Merhaba arkadaşlar,
Bugün, yılın son "güzel havalarından" birini geçirdik. Baro genel kurulları zaten çok çekici yerler değil, işin içine güzel hava girince ise iyice cazibesizleşiyor. Haklısınız.
Gelmeyen, ya da gelip de adayları dinlemeyen, veya dinleyip de aklını dışarıdaki havadan salona adapte edemeyen arkadaşlar için, adayların konuşmaları hakkında bir özet geçmek istedim. Yalnız bu özete geçmeden önce, kişisel bir itiraf meselem var, bunu halletmem lazım.
Ruhsatımı aldığım sene KAV'a dahil olup, 2008 ve 2010 seçimlerinde bu grup için çalışmıştım. Bu seneki seçimlerde ise hala KAV'da olmama rağmen, fazla bir çalışma performansını göstermedim. Bunun için elbette -kendime göre- sebeplerim vardı; fakat o sebepleri gözümde bu kadar büyütmesem iyiymiş. Filiz Kerestecioğlu'nu bugün genel kurulda dinleyince, bu sürecin bir parçası ve aktif bir çalışanı olmayı aslında çok isteyeceğimi anladım. Kısmet değilmiş, 2014'e inşallah.
Başkan adaylarını teker teker anlatmak yerine, Ümit Kocasakal üzerinden gitmeyi tercih ediyorum. Aksi takdirde tekrarlarla dolu bir yazı olacak, çünkü zaten konular hep aynı.
Sayın Kocasakal, başkan ve başkan adayı sıfatlarıyla, toplam süresi 1.5 saat kadar olan iki konuşma yaptı. Kendisi -kendi deyimiyle- "akademik alışkanlık" itibariyle süresi kadar konuşmaya alışık, kendisine tanınan zamanı taşırdığını iddia edemeyiz. Fakat, zaten aday olan birinin, bir de başkan sıfatıyla bir saat konuşması nedir? Aday sıfatıyla konuşmasını süresi içinde tamamlamış olması, eğer başkan olarak konuşma süresine ilişkin bir "standart" yoksa, bir anlam ifade eder mi? Bıraksak 3-5 saat daha konuşurdu bence.
Biliyorsunuz, hukuka ilişkin perspektifler muhtelif. İşin esasını önde tutan olduğu kadar, usûlünü önce tutan da var. Benim hukukçuluğum daha çok "esasa yönelik" çalışıyor. Ondan sebep, bugün Sayın Başkan'ın "avukatlığının" baro genel kurulunda onaylanmış olması meselesine bir türlü aklım ermedi.
Başkan Bey, konuşmasına geçen dönemde kendisine başkanlık teklif eden ve kazanmasını sağlayanlara teşekkür ederek başladı. Meğer başkanlık, o zamanlar kendisinin aklından bile geçmiyormuş. Yalnız değilsiniz Sayın Başkan, siz bizim aklımızdan da hiç geçmiyordunuz.
Sözün devamı, "Benim hoca olduğumu, avukat olmadığımı söylüyorlar" diye geldi. Doğrudur, mesela ben de kendisi için tam olarak öyle değilse bile "adliyeye sadece fotoğraf çektirmek için giren hoca" diyorum. Meğersem geçen genel kurulda, bunu nasıl kaçırmışım hayret, kendisinin avukatlığı oylamayla kabul edilmişmiş. Nitekim -yanlış hatırlamıyorsam- 1991'den beri de baroya kayıtlıymış, yani avukatmış bu yüzden. E hocam, peki "esas?" Biz size baroya kayıtlı değilsiniz demedik ki, fiilen avukatlık yapmıyorsunuz dedik. İcraya gidip talep açmışlığınız, aylarca CMK ödemesi alamamışlığınız, saatlerce duruşma beklemişliğiniz, masraf almadan iş yapmaya zorlanmışlığınız, sigortanızı yapmayan bir patronunuz yok dedik. Var mıydı?
Sayın Başkan'ın "Ben de baroya kayıtlıyım!" çığlığını, Burhan Altıntop'un "Ben de Nişantaşı çocuğuyum!" isyanına benzeten olmuş mudur bilemiyorum. Fakat kendisinden bu konuda daha esaslı bir savunma beklerdim.
Bu konudan sonra, baroda "tek adam" devrinin bitmesinden bahsetti biraz. Son iki yılda başkanlık diye bir şey kalmadığından bahsederken, aynı iki yılda kendisinin adeta bir "star" havasına sokulduğunun farkında olmaması dikkat çekiciydi. Cep telefonlarına gelen mesajların altına "Yönetim kurulu adına Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal" yazınca veya baro bültenindeki her makale "Başkanımız Av. Ümit Kocasakal..." diye başlamayınca, kendini bu anlamda Muammer Aydın'dan farklı gördü anlaşılan. Fakat tarih, bu seçim sürecindeki "Budur!" yazılı afişi unutmayacaktır. Algımız, Filiz Hanım'ın çok güzel değindiği üzere, kendisine ait 25 fotoğrafın birden olduğu seçim broşürünü de, başkanın yönetim kurulundan "benim üyelerim" diye söz etmesini de, elbette ki not etti. Son iki yıldır öyle medyatik bir başkanımız oldu ki, baromuzdan çok "başkanımızı" konuşur olduk.
Bu arada kendi seçmenleri, başkanın "Bazı şeyler bana mal ediliyor ama ben kararları tek başıma almıyorum, biz bir ekibiz" demesini nasıl karşılıyor bilemiyorum. Fakat bu sizce de ayıp değil mi? Bu sizce de, tam bir "Ben yapmadım, Miki yaptı" söylemi değil midir? Hele bir de, hemen bu cümleden sonra, "Başarılar ekibime, başarısızlıklar bana aittir" demek, ortada tam bir "çark" varmış izlenimi vermiyor mu?
Bu arada ÇHD ekibi, oturdukları yerden, her kişide bir harf olacak şekilde, "Savunmaya özgürlük" pankartı açtılar - hatta ben de n harfiydim. Salondan elbette ki esaslı bir alkış geldi, hele harflerimizin arka yüzünü çevirip "Suriye'den elini çek" yazısını oluşturunca alkış iyice koptu. Başkan sağolsun birkaç dakika durdu ve alkışımızı kesmedi, fakat konuşmasına aynen kaldığı yerden devam edip, hiçbir şey olmamış gibi davranmış olması da kayıtlardan kaçmadı.
Bu hadiseden -hemen değil- biraz sonra, baroların sosyal sorumluluk meselesini dinledik. Bence tüm adayları ayrıştıran esas hadise budur.
Başkan Bey, baroların Avukatlık Kanunu'ndan doğan sosyal sorumluluğundan bahsetti; bu sorumluluk ülkenin hukukunun geiştirilmesi ve hukuka işlerlik kazandırılmasına yöneliktir. Bahsedilen pek çok şeyi bu başlıkta inceleyebiliriz.
İlk başta değinip "sırasını savacağım" bir husus var. Başkan, sosyal sorumluluk kapsamında Fetus Okey davasında bulunduklarını söyledi. Nasıl bulunduklarını bilmiyorum ama pek fazla ilgilenmedikleri açık, zira mağdurun adı Festus. Fetus deyince, bildiğimiz fetüs gibi oluyor.
Diyarbakır'a gittiklerini söyledi. Peki Sayın Başkan, İstanbul'dan Diyarbakır'a - o da gözlemci olarak- gittiniz tebrikler de, Filiz Hanım'ın ifadesiyle, Beyoğlu'ndan Beşiktaş'a mı inemediniz?
Biliyorsunuz, onlarca meslektaşımız şu an "mesleklerini yaptıkları için" tutuklular. Bu olaya adayların nasıl yaklaştıklarını konuşma sıralarıyla aktarayım:
Ümit Kocasakal: Evet maalesef öyle, biz kendilerini ziyaret ettik, arkalarında olduğumuzu söyledik, ama davaya müdahil olmadık. Çünkü belirli bir fotoğrafın içinde olmak istemedik.
Muammer Aydın: Ergenekon'a gidiyorsan bu davaya da gitmelisin.
Rıza Saka: Tamam, Ergenekon'a gidiyorsan buna da gitmelisin ama bence ikisine de gitme. (Rıza Bey'le başkan arasında geçen darbecilik muhabbetinde bu cevaba tekrar döneceğiz.)
Filiz Kerestecioğlu: Ergenekon'a da, bu davaya da, her türlü adaletsizliğe de elbette müdahale edeceksiniz, sizin fotoğraf seçme şansınız yoktur. Biz haksızlığın olduğu her fotoğrafta yer alırız. Biz sizin hakkınızda soruşturma açıldığında yanınızda olduk ve hep de oluruz, siz neden bizi yalnız bırakıyorsunuz?
Balyoz'da sessiz kalmamakla övünüp "mesleğin onurunu ayaktta tuttuk" diyen bir başkanın, avukatların doğrudan o mesleği yaptığı için tutuklanmasına sessiz kalması, anlamlı bir cümlede yan yana kullanılabilecek unsırlar değil ne yazık ki. Ama oluyor.
Kaldı ki, mesleğin onurunu koruma aracı olarak gördüğü kurumların pek çoğunun, Filiz Hanım'ın mensubu olduğu tarafça oluşturulmuş olması ayrı bir ironi. Adli yardım, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları ve avukat hakları merkezleri, faili meçhuller, iş hukuku ve mülteci hakları komisyonları, hep o zamanlarda kurulmuş birimler. Hal böyle iken, daha kendisinin ismi bile ortada yokken kurulmuş olan bu komisyonları bu kadar sahiplenmesi tam bir hazıra konmacılık örneği.
Sayın Başkan, "Bize yüksek siyaset yapıyor diyorlar. Alçağını mı yapalım? Hukuka aykırı iktidarlara karşı elbette ki sesimiz çıkar" diyerek salondan esaslı bir alkış aldı, fakat Filiz Hanım'ın "Bütün bu komisyonları, biz daha o zaman ve bütçemiz de yokken kurup çalıştırdık. Biz insan hakları geleneğinden geliyoruz, İşte o 'alçak siyaset' budur" cevabı, Başkan'ın aldığı alkışı ikiye katladı.
Darbecilik meselesine gelirsek... Aslında bunun sırası tam gelmedi ama bağlamdan kopmayayım istedim. Bu konuda Başkan, sahneyi Rıza Saka ile paylaştı. HÜP, broşüründe "darbeci baro" ifadesini kullanmışmış, ne münasebetmiş, ayrıca kendi broşüründe bile kullandığın bir yaftayı nasıl kaldırırmışsın, bunun -amiyane tabirle- ekmeğini yiyormuşsun.
Filiz Hanım bu topa girmedi fakat Rıza Bey'in cevabı bence yeterliydi: "Bunu biz uydurmadık, bu algıyı kendi eylemlerinizle siz oluşturdunuz. Örneğin, 1.5 saatlik konuuşmanızın yarısını Ergenekon ve Balyoz'a ayırdınız. Bu bile bir göstergedir. 12 Eylül davasına 'mahkemeye güvenmiyoruz' diye katılmadınız, böyle bir gerekçe olamaz. Mesele sizin güvenip güvenmemeniz değil, yargılamanın mevcut olmasıdır." kabilinden konuştu.
Bu arada, darbecilik meselesinde fantastik bir gelişme olmuş. Baromuz, kendisine "darbeci" diyenleri dava etmiş ve kazanmış, artık kim darbeci derse ona dava açacakmış.
Hukukun üstünlüğünün ve ifade özgürlüğünün garantör kurumu İstanbul Barosu'ndan dinlediniz.
Molierac olmasaymış, bağımsızlık sanrısı kendinden menkul avukatlar ne yaparlarmış bilmiyorum. "Avukatlar köle kullanmadılar, fakat efendileri de olmadı" sözünün artık ancak bir hukuk tarihi dersi vecizesi olduğunu birilerinin bu avukat milletine anlatması lazım. Evet avukatlar belki hala dışarıya karşı efendi-köle görünümünde olmuyorlar, zira artık bu ilişki "endogamik" bir şekilde yürüyor. Avukatlar yine kendi meslektaşlarının efendisi ya da kölesi oluyorlar ve kırılan kolu yen içinde aramak kimsenin işine gelmiyor.
Böylelikle işçi avukatlık konusuna geliyoruz. Benim hep düşündüğümü Filiz Kerestecioğlu çok çok güzel ifade etti; bu kadar büyük bir oy potansiyeli haline gelene kadar kimse işçi avukatları düşünmemişti. Başkan tip sözleşmeden, ofis açacak olanlara kredi vermekten filan hep bahsetti ama, bunları neden iki sene boyunca yapmadıkları konusuna hiç girmedi. Seçime beş gün kala bir tip sözleşme mi hazırlamışlar ne, ben görmedim. Onu söylüyor, ancak yetişti diye. Sayın Başkan, din kardeşiyiz.
Bu tip sözleşme konusunda kendileri karar mercii olamazlarmış, TBB'nin genel kurulunda bir meslek kuralı haline getirilmesi gerekiyormuş. Konuyu TBB'ye iletmişler. İşine gelince ÖYM'leri kendisinin kaldırttığını iddia edecek kadar ileri gidebilen bir zihniyetin, altı üstü bir tip sözleşme için girdiği hallere bakınız. Binlerce dansöz var adeta.
