendi işim için ayrılırım. Betül Abla haklı olarak, bir şirket bağlantısı olmadan ayrılmamın çok fazla büyük bir risk olduğunu söylüyor. Haklı, bunun tamamen farkındayım. Fakat ortaya çıkıp "Benim kendi işim var" demediğin takdirde de şirket bulamıyorsun.

Saçma bir daire ve ziyadesiyle fasit. Bakalım görelim...

*
Yarınki Yalova duruşmasını Selda aldı şimdi. Ben Perşembe günküne gideceğim. Fakat o gün aslında okula gidip projemi teslim etmem gerekiyordu... Neyse Hoca'dan rica eder Cuma teslim ederim, zaten kesin süre koymamıştı bana.

Bi rahatlayalım artık ya. Yoruldum, hiçbir şey yapmak istemiyorum. İşlerini yaptığım müvekkile bir işe iade daha açılırsa sokaklarda deli deli bağırmaya başlicam diye korkuyorum. Bir de sanki işimiz yok gibi, Üsküdar iş mahkemeleri işverene yazdığı müzekkereye kesin süre koyuyor. Duruşması temmuzda, fakat Sayın Mahkeme müzekkere cevabı için on gün kesin süre vermiş. Ne ki bu şimdi, ayıp diye bir şey yok mu?

*
Çok sıkıldım. Biliyorum ama anlatamıyorum.

Proje için okula gittiğimde havuza da yazdıracağım adımı. Bu da kendime verdiğim kesin süre olsun.

Göksun.

20 Haziran 2011 Pazartesi

tanıklık etme kültürü

ya arkadaş, davacı tarafın tanığı gelmiş bi ton konuşmuş ama dediği hiçbir şey bize aman aman dokunmuyor. karşı beyanda bulunmasam kimse de "niye bulunmadın" demez, o kadar etkisiz.

gelmiş bizim davalı tanığı, efendim davacı fazlalık olamazmış...

sonra efendim neden kaybediliyor bu işe iade davaları. ne olacağıdı?

her avukata bir stajyer. mümkünse.

mahkemeye sunulacak işyeri dosyalarının fotokopilerini çekip bunları dosyalayacak, duruşmasına gireceğim dosyaları bulup getirip yapılacak işlemi olup olmadığını söyleyecek, girdiğim duruşmaların yeni duruşma günlerini ve ara kararlarını kaydedecek, yaptığım masrafları yazacak, iş listemi düzenleyecek, kesin süreli işlerimi gözümün içine sokacak bir çalışma arkadaşına ihtiyacım var.

bunların bir kısmını yapan arkadaşa "stajyer" diyoruz.

avukat olarak geçen günüm arttıkça, stajyerlerin gerçekten ne kadar işleri olduğunu, iyi bir stajyerin dünyaya bedel olduğunu ve maalesef, bu çocukların haksızlık olarak gördükleri şeyleri ister istemez yapmak zorunda olduğumu daha çok görüyorum. ben haksızlığa uğradıkça birlikte çalıştıklarıma yansıtabileceğim şeyler de buna paralel oluyor ister istemez. haftada 3-5 saat ofiste olup her şeyi nasıl yetiştirebilirim...

canım stajyerler, derdinizi gerçekten biliyorum. sizin yerinizdeyken belki de pek çoğunuzdan yoğun çalıştım çünkü. vallahi biliyorum.

ama siz beni bilmiyorsunuz. az kaldı, siz de bileceksiniz. fakat umarım bilmezsiniz.

15 Haziran 2011 Çarşamba

son durum

Geçen hafta boyunca neler yapıp ettiğimi katiyen hatırlamıyorum. Bugün daha çarşamba ve daha 3 gün önce biten hafta, sanki bin yıl öncesinde kalmış gibi.

Ciddiyim hatırlamıyorum ama bak. Tek bir an bile. (Hmm Cumartesi Florya'daydım bak onu hatırladım şimdi.)

