Bu din iman konularında yazmaktan artık hoşlanmıyorum ama bunu görmezden gelmek istemedim. Neden hoşlanmadığım ise bambaşka bir konu, fakat şöyle özetleyebilirim: Öncelikle konu hakkında konuşanlar bana samimiyetsiz geliyor. Buna rağmen konuşmak da "En samimi benim ülen!" diyormuşçasına, feci bir elitizm algısı oluşturuyor. İkisini de hayatımda istemiyorum.
Ekşisözlük'te "avrupa'da dinin %5 oranla en önemsiz değer olması" diye bir başlık var. Başlıktaki ilk "entry" konuyu özetliyor zaten, fakat yine de başlığa tıklarsanız sözlük yazarlarına da saygıda kusur etmemiş oluruz.
Avrupa Komisyonu, AB üyesi ve adayı ülkelerde en önem verilen değerlerle ilgili bir anket yapmış. Buna ilişkin raporun ismi "Avrupalıların Değerleri" ve şu linkten bulunabilir: http://ec.europa.eu/public_opinion/archives/eb/eb77/eb77_value_en.pdf
Sonuçlara bakınca, birinci sırayı paylaşan iki değer görüyoruz. Bunlar %43'le insan hakları ve insan hayatına saygı.
Öncelikle şunu netleştirelim, bu ikisi aynı şey değil arkadaşlar. İnsan hayatına saygı ile yaşam hakkı farklı şeyler. Yani o hayat, o hayat değil.
İnsan hayatına saygı, yaşamın varlığı kadar içeriğiyle de ilgilidir. Yani siz birine "Senin yaşam hakkına saygı duyuyorum ama şu kıyafeti giymen şartıyla" diyemezsiniz.
İnsan hakları ise, yaşam hakkının ve bunun içeriğiyle ilgili hakların da içinde bulunduğu devasa bir bütündür. Buna yaşam dışında, adil yargılanmadan tutun, mülkiyete kadar, insan olmaya dair tüm haklar girer.
İkinci sırada ise, %40 ile barış geliyor.
Ülkemizde barış, değerden çok "şarta bağlı hak" olarak görülmekte. Nitekim biriyle barışacaksak, önce kendisinden "bizim egemenliğimizi kabul etmesini" bekliyoruz. Yapmayınca da, buna saygı duyup olan biteni sağduyulu bir şekilde değerlendirmek yerine, kendimizi "NASIL KABUL ETMEZSİN ULAN!!1!" diyerekten saçma bir saldırıya geçmekte haklı görüyoruz. Çünkü bizim dediğimiz üzerinde uzlaşılmıyorsa, sorun asla o dediğimiz şeyde olmuyor.
Üçüncü, %28 ile demokrasi. Demokrasi benim aklımı çok karıştıran bir konu; ilkesel olarak farklı bir şey düşünemem ama spekülasyona tanıdığı alan da görmezden gelinecek gibi değil. Demokrasi etiketli yazılardan diğer blog'dakiler daha yeni ve kapsamlı; şuradan görebilirsiniz: http://yazmazsaolecek.blogspot.com/search/label/demokrasi Bu blog'dakilerin linki ise şudur: http://koridorda.blogspot.com/search/label/demokrasi
Fakat netice olarak, demokrasinin özü insana olan saygıya dayanır. Bu sebeple yukarılarda olması zaten doğal bir sonuç.
Dğer sonuçlar ise sırasıyla şöyle gidiyor:
Bireysel özgürlük %23
Adalet %21
Eşitlik %20
Başkalarına destek %15
Hoşgörü %15
Kendini gerçekleştirme %11
Başka kültürler için saygı %9
Din %5
Bilmiyor %1
Bu kavramların bizdeki sıralamalarını, ilgili linkte bulunan çalışmanın 13. pdf sayfasında bulabilirsiniz. Fakat yüzdelerini değilse de, "anlaşılma şekilleri" aynı sırayla şöyle verebileceğimizi düşünüyorum.
Türban özgürlüğü
Mağdur edebiyatından beslenen bir intikam duygusu
Egemen tarafından uygun görülene bahşedilecek bir nimet
Kendi belirlediklerimize destek
Yerlerini bilip astar istemedikleri sürece sorun yok.
"Ben sana yapma demiyorum, hobi olarak yine yap..."
Seni uzaktan saymak saygının en güzeli
Her şey.
Ben bilmem beyim bilir - töbe yarabbim... - ocakta yemeğim var.
Yüzdeler bakımından özellikle dikkat çekenler ise şunlar:
- İnsan hayatına saygıda oranımız yüzde 50. Söze gelince, bu konuda bütün evet bütün anket ülkelerinden öndeyiz. Listede bizim dışımıda 50 yok, en fazla 49 var. Tebrikler.
- Fakat barış kategorisinde, saygıya 49 diyenler yine 40'lardan aşağı inmezken, biz saygıdan yıkılan TC vatandaşları 25'te kalıyoruz. Ki bu da, aynı liste içindeki en düşük orana tekabül ediyor.
Lütfen belirginleştirmeme izin verin: Bu ankette "İnsan hayatına saygım sonsuz" diyen insanların yarısı, barışı korunması gereken bir değer olarak görmüyor. Bu durumda birinci ihtimal, barıştan ayrı bir insan hayatının -demek ki- var olabildiği. İkincisi, bu insanların barışı bir değer değil fakat hak olarak görüp, sadece bu hakkı kazanan hayatlara saygı duymaları. Son ihtimal ise, bizim daha bu ayrımı yapmadan ahkam kesecek kadar "içi boş" insanlardan oluşan bir toplum olmamız. Buyrun istediğinizi seçin.
Din ise, raporda tablo dışında da üzerinde durulduğu üzere, en çok bizim ülkemizde önemli. Bizdeki sonuç %27, ikinci ülke ise 19'da kalmış. Yirmileri gören bir başka ülke yok.
İşte geldik zurnanın akort noktasına. Müslümanlık konusunda ukalalık yapmak istemiyorum, kaldı ki hristiyanlık konusunda zaten yapamam. Fakat siz kendini müslüman olarak tanımlayanlar, o iğneyi kendinize ne zaman batıracaksınız, çok merak ediyorum.
İslam'ın hoşgörü dini olması, insan hayatına saygı öngörmesi filan, birtakım teorik temeller... Belki gerçekten var, nitekim burada din kıyaslamasına girmiyorum çünkü bu bana saçma geliyor. Benim sorunum dinlerden çok inananlarla. İnananların, kendilerini sırf o dine mensup olmakla "şereflendiridikleri" yaklaşımıyla. Siz olaya böyle bakıyorsanız, pardon da ne insana saygısı abicim, sen direkt "benim seçtiğim peygamberi seçmeyen şerefsizdir" diyorsun. Kaldı ki o peygamberi gerçekten seçmiş olsan içim yanmaz. Etrafında gördüğün şeyi bir gram sorgulamadan kabul etmişsin, sonra kalkmış "müslümanlığın ilk şartı okumaktir" diyorsun. Sen de haklısın, oku emriyle kastedilenin ganyan cetveli olmadığını kimse söylememişse demek ki...
Kaldı ki, burada dinin amaç ya da araç başlıklarından hangisine girdiği çok önemli. Eğer bu bir araçsa, insana amacını sorarlar. Eğer amaç salt öteki dünya ise, bunun tek yolu dini kendini şereflendirme aracı olarak görmek midir? Bunu böyle anlayınca, Tanrı'nın yarattığı ve senin dışında kalan unsurlara karşı hiçbir görev ve sorumluluğun kalmıyor mu? Böyle düşününce çok güzelmiş.