Evet, Sayın Başkan bir yerde özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasında payları olduğunu söyledi.
Biri lütfen Sayın Başkan'a ara sıra günlük gazete okutsun. Gerçi
Filiz Hanım çok güzel söyledi zaten, "Ne kaldırılması, yetkileri daha
bile artırıldı, fakat ismi değiştirildi" diye. Ama Başkan anlamamış
olabilir.
Tekrar "genç avukata yardım" konusuna dönüp hemen Muammer Aydın'a bağlanıyoruz. Kendisi diyor ki, meğer iki veya daha fazla avukatın ofis açmak istemeleri halinde kendilerine uygun şartlarda kredi verilmesi meselesi, te kendisinin başkanlığının son zamanlarında kararlaştırılmış. Resmi bir karar haline gelmekten söz ediyorum. Bu kararın, iki senedir neden uygulanmadığını ise bilmiyoruz.
Karar diyince, bir de kararların şeffaf olması meselesi var. Sayın Başkan öyle güzel, ama öyle güzel bahane üretiyor ki, birazcık "sorgulayıcı" biri olmasam vallahi kendisine inanacağım. ("Bahane üretiyor" yerine "boş konuşuyor" yazmıştım sildim. Darbeci diyemiyormuşuz, demagog da diyemiyor olabiliriz.)
Efendim, kararları sitede açıklamak isterlermiş, ama disiplin kararlarının açıklanması kişilik haklarına zarar verebilirmiş, o yüzden o iş olmazmış. E o zaman disiplin kararlarını açıklamayın tamam, peki diğerleri?
Bütçeyi de şeffaf yapmak istemişler ama çok fazla hesaplama yöntemi varmış, karışıyormuş. E o bizim sorunumuz? "Biz bunu şuna göre hazırladık" diyin, anlayıp anlamamak bizim sorunumuz olsun. Bu mudur gerekçeleriniz?
Bunun dışındaki konuları şöyle özetleyelim... Baro'nun bir Anayasa hazırlığının olmaması, bence çok önemli bir konuydu ama buna sadece Filiz Kerestecioğlu değindi. "Baro 'istemiyorum' diyemez, öncü olur" ifadesi olması gerekeni çok güzel özetliyordu. Öte yandan, hutbesinin "hukuksuzluğun karşısında durmayalım mı" kısmında "TÜSİAD bile konuşuyor, biz konuşmayacak mıyız" diyen bir baro başkanının, Anayasa konusunda TÜSİAD kadar sözünün olmaması da yine, kaçırılmayacak bir noktaydı. Ayrıca, yanlış not almışsam lütfen düzeltin ama, "TÜSİAD bile konuşuyor" diye bir şey olmaz, ama "Baro bile konuşmuyor" diye bir şey olur ve maalesef olmaktadır.
Bu genel kurul bence, adayların KCK tartışması ile birlikte, Baro Bahçe'de kaç tane çay içildiği meselesi ile hatırlanacaktır. Zira biz binlerce avukat, sabah evlerimizden çıkıp te Haliç Kongre Merkezi'n gidip, saatlerce Baro Bahçe'yi konuştuk. Muammer Aydın bu tesisten çok rahatsız mesela, avukata değil çevre sakinlerine hizmet verildiğini ve safi zarar olduğunu söylüyor. Şahsen benim için sorun değil. Rıza Saka, bunun hizmet bile sayılmayacağını, elbette ki olması gerektiğini ifade ediyor. Bu arada, bir gün kendi grubu seçilirse o bahçenin Beltur olacağından emin olan bir tek ben miyim?
Hasılı, bahçe konusunda kafalar karışık ve bu konu gerçekten çok fazla konuşuldu. Başkan uzun uzun, aslında ne kadar iyi bir fiyata aldıklarını filan anlattı. Bir de, üşenmemiş, bahçenin eylül ayı z raporunu almış getirmiş. Açtı okudu, efendim şu kadar çay bu kadar tatlı tüketilmiş diye. Oturduk bunu konuştuk. Bu konuda Filiz Kerestecioğlu'nun yaklaşımına geçmeden hemen belirteyim, Rıza Saka bu z raporu restini gördü ve anında cevap verdi: Kendisi de başkana dair bir z raporu hazırlamış. Şunları şunları yapacaktı ama yapmadı diyerekten. Uzun hikaye, not aldım ama aktarmayayım. Neyse, Filiz Hanım konuyu çok güzel bağladı: "Sayın Başkan, eğer siz tüm bu hesapları şeffaf bir şekilde yapsaydınız, baroda katılım ve temsili sağlayabilseydiniz, şu an z raporuna filan gerek kalmazdı."
Unutmadan, Baro Bahçe'de "1. Geleneksel Kültür Sanat Festivali" başlayacakmış. Ben demiyorum, Kocasakal diyor. Aynen bu şekilde.
Kocasakal daha çok Rıza Saka'ya yüklendi. Bu tavrını, geçen seçimde ulusalcıların fark atmasının HÜP korkusundan kaynaklandığını bilmesine yoruyorum. Fakat bunu öyle gereksiz, öyle kof, öyle anlamsız bir milliyetçilik üzerinden yaptı ki, "Yıl olmuş 2012..." noktasına geldik. Efendim Rıza Saka, broşüründe "Türk milleti" bile diyemeyen, "Türkiye halkı" diyen biriymiş de falan filan. Sanırsınız Muhsin Yazıcıoğlu konuşuyor.
Fakat bu başlangıç tüm ırkçılığına rağmen, inanılmaz ama gerçek, mantıklı görünen bir yere bağlandı. "Daha 'Türk milleti' diyemiyorsunuz, ama işinize gelince 'milli irade' demeyi biliyorsunuz."
Yalnız Sayın Başkan'ın iyice milliyetçi cepheye seslenen bu konuşmasındaki asıl trajedi, söylediği şeyin salonda gayet yüksek bir alkış koparmasıydı. Tamam, "anaakım" vatandaş bakımından şaşırtıcı bir tablo değil, fakat ben meslek grubumdan biraz daha izan görmek isterdim.
Bu tip söylemleri olan Başkan'ın, Halit Çelenk'ten söz etmesi enteresan oldu, Sayın Çelenk üstadımızın ismi Başkan'ın ağzında sakil durdu. Sanki Halit Çelenk, kendilerine "el vermiş" gibi bir edayla anlattıkları şey de şu; yönetim olarak Sayın Çelenk'e bir ödül vermişler, o da teşekkür etmiş. Teşekküründe, baronun insan hakları savunuculuğu sıfatından söz edip bunun unutulmaması gerektiğini ifade etmiş. Bu yani. Ama Başkan'a baksan, tamam Halit Çelenk'in sözlerini çarpıtmıyor belki ama öyle bir yansırıyor ki, sanki baroyu Çelenk bunlara emanet etmiş.
Bunun dışında, Rıza Saka Bakanlık'la olan sıcak ilişkilerinden ve Arabuluculuk Kanunu'nda "kendilerinden olan bir milletvekilinin" rolünden sözetti. İşte asıl propaganda budur. "Ben iktidara yakınım, o yüzden dediğini yapabilecek olan da benim. Yani mühür bendeyse, Süleyman da benim." Bu propaganda Kocasakal'ın konuşmasından sonra olduğu için kendisinin cevabını alamadık, fakar Filiz Kerestecioğlu - tabii ki yine ve her zamanki gibi- çok güzel konuştu: "Bizim hükümetle böyle yakın ilişkilerimiz yok, bu şekilde iş yapmaya çalışmıyoruz. Kaldı ki, böyle bir hükümetin bakanıyla olan ilişkiden bahsederek oy istemek ne demek?"
Rıza Bey'in bir de değişim söylemi vardı. "Biz baro yönetiminde hiç söz sahibi olmadık, değişim zamanı sizce de gelmedi mi" diye konuştu. Filiz Kerestecioğlu'nun buna da bir yanıtı vardı: "Sizin nüveniz olan Boğaziçi Hukukçular Derneği'nin kendisi bile 'ÖYM'ler işe yarıyor aslında...' diyor, siz misiniz değişimden bahseden?"
Adayların konuşmasından sonra, Av. Ercan Kanar kürsüye çıkıp tutuklu meslektaşları anlattı. Ben kendisinin bütün konuşması sırasında yine "savunmaya özgürlük" pankartının bir harfiydim, o yüzden not alamadım. Salonun her yerinde, tutuklu meslektaşların portre fotorğaflarını tutan arkadaşlarımız vardı. En sonunda, Sayın Kanar'ın okuduğu metnin, tutuklu bir meslektaşın mektubu olduğunu öğrendik.
Netice olarak, barodaki durum şudur:
- Bir "Türk milleti" lafzı fetişli, darbeci sıfatını reddeden ama bu sıfatı taşır gibi davranan, ama yine de hakkında böyle söyleyenleri dava eden, avukat hakları diyen ama tutuklu meslektaşlarla ilgilenmeyen Önce İlke,
- HÜP - Bir AKP sevdalısı,
- Sadece Ergenekon'da değil KCK'da da muhalefet eden, ama 28 Şubat'a da muhalif olan, '80 darbesini de dibine kadar yaşamış, "konu insan haklarıyla gerisi teferruattır" noktasında bir ÖHP-KAV-ÇAG var.
Bunların mesleki söylemleri, söylem düzeyinde hep aynı aslında. Ama baktığınız zaman, Önce İlke'nin "uygulamamaları" ortada. HÜP'ün ise "uygulaması" için Bakan'la sizin de iyi geçinmeniz gerekiyor. ÖHP-KAV-ÇAG için ise, tekrar ediyorum, konu insan haklarıyla, gerisi teferruat.
Çok sevgiler,
Göksun.
katılımcı avukatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
katılımcı avukatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Ekim 2012 Pazar
2012 Genel Kurulu - Bir "Fotoğrafın" Hikayesi
Etiketler:
baro seçimleri 2012,
çağdaş avukatlar grubu,
çağdaş hukukçular derneği,
filiz kerestecioğlu,
hüp,
istanbul barosu,
katılımcı avukatlar,
önce ilke,
savunma özgürlüğü,
ümit kocasakal
25 Eylül 2012 Salı
İki resim arasındaki sıfır fark.
Ben bu yazımı unutmuştum... Biraz önce çalışma arkadaşım Zehra "Ya geçen gün bir yazı okudum, çok beğendim, meğer sen yazmışsın..." diyince hatırladım.
Yayınlandığı linkte tarih 31/10/2010 olarak görünüyor, ama ben asıl yazdığım günü hatırlamıyorum. 2010 seçimlerine hazırlık sürecinde Katılımcı Avukatlar için yazmıştım ki bu yazıda Sezer'in katkısı çoktur.
Aradan neredeyse iki sene geçmiş. Ben kendi adıma, iki sene öncekinden daha iyi koşullardayım ama, bu iki sene benim için büyük bir adım olmuşken, insanlık için hiçbir şeyi değiştirmedi.
Başlığa tıklarsanız, sizi yazının yayınlandığı yere götürecek.
Çok sevgiler,
Göksun.
*
BİR BORDROLU AVUKATIN GİZLİ DEFTERİ
KANUNEN BAĞIMSIZ HUKUKEN BAĞIMLI FİİLEN İŞÇİ OLMAK
– BİR BORDROLU AVUKATIN GİZLİ DEFTERİ -
Hukuk fakültesi sayısındaki artış, genellikle eğitim yetersizliği bağlamında gündeme geliyorsa da, bunun biz gençler arasında çok daha önemli başka bir sonucu var.
Nereden ve nasıl mezun olursak olalım, hayatımızdaki işsizlik tehdidi ve bize uygun görülen çalışma koşulları mesleğin geleceği açısından çok daha büyük bir sorun. Çünkü avukatlık, somut olaydaki “olması gerekeni” ortaya çıkarmaya dayanan ve bu anlamda zihnen adanmışlık gerektiren bir meslektir; fakat mevcut koşullarımızda kendimizi “avukat gibi” hissetmemizin önünü kesen ciddi sorunlarımız var.
Dünyanın son zamanları, bize yeni bir ekonomik düzen getirdi. İş modelleri bu yeni düzene göre şekillendi ve hepimiz, mesleğimizden bağımsız bir şekilde, tamamen bu yeni düzenin öngördüğü modeller ile çalışmaya başladık.
İster bir ofiste ister özel bir şirket bünyesinde ya da kamuda çalışalım, bu modellerde “junior” olduk, “senior” olduk, “icra avukatı” “ipotekçi” “fikri mülkiyetçi” “ticaretçi” vs. olduk. Bir yandan bu “uzmanlığımız” ve unvanlarımız hoşumuza giderken, öte yandan aslında çalışma modelimizin bir üretim bandından farksız olduğunu göremedik. Biz artık senior olmakla övünür ve yeni maaşımızın tadına varırken, sadece bizden birkaç yaş küçük meslektaşlarımıza “Bakırköy’e delil listesi sunulacak, oradan Sarıyer’e gidilecek temyizin son günü. Kadıköy’den de ek mehil vesikası alman lazım” diye emirler yağdırmakta hiçbir sakınca görmedik. Çünkü bu bir üretim bandıydı, herkes önüne gelen işi sağına soluna bakmaksızın ve nefes almaksızın, kişisellik de katmaksızın yapmakla yükümlüydü. Herkesin işi belliydi ve bunun dışına çıkılamazdı. Bütün gün, masamızdan bile kalkmadan tamamen icra talepleri hazırlayıp borçlularla konuşmak bile bizi isyan ettirmedi, çünkü nasıl olsa bir gün “patron” biz olacaktık ve bu geçici bir süreçti.