Unutmadan bu haftayı yazayım:

Pazartesi: Ankara'daydım. Pazar sabah oyumu kullanıp gittim, eşimi dostumu gördüm. Adliye günüm ise korkunçtu, 9 İş kalemi ve vezne arasında birkaç defa gidip gelmece, o mahkemeden karar bu mahkemeden dilekçe, o baro odasından pul, buradakinden çıktı, ötedekinden fotokopi kovalamaca... Suyum çıktı. Neyse öğleden sonra dinlenebildim, yemek yedim kahve içtim filan. Akşam eve tabii ki geç geldim.

Salı: İstanbul'daydım ama ofiste değildim. 12'deki duruşmaya neredeyse 2'de girebildiğim için, ancak 3'te ofiste olabildim. 2 saat duruşma beklememin sebebini de açıklayayım; Sayın Hakim 12.10'a duruşma koyuyor ama o saatte yemeğe çıkıyor... Artı, hangi dosya tanıklı hangisi ne kadar uzun gibi bir ön çalışma yapılmamış olduğundan, benden önceki celse yarım saatten fazla sürdü. İki dosyada ki bunlar seri dosyalar, -tahminen- ikişer tanık dinledi, yani toplamda 8 tanık dinlemiş oldu. Neden bu iki dosyayı sona koymadığını gerçekten bilmiyorum, lütfen sormayın.

Ofise geldim yorgun argın, yemek yiyip masraflarımı toparlarken "Aaa" dedim, "Ben de bir eksiklik var diyordum, iş maillerime bakmadım..." Bakmaz olaydım. 3 yeni davamız olmuş. En bombası, geçen hafta gelen bir davaya ilişkin şirkete müzekkere gelmiş, onu görünce bende jeton düştü, cuma günü duruşması var ben daha cevap yazmamışım! Anında yazdım bitirdim tabi, Allahtan çalışmasını yapmıştım önceden.

Aslında akşam rahat bi 9'a kadar çalışmamı gerektirecek birikmişlikte işim vardı fakat Goran Bregoviç konseri de vardı. Allah biliyor, gitmeden önce gerçekten istemiyordum. İlter bana onunla konserlere gitmiyorum, gezi planlarına iştahlanmıyorum diye kızıyor ama ne yapayım, gerçekten ama gerçekten yorgunum ve evde olmayı çok özlüyorum. Eve ilişkin hiçbir aidiyet hissim kalmadı resmen. Toplamıyorum bile, nasıl olsa gece gelip oyalanıp sonra uyuyup sabah geri çıkıyorum... Koltuğun üstü dağınık kalsa ne kalmasa ne. Haftasonları da ya ofisteyim, ya da "Ya bari bir gün bişey yapmadan boş boş oturayım" diye hiçbir şeyi elleyesim gelmiyor. Özenip bezenip yaptığım sonra daha iki tabak yemeden döktüğüm yemekleri hiç saymyorum.

Öte yandan iyi ki de gitmişim, çok güzel bir konserdi. Balkan müziklerini ve Goran Bregoviç'i zaten severim, canlısı tabii ki daha bi ayrı güzel oldu. Evet işlerim birikmeye devam ediyor ama ne yapalım, hem güzel bi konser görmüş olduk hem de İlter'le yeni bir tartışmadan kurtulduk.

Tabii ki gece geç yattım. 1 miydi neydi. Sabah da 6'da kalktım tabii ki, neden:

Çarşamba: Antep!

Antep'i çok seviyorum, şimdi elli saat anlatabilirim bu sevgimi ama halim yok. Kısaca, bana "ev" hissi veriyor. Yabancılık çekmiyorum. İnsanlar sıcak, yemekler güzel, daha ne olsun :) Yalnız maalesef dosya karara çıktı, Antep'te işimiz kalmadı... Keşke hakime durumu izah edip hiç olmazsa bir celse daha isteseydim ama davalı halimle pek samimi bulunmazdım, hem de Sayın Hakim pek "konuşulabilir" görünmüyordu.