Yok amacının içinde bu dünyaya ilişkin kaygılar da var ise, e buyur işte önünde koca bir dünya var, bu sendeki saygısızlık nedir? Kendini bu dünyadaki her şeyden ve herkesten değerli görmenin altyapısını bana açıklayabilir misin? Eğer din seni bu dünyadaki barış ve huzur ortamından sorumlu tutmuyorsa, kusura bakma ama sen inandığın şeyi bir gözden geçir derim ben.
Senin dininde cihat diye bir kavram var, insanları "doğru yola sevk etme" yönünde bir görevin olduğunu söylüyorsun, sonra kalkıp "misyoner" diye, işinde gücünde insanların kafasını kesiyorsun.
Eşitlik diyorsun, sonra "Afedersin Ermeni..." diyen adama alkış tutuyorsun.
Bunların bütün sebebi, kavramların "işe geldiği gibi" anlaşılması. Eşitlik, özgürlük, insan hayatına saygı gibi şeyler; "sen vaktiyle benim haklarıma saygı duymadım şimdi ben de seninkine duymayayım da eşitlenelim" şeklinde anlaşılıyor. Ki bu da, hiçbir kavramsal veya düşünsel temelden beslenmeyen, tamamen keyfi ve kof bir anlayış.
Bunu "enteller" de yapıyor yalnız, lütfen kusura bakmayın. Geçen gün Anda'yla bu entel taifesini şöyle andık, efendim neymiş, adam birini öldürüp 15 yıl sonra çıkıp tekrar aramızda dolaşıyormuş. E arkadaş, uzun tutukluluk sürelerinden, cezaevi koşullarından, oralardan buralardan dertlenen de sen değil misin? Tutuklu ya da hükümlülülerin bir kısmına ayrı öbür kısmına ayrı mı davranalım? Adam "adi suçlu" diye içeride ölsün mü? Adil yargılanma ve uygun cezaevi koşulları sadece siyasi suçlulara mı olsun? Peki onların hangilerine yapalım? Allah akıl fikir versin...
Tüm bu yüzeysellik ve sakilliğin sonucu olarak işte buyrun, vatandaş hayata saygı diyor ama başkalarını desteklemeyi o kadar da "iplemiyor." Ne olacaktı?
Bir çay koysaydınız iyiydi.
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Ocak 2013 Pazar
Saygı duyarım...
Etiketler:
avrupa birliği,
avrupa komisyonu,
demokrasi,
insan hakları
27 Eylül 2012 Perşembe
Hukuk neden Gaia Kuyusu'dur ve bir portakal neden önemlidir?
Benim bu üç blog işi giderek zorlaşıyor, neyi nereye yazacağımı çok sık karıştırır oldum. Gerçi midemin kahyasını buralarla karıştıracak halim yok tabii, ama "pratik hukuk" dışında kalan ve hukuk fikrinin kendisine yönelik şeyleri nereye yazacağıma karar veremiyorum. Sanırım burası daha uygun.
Dün akşam, otuzlarına yaklaşan iki öğrenci yani Koray ve ben, o günkü derslerimizden bahsediyorduk. Koray bilgisayar mühendisi ve yönetim bilişim sistemlerinde yüksek lisans yapıyor, bense hukuk doktorasına başladım. Yani konularımızla alakamız yok, ama "ufuk açıcı" olan da bu zaten.
"Hoca bir portakalı iki kardeşe nasıl paylaştıracağımızı sordu" dedi, ben hemen atladım, "Bunu bir hukukçuya sorma, elli saat konuşur." diye.
İnsan otomatik olarak "ikiye böler yarısını birine yarısını birine veririm" diyor. İşte bunu diyerek, hukuk fakültesinin üçüncü sınıfında verilen hukuk felsefesi dersine giriş yapmış oluyoruz; çünkü bizim bir portakalı eşit iki parçaya bölerek paylaştırmamız tam bir denkleştirici adalet örneğidir.
Koray'a bunu açıkladım, "eğer denkleştirici değil dağıtıcı adalet sistemini uygulayacaksan da, bunların yaşları, kiloları, hak etmişlikleri... gibi kriterleri de dikkate alarak bir paylaşım yaparsın."
İşte, insan aklının ne kadar "otomatik" çalıştığının tipik örneği. Elinde bir portakal varsa ve sen bunu paylaştıracaksan, bir şekilde böler ve ona göre dağıtırsın değil mi?
Değil işte. Koray "Ben de öyle düşündüm ama hoca dedi ki, neden ille bu şekilde bir paylaşım düşünüyorsunuz, çocuklara sordunuz mu, belki biri sadece kabuğunu istiyor?" diyerek beni ters köşeye yatırdı.
Fikir çok güzel ve sadece "optimum koşullar" üzerinden gidildiğinde, hiçbir yerinden çürütülemeyecek kadar da mantıklı. Peki bunu hayata nasıl uyguluyoruz? Demokrasi ile mi? Ya da "tüketici deneyimini" yücelte yücelte bîhâl olan kapitalizm fikriyle mi?
Bir tarafa yönelik davranışını sadece onun istediğini sorarak belirlemek, adalet midir, yoksa demokrasi mi, veya "müşteri her zaman haklıdır" fikriyle temellenen bir kapitalizm mi? (Bu arada, "çakma demokrasi" ile kapitalizm arasındaki ilişki ancak şimdi dikkatimi çekti, bilahare bunu da düşüneyim.)
Peki, muhatabın özel tercihlerini hiç dikkate almaksızın kendi uygun gördüğün şekilde karar vermek nasıl meşrulaştırılacak? "Halk için halka rağmen?" Tepeden inmecilik? Diktatörya, ya da bildiğin faşizm?
İşte hukuku bu yüzden seviyorum. Dün Prof. Serozan'ın verdiği "Hukukta Yöntem" dersinde, menfaatçi ekolden de bahsettik. Menfaatçilik ifadesi bir "fırsatçılığı" değil fakat menfaatler dengesinin karşılıyor. İki hukuki menfaat çatıştığı zaman, bunları nasıl dengeleneceği sorunu yani; mesela Rona Hoca'nın verdiği örnekle kürtaj hakkı. Tamam ceninin bir hakkı var ama annenin de kendi üzerinde hakkı var, hangisini nerede tutacaksın? İşte bu konuda verdiğiniz karar, sizin hukuk siyasetinizi belirliyor.
Buradan konuya, yani bizim portakallara dönersek...
Her durumda karşındakinin iradesini dikkate alıp, kim ne istiyorsa ona onu vereceksen, ya ikisi de aynı şeyi isterse? Diyelim ki öyle bir sorun çıkmadı, fakat ya diyelim ki, sen istenen şeyi verdiğin zaman bunun bir suç aleti olarak kullanılacağını biliyorsan? Ya da belki aslında bir tarafa istediğini vererek, öbür tarafı asıl ihtiyacı olandan mahrum bırakmış olacaksan?
Daha da zorlaştıralım; diyelim ki, sağlayacağın menfaatin o kişinin kendisine bir zarar vereceğini biliyorsan, sence doğru karar nedir?