Meslektaşımız Sezer Özkan’ın “Küreselleşmenin Kıskacında Avukat” başlıklı makalesinde belirttiği üzere, toplumdaki ve meslekteki aşırı düzeyde uzmanlaşma taleplerinin kökeninde, Yeni-Taylorizm denen bu akım vardır. Yani en küçük parçayı en kısa sürede ve en kaliteli biçimde yapmak olarak açıklanabilecek bu süreç, bugün hayatımızda ve avukatlık mesleğinde, daha başlangıç aşamasında karşımıza bir yol ayrımı şeklinde çıkmakta.
Bu ayrımı geçtik ve sonunda biz de tecrübelendik, yanımızda ya da “altımızda” avukatlar çalıştırmaya başladık. Başımıza gelirken dert yandığımız her şeyi, teker teker, bu sefer biz yapmaya başladık ve her şey kendini tekrar edip durdu…
“Ücretli avukatlık piyasası” son birkaç yıldır çok acımasız. Çünkü gençler olarak gerçekten çok fazlayız. Standart işçilik sorunlarımız var, biz de mavi yakalı emekçiler gibi ihbarımız ödenmeden işten çıkarılıyoruz, fazla mesaimiz ödenmiyor, tatillerde çalışmamız gerekiyor, maaşımız düşük gösteriliyor…
Fakat en yakıcı olanı, mesleğimizi özel kılan yasal haklarımızla aynı dünyadan bile olmadığımızı anlıyoruz. Avukat kelimesinin içini dolduran bağımsızlık kavramının, bizim için tatlı bir hayal olduğunu görmek insanın canını çok yakıyor.
Bu sorunların “teşhis ve tedavisinde” öncelikle işçilik kavramı üzerinde durup statümüzün adını koymalıyız. Yanında 20 avukat çalıştıran ofis sahibi ya da çalıştığımız kurum ile “aynı dünyadan” olmadığımız açık, kendimize işçi mi diyeceğiz, başka bir şey mi?
İş Kanunu işçinin tanımını “bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişi” olarak verir ve biz de işyerlerimize karşı yasal taleplerimizi iş mahkemelerinde ararız. Her ne kadar Avukatlık Kanunu bizim bağımsız olduğumuzu iddia etse de, verilen işi reddettiğimiz için iş akdimiz feshedilirse dava dilekçesindeki taleplerimiz Avukatlık Kanunu’na değil İş Kanunu’na dayanır.
Eğer işçi tanımını Kanun’dan değil literatürden – Sayın Av. Haluk İnanıcı’dan alıntılayarak- yapacak olursak; “üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun bırakılan, hayatını kazanmak için emek pazarında emek gücünü satan insan” şeklindeki tanım tam da bizi anlatmaktadır.
Fakat eğer, İş Kanunu anlamında bir hukuki ilişkide bağımsızlıktan söz edilemeyeceği için işçi teriminden imtina edeceksek, o halde talep ettiğimiz çalışma modelini çok iyi tesbit etmemiz gerekir. Bağımsızlık unsuru bize “bağlı” ve “işçi” avukat olmayı yasaklıyorsa, biz daha ismi bile olmayan “hibrit” bir faaliyet yürütüyorsak, hakkımızdaki algıyı değiştirmek için zorlu bir yolumuz var demektir… Ama bir yerden başlamak lazım.
Dokuzdan sonsuza uzanan yollar yetmez gibi bütün gün adliyelerde ve muhtelif kurumlarda koşuşturan, hakim-savcı bir yana mübaşire bile saatlerce dert anlatmak zorunda kalan, bu da yetmez gibi kendisinin bile olmayan müvekkillerle –işvereni bu tür görüşme işlerini kendisine bıraktığı için- saatlerce telefonda aynı şeyden bahsetmek zorunda kalan, tüm bunları yaptığı aynı gün içinde birkaç dilekçe birkaç ara karar ve bir de raporlama çıkarmak zorunda kalan insanlarız ve haklarımızı kullanmayı sonuna kadar hak ediyoruz.
“Bordrolu” olmaktan kaynaklanan sorunlarımızın çözümü, bize mesleki haklarımızı sağlayan Avukatlık Kanunu içerisinde bulunmalıdır.
Mevcut Kanun, bordrolu avukat olarak çalışmayı “avukatlıkla bağdaşan işlerden” saymakta, fakat bu çalışma şeklinin olumsuz sonuçlarına dair tek bir söz söylememektedir.
Kanun bizler için “bağlı çalışan avukat” terimini uygun görmüş ve sorunları çözmekten ne kadar uzak olduğunu açıkça göstermiştir. Zira, 1. madde avukatın bağımsız olduğunu açıkça yazarken, bir avukat tipini “bağlı” olarak nitelemek sorunu anlamaktan ve/veya çözmekten ne kadar uzak olunduğunu açıkça gösterir. Nitekim, Barolar Birliği de biz bordrolu avukatları Kanun’un o kadar dışında görmüştür ki, 2007 yılında işçi avukatların sicillerinin ayrı tutulması ve oy haklarının bulunmaması teklifinde bulunabilecek kadar ileri gidebilmiştir.
Temel sorunlarımızı çalışma saatlerinin ağırlığı, işi red hakkımızın olmaması, vekalet ücretinin ödenmemesi ve meslek içi eğitimlere katılamama olarak özetleyebiliriz. Bunun dışında, baro faaliyetlerine katılmak bizim için bir işsiz kalma sebebi olmamalı ve sigorta primlerimizin asgari ücret üzerinden yatırılmasının bir çaresini bulmalıyız.
Bütün bunlar için, örneğin, bordrolu avukatlığın bir tip sözleşmeye bağlanması iyi bir başlangıç olacaktır. İşyeri çalışma koşulları ve avukatın özlük hakları dayanağını Kanun’dan alan bu sözleşme ile taraflar arasında yazılı hale gelir ve bu sözleşmenin bir nüshası Baro’ya teslim edilir.
Bu sözleşmenin amacı, avukatı “belirsiz süreli iş sözleşmesinden” kurtarıp, mesleki özlük haklarını kullanabilir hale getirmektir. Bu sebeple,
- Öncelikle, bir avukatın bordrolu olarak çalışmaya başlayabilmesi için, tip sözleşmenin taraflarca imzalı bir nüshasının ve avukatın SGK işe giriş bildirgesinin Baro’ya teslimi şart olmalıdır.
- Tıpkı işçinin geç bildirilmesinde olduğu gibi, bordrolu avukatın geç bildirildiğinin ya da bildirilmediğinin tesbiti halinde, işveren avukata disiplin cezası uygulanmalıdır.
- Tip sözleşmede, bordrolu avukatın işi red hakkı düzenlenmelidir.
Bu husus, pek çok işverende “İşi reddeden avukatla çalışmanın anlamı nedir?” şeklinde bir itiraza sebep olacaktır. Gerçekten de, iş hayatının pratikleri düşünüldüğünde, işi red hakkının kötüye kullanılması halinde, çözüm olarak öngörülen şey bambaşka sorunlara yol açacak ve pek çok işyerinde ciddi sıkıntılar yaşanabilecektir.
Bu sebeple, öncelikle, bordrolu avukatın red iradesinin yazılı ve gerekçeli olması uygun olacaktır. Ayrı bir maddede de, “avukatın işi reddetmesinin iş akdinin sözleşmesinin feshine sebep olmayacağı, ancak birlikte çalışma olgusunun fiilen ortadan kalkması halinde ise bunun İş Kanunu itibariyle geçerli fesih sebebi olduğu” düzenlenebilir.
İşi red hakkının kapsamı sadece dava bazında değerlendirilmemelidir. Bu kadar açık yazmak pek çok meslektaşımızı rahatsız edecekse de artık gerçeklerle yüzleşme zamanıdır; uygulamada pek çok işveren kendi yapmak istemediği pek çok şeyi bordrolu avukatları araya koyarak yapma eğilimindedir. Böyle durumlarda meslektaşlarımızın bu tür işleri, işlerini kaybetme korkusu olmaksızın reddetme hakları olmalıdır.
- En büyük sorunlarımızdan biri, vekalet ücreti meselesidir.
Yapılan iş görüşmelerinde yasal vekalet ücretini sorduğumuz zaman, “Onun sizinle ne alakası var ki, siz maaşlı çalışansınız” cevabını almak pek çoğumuzun yaşadığı bir tecrübe.
Elbette ki müvekkiller –büyük oranda- işverenimizin bağlantılarıyla kazanılır ve elbette ki işverenin bilgi ve tecrübesi bu seçimde önemlidir. Fakat davayı fiilen yürütenler olarak, vekalet ücretiyle “bir alakamızın olmaması” değil meslekle, insanlık onuruyla bile bağdaştırılamayacak bir durumdur.
Bunun yanında, vekalet ücretinin işi fiilen yürüten avukatla paylaşılması da, aynı işyerinde çalışan avukatlar arasındaki mesleki dayanışmayı zedeleyebilir. Bu sebeple, kazanılan davaların vekalet ücretinin, işyerinde çalışan tüm avukatlarca eşit oranda paylaşılması gerekmektedir. Bu husus tip sözleşmede düzenlenmeli, paylaşım oranı serbest iradeyle belirlenmeli, fakat işverenin kendine alacağı kısım o işyerinde kaç avukatın çalıştığı ile orantılı olarak belli bir limitte tutulmalıdır.
- Vekalet ücreti sorununu tesbit ettikten sonra, mevcut mevzuata bir de bu gözle tekrar bakalım. Göreceğimiz şey, vekalet ücreti takiplerinde tahsilatın ancak serbest meslek makbuzu karşılığında yapılacağı yönündeki düzenleme olacaktır. İşverenin insafına kalmış olmak kaydıyla, bu sorun pek çok avukatın çalıştığı bir büroda belki çözülebilir, fakat özel ya da devlete bağlı kurumlarda çalışan meslektaşlarımız için nasıl bir çözüm düşünülmelidir? Ülkemizdeki avukatların gerçekten önemli bir kısmı bordrolu olarak çalışıyorken, kanun koyucunun hepimizi “serbest meslek erbabı” olarak görmesinin nasıl bir açıklaması olabilir?
Vekalet ücretinin tahsilinde serbest meslek makbuzu kesilmesini şart koşan Vergi Usul Kanunu Tebliği kesinlikle yürürlükten kaldırılmalıdır.
- Tekstil atölyelerini aratmayan mesai saatlerimizin yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.
Bir yandan, avukat olarak piyasada zihin gücü ve kişisel yeteneği ile varolduğumuzdan, fiilen işyerinde bulunmamızın şart olduğu herhangi bir hizmet sektörü çalışanı gibi değerlendirilmemiz mesleğin ruhuyla bağdaşmaz.
Fakat öte yandan, özellikle ofislerde çalışan avukat arkadaşlarımız, bütün gün duruşmalara koşturduktan sonra ofis içerisinde halletmeleri gereken işlerini ancak akşamları yapabilmekte, “ofisten gece çıkmak” son derece normal bir yaşam şekli olmaktadır. Bu sebeple, avukatın fazla mesaisi başka bir çalışanın mesaisinden çok daha sık ve yoğun yaşanmaktadır. Gece geç vakitlere kadar çalışmak ve/veya haftasonu mesaisi bizler için hayatın bir parçası olmuştur.
Bu itibarla, İş Kanunu’ndaki düzenlemenin yanısıra, yapılacak tip sözleşmede de fazla mesai düzenlemesi yapılmalı, haftasonu ve tatil günlerinde çalışmak ise ayrı bir ücretlendirmeye tabi olmalıdır. Avukatlar olarak, tatil günlerinde nöbet tutan eczane çalışanları kadar hak istemek son derece makul bir taleptir.
- Baroların vereceği mesleki eğitimlere katılmak biz bordrolular için de mümkün olmalıdır.
Öncelikle, bu eğitimlerin şimdiki gibi haftaiçi gündüzleyin yapılması, en hafif tabiriyle düşüncesiz bir tutumdur. Meslek içi eğitimde zaten başarılı sayılmayan Baromuz, verdiği eğitimleri de –ofisten izin alamayacağımız için- katılamayacağımız saatlere koyarak biz bordroluları tamamen gözardı ettiğini bir kez daha göstermektedir. Eğitimlerin akşamüstü, akşam ve haftasonları yapılması gerekir.
Bununla birlikte, bu tür eğitimlere devam etmek için işyerimizden ayrılmamız gerektiğinde mazeretli sayılmamız ve bunun karşımıza bir işsizlik tehdidi olarak çıkmaması gerekmektedir. Bunun kriteri de red hakkında olduğu gibi yine “çalışma olgusunu fiilen imkansız hale getirmek” şeklinde düşünülebilir.
Eğitimlere katılamamanın işyeri ile ilgili tarafı hakkında bunları düşündükten sonra, maddi tarafı hakkında da bir çözümün düşünülmesi gerekmektedir. Çünkü pek çoğumuz, daha aidatımızı bile ödeyemiyorken, bir de mesleki eğitimin ücretini karşılayabilecek durumda değiliz. Bu sebeple, eğitimler mesleğin ilk 5 senesindeki meslektaşlarımıza ücretsiz verilmelidir.