Duruşmama girdim, Halil Usta'da küşlememi yedim, sonra mozaik müzesine gidecektim ama açılmamış. E hani Bakan gidip açılışını yapmıştı? Yalan olmuş o açılış, müze yetişmemiş aslında. Gezemedim tabi, hayallerim yıkıldı.

Ben de Bey Mahallesi'ni göreyim dedim. Dar sokaklı taş evli eski bir mahalleyi restore etmişler. Gittim gördüm, enteresan olmuş. Birkaç fotoğraf çektim, sonra baktım ki çok yoruldum, bir süredir Bayazhan'da oturuyorum. Uzun süredir devam eden bu oturumda sadece bir çay ve bir kahve tükettim, umarım beni kovmazlar :)) Ama yemek de yiyeceğim.

Antep'teyken, insanların size yakınlık göstermeleri için aynı ortamda bulunmanız yetiyor. Adliyedekiler, Halil Usta'da aynı masada yemek yediğim amcalar, garsonlar, "Bir defalık binecekseniz bizden olsun madem" diyen tramvay güvenliği, yol sorulan ablalar... Güzel insanlar. Doğu iyidir :) (Hahaha hatta baro görevlisi olan abla Antep'e gelin gelmek isteyip istemeyeceğimi sordu :) )

Yarın ise, aslında duruşmam olmayacaktı. Çünkü Antep dönüşüm gece 22.05'te, yani 23.30'a doğru taksiye binip 12'de filan evde olabileceğim. Yarın için bana görünen duruşmayı Figen Hanım almıştı sağolsun. Fakat her şey o kadar yolunda gitmiyor her zaman.

Perşembe: İstanbul - Üsküdar. Uçum'ların babaları vefat etmiş dün akşam, Allah rahmet eylesin. Bu durumda işbirliğinin önemi elbette daha çok artıyor, Ensar Abi'yi duruşmaya gönderecek halimiz yok. Üsküdar da benim payıma düştü.

Ofise öğlen varabileceğim ama yine erken çıkıp okula gideceğim. Zira artık yüksek lisansımın son dönemecine geldik; proje savunmamı yapacağım. 3 hoca beni karşısına alıp sıkıştırıverecek ama ben yılmaz bir direniş gösterip o diplomayı alacağım... Gibi geliyor bana yani öyle umuyorum, bakalım... :)))

Yani sözün özü, yine eve geç gideceğim.

Cuma mı dediniz? Hah...

Cuma: İzmir. Aslında İzmir'e gitmeyecektim, bu da sonradan çıktı. Ensar Abi gidemeyeceği için, o gün İzmir'deki duruşmalardan biri de benim olduğu için, kader beni seçti :) Diğer duruşma Selda'nın, ama o gün Selda'nın Bakırköy'de de bir sürü duruşması keşfi filan var, onlara gidecek. Bana İzmir'in yolları, sana kurşunlar diyeceğim, yok, olmadı.

Eve ne zaman geleceğimi bilmiyorum. Bilet fiyatıyla ilgili bir durum ama herhalde 14.15'e binerim. Yani lütfen öyle olsun. 16'da evde olayım.

Cumartesi: İstanbul - karışık :) Aslında cumartesi günü benim bayağı bildiğin mesai yapmam lazım. Her şey birikti, haftaya da yine bir ton duruşma var, Ensar Abi gelemez, onun duruşmalarına da gireceğiz. Bu hafta sadece 3 saat ofisteydim, evet sadece dün 15-18 arası 3 saat. O yüzden, tüm birikmişleri cumartesi halletmem lazım. Fakat İlter Çubuklu Hayal Kahvesi'nden kahvaltı indirimi almış. Onu kullanmalıyız. Umarım hava açmış olur, çünkü orada kahvaltı yapmak eminim ki çok güzel bir şeydir. Bozulmasın.

O kahvaltıdan sonra ben kendimi biliyorsam hayatta da ofise gitmem. Gidilmez zaten, ayıp diye bir şey var. Ama gitmezsem başıma neler gelebileceğini şimdilik hesaplayamıyorum, önce yarın ofise gidip haftaya duruşma programının son halini görmem lazım.