Bu işin içinden çıkamayıp "ben ne dersem o olur" şeklinde davranırsan, muhataplarının memnuniyeti bir yana, sana karşı bir hareket başlatmayacaklarının garantisi nedir? Her şeyin en iyisini bildiğin inancı sende nasıl hasıl oldu?
Eğer tarafları dinleyip ikna edilmeyi bekler ve ona göre bir hüküm kurarsan, manipülasyona da açıksın demektir. İşte seçtiğin hukukun "ne olduğu" bu yüzden önemlidir; karar merciini "manipüle etmeden ikna etmek" ancak tutarlı bir hukuk sistemiyle mümkündür.
Sen eğer bir noktada seçtiğin siyasi tavrı öbür tarafta "öteliyorsan," ben senin orada keyfi düşünüyor olma ihtimalini elbette ki düşünürüm. Bu noktada, seni sorgulayabilmem ve senin de beni ikna edebilmen gerekir.
Dengeyi korumak adına, aynı taraflar arasında farklı menfaatleri koruman gerekebilir. Fakat menfaat duygusunun özü tektir. Dengeyi, neticede tek bir özü korumak için kollarsın ve zaten senin siyasetin de korumak için seçtiğin öze göre belirlenir.
Milli ya da dini duygular, devletin bekası, vatandaşın kültürel gelişimi ya da kaynakların sürdürülebilir kullanımı... Denge buna yönelir ve senin yaptığın her işe, döne dolaşa bu noktadan bakılır.
Portakalları unutmayalım...
Şimdi ben 28 yaşında bir kadınım, an itibariyle açım ve üstelik bir de hastayım.
Portakalı benimle birlikte isteyen kişi ise, 25 yaşında, erkek, an itibariyle aç değil, hasta da değil, ama biliyorsun ki, sen ona o portakalı vermezsen akşama yiyecek bir şeyi olmayacak.
Hasta olduğum için bana verirsen, ben o portakalı alıp yiyeceğim fakat aç karınla yediğim için midemi yakacak.
Acıktığında ihtiyacı olacağını bildiğin için diğer arkadaşa verirsen, arkadaş o portakalı birinin kafasına atmak için kullanacak.
Peki senin hukukun, insanların elde ettiği menfaati nasıl kullanacaklarıyla ilgilenecek mi? Mesela bu da bir ilke sorunu.
"Ben portakalı veririm, nasıl kullandığı ya da tüketip tüketmediği onun bileceği iş" mi diyeceksin? O takdirde, "müşteri her zaman haklıdır" zihniyetiyle ayrışacağın yeri nasıl belirleyeceksin? Sonraki edime bir ceza öngörüyorsan, ceza kavramının nüvesi ne olacak?
Eğer sonraki hareketlerini doğrudan takip edeceksen, o zaman da Big Brother olmanın önündeki engel ne olacak?
Davranış modelini tutarlı bir sistem haline getirebilecek misin?
Sonra bana diyorsunuz ki "neden anarşizm?"
Neden olacak, bu yüzden. Koy portakalı ortaya, herkes ne yaparsa yapsın. Mis.
Hem zaten, sana o portakalı ve onu paylaştırma hakkını kim verdi, bakıyorum da bunları hiç düşünmüyorsun.
Sevgiler,
Göksun. (Dünyanın en yüzeysel insanı.)
Dün akşam, otuzlarına yaklaşan iki öğrenci yani Koray ve ben, o günkü derslerimizden bahsediyorduk. Koray bilgisayar mühendisi ve yönetim bilişim sistemlerinde yüksek lisans yapıyor, bense hukuk doktorasına başladım. Yani konularımızla alakamız yok, ama "ufuk açıcı" olan da bu zaten.
"Hoca bir portakalı iki kardeşe nasıl paylaştıracağımızı sordu" dedi, ben hemen atladım, "Bunu bir hukukçuya sorma, elli saat konuşur." diye.
İnsan otomatik olarak "ikiye böler yarısını birine yarısını birine veririm" diyor. İşte bunu diyerek, hukuk fakültesinin üçüncü sınıfında verilen hukuk felsefesi dersine giriş yapmış oluyoruz; çünkü bizim bir portakalı eşit iki parçaya bölerek paylaştırmamız tam bir denkleştirici adalet örneğidir.
Koray'a bunu açıkladım, "eğer denkleştirici değil dağıtıcı adalet sistemini uygulayacaksan da, bunların yaşları, kiloları, hak etmişlikleri... gibi kriterleri de dikkate alarak bir paylaşım yaparsın."
İşte, insan aklının ne kadar "otomatik" çalıştığının tipik örneği. Elinde bir portakal varsa ve sen bunu paylaştıracaksan, bir şekilde böler ve ona göre dağıtırsın değil mi?
Değil işte. Koray "Ben de öyle düşündüm ama hoca dedi ki, neden ille bu şekilde bir paylaşım düşünüyorsunuz, çocuklara sordunuz mu, belki biri sadece kabuğunu istiyor?" diyerek beni ters köşeye yatırdı.
Fikir çok güzel ve sadece "optimum koşullar" üzerinden gidildiğinde, hiçbir yerinden çürütülemeyecek kadar da mantıklı. Peki bunu hayata nasıl uyguluyoruz? Demokrasi ile mi? Ya da "tüketici deneyimini" yücelte yücelte bîhâl olan kapitalizm fikriyle mi?
Bir tarafa yönelik davranışını sadece onun istediğini sorarak belirlemek, adalet midir, yoksa demokrasi mi, veya "müşteri her zaman haklıdır" fikriyle temellenen bir kapitalizm mi? (Bu arada, "çakma demokrasi" ile kapitalizm arasındaki ilişki ancak şimdi dikkatimi çekti, bilahare bunu da düşüneyim.)
Peki, muhatabın özel tercihlerini hiç dikkate almaksızın kendi uygun gördüğün şekilde karar vermek nasıl meşrulaştırılacak? "Halk için halka rağmen?" Tepeden inmecilik? Diktatörya, ya da bildiğin faşizm?
İşte hukuku bu yüzden seviyorum. Dün Prof. Serozan'ın verdiği "Hukukta Yöntem" dersinde, menfaatçi ekolden de bahsettik. Menfaatçilik ifadesi bir "fırsatçılığı" değil fakat menfaatler dengesinin karşılıyor. İki hukuki menfaat çatıştığı zaman, bunları nasıl dengeleneceği sorunu yani; mesela Rona Hoca'nın verdiği örnekle kürtaj hakkı. Tamam ceninin bir hakkı var ama annenin de kendi üzerinde hakkı var, hangisini nerede tutacaksın? İşte bu konuda verdiğiniz karar, sizin hukuk siyasetinizi belirliyor.
Buradan konuya, yani bizim portakallara dönersek...
Her durumda karşındakinin iradesini dikkate alıp, kim ne istiyorsa ona onu vereceksen, ya ikisi de aynı şeyi isterse? Diyelim ki öyle bir sorun çıkmadı, fakat ya diyelim ki, sen istenen şeyi verdiğin zaman bunun bir suç aleti olarak kullanılacağını biliyorsan? Ya da belki aslında bir tarafa istediğini vererek, öbür tarafı asıl ihtiyacı olandan mahrum bırakmış olacaksan?
Daha da zorlaştıralım; diyelim ki, sağlayacağın menfaatin o kişinin kendisine bir zarar vereceğini biliyorsan, sence doğru karar nedir?