- En büyük sıkıntılarımızdan bir diğeri, işyerlerimizdeki “emir-komuta” sistemine tabi olmaktır. Ofislerin sahipleri, kurumların amirleri ve şirketlerin yöneticileri tarafından, meslektaş olduğumuz unutulmakta ve bize mesleğimizin saygınlığından çok uzak şekillerde davranılmaktadır.
Sözünü ettiğimiz bu sorunun, özel sektörün diğer çalışanları tarafından anlaşılması imkansızdır. Avukatlık öyle bir meslektir ki, ruhsatını o an almış avukat ile 50 yıldır meslekteki avukatın hak ve yetkileri birbirinin aynısıdır. Meslektaşlık ilişkisi, kendiliğinden bir demokratize oluşu da beraberinde getirmektedir. Özel şirketler ya da kamu kurumlarında, bir çalışanın makam alması, hak, sorumluluk ve yetkilerinin artması pek çok şarta bağlıyken, biz avukatlar mesleğimize doğrudan “o makamla” başlarız. Bu sebeple, bizden daha fazla sermayesi olan bir avukat bize sırf bu sebeple “üst perdeden” konuşma hakkını kendisinde görmemelidir.
Her ne kadar bu konuda verilmiş Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu kararları var ise de, uygulamada sorunun önüne geçilebilmiş değildir. Bir etik sorunu olan bu sorun, ancak kollektif bilinçlenmeyle ve avukatın kendi değerinin farkında varmasıyla aşılabilir.
- Avukatın kendi değerinin farkına varması ise, ülkemiz şartlarında maalesef ancak maddiyata bağlıdır. Yukarıda saydığımız bütün hak ihlallerine maruz kalan avukat, bırakın bu ihlallere karşı kollektif bir hak arayışına girmeyi, bireysel olarak bile mücadele iradesi göstermemektedir. Bunun sebebi tabii ki, işsizlik kaygısı ve kendi işini yapacak maddi dayanaktan yoksun olmaktır.
Maddi sıkıntılar bordrolu avukatlara özgü olmayıp, mesleğin başındaki hemen her meslektaşımızın ortak sorunudur. Staj boyunca kaçak işçi olarak çalışmış, buna rağmen ruhsat başvurusu için 1.500-TL ödemesi istenmiş, hiçbir sosyal güvenceden faydalanamamış, yaşamını ancak 500 lira stajyer “harçlığına” ve ailesinden gelen yardıma bağlamış ve o 500 lirayı kazanırken de “Acaba Baro benim stajımı yakar mı…” kaygısını yoğunlukla hissetmiş genç avukatlar, ruhsatlarını aldıktan sonda kendi işlerini kuracak sermayeye tabii ki sahip değillerdir.
Bu sebeple, staj boyunca müstakbel meslektaşını tamamen yüzüstü bırakmış olan Baro’nun, en azından ruhsatı teslim ettikten sonra kendini biraz da olsa sorumlu hissederek buna göre davranması gerekmektedir.
Mesleğin ilk 5 yılındaki avukatlardan aidat istenmemelidir. Bunun yanı sıra, kendi ofisini kurmak isteyen meslektaşlara uygun koşullu ve belli bir süre geri ödemesiz kredi sağlanmalıdır.
Mesleğe yeni başlamış ve/veya ofis kurma çabasına girişmiş bir avukatın, henüz geliri olmamasına ve zaten kira, eşya ve vergi yükünün altında eziliyor olmasına rağmen bir de aidat yükü altına girmesi, Baro’nun empati yoksunluğunun en açık göstergelerindendir.
Ayrıca bunun dışında, bordrolu avukatların asgari ücretleri de yeniden düzenlenmeli, bugün bir ev kirasına bile yetmeyecek miktarda olan “komik” asgari ücret artırılmalıdır.
Bir hizmet sözleşmesi ile çalışan bordrolu avukatın kendi haklarını korumaları için, tabi oldukları hukuk sisteminin de netleştirilmesi gerekir. Bu bağlamda, yukarıda belirtilen düzenlemeler Avukatlık Kanunu’nda ayrı bir bölüm altında düzenlenmelidir. Avukatın “sözleşmeyle bağlı” olmasının sadece “ortak menfaatlere yönelme” şeklinde tezahür edeceği ve mesleğin özünde olan bağımsızlık niteliğinin ortadan kaldırılamayacağı Kanun’da yer almalıdır.
Kanun’da düzenlenmeyen haller için İş Mevzuatı’na gidilmeli, Avukatlık Kanunu’nda hüküm bulunmayan haller için İş Mevzuatı’na açık yollama olmalıdır. Aynı şekilde, İş Mevzuatı’nda da mevzuata tabi olanlar için Avukatlık Kanunu hükümleri saklı tutulmalıdır.
Ne yazık ki, gelişen ekonomi bize mesleğimizin güzelliklerini yaşamayı unutturmuş, hak aramayı meslek edinmiş olmamıza rağmen kendi haklarımızı arama irademizi yok etmiştir.
Yukarıda arz ve izah olunan sebeplerle, bordrolu avukatlar olarak yasal haklarımızın aranması ve tanınmayan haklarımızın yasallaştırılması için gerekli örgütlenmenin yapılması hususlarında gereğini saygı ile “rica” ederiz.
Av. Göksun Gökçe Göndermez - 36148
Etiketler:
katılımcı avukatlar,
ücretli avukat
18 Kasım 2010 Perşembe
yandaş medya baroda!
Dün Kemal Aytaç'tan da söz eden bir link gönderdim, baktınız mı bilmiyorum. Tekrar vereyim, http://www.hukukihaber.net/gundem/aytac-cagda-birlesin.htm linkine bakarsanız, bu sitenin ÇAG'ın TRT1'i gibi konuştuğunu görürsünüz. Ben bunu "münferit" olarak algılamıştım, "site yöneticisi KA'nın bişeyidir, olur öyle şeyler" filan diye üstünde durmadım, içimden biraz saydırdım geçtim.
Bugün ise, adaletbiz'in bülteninde şu linke rastladım: http://www.adaletbiz.com/istanbul-barosunda-neler-oluyor.htm
Burada, baro seçimleri hakkında bianet'in yayınladığı bir yazı var.
Bir okumanızı tavsiye ederim fakat okumayacak olanlar için ben kısaca özet geçeyim: "Baroda sol örgütlenme aslında ÇAG'dır. KAV'ın ayrılmasının tek sebebi, usûli anlaşmazlıklardır. KAV neden ayrıldığını doğru düzgün açıklayamamaktadır çünkü esasa ilişkin bir sebep yoktur. ÇAG'daki önseçim usûlüne itiraz etmelerinin sebebi de, kendi saray usûllerinin uygulanmıyor oluşudur." - Valla billa aynen böyle.
Bu da mı münferit?
Canım sıkıldı ya, biz burada o kadar yazalım çizelim fark yaratalım, adamın biri çıkıp "önseçim istemedikleri için ayrıldılar başka da sebepleri yok" desin. Ayıp diye bişey kalmamış, ben bugün bunu gördüm.
Bugün ise, adaletbiz'in bülteninde şu linke rastladım: http://www.adaletbiz.com/istanbul-barosunda-neler-oluyor.htm
Burada, baro seçimleri hakkında bianet'in yayınladığı bir yazı var.
Bir okumanızı tavsiye ederim fakat okumayacak olanlar için ben kısaca özet geçeyim: "Baroda sol örgütlenme aslında ÇAG'dır. KAV'ın ayrılmasının tek sebebi, usûli anlaşmazlıklardır. KAV neden ayrıldığını doğru düzgün açıklayamamaktadır çünkü esasa ilişkin bir sebep yoktur. ÇAG'daki önseçim usûlüne itiraz etmelerinin sebebi de, kendi saray usûllerinin uygulanmıyor oluşudur." - Valla billa aynen böyle.
Bu da mı münferit?
Canım sıkıldı ya, biz burada o kadar yazalım çizelim fark yaratalım, adamın biri çıkıp "önseçim istemedikleri için ayrıldılar başka da sebepleri yok" desin. Ayıp diye bişey kalmamış, ben bugün bunu gördüm.
Etiketler:
baro seçimleri 2010,
istanbul barosu,
katılımcı avukatlar
11 Kasım 2010 Perşembe
Genel Kurul S2E3 Part2 - Son
Çok yorgunum,
Beni bekleme kaptan...
Seyir defterini
Başkası yazsın...
Çabuk pes etmiş gibi görünüyorum ama gerçekten çok yorgunum ve hiçbir şey yapmadan "mal mal" oturmayı gerçekten çok özlüyorum. Bugün İzmir'deydim, salı Ankara'daydım, yarın sabah yine Ankara'ya gidip duruşmaya girdikten sonra öğlen Adana'ya doğru yola çıkmış olacağım. Evi yine süpüremedim.
Biraz önce Betül Abla Feysbuk'tan "Günlük tut. Bir gün yazacak gibi bir tipin var" dedi. Yalnız bu günlük tutma işi gerçekten zor bir hadise, resmen işinin gücünün bu olması lazım. Bugün çok net gördüm bunu.
Şimdi aslında ben bu bloga şöyle bir şey yapmak istiyorum, hem koridorlarda olanı biteni anlatayım, hem baronun yaptığını ettiğini eleştireyim, hem de gazetede okuduklarımı gelip burada anlatayım filan... Ama bunun için feci bir gündem takibi, not alma sistemi, bunları kafada evirip çevirip bütünleştirme ve üstüne bir de aktarma disiplini gerekiyor. Bu da benim gözümü çok korkutan, ama bir o kadar da yapmak istediğim bir şey. Tabi bunu yaparsam evi hiçbir zaman süpüremeyebilirim. Bunun için "profesyonel yardım" alamıyor oluşum ise tamamen kaderin cilvesi...
Bugün Radikal okurken sanardınız ki ders çalışıyorum! Elimde kalem, bişeylerin yanına bi notlar alıyorum filan. Ama allahaşkına, şimdi Tayyip Erdoğan ilköğretimde türban meselesinde Hayrünnisa Hanım'dan farklı düşündüğünü söylüyorsa, bunu görmeyelim mi?
Fakat benim öncelikle şu genel kurul meselesini bitirmem lazım...
Bi Kemal Aytaç bir de Mustafa Kemal Abi kaldı zaten, diğer konuşmacılar hakkında toparlanamayacağım şimdi.
Ya bence baro başkanları Kemal Aytaç'ı kendilerine yardımcı ya da danışman yapmalılar. Sayın Aytaç, bir gün başkan olursam size buradan söz veriyorum, sizi özel danışmanım ya da bir şeylerden sorumlum yapacağım. Avukatlıkta sadece 30 aylık bir geçmişim var, kendisini iki seçimde izleyebildim, ama o performans boşa gitmemeli... Sayın Aytaç'ı o kadar paralanırken görüp sonunda seçim alamadığını da görünce yemin ederim üzülüyorum, içim parçalanıyor, adalet duygum zedeleniyor... 2012 seçimlerinde de aday olup kazanamazsa, 2014'te kapı kapı dolaşıp kendisi için oy isteyeceğim, "Yahu 8 yıldır kürsülerde can paralıyor şu Kemal Aytaç, hiç mi vicdanınız yok sizin a dostlar" diyeceğim.
ÇAG'ın içinde hiç bulunmadığım için, kendisini şahsen tanımam. Ama 2008 seçimlerinde, ÇAG broşürlerinin üzerine kendi internet sitesini yazdığını gördüğüm an notumu vermiş bulundum. O not, bu seçimlerde sonbahar renklerinin önünde uzaklara romantik ama kararlı bakışlar atan Kemal Aytaç fotoğrafıyla iyice perçinlendi. "Ben bu ittifak toplantılarına nezaketen katılıyorum zaten" dediği zaman bile o kadar perçinlenmemişti.
Bu arada hakikaten aklıma geldi şimdi, "Nezaketen katılıyorum" nedir ya hu? Şimdi bu, "Çağırdınız geldik, maksat farklı sesleri duyup bir açılım yakalamak, samimiyseniz bir orta yol buluruz..." demek midir, yoksa "Üzgünüm, madem siz benim adımda birleşmiyorsunuz ben de işi böyle yokuşa sürüyorum işte" demek midir? Aslında ben yakın zamana kadar ikinci ihtimali düşünmemiştim bile, o kadar iyi niyetli olabiliyorum yani. adaletbiz.com'da Sayın Aytaç'ın "Gelin hepiniz ÇAG'da birleşin" demecini okuyunca ancak düştü benim jeton. Daha farkında olmadığım ne kadar çok şeyin olduğunun bile farkında olmamak ne acı, insana kendini ne kadar cahil hissettiriyor...
Kaldı ki, kendisinin kürsüde tamamen HÜP'ü hedef almış olması da son derece antipatik bi görüntüydü. Tamam, orada herkesin amacı seçimi kazanmak, ama tek derdin koltuk meselesi olduğu bu kadar belli edilmez ki. Sayın Aytaç kendine bir rakip belirlemiş, diğer herkesi o rakibe karşı durmak adına kendi kanatları altına davet ediyor. Yani o konuşmada yönetime dair bir eleştiri yok, yapılacak edilecek yenilikler yok, hukuk sistemi yok, anca HÜP aslında neymiş n'apacakmış... Bu arada, Kemal Bey'in konuşmasını gerçekten çok dikkatle dinledim, ama aradan bir hafta geçti, benim "yok" dediğim şeyleri söylemiş de olabilir. Fakat bir tavır için önemli olan, hedefindeki insanların aklında nasıl kaldığıdır. O konuşma benim aklımda baştan aşağı bir HÜP karşı söylemi olarak kaldı, hakkında başka da hiçbir şey hatırlamıyorum. Gerçi o da bir şey, Muhittin Köylüoğlu'nun ne dediği hakkında o kadarcık da fikrim kalmadı mesela.