Pazar: Ev? Nası yani? Pazar günü İlter Sonispere'ye gidiyor. Evde, yani ev derken bunu geniş anlamda kullanıyorum, Moda'da olacağım. Rahat 3 makinelik çamaşır birikti, yazlık-kışlık halen yapılmadı, her tarafta ayrı bi kıyafet duruyor... Biraz toparlanayım.

Yorgunum, hem de çok.

Beni akşamları güleryüzle karşılayacak, güzel yemek yapan, eli yüzü düzgün, oturmayı kalkmayı bilen bir hanımkızla evlenmek niyetindeyim.

Beni ancak paklar.

Öptüm,
Göksun.

15 Mayıs 2011 Pazar

Adana Adliyesi Efsanesi: Bizzat yerinde müşahede ettim.

Efendim, takdir edersiniz ki pek çok hemşehrim gibi ben de Adana'ya pek "objektif" yaklaşamam. O yüzden, adliyesini anlatmaya başlamadan önce şehrime biraz methiye düzmeme izin veriniz, rica ediyorum.

Bu mayıs Adana için farklı geçiyor. Normalde, Adana'nın mayısı pek çok yerin temmuzu gibidir. Bayağı bayağı yaz gelmiş olur. Fakat bu sene, istisnasız her öğleden sonra yağmur yağmış. Ben buradayken de yağdı. "Çukurova'nın kırkikindisi meşhurdur" derlermiş, ama hiç bu seneki kadar meşhur olmamıştı.

Bu kadar su yağınca tabii, nehir ve göl tarihinin belki de en üst seviyesinde. Ki bu da özellikle gölün karşı tarafını son derece güzel kılıyor. Adana'nın en güzel zamanı, nisan sonu-mayıs başı gibi yaşanıyor.

Adana'nın turistikleşememesi hakkında da eteğimde çok taş var ama onları başka bir yerde yazdım zaten, tekrarlama isteğim yok. Zaten biraz sonra buraya kopyalayıp yapıştırırım. Fakat tekrara düşecek de olsam şunu belirtmem lazım; burası her geldiğimde daha bir "sosyetik" oluyor. Bayağı bayağı "havalı" bir şehir olmuş Adana, her geldiğimde biraz daha fark ediyorum bunu. Neyse, Tayyip Beyefendi eğer İstanbul'a yeni şehirler yapma fikrini uygularsa pılımı pırtımı toplar memleketime dönerim artık.

Perşembe günü "Misafir mi sayılsam yoksa ev sahibi miyim ki..." diyerekten babamın peşisıra yöneldim adliyeye. Avukatların plaza giriş kartı gibi bir kartları varmış Adana'da, onu okutup turnikeden giriyorlarmış. Babam bir süre "Hay Allah sen nasıl gireceksin..." gibi bir derde düştü, diğer kapıda kuyruk oluyormuş filan... "Ne münasebet" dedim, "Biz plaza insanıyız da şirketimize mi giriyoruz ki kart okutalım? Nasıl işmiş o, senin girdiğin çıktığın saati kaydediyor! Hem avukat kimliğini gösterirsen sıra mıra olmaz" dedim. Zaten o turnike arızalıydı Allahtan, şirkete girer gibi girmedik.

Gelelim adliyenin içine...

Arkadaşım, gittim gördüm, Adana Adliyesi inanın ki aslında "iyi idare ediyor." O ortamda insanın toplu katliam yapmaması bile güzel memleketimin delikanlı insanın asude duygularının bir izdüşümüdür.

Adana 5. büyüktü yanılmıyorsam; bu durumda kendisinden büyük olan 4 şehrin de adliyelerini biliyorum. İstanbul'da 20'ye yakın adliye var, neredeyse tamamını bilirim. Bu binaların tamamı sevimsiz, kullanışsız ve insana mutsuzluk veren binalardır.