Bu işin içinden çıkamayıp "ben ne dersem o olur" şeklinde davranırsan, muhataplarının memnuniyeti bir yana, sana karşı bir hareket başlatmayacaklarının garantisi nedir? Her şeyin en iyisini bildiğin inancı sende nasıl hasıl oldu?
Eğer tarafları dinleyip ikna edilmeyi bekler ve ona göre bir hüküm kurarsan, manipülasyona da açıksın demektir. İşte seçtiğin hukukun "ne olduğu" bu yüzden önemlidir; karar merciini "manipüle etmeden ikna etmek" ancak tutarlı bir hukuk sistemiyle mümkündür.
Sen eğer bir noktada seçtiğin siyasi tavrı öbür tarafta "öteliyorsan," ben senin orada keyfi düşünüyor olma ihtimalini elbette ki düşünürüm. Bu noktada, seni sorgulayabilmem ve senin de beni ikna edebilmen gerekir.
Dengeyi korumak adına, aynı taraflar arasında farklı menfaatleri koruman gerekebilir. Fakat menfaat duygusunun özü tektir. Dengeyi, neticede tek bir özü korumak için kollarsın ve zaten senin siyasetin de korumak için seçtiğin öze göre belirlenir.
Milli ya da dini duygular, devletin bekası, vatandaşın kültürel gelişimi ya da kaynakların sürdürülebilir kullanımı... Denge buna yönelir ve senin yaptığın her işe, döne dolaşa bu noktadan bakılır.
Portakalları unutmayalım...
Şimdi ben 28 yaşında bir kadınım, an itibariyle açım ve üstelik bir de hastayım.
Portakalı benimle birlikte isteyen kişi ise, 25 yaşında, erkek, an itibariyle aç değil, hasta da değil, ama biliyorsun ki, sen ona o portakalı vermezsen akşama yiyecek bir şeyi olmayacak.
Hasta olduğum için bana verirsen, ben o portakalı alıp yiyeceğim fakat aç karınla yediğim için midemi yakacak.
Acıktığında ihtiyacı olacağını bildiğin için diğer arkadaşa verirsen, arkadaş o portakalı birinin kafasına atmak için kullanacak.
Peki senin hukukun, insanların elde ettiği menfaati nasıl kullanacaklarıyla ilgilenecek mi? Mesela bu da bir ilke sorunu.
"Ben portakalı veririm, nasıl kullandığı ya da tüketip tüketmediği onun bileceği iş" mi diyeceksin? O takdirde, "müşteri her zaman haklıdır" zihniyetiyle ayrışacağın yeri nasıl belirleyeceksin? Sonraki edime bir ceza öngörüyorsan, ceza kavramının nüvesi ne olacak?
Eğer sonraki hareketlerini doğrudan takip edeceksen, o zaman da Big Brother olmanın önündeki engel ne olacak?
Davranış modelini tutarlı bir sistem haline getirebilecek misin?
Sonra bana diyorsunuz ki "neden anarşizm?"
Neden olacak, bu yüzden. Koy portakalı ortaya, herkes ne yaparsa yapsın. Mis.
Hem zaten, sana o portakalı ve onu paylaştırma hakkını kim verdi, bakıyorum da bunları hiç düşünmüyorsun.
Sevgiler,
Göksun. (Dünyanın en yüzeysel insanı.)
Etiketler:
anarşizm,
demokrasi,
hukuk ve adalet,
rona serozan
14 Eylül 2012 Cuma
Survivor Tellioğulları & Seferoğulları
Eveet, gelelim baro seçimlerine...
Bu seçimlerde, öncekiler kadar çalışmıyorum. Bu konuda konuşma hakkımı atiye bırakıp, şimdi Önce İlke ile biraz dalga geçeceğim izninizle...
Bu ilke öncüleri, biliyoruz ki önce kendi içlerindeki ilkeler bakımından derin paradoksların içindeler. Hadi geçen sene birbirlerini ikna edemeyip iki grup halinde çıktılar, "dönemsel bir krizdir, tasvip etmeyiz ama insanlık hali" deyip geçtik. (Şahsen ben bu geçiş esnasında bayağı bir eğlendim.) Fakat yıl olmuş 2012, bunlar hala anlaşamıyor... Yine iki liste, yine iki aday. Gerçi kesin görünen tek şey yine iki ayrı liste olacağı, ama olsun.
Sayın ilkeciler, sizin aynı önceliği tanıyıp da birbirinden üstün tuttuğunuz ilkeler hangileri tam olarak? Bir açıklasanız, çünkü bizim kafamız çok karıştı.
Ulus-devlet, laiklik, her Türk'ün asker doğması ve zaten herkesin de Türk olması gibi konularda hemfikirsiniz bildiğimiz kadarıyla. Televizyonlara kimin çıkacağı konusunu da Ümit Başgan sizin için çözdü sağolsun, bugün hangi kanalı açsak başganımız Orta Asya vadilerinin demir dağlarını balyozlarla döverken görünüyor. Burada bir sıkıntı yok, canlı yayına bağlanıp "hayır o ilke öyle değil" dediğinizi duymadık şimdiye kadar. Kaldı ki, ilkelerinizin "size kadar" olduğunu, "öteki" meslektaşlarınız yargılanırken sesinizi çıkarmayıp, ucu size dokunan işlerde ise feryadı koparmanızdan açıkça anlıyoruz.
Diyorum ki, acaba sorun, benim yukarıda bahsedip çözüldüğünü zannettiğim şu televizyona kimin çıkacağı sorunu mudur? Ya da belki Sn. Muammer Aydın destekçileri, başkanlık koltuğuna nispeten genç ve adliyeye de fotoğraf vermek için gitmekte olan birinin değil, saymanlığı döneminde birtakım söylentiler dolaşmış bulunan ve adliyeye fotoğraf vermek için de gitmeyen birinin daha uygun olduğunu düşünüyor olabilirler. Hatta belki de, kolormatik gözlüksüz başkan olmaz olsun. İlkeyse bu da ilke.
Siz benim hakkında olur olmaz atıp tuttuğuma bakmayın, ben aslında demokrasiyi (bir kavram olarak) severim. Siz de sevdiğinizi söylüyorsunuz. Tamam mesela bu da bir ilke, çok güzel. Yalnız sizinki "severken öldürmek" olmuş gibi biraz; zira "herkes fikrini söylesin" demek "herkes grup içinde kendi hizbini yaratsın" anlamına gelmiyor aslında. Demokrasi anarşizme değil ortak akla ulaşmak için icat edilmiş bir fikir - yani mucidi ben değilim tabii ama bence kendisi de böyle düşünmüştür.
Tutarsızlıklarınızdan en beğendiğinizi seçip bana açıklarsanız, gerisini ben sizin için meşrulaştırırım. Siz bir adım gelin, koşmayan namert.
Yalnız bunlar dün çok komik bir şey yaptı tamam mı, insan içinde olmasam basacaktım kahkahayı. Numarayı göstermeksizin "ONCE ILKE" ismiyle sms göndermişler, diyorlar ki "Sayın Meslektaşım 15 Eylül Ctesi Tarık Zafer Tunaya da yapılacağı belirtilen seçimin bizimle ve gurubumuzla bir ilgisi bulunmamaktadır.Av.Dr.Ümit Kocasakal"
İmla hatalarının hiçbirini üstlenmiyorum. Ama ben böyle bir metnin altında adımın yazılmasını istemezdim. Hem imla, hem de içerik olarak.