Ay Muhittin Köylüoğlu da neydi ama hakikaten ya... Kendisindeki tezcanlılığı ve heyecanlılığı samimiyetle takdir ediyorum, iki dakika sakin olsa çok daha anlaşılır ve hak verilir de olabilir. Fakat bu tarz bu üslup nedir üstadım... Gerçi Sayın Köylüoğlu ve Sayın Aytaç olmasa genel kurulumuz iyice renksiz geçecekti, cumartesimizi kendileri kurtardılar sağolsunlar.
Mustafa Kemal Abi'me gelince...
Gülsün Abla böyle durumlarda ilk konuşmacı olmanın iyi bir şey olduğunu söylüyor, fakat ben katılmıyorum. Bence bizim başkanın şanssızlığı, ilk konuşmacı olmasıydı. Diğer adaylar ne güzel beslendiler birbirlerinden, HÜP'çü Satılmış Şahin bile öncekilere cevap vermek bağlamında nasıl coşarak konuştu... Bizim öyle bir şansımız olmadı maalesef. Olabilseydi, başkanımızın konuşması oylar üzerinde düşündüğümüzden de fazla etkili olabilirdi.
Bizim KAV olarak 6000 oy alamamamızın iki büyük sebebi daha var. Birincisi, kürsüyü sağa sola saldırmak ve insanları korkutmak için kullanmıyor oluşumuz. Mustafa Kemal Abi'nin konuşması çok içerikli ve iyi hazırlanmış bir konuşmaydı. Mesela o metni Kemal Aytaç okusaydı, Hababam Sınıfı'nda bir öğretmen var ya çocukların gaza getirip Kurtuluş Savaşı'nı anlattırdıkları, aynen öyle bir hava oluşabilirdi. (Haha bu arada bu benzetmemi çok tuttum) Çünkü amaç o zaten, gaza gelip gaza getirmek, kitleleri sürükleyip kendini "lider" hissetmek, falan filan. Ama bizde hiçkimsenin öyle bir egosu yok ki. Özellikle Kemal Aytaç ve Muammer Aydın hep "kendi adlarına" takılır ve başkanlık iddiasından hiç kopamazlarken, KAV Mustafa Kemal Abi'nin kapısında yattı resmen "Allahını seversen bi aday ol" diye. KAV böyle bir ekipken, "Coşuyor muyuz gençler" tarzı konuşmacılık diye bir şey olabilir mi? KAV bu kadar "koltukçu" ve nezaketten uzak olmamalı.
Ama Mustafa Kemal Abi'nin heyecanı da çok fazla belliydi öte yandan, bunu bir köşeye not edelim.
Diğer büyük sebep, insanların demokrasiyi belli siyasi argümanların tekelinden ayrı düşünememeleridir. Demokrasi bir "üst" kavramdır, siyasetlerin üzerindedir ve demokrat olan birinin bir siyasete ağırlık vermesi diye bir şey olamaz. Her -izm kendisi dışındakine çamur atarak var olur, belki de bu yüzden kelime "demokrasizm" değildir.
KAV kendini hiçbir tarafa angaje etmedi, çünkü keskin ayrımların demokrasi kavramına aykırı olacağını düşündü. Haklıdır, doğrudur, fakat böyle bir algı şu an zamanının çok ötesinde. Ulusalcılar, Pennysylvania'cılar, solcular sağcılar tekmili birden "demokrat" bu ülkede, ama herkesin söz söyleme özgürlüğü ancak kendi siyasi fikrinin egemenliğinde mümkün...
KAV bu saçmasapan algının tamamen dışında olduğu için kaybetti ve yine bu sebeple kaybetmeye devam edecektir. Çünkü İstanbul Barosu, demokrasi algısına ancak "Mustafa Kemal demiyorsan konuşmayalım arkadaşım" diyecek kadar hakim. Sözkonusu 26bin insanın 10küsür biri, sadece bu isme oy verdi. Kalanların da bir kısmı, yine demokrasiden bahseden ama mesela -bunu tamamen atıyorum, ilgili bir beyanları olduğundan değil yani- eşcinselleri "hasta bunlar" diye tecrit edebilecek bir zihniyete oy verdi. Diğer bir kısmı, "Gelin hepiniz benim adaylığımda birleşin" diyebilen birine oy verdi, ki bunlar bir de "baronun solcusu, demokratı, çağdaşı" olma iddiasında olanlardı.
Bu insanlardan mı bize oy gelecek? Biraz gerçekçi olalım.
*
Genel kurul faslını bu şekilde kapatıyorum nihayet. Pazartesiden beri koridorlarda paylaşacak şeyler tabii ki oldu, fakat artık valiz hazırlamalıyım. Uyumamış olursam daha Radikal'in yebni hali hakkında atıp tutacağım...
Sevgiler,
Göksun.
Beni bekleme kaptan...
Seyir defterini
Başkası yazsın...
Çabuk pes etmiş gibi görünüyorum ama gerçekten çok yorgunum ve hiçbir şey yapmadan "mal mal" oturmayı gerçekten çok özlüyorum. Bugün İzmir'deydim, salı Ankara'daydım, yarın sabah yine Ankara'ya gidip duruşmaya girdikten sonra öğlen Adana'ya doğru yola çıkmış olacağım. Evi yine süpüremedim.
Biraz önce Betül Abla Feysbuk'tan "Günlük tut. Bir gün yazacak gibi bir tipin var" dedi. Yalnız bu günlük tutma işi gerçekten zor bir hadise, resmen işinin gücünün bu olması lazım. Bugün çok net gördüm bunu.
Şimdi aslında ben bu bloga şöyle bir şey yapmak istiyorum, hem koridorlarda olanı biteni anlatayım, hem baronun yaptığını ettiğini eleştireyim, hem de gazetede okuduklarımı gelip burada anlatayım filan... Ama bunun için feci bir gündem takibi, not alma sistemi, bunları kafada evirip çevirip bütünleştirme ve üstüne bir de aktarma disiplini gerekiyor. Bu da benim gözümü çok korkutan, ama bir o kadar da yapmak istediğim bir şey. Tabi bunu yaparsam evi hiçbir zaman süpüremeyebilirim. Bunun için "profesyonel yardım" alamıyor oluşum ise tamamen kaderin cilvesi...
Bugün Radikal okurken sanardınız ki ders çalışıyorum! Elimde kalem, bişeylerin yanına bi notlar alıyorum filan. Ama allahaşkına, şimdi Tayyip Erdoğan ilköğretimde türban meselesinde Hayrünnisa Hanım'dan farklı düşündüğünü söylüyorsa, bunu görmeyelim mi?
Fakat benim öncelikle şu genel kurul meselesini bitirmem lazım...
Bi Kemal Aytaç bir de Mustafa Kemal Abi kaldı zaten, diğer konuşmacılar hakkında toparlanamayacağım şimdi.
Ya bence baro başkanları Kemal Aytaç'ı kendilerine yardımcı ya da danışman yapmalılar. Sayın Aytaç, bir gün başkan olursam size buradan söz veriyorum, sizi özel danışmanım ya da bir şeylerden sorumlum yapacağım. Avukatlıkta sadece 30 aylık bir geçmişim var, kendisini iki seçimde izleyebildim, ama o performans boşa gitmemeli... Sayın Aytaç'ı o kadar paralanırken görüp sonunda seçim alamadığını da görünce yemin ederim üzülüyorum, içim parçalanıyor, adalet duygum zedeleniyor... 2012 seçimlerinde de aday olup kazanamazsa, 2014'te kapı kapı dolaşıp kendisi için oy isteyeceğim, "Yahu 8 yıldır kürsülerde can paralıyor şu Kemal Aytaç, hiç mi vicdanınız yok sizin a dostlar" diyeceğim.
ÇAG'ın içinde hiç bulunmadığım için, kendisini şahsen tanımam. Ama 2008 seçimlerinde, ÇAG broşürlerinin üzerine kendi internet sitesini yazdığını gördüğüm an notumu vermiş bulundum. O not, bu seçimlerde sonbahar renklerinin önünde uzaklara romantik ama kararlı bakışlar atan Kemal Aytaç fotoğrafıyla iyice perçinlendi. "Ben bu ittifak toplantılarına nezaketen katılıyorum zaten" dediği zaman bile o kadar perçinlenmemişti.
Bu arada hakikaten aklıma geldi şimdi, "Nezaketen katılıyorum" nedir ya hu? Şimdi bu, "Çağırdınız geldik, maksat farklı sesleri duyup bir açılım yakalamak, samimiyseniz bir orta yol buluruz..." demek midir, yoksa "Üzgünüm, madem siz benim adımda birleşmiyorsunuz ben de işi böyle yokuşa sürüyorum işte" demek midir? Aslında ben yakın zamana kadar ikinci ihtimali düşünmemiştim bile, o kadar iyi niyetli olabiliyorum yani. adaletbiz.com'da Sayın Aytaç'ın "Gelin hepiniz ÇAG'da birleşin" demecini okuyunca ancak düştü benim jeton. Daha farkında olmadığım ne kadar çok şeyin olduğunun bile farkında olmamak ne acı, insana kendini ne kadar cahil hissettiriyor...
Kaldı ki, kendisinin kürsüde tamamen HÜP'ü hedef almış olması da son derece antipatik bi görüntüydü. Tamam, orada herkesin amacı seçimi kazanmak, ama tek derdin koltuk meselesi olduğu bu kadar belli edilmez ki. Sayın Aytaç kendine bir rakip belirlemiş, diğer herkesi o rakibe karşı durmak adına kendi kanatları altına davet ediyor. Yani o konuşmada yönetime dair bir eleştiri yok, yapılacak edilecek yenilikler yok, hukuk sistemi yok, anca HÜP aslında neymiş n'apacakmış... Bu arada, Kemal Bey'in konuşmasını gerçekten çok dikkatle dinledim, ama aradan bir hafta geçti, benim "yok" dediğim şeyleri söylemiş de olabilir. Fakat bir tavır için önemli olan, hedefindeki insanların aklında nasıl kaldığıdır. O konuşma benim aklımda baştan aşağı bir HÜP karşı söylemi olarak kaldı, hakkında başka da hiçbir şey hatırlamıyorum. Gerçi o da bir şey, Muhittin Köylüoğlu'nun ne dediği hakkında o kadarcık da fikrim kalmadı mesela.
Ay Muhittin Köylüoğlu da neydi ama hakikaten ya... Kendisindeki tezcanlılığı ve heyecanlılığı samimiyetle takdir ediyorum, iki dakika sakin olsa çok daha anlaşılır ve hak verilir de olabilir. Fakat bu tarz bu üslup nedir üstadım... Gerçi Sayın Köylüoğlu ve Sayın Aytaç olmasa genel kurulumuz iyice renksiz geçecekti, cumartesimizi kendileri kurtardılar sağolsunlar.
Mustafa Kemal Abi'me gelince...
Gülsün Abla böyle durumlarda ilk konuşmacı olmanın iyi bir şey olduğunu söylüyor, fakat ben katılmıyorum. Bence bizim başkanın şanssızlığı, ilk konuşmacı olmasıydı. Diğer adaylar ne güzel beslendiler birbirlerinden, HÜP'çü Satılmış Şahin bile öncekilere cevap vermek bağlamında nasıl coşarak konuştu... Bizim öyle bir şansımız olmadı maalesef. Olabilseydi, başkanımızın konuşması oylar üzerinde düşündüğümüzden de fazla etkili olabilirdi.
Bizim KAV olarak 6000 oy alamamamızın iki büyük sebebi daha var. Birincisi, kürsüyü sağa sola saldırmak ve insanları korkutmak için kullanmıyor oluşumuz. Mustafa Kemal Abi'nin konuşması çok içerikli ve iyi hazırlanmış bir konuşmaydı. Mesela o metni Kemal Aytaç okusaydı, Hababam Sınıfı'nda bir öğretmen var ya çocukların gaza getirip Kurtuluş Savaşı'nı anlattırdıkları, aynen öyle bir hava oluşabilirdi. (Haha bu arada bu benzetmemi çok tuttum) Çünkü amaç o zaten, gaza gelip gaza getirmek, kitleleri sürükleyip kendini "lider" hissetmek, falan filan. Ama bizde hiçkimsenin öyle bir egosu yok ki. Özellikle Kemal Aytaç ve Muammer Aydın hep "kendi adlarına" takılır ve başkanlık iddiasından hiç kopamazlarken, KAV Mustafa Kemal Abi'nin kapısında yattı resmen "Allahını seversen bi aday ol" diye. KAV böyle bir ekipken, "Coşuyor muyuz gençler" tarzı konuşmacılık diye bir şey olabilir mi? KAV bu kadar "koltukçu" ve nezaketten uzak olmamalı.
Ama Mustafa Kemal Abi'nin heyecanı da çok fazla belliydi öte yandan, bunu bir köşeye not edelim.