Fakat dostum, Adana bambaşka... Ankara Adliyesi'nden, hatta Bursa Adliyesi'nden bile karışık. Kartal Adliyesi'nden bile havasız ve bugüne kadar hiçbir adliyede görmediğim kadar karanlık. Eski Bakırköy Ceza Adliyesi kadar da dar neredeyse. Üstelik, tüm bu özellikler Adana gibi büyük ve insanların "deli" olduğu bir şehirde bir araya geliyor. Varın siz düşünün.

Allahınızı severseniz, ışıksız, havasız, dar, oturaksız ve bekleme sürenizin tamamen belirlenemez olduğu bir ortamda, katil olmaz mıydınız? Ki bir de Adanalıysanız. Dostum, tamam 21. yüzyıl, adliye, medeniyet filan diyorsun ama, "eşyanın tabiatı" diye bir şey var. Adanalı tabiatı o ortama uygun değil; olaylar 7/24 devam etmiyorsa bu tamamen hemşerilerimin edebindendir.

Duruşma saati 11.30, ben 11.20'de kapıdaydım. Kapıda liste yok! Allah'ım bu garabeti sadece Konya'da yaşarım sanıyordum, yahu listesiz duruşma salonu mu olur! Ksçıncı sıradasın, içerideki kaçıncı sıra, arada tanık var mı, toplu dosya var mı... Katiyen bilemiyorsun. Zaten mübaşir de bilmiyor, çünkü öyle bir sistem yok. İnanılmaz bir kaos ortamı. Bütün avukatlar salonda bekliyor; salonda oturacak yer bitince ayakta bekliyorlar. Sanarsın ki iflas erteleme duruşması var. Salon dopdolu, herkes ayakta, aralarında konuşanlar, cep telefonuyla konuşanlar, mütemadiyen girip çıkanlar... Off Allah'ım İstanbul'un gözünü seveyim. Üstelik, sıra tamamen "o an" belirleniyor. Bir avukat öncelik rica ediyor, öbürünün karşı tarafı gelmemiş oluyor o bekleniyor, diğeri için hakim "E hadi siz şu işi yapın ben sizi öğleden sonra alayım" filan diyor...

Bir de ben hakimin iyice garibine çattım. Beyefendi hiperaktif. Emeklilik yaşı da gelmiş üstelik, buna rağmen enerji patlaması halinde kendisi. Öyle ki, tarafların kaç tanığı hazırsa tamamını dinliyor. Bir davada 4 ayrı davalı tanığı, 2 de davacı tanığı dinledi ya! Tek bir davada 6 tanık! İstanbul'da katiyen böyle bir şey olmaz; bir kere hiçbir hakim iki tanıktan fazlasını dinlemez. Ayrıca, taraf tanıkları da genelde aynı celsede dinlenmez. Dinlendiği nadiren olur. İspat yükü kimdeyse önce onunki dinlenir, sonra diğerininki. Ama bu hakim bey biraz garipti.

Yanımdaki avukat hanıma "Öğle arası veriyor mu" diye sordum, "Yok bu hakim vermez. Yaşına rağmen çok enerjiktir, 20 yaşındaki halini merak ediyorum" dedi. Derin bir of çektim.

Saat 1 miydi neydi sıram geldiğinde. Ha yalnız şunu söylemeliyim, saat 12.00 olunca adliyeyi belirgin bi kebap kokusu sardı ve bu beni çok eğlendirdi. Başkası dese inanmazdrım ama doğruymuş; adliye gerçekten de kebap kokuyor.

Hakim Bey duruşmayı çarşamba gününe verecek oldu, rica minnet perşembeye aldırdım. "Ama Sayın Hakim, burada ailemiz var, onları da ziyaret etmiş oluyoruz, lütfen..." dedim, hakim de "Avukat Hanım çok acıklı söylediniz..." diyerek ikna oldu sağolsun. Bir sonraki duruşmaya diğer Adanalı arkadar gelir muhtemelen, ona da bir güzellik olsun.

Yani işte böyle. Adana güzel, hele mayısta bambaşka. Ama adliye... Yo dostum, işte orada dur bakalım...

Çok sevgiler,
Göksun.