Yurttaşlarım ilkeliler ve akademinin değerli üyeleri, "gurubumuzla ilgisi yoktur" diyorsanız, o zaman bölünün efendi gibi? Bu inat nedir, savunduğunuz darbecilerle "folie a deux" mü oldunuz? Sen Önce İlke'sin de diğerleri kim, bu kediyse et nerede, yoksa et zaten kalmamış kedi de çoktan kaçmış mıydı? Kaldı ki, Önce İlke çatısı altında biri kalkıp da "bizimle alakası yok" diyecekse bu size düşmez canlarım, tamam seçim kazanmış olabilirsiniz ama bu dağdan gelip bağdakini kovmakta olduğunuz gerçeğini değiştirmiyor.
(Yazarın notu: "Dağdan gelip bağdakini kovmak" deyiminden de nasıl tiksindim bir anda... Ben "öyle" anlamlar yüklemeden kullanmıştım, lütfen lafı doğru anlayalım.)
Diyelim ki ben, İngilizce'de "mainstream" denen, kibar bir çeviriyle "ana akım" fakat gerçekçi olursak "sıradan" diyebileceğimiz bir kesimin herhangi bir üyesiyim. Zaten, ofisimdeki eğilim neyse veya eniştemin kirvesi hangi listedeyse ona göre oy vereceğim. Eğer eniştem filan yoksa, kararım vatan-millet fetişizmine göre şekillenecek. Bana ne senin kiminle alakan var kiminle yok? Bu senin tamamen iç çekişmelerin, bak tekrar ediyorum, bana ne senin kiminle ne alıp veremediğinden? Başkan adayını çıkar, listeni oluştur, bana bunlarla gel. Senin kiminle kavga ettiğinle mi uğraşacağım ben, bi gölge etme, bi çay koy.
İşte bunlar hep ergenlik.
Baro olmuş bir Yeşil Vadi, Seferoğulları'yla Tellioğulları paylaşamıyor.
Tosun Paşa'mız belli, ama hamamda def çalıp "o kurnadan bu kurnaya çirkef sıçramış" diye şarkı söyleyen Hikmet Gül'lerin haddi hesabı yok.
İlkesizlik sizinle olsun,
Göksun.
(Not: Başlık Ekşisözlük'ten.)
Bu seçimlerde, öncekiler kadar çalışmıyorum. Bu konuda konuşma hakkımı atiye bırakıp, şimdi Önce İlke ile biraz dalga geçeceğim izninizle...
Bu ilke öncüleri, biliyoruz ki önce kendi içlerindeki ilkeler bakımından derin paradoksların içindeler. Hadi geçen sene birbirlerini ikna edemeyip iki grup halinde çıktılar, "dönemsel bir krizdir, tasvip etmeyiz ama insanlık hali" deyip geçtik. (Şahsen ben bu geçiş esnasında bayağı bir eğlendim.) Fakat yıl olmuş 2012, bunlar hala anlaşamıyor... Yine iki liste, yine iki aday. Gerçi kesin görünen tek şey yine iki ayrı liste olacağı, ama olsun.
Sayın ilkeciler, sizin aynı önceliği tanıyıp da birbirinden üstün tuttuğunuz ilkeler hangileri tam olarak? Bir açıklasanız, çünkü bizim kafamız çok karıştı.
Ulus-devlet, laiklik, her Türk'ün asker doğması ve zaten herkesin de Türk olması gibi konularda hemfikirsiniz bildiğimiz kadarıyla. Televizyonlara kimin çıkacağı konusunu da Ümit Başgan sizin için çözdü sağolsun, bugün hangi kanalı açsak başganımız Orta Asya vadilerinin demir dağlarını balyozlarla döverken görünüyor. Burada bir sıkıntı yok, canlı yayına bağlanıp "hayır o ilke öyle değil" dediğinizi duymadık şimdiye kadar. Kaldı ki, ilkelerinizin "size kadar" olduğunu, "öteki" meslektaşlarınız yargılanırken sesinizi çıkarmayıp, ucu size dokunan işlerde ise feryadı koparmanızdan açıkça anlıyoruz.
Diyorum ki, acaba sorun, benim yukarıda bahsedip çözüldüğünü zannettiğim şu televizyona kimin çıkacağı sorunu mudur? Ya da belki Sn. Muammer Aydın destekçileri, başkanlık koltuğuna nispeten genç ve adliyeye de fotoğraf vermek için gitmekte olan birinin değil, saymanlığı döneminde birtakım söylentiler dolaşmış bulunan ve adliyeye fotoğraf vermek için de gitmeyen birinin daha uygun olduğunu düşünüyor olabilirler. Hatta belki de, kolormatik gözlüksüz başkan olmaz olsun. İlkeyse bu da ilke.
Siz benim hakkında olur olmaz atıp tuttuğuma bakmayın, ben aslında demokrasiyi (bir kavram olarak) severim. Siz de sevdiğinizi söylüyorsunuz. Tamam mesela bu da bir ilke, çok güzel. Yalnız sizinki "severken öldürmek" olmuş gibi biraz; zira "herkes fikrini söylesin" demek "herkes grup içinde kendi hizbini yaratsın" anlamına gelmiyor aslında. Demokrasi anarşizme değil ortak akla ulaşmak için icat edilmiş bir fikir - yani mucidi ben değilim tabii ama bence kendisi de böyle düşünmüştür.
Tutarsızlıklarınızdan en beğendiğinizi seçip bana açıklarsanız, gerisini ben sizin için meşrulaştırırım. Siz bir adım gelin, koşmayan namert.
Yalnız bunlar dün çok komik bir şey yaptı tamam mı, insan içinde olmasam basacaktım kahkahayı. Numarayı göstermeksizin "ONCE ILKE" ismiyle sms göndermişler, diyorlar ki "Sayın Meslektaşım 15 Eylül Ctesi Tarık Zafer Tunaya da yapılacağı belirtilen seçimin bizimle ve gurubumuzla bir ilgisi bulunmamaktadır.Av.Dr.Ümit Kocasakal"
İmla hatalarının hiçbirini üstlenmiyorum. Ama ben böyle bir metnin altında adımın yazılmasını istemezdim. Hem imla, hem de içerik olarak.
Yurttaşlarım ilkeliler ve akademinin değerli üyeleri, "gurubumuzla ilgisi yoktur" diyorsanız, o zaman bölünün efendi gibi? Bu inat nedir, savunduğunuz darbecilerle "folie a deux" mü oldunuz? Sen Önce İlke'sin de diğerleri kim, bu kediyse et nerede, yoksa et zaten kalmamış kedi de çoktan kaçmış mıydı? Kaldı ki, Önce İlke çatısı altında biri kalkıp da "bizimle alakası yok" diyecekse bu size düşmez canlarım, tamam seçim kazanmış olabilirsiniz ama bu dağdan gelip bağdakini kovmakta olduğunuz gerçeğini değiştirmiyor.
(Yazarın notu: "Dağdan gelip bağdakini kovmak" deyiminden de nasıl tiksindim bir anda... Ben "öyle" anlamlar yüklemeden kullanmıştım, lütfen lafı doğru anlayalım.)