Diğer büyük sebep, insanların demokrasiyi belli siyasi argümanların tekelinden ayrı düşünememeleridir. Demokrasi bir "üst" kavramdır, siyasetlerin üzerindedir ve demokrat olan birinin bir siyasete ağırlık vermesi diye bir şey olamaz. Her -izm kendisi dışındakine çamur atarak var olur, belki de bu yüzden kelime "demokrasizm" değildir.
KAV kendini hiçbir tarafa angaje etmedi, çünkü keskin ayrımların demokrasi kavramına aykırı olacağını düşündü. Haklıdır, doğrudur, fakat böyle bir algı şu an zamanının çok ötesinde. Ulusalcılar, Pennysylvania'cılar, solcular sağcılar tekmili birden "demokrat" bu ülkede, ama herkesin söz söyleme özgürlüğü ancak kendi siyasi fikrinin egemenliğinde mümkün...
KAV bu saçmasapan algının tamamen dışında olduğu için kaybetti ve yine bu sebeple kaybetmeye devam edecektir. Çünkü İstanbul Barosu, demokrasi algısına ancak "Mustafa Kemal demiyorsan konuşmayalım arkadaşım" diyecek kadar hakim. Sözkonusu 26bin insanın 10küsür biri, sadece bu isme oy verdi. Kalanların da bir kısmı, yine demokrasiden bahseden ama mesela -bunu tamamen atıyorum, ilgili bir beyanları olduğundan değil yani- eşcinselleri "hasta bunlar" diye tecrit edebilecek bir zihniyete oy verdi. Diğer bir kısmı, "Gelin hepiniz benim adaylığımda birleşin" diyebilen birine oy verdi, ki bunlar bir de "baronun solcusu, demokratı, çağdaşı" olma iddiasında olanlardı.
Bu insanlardan mı bize oy gelecek? Biraz gerçekçi olalım.
*
Genel kurul faslını bu şekilde kapatıyorum nihayet. Pazartesiden beri koridorlarda paylaşacak şeyler tabii ki oldu, fakat artık valiz hazırlamalıyım. Uyumamış olursam daha Radikal'in yebni hali hakkında atıp tutacağım...
Sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
baro seçimleri 2010,
demokrasi,
istanbul barosu,
katılımcı avukatlar
10 Kasım 2010 Çarşamba
Genel Kurul S2E3 Part1
(Genel kurul yazısı olmadı bu, ama söz toparlayacağım.)
Kemal Aytaç çıkıp "Ben solcuyum arkadaş!" diye göğsüne vura vura çürüttü ya sol yanını, ben de bir dahaki sefere çıkıp "Ben empirikçiyim arkadaş!" diyeceğim. Zira öyleyim sanki, evet. (Bu arada Sayın Aytaç göğsünün sağ tarafına vurmuştu aslında ama böyle yazınca daha güzel oldu, değiştirmeyeceğim.)
Empirik bilgi kutsaldır, gözleyemediğime inanmamak gibi bir huyum var. Ama "kadın olmak" gibi bir tarafım da olduğundan, sezgilerimi asla yabana atamıyorum. Gerçi şöyle de bir durum var, benim gözlemlerimi zaten sezgilerim yönlendiriyor aslında... Harekete geçişlerim "Burada gözlenecek bişey var kesin" şeklinde, tamamen hissikablelvuku kabilinden gelişiyor. "Hmm bu davranışın altında bir şey olsa gerek..." deyip kendimi ayrıntılara boğulmuş halde buluyorum ve illa ki bişeyler çıkıyor. Böyle zamanlarda sanki "midichlorian" seviyem yüksekmiş de o an "the force" benimleymiş gibi hissediyorum, iyi oluyor.
Bu durumda kendimi "empatik empirist" ilan etmemde bir sakınca yoktur umarım. ("Kendi yazdı kendi oynadı" denir ya, işte şimdi tam olarak onu yaptım!)
*
Ya ben bu yazıya o kadar farklı bir niyetle başlayıp o kadar farklı bir noktaya geldim ki, şu an nasıl toparlayacağımı bilemiyorum... Aslında aklımdaki şey, deneysel bilginin gündelik hayatı nasıl kolaylaştırdığı ve "kuralların" neden bu deneyselliğe direndiğinden bahsetmekti. Konu birden sezgi mezgi gibi şeylere kayınca, bir de söz kendisinden başladığı için herhalde, Kemal Aytaç'tan da bahsedesim geldi şimdi.
Sanırım toparlayamayacağım. Bu sabah Ankara Adliyesi'nde, baro puluna verilen paranın belgesi olmadığı için müvekkillerin sorun çıkarabildiğini düşünüyordum. Bir arkadaşımdan duydum, posta pulu baro pulu cübbe gibi giderlerin belgesi olmadığı için müvekkillerinden biri yazılan masrafları geri gönderiyormuş. Bu yüzden de, baro pulu filan aldıkları zaman onu duruşma zaptına yazdırıyorlarmış kalemde. "4.15 pul parası alındı" gibi bişey.
Bu bana garip geldi açıkçası. Bir kere, almadığı bir masraf için kaleme neden yazı yazdırasın - ama daha önemlisi, müvekkilin bu güvensizlik ve kaprisi nasıl bir şey? Ama demek ki böyle şeyler olabiliyor ve bu yüzden, kendimden pek umutlu değilim. Yani bir gün kendi işimi yaparsam, müvekkillerin bu tür taleplerini karşılayıp onları kendime bağlamak konusunda başarılı olacağımı sanmıyorum. Çünkü "tavırlı olmak" ve "huysuz olmak" arasındaki çizgide yürümek benim için gerçekten çok zor bir şey.
Ben sadece diyecektim ki, (bunu empirizmle nasıl ilişkilendirdiğimi sormayın ne olur, gerçekten anlatamam) sırf "öyle yapmak lazım" gibi soyut kabuller yüzünden neden pratik çözümlerden kaçıyoruz? Neden bu pul yazdırma işinin talep edildiği avukat, müvekkiline "Bakın bu istediğiniz, 1) makbuz niteliği olmadığından 2) kalemlere rica etmek gerekeceğinden 3) bir de onunla uğraşacağımızdan 4) 3-4 lirayı kaçırdığımızı düşünüyorsanız ayıp ettiğinizden, hiç anlamlı bir iş değil. O yüzden lütfen birbirimizi yormayalım" demiyor? Bu tip şeyler avukatın karizmasını bozan şeyler bence. Tamam müvekkil bir tür müşteridir ama müşteri her zaman haklı olamaz.
İşte empirik bilgi burada devreye giriyor. Şirket, adliyede işlerin nasıl yürüdüğünü "deneyimlemediği" için bilmiyor ve pratik olmayan talepler öne sürüyor. Avukat ise, duruşmaya giren avukatın çıkar çıkmaz adliyeyi terk etme eğiliminde olduğunu bildiği halde, kaleme gidip "Ya pardon durum böyleyken böyle şuna bi yazı bi kaşe rica ediim..." diye şirinlik yapmasında sakınca görmüyor. Yani bir tarafta deneyim yokluğundan kaynaklanan bilgi eksiği varken, öbür taraf bu eksiği göstermek ya da kapatmak yerine, o da sanki "bilmiyormuş gibi" davranarak hayatın pratik gerçeklerini yok sayıyor. Halbuki deneylenmiş bilgi kutsaldır.
Bundan bahseden arkadaşımın olayı nasıl çözdüğüne gelirsek; zaptın üstüne kendisi "4.15 TL. baro pulu alındı" yazıp, kaleme girip kimseye bişey demeden kaşeyi basıp çıkıyormuş. Tebrik ettim. Uygulama, yine bir yolunu buldu ve empirik bilgi hala kutsal.
*
Artık gönül rahatlığıyla Kemal Aytaç'a gelebiliriz... Fakat yarın bir ara yapalım bunu.
Sürekli dışarıda olmaktan öyle yoruldum ki... 35 saat kadar uyumak istiyorum fakat sadece 7 saatim var; o da yarınki duruşma eve yakın diye. Yoksa benim günüm 5'te başlıyor maşallah... Onu da sonra anlatırım.
İyi geceler,
Göksun
Kemal Aytaç çıkıp "Ben solcuyum arkadaş!" diye göğsüne vura vura çürüttü ya sol yanını, ben de bir dahaki sefere çıkıp "Ben empirikçiyim arkadaş!" diyeceğim. Zira öyleyim sanki, evet. (Bu arada Sayın Aytaç göğsünün sağ tarafına vurmuştu aslında ama böyle yazınca daha güzel oldu, değiştirmeyeceğim.)
Empirik bilgi kutsaldır, gözleyemediğime inanmamak gibi bir huyum var. Ama "kadın olmak" gibi bir tarafım da olduğundan, sezgilerimi asla yabana atamıyorum. Gerçi şöyle de bir durum var, benim gözlemlerimi zaten sezgilerim yönlendiriyor aslında... Harekete geçişlerim "Burada gözlenecek bişey var kesin" şeklinde, tamamen hissikablelvuku kabilinden gelişiyor. "Hmm bu davranışın altında bir şey olsa gerek..." deyip kendimi ayrıntılara boğulmuş halde buluyorum ve illa ki bişeyler çıkıyor. Böyle zamanlarda sanki "midichlorian" seviyem yüksekmiş de o an "the force" benimleymiş gibi hissediyorum, iyi oluyor.
Bu durumda kendimi "empatik empirist" ilan etmemde bir sakınca yoktur umarım. ("Kendi yazdı kendi oynadı" denir ya, işte şimdi tam olarak onu yaptım!)
*
Ya ben bu yazıya o kadar farklı bir niyetle başlayıp o kadar farklı bir noktaya geldim ki, şu an nasıl toparlayacağımı bilemiyorum... Aslında aklımdaki şey, deneysel bilginin gündelik hayatı nasıl kolaylaştırdığı ve "kuralların" neden bu deneyselliğe direndiğinden bahsetmekti. Konu birden sezgi mezgi gibi şeylere kayınca, bir de söz kendisinden başladığı için herhalde, Kemal Aytaç'tan da bahsedesim geldi şimdi.
Sanırım toparlayamayacağım. Bu sabah Ankara Adliyesi'nde, baro puluna verilen paranın belgesi olmadığı için müvekkillerin sorun çıkarabildiğini düşünüyordum. Bir arkadaşımdan duydum, posta pulu baro pulu cübbe gibi giderlerin belgesi olmadığı için müvekkillerinden biri yazılan masrafları geri gönderiyormuş. Bu yüzden de, baro pulu filan aldıkları zaman onu duruşma zaptına yazdırıyorlarmış kalemde. "4.15 pul parası alındı" gibi bişey.
Bu bana garip geldi açıkçası. Bir kere, almadığı bir masraf için kaleme neden yazı yazdırasın - ama daha önemlisi, müvekkilin bu güvensizlik ve kaprisi nasıl bir şey? Ama demek ki böyle şeyler olabiliyor ve bu yüzden, kendimden pek umutlu değilim. Yani bir gün kendi işimi yaparsam, müvekkillerin bu tür taleplerini karşılayıp onları kendime bağlamak konusunda başarılı olacağımı sanmıyorum. Çünkü "tavırlı olmak" ve "huysuz olmak" arasındaki çizgide yürümek benim için gerçekten çok zor bir şey.
Ben sadece diyecektim ki, (bunu empirizmle nasıl ilişkilendirdiğimi sormayın ne olur, gerçekten anlatamam) sırf "öyle yapmak lazım" gibi soyut kabuller yüzünden neden pratik çözümlerden kaçıyoruz? Neden bu pul yazdırma işinin talep edildiği avukat, müvekkiline "Bakın bu istediğiniz, 1) makbuz niteliği olmadığından 2) kalemlere rica etmek gerekeceğinden 3) bir de onunla uğraşacağımızdan 4) 3-4 lirayı kaçırdığımızı düşünüyorsanız ayıp ettiğinizden, hiç anlamlı bir iş değil. O yüzden lütfen birbirimizi yormayalım" demiyor? Bu tip şeyler avukatın karizmasını bozan şeyler bence. Tamam müvekkil bir tür müşteridir ama müşteri her zaman haklı olamaz.
İşte empirik bilgi burada devreye giriyor. Şirket, adliyede işlerin nasıl yürüdüğünü "deneyimlemediği" için bilmiyor ve pratik olmayan talepler öne sürüyor. Avukat ise, duruşmaya giren avukatın çıkar çıkmaz adliyeyi terk etme eğiliminde olduğunu bildiği halde, kaleme gidip "Ya pardon durum böyleyken böyle şuna bi yazı bi kaşe rica ediim..." diye şirinlik yapmasında sakınca görmüyor. Yani bir tarafta deneyim yokluğundan kaynaklanan bilgi eksiği varken, öbür taraf bu eksiği göstermek ya da kapatmak yerine, o da sanki "bilmiyormuş gibi" davranarak hayatın pratik gerçeklerini yok sayıyor. Halbuki deneylenmiş bilgi kutsaldır.
Bundan bahseden arkadaşımın olayı nasıl çözdüğüne gelirsek; zaptın üstüne kendisi "4.15 TL. baro pulu alındı" yazıp, kaleme girip kimseye bişey demeden kaşeyi basıp çıkıyormuş. Tebrik ettim. Uygulama, yine bir yolunu buldu ve empirik bilgi hala kutsal.