Diyelim ki ben, İngilizce'de "mainstream" denen, kibar bir çeviriyle "ana akım" fakat gerçekçi olursak "sıradan" diyebileceğimiz bir kesimin herhangi bir üyesiyim. Zaten, ofisimdeki eğilim neyse veya eniştemin kirvesi hangi listedeyse ona göre oy vereceğim. Eğer eniştem filan yoksa, kararım vatan-millet fetişizmine göre şekillenecek. Bana ne senin kiminle alakan var kiminle yok? Bu senin tamamen iç çekişmelerin, bak tekrar ediyorum, bana ne senin kiminle ne alıp veremediğinden? Başkan adayını çıkar, listeni oluştur, bana bunlarla gel. Senin kiminle kavga ettiğinle mi uğraşacağım ben, bi gölge etme, bi çay koy.
İşte bunlar hep ergenlik.
Baro olmuş bir Yeşil Vadi, Seferoğulları'yla Tellioğulları paylaşamıyor.
Tosun Paşa'mız belli, ama hamamda def çalıp "o kurnadan bu kurnaya çirkef sıçramış" diye şarkı söyleyen Hikmet Gül'lerin haddi hesabı yok.
İlkesizlik sizinle olsun,
Göksun.
(Not: Başlık Ekşisözlük'ten.)
Etiketler:
baro seçimleri 2012,
demokrasi,
istanbul barosu,
önce ilke,
ümit kocasakal
11 Kasım 2010 Perşembe
Genel Kurul S2E3 Part2 - Son
Çok yorgunum,
Beni bekleme kaptan...
Seyir defterini
Başkası yazsın...
Çabuk pes etmiş gibi görünüyorum ama gerçekten çok yorgunum ve hiçbir şey yapmadan "mal mal" oturmayı gerçekten çok özlüyorum. Bugün İzmir'deydim, salı Ankara'daydım, yarın sabah yine Ankara'ya gidip duruşmaya girdikten sonra öğlen Adana'ya doğru yola çıkmış olacağım. Evi yine süpüremedim.
Biraz önce Betül Abla Feysbuk'tan "Günlük tut. Bir gün yazacak gibi bir tipin var" dedi. Yalnız bu günlük tutma işi gerçekten zor bir hadise, resmen işinin gücünün bu olması lazım. Bugün çok net gördüm bunu.
Şimdi aslında ben bu bloga şöyle bir şey yapmak istiyorum, hem koridorlarda olanı biteni anlatayım, hem baronun yaptığını ettiğini eleştireyim, hem de gazetede okuduklarımı gelip burada anlatayım filan... Ama bunun için feci bir gündem takibi, not alma sistemi, bunları kafada evirip çevirip bütünleştirme ve üstüne bir de aktarma disiplini gerekiyor. Bu da benim gözümü çok korkutan, ama bir o kadar da yapmak istediğim bir şey. Tabi bunu yaparsam evi hiçbir zaman süpüremeyebilirim. Bunun için "profesyonel yardım" alamıyor oluşum ise tamamen kaderin cilvesi...
Bugün Radikal okurken sanardınız ki ders çalışıyorum! Elimde kalem, bişeylerin yanına bi notlar alıyorum filan. Ama allahaşkına, şimdi Tayyip Erdoğan ilköğretimde türban meselesinde Hayrünnisa Hanım'dan farklı düşündüğünü söylüyorsa, bunu görmeyelim mi?
Fakat benim öncelikle şu genel kurul meselesini bitirmem lazım...
Bi Kemal Aytaç bir de Mustafa Kemal Abi kaldı zaten, diğer konuşmacılar hakkında toparlanamayacağım şimdi.
Ya bence baro başkanları Kemal Aytaç'ı kendilerine yardımcı ya da danışman yapmalılar. Sayın Aytaç, bir gün başkan olursam size buradan söz veriyorum, sizi özel danışmanım ya da bir şeylerden sorumlum yapacağım. Avukatlıkta sadece 30 aylık bir geçmişim var, kendisini iki seçimde izleyebildim, ama o performans boşa gitmemeli... Sayın Aytaç'ı o kadar paralanırken görüp sonunda seçim alamadığını da görünce yemin ederim üzülüyorum, içim parçalanıyor, adalet duygum zedeleniyor... 2012 seçimlerinde de aday olup kazanamazsa, 2014'te kapı kapı dolaşıp kendisi için oy isteyeceğim, "Yahu 8 yıldır kürsülerde can paralıyor şu Kemal Aytaç, hiç mi vicdanınız yok sizin a dostlar" diyeceğim.
ÇAG'ın içinde hiç bulunmadığım için, kendisini şahsen tanımam. Ama 2008 seçimlerinde, ÇAG broşürlerinin üzerine kendi internet sitesini yazdığını gördüğüm an notumu vermiş bulundum. O not, bu seçimlerde sonbahar renklerinin önünde uzaklara romantik ama kararlı bakışlar atan Kemal Aytaç fotoğrafıyla iyice perçinlendi. "Ben bu ittifak toplantılarına nezaketen katılıyorum zaten" dediği zaman bile o kadar perçinlenmemişti.
Bu arada hakikaten aklıma geldi şimdi, "Nezaketen katılıyorum" nedir ya hu? Şimdi bu, "Çağırdınız geldik, maksat farklı sesleri duyup bir açılım yakalamak, samimiyseniz bir orta yol buluruz..." demek midir, yoksa "Üzgünüm, madem siz benim adımda birleşmiyorsunuz ben de işi böyle yokuşa sürüyorum işte" demek midir? Aslında ben yakın zamana kadar ikinci ihtimali düşünmemiştim bile, o kadar iyi niyetli olabiliyorum yani. adaletbiz.com'da Sayın Aytaç'ın "Gelin hepiniz ÇAG'da birleşin" demecini okuyunca ancak düştü benim jeton. Daha farkında olmadığım ne kadar çok şeyin olduğunun bile farkında olmamak ne acı, insana kendini ne kadar cahil hissettiriyor...
Kaldı ki, kendisinin kürsüde tamamen HÜP'ü hedef almış olması da son derece antipatik bi görüntüydü. Tamam, orada herkesin amacı seçimi kazanmak, ama tek derdin koltuk meselesi olduğu bu kadar belli edilmez ki. Sayın Aytaç kendine bir rakip belirlemiş, diğer herkesi o rakibe karşı durmak adına kendi kanatları altına davet ediyor. Yani o konuşmada yönetime dair bir eleştiri yok, yapılacak edilecek yenilikler yok, hukuk sistemi yok, anca HÜP aslında neymiş n'apacakmış... Bu arada, Kemal Bey'in konuşmasını gerçekten çok dikkatle dinledim, ama aradan bir hafta geçti, benim "yok" dediğim şeyleri söylemiş de olabilir. Fakat bir tavır için önemli olan, hedefindeki insanların aklında nasıl kaldığıdır. O konuşma benim aklımda baştan aşağı bir HÜP karşı söylemi olarak kaldı, hakkında başka da hiçbir şey hatırlamıyorum. Gerçi o da bir şey, Muhittin Köylüoğlu'nun ne dediği hakkında o kadarcık da fikrim kalmadı mesela.
Ay Muhittin Köylüoğlu da neydi ama hakikaten ya... Kendisindeki tezcanlılığı ve heyecanlılığı samimiyetle takdir ediyorum, iki dakika sakin olsa çok daha anlaşılır ve hak verilir de olabilir. Fakat bu tarz bu üslup nedir üstadım... Gerçi Sayın Köylüoğlu ve Sayın Aytaç olmasa genel kurulumuz iyice renksiz geçecekti, cumartesimizi kendileri kurtardılar sağolsunlar.
Mustafa Kemal Abi'me gelince...
Gülsün Abla böyle durumlarda ilk konuşmacı olmanın iyi bir şey olduğunu söylüyor, fakat ben katılmıyorum. Bence bizim başkanın şanssızlığı, ilk konuşmacı olmasıydı. Diğer adaylar ne güzel beslendiler birbirlerinden, HÜP'çü Satılmış Şahin bile öncekilere cevap vermek bağlamında nasıl coşarak konuştu... Bizim öyle bir şansımız olmadı maalesef. Olabilseydi, başkanımızın konuşması oylar üzerinde düşündüğümüzden de fazla etkili olabilirdi.
Bizim KAV olarak 6000 oy alamamamızın iki büyük sebebi daha var. Birincisi, kürsüyü sağa sola saldırmak ve insanları korkutmak için kullanmıyor oluşumuz. Mustafa Kemal Abi'nin konuşması çok içerikli ve iyi hazırlanmış bir konuşmaydı. Mesela o metni Kemal Aytaç okusaydı, Hababam Sınıfı'nda bir öğretmen var ya çocukların gaza getirip Kurtuluş Savaşı'nı anlattırdıkları, aynen öyle bir hava oluşabilirdi. (Haha bu arada bu benzetmemi çok tuttum) Çünkü amaç o zaten, gaza gelip gaza getirmek, kitleleri sürükleyip kendini "lider" hissetmek, falan filan. Ama bizde hiçkimsenin öyle bir egosu yok ki. Özellikle Kemal Aytaç ve Muammer Aydın hep "kendi adlarına" takılır ve başkanlık iddiasından hiç kopamazlarken, KAV Mustafa Kemal Abi'nin kapısında yattı resmen "Allahını seversen bi aday ol" diye. KAV böyle bir ekipken, "Coşuyor muyuz gençler" tarzı konuşmacılık diye bir şey olabilir mi? KAV bu kadar "koltukçu" ve nezaketten uzak olmamalı.
Ama Mustafa Kemal Abi'nin heyecanı da çok fazla belliydi öte yandan, bunu bir köşeye not edelim.
Diğer büyük sebep, insanların demokrasiyi belli siyasi argümanların tekelinden ayrı düşünememeleridir. Demokrasi bir "üst" kavramdır, siyasetlerin üzerindedir ve demokrat olan birinin bir siyasete ağırlık vermesi diye bir şey olamaz. Her -izm kendisi dışındakine çamur atarak var olur, belki de bu yüzden kelime "demokrasizm" değildir.
KAV kendini hiçbir tarafa angaje etmedi, çünkü keskin ayrımların demokrasi kavramına aykırı olacağını düşündü. Haklıdır, doğrudur, fakat böyle bir algı şu an zamanının çok ötesinde. Ulusalcılar, Pennysylvania'cılar, solcular sağcılar tekmili birden "demokrat" bu ülkede, ama herkesin söz söyleme özgürlüğü ancak kendi siyasi fikrinin egemenliğinde mümkün...
KAV bu saçmasapan algının tamamen dışında olduğu için kaybetti ve yine bu sebeple kaybetmeye devam edecektir. Çünkü İstanbul Barosu, demokrasi algısına ancak "Mustafa Kemal demiyorsan konuşmayalım arkadaşım" diyecek kadar hakim. Sözkonusu 26bin insanın 10küsür biri, sadece bu isme oy verdi. Kalanların da bir kısmı, yine demokrasiden bahseden ama mesela -bunu tamamen atıyorum, ilgili bir beyanları olduğundan değil yani- eşcinselleri "hasta bunlar" diye tecrit edebilecek bir zihniyete oy verdi. Diğer bir kısmı, "Gelin hepiniz benim adaylığımda birleşin" diyebilen birine oy verdi, ki bunlar bir de "baronun solcusu, demokratı, çağdaşı" olma iddiasında olanlardı.
Bu insanlardan mı bize oy gelecek? Biraz gerçekçi olalım.
*
Genel kurul faslını bu şekilde kapatıyorum nihayet. Pazartesiden beri koridorlarda paylaşacak şeyler tabii ki oldu, fakat artık valiz hazırlamalıyım. Uyumamış olursam daha Radikal'in yebni hali hakkında atıp tutacağım...
Sevgiler,
Göksun.
Beni bekleme kaptan...
Seyir defterini
Başkası yazsın...
Çabuk pes etmiş gibi görünüyorum ama gerçekten çok yorgunum ve hiçbir şey yapmadan "mal mal" oturmayı gerçekten çok özlüyorum. Bugün İzmir'deydim, salı Ankara'daydım, yarın sabah yine Ankara'ya gidip duruşmaya girdikten sonra öğlen Adana'ya doğru yola çıkmış olacağım. Evi yine süpüremedim.
Biraz önce Betül Abla Feysbuk'tan "Günlük tut. Bir gün yazacak gibi bir tipin var" dedi. Yalnız bu günlük tutma işi gerçekten zor bir hadise, resmen işinin gücünün bu olması lazım. Bugün çok net gördüm bunu.
Şimdi aslında ben bu bloga şöyle bir şey yapmak istiyorum, hem koridorlarda olanı biteni anlatayım, hem baronun yaptığını ettiğini eleştireyim, hem de gazetede okuduklarımı gelip burada anlatayım filan... Ama bunun için feci bir gündem takibi, not alma sistemi, bunları kafada evirip çevirip bütünleştirme ve üstüne bir de aktarma disiplini gerekiyor. Bu da benim gözümü çok korkutan, ama bir o kadar da yapmak istediğim bir şey. Tabi bunu yaparsam evi hiçbir zaman süpüremeyebilirim. Bunun için "profesyonel yardım" alamıyor oluşum ise tamamen kaderin cilvesi...
Bugün Radikal okurken sanardınız ki ders çalışıyorum! Elimde kalem, bişeylerin yanına bi notlar alıyorum filan. Ama allahaşkına, şimdi Tayyip Erdoğan ilköğretimde türban meselesinde Hayrünnisa Hanım'dan farklı düşündüğünü söylüyorsa, bunu görmeyelim mi?
Fakat benim öncelikle şu genel kurul meselesini bitirmem lazım...
Bi Kemal Aytaç bir de Mustafa Kemal Abi kaldı zaten, diğer konuşmacılar hakkında toparlanamayacağım şimdi.
Ya bence baro başkanları Kemal Aytaç'ı kendilerine yardımcı ya da danışman yapmalılar. Sayın Aytaç, bir gün başkan olursam size buradan söz veriyorum, sizi özel danışmanım ya da bir şeylerden sorumlum yapacağım. Avukatlıkta sadece 30 aylık bir geçmişim var, kendisini iki seçimde izleyebildim, ama o performans boşa gitmemeli... Sayın Aytaç'ı o kadar paralanırken görüp sonunda seçim alamadığını da görünce yemin ederim üzülüyorum, içim parçalanıyor, adalet duygum zedeleniyor... 2012 seçimlerinde de aday olup kazanamazsa, 2014'te kapı kapı dolaşıp kendisi için oy isteyeceğim, "Yahu 8 yıldır kürsülerde can paralıyor şu Kemal Aytaç, hiç mi vicdanınız yok sizin a dostlar" diyeceğim.