*
Artık gönül rahatlığıyla Kemal Aytaç'a gelebiliriz... Fakat yarın bir ara yapalım bunu.
Sürekli dışarıda olmaktan öyle yoruldum ki... 35 saat kadar uyumak istiyorum fakat sadece 7 saatim var; o da yarınki duruşma eve yakın diye. Yoksa benim günüm 5'te başlıyor maşallah... Onu da sonra anlatırım.
İyi geceler,
Göksun
Etiketler:
baro seçimleri 2010,
istanbul barosu,
katılımcı avukatlar
8 Kasım 2010 Pazartesi
Genel Kurul S2E2
Kih kih kih, duruşmadan geldim, acil işim yok ve ofiste bana iş verecek kimse de yok şu an. Yaşasın klavye özgürlüğü :)
Dün kaldığım yerden devam edeyim...
Muammer Aydın'a çok söylendim ama bir noktayı atlamışım... Kendisinin "Bakın biz buradayız, yönetim kurulunun diğer üyeleri nerede" diye çığırdığı zaman ayağa kalkıp "Sayın Başkan buradaydınız da ne oldu, kürsüde konuşmacı varken siz masada cep telefonuyla konuştunuz" demeyi çok istedim. Hala kürsü heyecanımı atabilmiş değilim, bir atsam neler söyleyeceğim ama olmuyor...
Mesela, çıkar çıkmaz divan başkanına "Sayın Başkan, uzun konuşmak için illa başkan adayı olmak gerekiyorsa, şu an şuracıkta adaylığımı açıklasam olur mu?" diye sormayı düşünmüştüm. Gayet güzel olurdu. Hatta, 2012 seçimleri için o an diyalog bile yazıverdim - tabii başkanlık için 10 yıl gerekiyorsa bu diyaloga daha 6 sene var demektir.-
- Sayın Başkan, kendimi gerçekten ifade edebilmemiz için ille başkan adayı olmamız gerekiyorsa ben bir adaylık açıklayıversem?
- Kıdeminiz uygun mu avukat hanım?
- Stajı da sayarsak oluyor.
- Saymıyoruz.
- E iyi madem, yine az konuşalım, ki bütün sorunumuz tam da bu işte.
*
ÖHP konuşmasını gerçekten beğendim. Ne dediği belli olan, çok net bir söylemdi. Son zamanlarda özgürlük talepleri en çok Kürtlerden ve muhafazakarlaradan geliyor. 2010 referandumunun bize kazandırdığı yeni ayrımları kullanırsak, evetçiler muhafazakar/İslamcı, yetmez ama evet'çiler "Ne olursa olsun özgürlük" diyenler. Açıklaması ne olursa olsun, sonuç aynı kapıya çıkıyor. Aynı davranışın sebebinin bir taraf için "olabildiğince içine kapanmak" öbür taraf için ise "olabildiğince dünyaya açılmak" olması ne kadar enteresan ve ironik.
Sonuç olarak, bu etki ÖHP konuşmasında çok net görüldü. "Ulusal egemenlikten" canı yanan bir grubun, kendini aynı siyasi baskı altında hisseden grupların da sesi olması gayet tutarlı - ama bu tutarlılık az önce sözünü ettiğim ironiyi ortadan kaldırmıyor. ÖHP, "edi bese" (nasıl yazıldığını tam olarak bilmiyorum) sloganını kullanırken konuşmasında dini özgürlüklerden tabii ki söz edecekti. Bunları, bu özgürlükleri gerçekten içselleştirdiği için mi yoksa taban genişletmek için mi söylediğini bilmiyorum fakat kendi içinde gayet tutarlı, yerinde ve doğru bir konuşma olduğunu düşünüyorum.
Bu Kürt arkadaşların artık kendilerini her yerde temsil etmeleri lazım. Bize hep "Kürtler kullanılıyor" dendi ama bunu hiçbir zaman Kürtlerin kendilerinden duyamamıştık. Haklarında görüş bildirmek, "our boys" tabir edilen kesime düşmüştü ve onlar da kafalarına göre "Sözün bittiği yerdeyiz" deyip duruyorlardı.
Kürt arkadaşların "Buyur birader, hakkında atıp tuttuğun insanlar burada işte, müdür biziz bize konuş" demeleri çok anlamlı ve güzel bir hadisedir. Ha siyaset olarak benim şahsi durumumu itiraf edeyim, şu demokrasi ve özgürlükler meselesini ÖHP ya da KAV'daki arkadaşlarım kadar özümseyemediğimi düşünüyorum bir süredir. Ulusalcı anlayışla İslamcılık arasında, "insana saygısızlık" arasında hiçbir fark olmadığını biliyorum. Siyasetini Atatürk üzerinden yürütene, din üzerinden yürütenlere olduğumdan daha çok sinir oluyorum. Ama öte yandan, şu özgürlük meselesinin dincileri de kapsaması hadisesini içselleştiremiyorum. Son derece subjektif, hukukilikten uzak ve saçma olduğumun farkındayım. Türkiye'deki siyasi, cinsel, etnik, her türlü azınlık için her türlü hak mücadelesine benim adımı yazabilirsiniz, ama kendimi bir "türbana özgürlük" mitinginde düşünemiyorum. Özgür olamalarını istemediğimden değil, tuvalattesakız çiğnemiş olmak istemediğimden.
Bunun sebeplerini çok düşündüm, huyum kurusun kendi hakkımda çok düşünürüm.
Önce hiçbir fikri altyapıya dayanmayan, tamamen empirik sebebime dayanayım. Ben bu muhafazakarlar yüzünden çok ağladım. İnsani ilişkilerimde çok üzüldüm, kimi zaman beni gerçekten kırdıkları için kimi zaman da "Allah'ım böyle bir insan nasıl böyle bir fikir içinde harcanır..." diye içim sızladığı için.
Diğer sebebim ise, din kavramını siyasi argümanlardan ayrı düşünmekte ısrar ediyor oluşum. Din, insanların düzenli yaşama geçiş için kendiliklerinden icat ettiği bir şey değildir bana göre. Başka insanların, "diğerlerinin" düzgün yaşaması için icat -ya da keşif- ettiği bir şeydir ve o "diğerlerinin" maneviyatından beslenir. Tüm siyasi fikirler yandaşlarının vicdanından besleniyor, tamam ama hiçbir siyaset insana bir "tanrı" sunmuyor. Ne kadar fanatik olursak olalım, hiçbir siyasi fikir önünde namaz kılınmıyor. Tüm bunların üstünde apayrı işleyen bir "dua mekanizması" var ve "o lidere" değil fakat "o lider için" dua ediliyor.
İşte bu derece "üst kavram" olan bir hadisenin seçim unsuru olarak kullanılması benim aklımın ve vicdanımın kabul ettiği bir şey değil. Öte yandan özgürlüğün hiyerarşisi diye bişey olmayacağını da biliyorum. Yani kafam karışık, çok objektif değilim. Ama aslında sebeplerim o kadar da boş gelmiyor kulağıma.
Bunu düşünmeyi yine erteliyorum. Umarım bir gün bu konuda bir karara varırım.
*
HÜP, hakkında uzun uzun konuşmak istediğim bir grup değil bu yüzden. Objektif olamıyorum.
Başkan adayının konuşması neydi öyle allahaşkına, "Allah benim canımı alsın" demeler, "tel'in etmeler" falan filan. İşçi avukat sözünü kullanmak nasıl bir şeymiş, avukatın kullanılmasını meşrulaştırıyormuşuz. Ne yapalım o zaman Satılmış Bey, kendi işini yapamayan veya yapmak istemeyen arkadaşlar "maraba" kalmaya devam mı etsin? Bu arkadaşların ofis açmasına yardımcı olmak lazımmış. Peki, bu arkadaşların tamamına birden iş sağlamayı nasıl düşünüyorsunuz? Onu bırakın, bu yardım verilmediği ya da istenen seviyeye erişemediği takdirde "ortada kalan" arkadaşların durumu ne olacak?
Bir de, HÜP camiasında sanırım namım yürümüş...
*
Neyse asabım bozuldu giderayak. Ayrıca akşam sınavım var, ben bunu tamamen unuttum ve kendimi yazmaya verdim.
S2E3 akşama kaldı artık.
Kolay gelsin,
Göksun.
Dün kaldığım yerden devam edeyim...
Muammer Aydın'a çok söylendim ama bir noktayı atlamışım... Kendisinin "Bakın biz buradayız, yönetim kurulunun diğer üyeleri nerede" diye çığırdığı zaman ayağa kalkıp "Sayın Başkan buradaydınız da ne oldu, kürsüde konuşmacı varken siz masada cep telefonuyla konuştunuz" demeyi çok istedim. Hala kürsü heyecanımı atabilmiş değilim, bir atsam neler söyleyeceğim ama olmuyor...
Mesela, çıkar çıkmaz divan başkanına "Sayın Başkan, uzun konuşmak için illa başkan adayı olmak gerekiyorsa, şu an şuracıkta adaylığımı açıklasam olur mu?" diye sormayı düşünmüştüm. Gayet güzel olurdu. Hatta, 2012 seçimleri için o an diyalog bile yazıverdim - tabii başkanlık için 10 yıl gerekiyorsa bu diyaloga daha 6 sene var demektir.-
- Sayın Başkan, kendimi gerçekten ifade edebilmemiz için ille başkan adayı olmamız gerekiyorsa ben bir adaylık açıklayıversem?
- Kıdeminiz uygun mu avukat hanım?
- Stajı da sayarsak oluyor.
- Saymıyoruz.
- E iyi madem, yine az konuşalım, ki bütün sorunumuz tam da bu işte.
*
ÖHP konuşmasını gerçekten beğendim. Ne dediği belli olan, çok net bir söylemdi. Son zamanlarda özgürlük talepleri en çok Kürtlerden ve muhafazakarlaradan geliyor. 2010 referandumunun bize kazandırdığı yeni ayrımları kullanırsak, evetçiler muhafazakar/İslamcı, yetmez ama evet'çiler "Ne olursa olsun özgürlük" diyenler. Açıklaması ne olursa olsun, sonuç aynı kapıya çıkıyor. Aynı davranışın sebebinin bir taraf için "olabildiğince içine kapanmak" öbür taraf için ise "olabildiğince dünyaya açılmak" olması ne kadar enteresan ve ironik.
Sonuç olarak, bu etki ÖHP konuşmasında çok net görüldü. "Ulusal egemenlikten" canı yanan bir grubun, kendini aynı siyasi baskı altında hisseden grupların da sesi olması gayet tutarlı - ama bu tutarlılık az önce sözünü ettiğim ironiyi ortadan kaldırmıyor. ÖHP, "edi bese" (nasıl yazıldığını tam olarak bilmiyorum) sloganını kullanırken konuşmasında dini özgürlüklerden tabii ki söz edecekti. Bunları, bu özgürlükleri gerçekten içselleştirdiği için mi yoksa taban genişletmek için mi söylediğini bilmiyorum fakat kendi içinde gayet tutarlı, yerinde ve doğru bir konuşma olduğunu düşünüyorum.
Bu Kürt arkadaşların artık kendilerini her yerde temsil etmeleri lazım. Bize hep "Kürtler kullanılıyor" dendi ama bunu hiçbir zaman Kürtlerin kendilerinden duyamamıştık. Haklarında görüş bildirmek, "our boys" tabir edilen kesime düşmüştü ve onlar da kafalarına göre "Sözün bittiği yerdeyiz" deyip duruyorlardı.
Kürt arkadaşların "Buyur birader, hakkında atıp tuttuğun insanlar burada işte, müdür biziz bize konuş" demeleri çok anlamlı ve güzel bir hadisedir. Ha siyaset olarak benim şahsi durumumu itiraf edeyim, şu demokrasi ve özgürlükler meselesini ÖHP ya da KAV'daki arkadaşlarım kadar özümseyemediğimi düşünüyorum bir süredir. Ulusalcı anlayışla İslamcılık arasında, "insana saygısızlık" arasında hiçbir fark olmadığını biliyorum. Siyasetini Atatürk üzerinden yürütene, din üzerinden yürütenlere olduğumdan daha çok sinir oluyorum. Ama öte yandan, şu özgürlük meselesinin dincileri de kapsaması hadisesini içselleştiremiyorum. Son derece subjektif, hukukilikten uzak ve saçma olduğumun farkındayım. Türkiye'deki siyasi, cinsel, etnik, her türlü azınlık için her türlü hak mücadelesine benim adımı yazabilirsiniz, ama kendimi bir "türbana özgürlük" mitinginde düşünemiyorum. Özgür olamalarını istemediğimden değil, tuvalattesakız çiğnemiş olmak istemediğimden.
Bunun sebeplerini çok düşündüm, huyum kurusun kendi hakkımda çok düşünürüm.
Önce hiçbir fikri altyapıya dayanmayan, tamamen empirik sebebime dayanayım. Ben bu muhafazakarlar yüzünden çok ağladım. İnsani ilişkilerimde çok üzüldüm, kimi zaman beni gerçekten kırdıkları için kimi zaman da "Allah'ım böyle bir insan nasıl böyle bir fikir içinde harcanır..." diye içim sızladığı için.