ÇAG'ın içinde hiç bulunmadığım için, kendisini şahsen tanımam. Ama 2008 seçimlerinde, ÇAG broşürlerinin üzerine kendi internet sitesini yazdığını gördüğüm an notumu vermiş bulundum. O not, bu seçimlerde sonbahar renklerinin önünde uzaklara romantik ama kararlı bakışlar atan Kemal Aytaç fotoğrafıyla iyice perçinlendi. "Ben bu ittifak toplantılarına nezaketen katılıyorum zaten" dediği zaman bile o kadar perçinlenmemişti.
Bu arada hakikaten aklıma geldi şimdi, "Nezaketen katılıyorum" nedir ya hu? Şimdi bu, "Çağırdınız geldik, maksat farklı sesleri duyup bir açılım yakalamak, samimiyseniz bir orta yol buluruz..." demek midir, yoksa "Üzgünüm, madem siz benim adımda birleşmiyorsunuz ben de işi böyle yokuşa sürüyorum işte" demek midir? Aslında ben yakın zamana kadar ikinci ihtimali düşünmemiştim bile, o kadar iyi niyetli olabiliyorum yani. adaletbiz.com'da Sayın Aytaç'ın "Gelin hepiniz ÇAG'da birleşin" demecini okuyunca ancak düştü benim jeton. Daha farkında olmadığım ne kadar çok şeyin olduğunun bile farkında olmamak ne acı, insana kendini ne kadar cahil hissettiriyor...
Kaldı ki, kendisinin kürsüde tamamen HÜP'ü hedef almış olması da son derece antipatik bi görüntüydü. Tamam, orada herkesin amacı seçimi kazanmak, ama tek derdin koltuk meselesi olduğu bu kadar belli edilmez ki. Sayın Aytaç kendine bir rakip belirlemiş, diğer herkesi o rakibe karşı durmak adına kendi kanatları altına davet ediyor. Yani o konuşmada yönetime dair bir eleştiri yok, yapılacak edilecek yenilikler yok, hukuk sistemi yok, anca HÜP aslında neymiş n'apacakmış... Bu arada, Kemal Bey'in konuşmasını gerçekten çok dikkatle dinledim, ama aradan bir hafta geçti, benim "yok" dediğim şeyleri söylemiş de olabilir. Fakat bir tavır için önemli olan, hedefindeki insanların aklında nasıl kaldığıdır. O konuşma benim aklımda baştan aşağı bir HÜP karşı söylemi olarak kaldı, hakkında başka da hiçbir şey hatırlamıyorum. Gerçi o da bir şey, Muhittin Köylüoğlu'nun ne dediği hakkında o kadarcık da fikrim kalmadı mesela.
Ay Muhittin Köylüoğlu da neydi ama hakikaten ya... Kendisindeki tezcanlılığı ve heyecanlılığı samimiyetle takdir ediyorum, iki dakika sakin olsa çok daha anlaşılır ve hak verilir de olabilir. Fakat bu tarz bu üslup nedir üstadım... Gerçi Sayın Köylüoğlu ve Sayın Aytaç olmasa genel kurulumuz iyice renksiz geçecekti, cumartesimizi kendileri kurtardılar sağolsunlar.
Mustafa Kemal Abi'me gelince...
Gülsün Abla böyle durumlarda ilk konuşmacı olmanın iyi bir şey olduğunu söylüyor, fakat ben katılmıyorum. Bence bizim başkanın şanssızlığı, ilk konuşmacı olmasıydı. Diğer adaylar ne güzel beslendiler birbirlerinden, HÜP'çü Satılmış Şahin bile öncekilere cevap vermek bağlamında nasıl coşarak konuştu... Bizim öyle bir şansımız olmadı maalesef. Olabilseydi, başkanımızın konuşması oylar üzerinde düşündüğümüzden de fazla etkili olabilirdi.
Bizim KAV olarak 6000 oy alamamamızın iki büyük sebebi daha var. Birincisi, kürsüyü sağa sola saldırmak ve insanları korkutmak için kullanmıyor oluşumuz. Mustafa Kemal Abi'nin konuşması çok içerikli ve iyi hazırlanmış bir konuşmaydı. Mesela o metni Kemal Aytaç okusaydı, Hababam Sınıfı'nda bir öğretmen var ya çocukların gaza getirip Kurtuluş Savaşı'nı anlattırdıkları, aynen öyle bir hava oluşabilirdi. (Haha bu arada bu benzetmemi çok tuttum) Çünkü amaç o zaten, gaza gelip gaza getirmek, kitleleri sürükleyip kendini "lider" hissetmek, falan filan. Ama bizde hiçkimsenin öyle bir egosu yok ki. Özellikle Kemal Aytaç ve Muammer Aydın hep "kendi adlarına" takılır ve başkanlık iddiasından hiç kopamazlarken, KAV Mustafa Kemal Abi'nin kapısında yattı resmen "Allahını seversen bi aday ol" diye. KAV böyle bir ekipken, "Coşuyor muyuz gençler" tarzı konuşmacılık diye bir şey olabilir mi? KAV bu kadar "koltukçu" ve nezaketten uzak olmamalı.
Ama Mustafa Kemal Abi'nin heyecanı da çok fazla belliydi öte yandan, bunu bir köşeye not edelim.
Diğer büyük sebep, insanların demokrasiyi belli siyasi argümanların tekelinden ayrı düşünememeleridir. Demokrasi bir "üst" kavramdır, siyasetlerin üzerindedir ve demokrat olan birinin bir siyasete ağırlık vermesi diye bir şey olamaz. Her -izm kendisi dışındakine çamur atarak var olur, belki de bu yüzden kelime "demokrasizm" değildir.
KAV kendini hiçbir tarafa angaje etmedi, çünkü keskin ayrımların demokrasi kavramına aykırı olacağını düşündü. Haklıdır, doğrudur, fakat böyle bir algı şu an zamanının çok ötesinde. Ulusalcılar, Pennysylvania'cılar, solcular sağcılar tekmili birden "demokrat" bu ülkede, ama herkesin söz söyleme özgürlüğü ancak kendi siyasi fikrinin egemenliğinde mümkün...
KAV bu saçmasapan algının tamamen dışında olduğu için kaybetti ve yine bu sebeple kaybetmeye devam edecektir. Çünkü İstanbul Barosu, demokrasi algısına ancak "Mustafa Kemal demiyorsan konuşmayalım arkadaşım" diyecek kadar hakim. Sözkonusu 26bin insanın 10küsür biri, sadece bu isme oy verdi. Kalanların da bir kısmı, yine demokrasiden bahseden ama mesela -bunu tamamen atıyorum, ilgili bir beyanları olduğundan değil yani- eşcinselleri "hasta bunlar" diye tecrit edebilecek bir zihniyete oy verdi. Diğer bir kısmı, "Gelin hepiniz benim adaylığımda birleşin" diyebilen birine oy verdi, ki bunlar bir de "baronun solcusu, demokratı, çağdaşı" olma iddiasında olanlardı.
Bu insanlardan mı bize oy gelecek? Biraz gerçekçi olalım.
*
Genel kurul faslını bu şekilde kapatıyorum nihayet. Pazartesiden beri koridorlarda paylaşacak şeyler tabii ki oldu, fakat artık valiz hazırlamalıyım. Uyumamış olursam daha Radikal'in yebni hali hakkında atıp tutacağım...
Sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
baro seçimleri 2010,
demokrasi,
istanbul barosu,
katılımcı avukatlar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)