Diğer sebebim ise, din kavramını siyasi argümanlardan ayrı düşünmekte ısrar ediyor oluşum. Din, insanların düzenli yaşama geçiş için kendiliklerinden icat ettiği bir şey değildir bana göre. Başka insanların, "diğerlerinin" düzgün yaşaması için icat -ya da keşif- ettiği bir şeydir ve o "diğerlerinin" maneviyatından beslenir. Tüm siyasi fikirler yandaşlarının vicdanından besleniyor, tamam ama hiçbir siyaset insana bir "tanrı" sunmuyor. Ne kadar fanatik olursak olalım, hiçbir siyasi fikir önünde namaz kılınmıyor. Tüm bunların üstünde apayrı işleyen bir "dua mekanizması" var ve "o lidere" değil fakat "o lider için" dua ediliyor.
İşte bu derece "üst kavram" olan bir hadisenin seçim unsuru olarak kullanılması benim aklımın ve vicdanımın kabul ettiği bir şey değil. Öte yandan özgürlüğün hiyerarşisi diye bişey olmayacağını da biliyorum. Yani kafam karışık, çok objektif değilim. Ama aslında sebeplerim o kadar da boş gelmiyor kulağıma.
Bunu düşünmeyi yine erteliyorum. Umarım bir gün bu konuda bir karara varırım.
*
HÜP, hakkında uzun uzun konuşmak istediğim bir grup değil bu yüzden. Objektif olamıyorum.
Başkan adayının konuşması neydi öyle allahaşkına, "Allah benim canımı alsın" demeler, "tel'in etmeler" falan filan. İşçi avukat sözünü kullanmak nasıl bir şeymiş, avukatın kullanılmasını meşrulaştırıyormuşuz. Ne yapalım o zaman Satılmış Bey, kendi işini yapamayan veya yapmak istemeyen arkadaşlar "maraba" kalmaya devam mı etsin? Bu arkadaşların ofis açmasına yardımcı olmak lazımmış. Peki, bu arkadaşların tamamına birden iş sağlamayı nasıl düşünüyorsunuz? Onu bırakın, bu yardım verilmediği ya da istenen seviyeye erişemediği takdirde "ortada kalan" arkadaşların durumu ne olacak?
Bir de, HÜP camiasında sanırım namım yürümüş...
*
Neyse asabım bozuldu giderayak. Ayrıca akşam sınavım var, ben bunu tamamen unuttum ve kendimi yazmaya verdim.
S2E3 akşama kaldı artık.
Kolay gelsin,
Göksun.
Etiketler:
baro seçimleri 2010,
istanbul barosu,
katılımcı avukatlar
Genel Kurul 2010 - S2E1
Çok yorgunum...
Baro’yu Kocasakal kazandı, - “Kocasakal ekibi” demek gelmiyor içimden.
O kadar kafam karışık ki, neyi nasıl toparlayacağımı kestiremiyorum. İnsanın bir yerlerinde bir “rec” tuşu olmasını ve o tuşa basar basmaz aklımızdan geçen her şeyi kaydetmesini öyle uzun zamandır ve öyle çok istiyorum ki... Gerçi o zaman da, “bant çözmek” diye feci sancılı bir sürecimiz olurdu ama ben razıyım, en azından aklımızda uçuşan düşünce tozlarını bilinçaltımıza gitmeden önce bir gözden geçirebilirdik.
Keşke dün akşam üşenmeyip bir şeyler yazsaymışım. Dünkü ruh halimle bugünkü çok farklı çünkü.
Önce seçimlerde gördüklerimi paylaşmaya çalışayım...
Cumartesi günü bütün arkadaşlarım genel kurul kampüsü içerisinde çalışırken, itiraf ediyorum ben bütün gün salondaydım. Divanın oluştuğu andan başlayıp, konuşmamı bitirdiğim ana kadar salondan sadece iki dakika hamburger almaya çıktım, tuvalete bile gitmedim, hatta hamburgerin bir kısmını da içeride yedim. Satır satır, harf harf dinledim. Adayları tanıdım, o adayları çıkaran gruplar hakkında fikrim oldu, “Ben olsam neyi nasıl derdim” diye düşündüm, çelişkiler yakalamaya çalıştım. Bu süreçte beni en çok zorlayan şey tuvalet ihtiyacı oldu ki, divan başkanı beni davet ettiğinde “İki dakika sonra gelsem de siz beni bi bekleyiverseniz...?” diyecek durumdaydım.
Oturduğum yerden görüntü şudur:
Muammer Aydın kadar “ruhsuz” konuşan görmedim. Tabii buna bir sürü itiraz gelir, sesini de yükseltti tavrını da koydu filan gibi. Peki ama, Sayın Aydın sizce de “ezberlemiş gibi” konuşmuyor muydu allahaşkına? Aynanın karşısına geçilerek çalışılmış o konuşmaya, doğallık yok orada. Hani ilkokulda vatan millet şiirleri okutulurdu ya milli bayramlarda, şiir okuyan çocuklar bir “hamaset” katarlardı işin içine; işte aynen öyle. Bir kız vardı hani İstiklal Marşı’nı şiir olarak mı okuyordu ne, İlker Başbuğ çok duygulanmıştı filan, Youtube’da da var. İşte onun gibi konuşma Sayın Aydın. Farkını görene oralet ısmarlayacağım.
Bir de, o konuşmadan lütfen laik, ulus devlet, Atatürk gibi anahtar sözcükleri alın, geriye kalan birkaç edat ve bağlaçtan anlamlı bir bütün oluşturana kendi ellerimle bal börek yedireceğim.
Efendim işte iki yılda baro şunu söylemiş bunu söylemiş... Eee? Kim dinlemiş?
Baro iki yılda onun için orayla bunun için burayla konuşmuş... Eee? N’olmuş?
Sayın Aydın, bir sürü idari kurum saydıktan sonra “Tüm bunlarla konuştuk ama maalesef sonuç alamadık” demekten o kadar mahcup olmuyor ki, iki konuşmasında da sürekli bunlardan bahsetti. MASAK’la konuştuğundan ama MASAK kendisine karşı olduğu için sonuç alamadığından bahsediyor, MASAK kim ya? Sen İstanbul Barosu başkanısın, MASAK gelip seninle konuşmalı. Sayın Aydın kürsüde konuşurken “Ağlama yavrum, ağlama Sezercik...” diye kendisini teselli etmek istedim, onun o çaresiz halinden içim parçalandı...
Ha şimdi “Seçimi o kazanmadı ki, sen neden yüklenip duruyorsun” derseniz eğer, “Bu kazanmamış hali mi?” diye sorarım size. Geçen seçim aldığı oyu yeniden aldı ve tüm olumsuzluklarına rağmen Kocasakal olmasaydı kendisi başkandı. Demek ki bunları vaktiyle yeterince söyleyememişiz.
Kocasakal hakkında fazla bir şey söylemek istemiyorum şimdilik. O kadar şikayet ettiğimiz ve yetersizliği paçalarından akan yönetimin kendisi de bir parçasıydı. Ama şimdi başkan oldu, bundan sonraki değerlendirmeler bundan sonraki edimleriyle değerlendirilecektir. Takipteyiz.
ÖHP ve HÜP hakkında da yazacaklarım var fakat saat 1 oldu ve aslında yazacaklarımdan çok uykum var şu an...
Kendime anahtar sözcük olarak şunu bırakayım, acilen kürsüde konuşma becerilerimi geliştirmem gerekiyor. Ayrıca, 5 dakikalık süre cidden çok az, bunun uzatılması için biraz baskı oluşturmak lazım.
Kemal Aytaç’ı da not alayım, muhteşem sahne performansıyla söz edilmeyi gayet hak ediyor zira. Bir Muhittin Köylüoğlu bir Kemal Aytaç zaten. Onlar olmasalar sahneyi kim dolduracak.
Mustafa Kemal Abi en son. Önce çuvaldızları bitirelim, iğneyi en son batırırız.
Sevgiler,
Göksun.
*
PS: Sezon 2 bu evet, birincisi 2008 seçimiydi. :)
Baro’yu Kocasakal kazandı, - “Kocasakal ekibi” demek gelmiyor içimden.
O kadar kafam karışık ki, neyi nasıl toparlayacağımı kestiremiyorum. İnsanın bir yerlerinde bir “rec” tuşu olmasını ve o tuşa basar basmaz aklımızdan geçen her şeyi kaydetmesini öyle uzun zamandır ve öyle çok istiyorum ki... Gerçi o zaman da, “bant çözmek” diye feci sancılı bir sürecimiz olurdu ama ben razıyım, en azından aklımızda uçuşan düşünce tozlarını bilinçaltımıza gitmeden önce bir gözden geçirebilirdik.
Keşke dün akşam üşenmeyip bir şeyler yazsaymışım. Dünkü ruh halimle bugünkü çok farklı çünkü.
Önce seçimlerde gördüklerimi paylaşmaya çalışayım...
Cumartesi günü bütün arkadaşlarım genel kurul kampüsü içerisinde çalışırken, itiraf ediyorum ben bütün gün salondaydım. Divanın oluştuğu andan başlayıp, konuşmamı bitirdiğim ana kadar salondan sadece iki dakika hamburger almaya çıktım, tuvalete bile gitmedim, hatta hamburgerin bir kısmını da içeride yedim. Satır satır, harf harf dinledim. Adayları tanıdım, o adayları çıkaran gruplar hakkında fikrim oldu, “Ben olsam neyi nasıl derdim” diye düşündüm, çelişkiler yakalamaya çalıştım. Bu süreçte beni en çok zorlayan şey tuvalet ihtiyacı oldu ki, divan başkanı beni davet ettiğinde “İki dakika sonra gelsem de siz beni bi bekleyiverseniz...?” diyecek durumdaydım.
Oturduğum yerden görüntü şudur:
Muammer Aydın kadar “ruhsuz” konuşan görmedim. Tabii buna bir sürü itiraz gelir, sesini de yükseltti tavrını da koydu filan gibi. Peki ama, Sayın Aydın sizce de “ezberlemiş gibi” konuşmuyor muydu allahaşkına? Aynanın karşısına geçilerek çalışılmış o konuşmaya, doğallık yok orada. Hani ilkokulda vatan millet şiirleri okutulurdu ya milli bayramlarda, şiir okuyan çocuklar bir “hamaset” katarlardı işin içine; işte aynen öyle. Bir kız vardı hani İstiklal Marşı’nı şiir olarak mı okuyordu ne, İlker Başbuğ çok duygulanmıştı filan, Youtube’da da var. İşte onun gibi konuşma Sayın Aydın. Farkını görene oralet ısmarlayacağım.
Bir de, o konuşmadan lütfen laik, ulus devlet, Atatürk gibi anahtar sözcükleri alın, geriye kalan birkaç edat ve bağlaçtan anlamlı bir bütün oluşturana kendi ellerimle bal börek yedireceğim.
Efendim işte iki yılda baro şunu söylemiş bunu söylemiş... Eee? Kim dinlemiş?
Baro iki yılda onun için orayla bunun için burayla konuşmuş... Eee? N’olmuş?
Sayın Aydın, bir sürü idari kurum saydıktan sonra “Tüm bunlarla konuştuk ama maalesef sonuç alamadık” demekten o kadar mahcup olmuyor ki, iki konuşmasında da sürekli bunlardan bahsetti. MASAK’la konuştuğundan ama MASAK kendisine karşı olduğu için sonuç alamadığından bahsediyor, MASAK kim ya? Sen İstanbul Barosu başkanısın, MASAK gelip seninle konuşmalı. Sayın Aydın kürsüde konuşurken “Ağlama yavrum, ağlama Sezercik...” diye kendisini teselli etmek istedim, onun o çaresiz halinden içim parçalandı...
Ha şimdi “Seçimi o kazanmadı ki, sen neden yüklenip duruyorsun” derseniz eğer, “Bu kazanmamış hali mi?” diye sorarım size. Geçen seçim aldığı oyu yeniden aldı ve tüm olumsuzluklarına rağmen Kocasakal olmasaydı kendisi başkandı. Demek ki bunları vaktiyle yeterince söyleyememişiz.
Kocasakal hakkında fazla bir şey söylemek istemiyorum şimdilik. O kadar şikayet ettiğimiz ve yetersizliği paçalarından akan yönetimin kendisi de bir parçasıydı. Ama şimdi başkan oldu, bundan sonraki değerlendirmeler bundan sonraki edimleriyle değerlendirilecektir. Takipteyiz.
ÖHP ve HÜP hakkında da yazacaklarım var fakat saat 1 oldu ve aslında yazacaklarımdan çok uykum var şu an...
Kendime anahtar sözcük olarak şunu bırakayım, acilen kürsüde konuşma becerilerimi geliştirmem gerekiyor. Ayrıca, 5 dakikalık süre cidden çok az, bunun uzatılması için biraz baskı oluşturmak lazım.
Kemal Aytaç’ı da not alayım, muhteşem sahne performansıyla söz edilmeyi gayet hak ediyor zira. Bir Muhittin Köylüoğlu bir Kemal Aytaç zaten. Onlar olmasalar sahneyi kim dolduracak.
Mustafa Kemal Abi en son. Önce çuvaldızları bitirelim, iğneyi en son batırırız.
Sevgiler,
Göksun.
*
PS: Sezon 2 bu evet, birincisi 2008 seçimiydi. :)
Etiketler:
baro seçimleri 2010,
istanbul barosu,
katılımcı avukatlar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)