Bugün bir avukat olarak mesleki tatmin yaşadığım nadir günlerden birindeyim. Aslında cezacı olsam bu tatmini çok daha sık yaşayabileceğimi biliyorum ama mesleğe öyle başlamadım, devamı da öyle gelmedi. Ama inanın, hukukçuluk da hiç fena değil. Yeter ki siz bir yola baş koyun.
Önce sabah başıma gelenden bahsedeyim.
Bir süredir Kartal'a gitmem gerekirken bunu hep erteliyordum. Çünkü oradan hoşlanmıyorum. Bugündü yarındı derken, bu sabah artık düştüm yola. Twitter'da hayıflandım biraz, "Kartal neresi yeaa" gibilerinden. Bir arkadaşım aradı bunun üzerine, o da oradaymış, çayını içeyimmiş.
Arkadaş hukukçu değil, hayırdır dedim, ne işin var? Tanık filandır diye düşünüyorum. Değilmiş, şikayetçi olduğu dosyanın duruşmasına gelmiş. Ben olayı bilmiyordum, anlattı, çok da can sıkıcı gerçekten. E neden kimse yok yanında dedim, avukatı yokmuş, ailesine de anlatmamış. "Bırak allaşkına ya bir de ailemle mi uğraşaydım" dedi. Haklı çocuk.
Duruşmana ben gireyim madem dedim, çünkü ruh halini tahmin edebiliyorum. Bana iş davası filan dese, ben de duruşma beklerken hiç olmazsa gidip kendi işime bakacağım çünkü o dava her durumda hallolur. Fakat olay biraz netameliydi, arkadaş da belli ki gergin, yalnız bırakmak istemedim. Neyse biz girdik duruşmaya, öncesinde o kadar geyik filan yapan eleman tir tir titriyor! Bir de ben bunun ağzını şimdiye kadar hiç kapalı görmedim, bir insan sürekli mi gülümser? Bu öyle bir tip. Tabii gergin görünce iyice üzülüyorsun.
Duruşmadan çıktık, bu bir sarılıyor, bırakıp bir daha sarılıyor. "Ne yapayım senin için, rakı mı ısmarlayayım, bir şey yapayım" dedi. "Rakı iyi fikir" dedim.
Döndüm geldim işime.
Hani bizim bir seçim meselesi var ya, TEB sağolsun yaptırmamak için bayağı uğraşıyordu. Şurada anlatmıştım: http://koridorda.blogspot.com/2013/09/cunku-birlik-meslek-icin-degil-meslek.html
Size bahsetmemiştim ama sonradan, eczacıların içinden de birtakım sesler çıktı. Şimdi onu anlatmayayım ama kişisel görüşüm, TEB'in İstanbul'a ait kayıtlarla oynamasına karşı birlik olunması gerekirken gelen bu hareketin pek tekin olmadığı yönünde. Neyse hakim o itiraza itibar etmedi zaten, sonra anlatırım onu da. Şimdi kuyuya taş atmayalım.
Netice olarak, Şişli İlçe Seçim Kurulu, üyelerimizin TEB tarafından silinmesini yerinde görmeyerek yaklaşık 1800 kişinin tekrar eklenmesine karar verdi.
Seçimler 5-6 Ekim'de yapılacak.
Bunun için gerçekten çok çalıştık. Ankara seferimi anlatmıştım, günübirlik diye gidip dört gün kaldığım. Orada gördüğüm misafirperverliğin detayına girmedim, bunun için seçimin geçmesini bekliyorum. Ama onun dışında, 70/240, sürekli çalışıldı. İtirazlar, dilekçeler, araştırmalar geliştirmeler, toplantılar, kavgalar gürültüler, olaylar olaylar. Evimizi özledik ayol.
Şaka maka, gidip kayıt silenlere veya silinmiş kayıtlara itibar edenlere oy verene ağır ithamlarla giderim. Ay Allah'ım sen erken sevindirmiş olma.
bir avukatın günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir avukatın günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Ekim 2013 Salı
Bir avukat, akınlarda çocuklar gibi şendik
28 Mart 2013 Perşembe
Tahliye ettiremediğim olmadı, yalan yok.
Geçenlerde, "Anadiliniz İstanbul Türkçesi olursa lütfen, teşekkürler." diyerek, aksanı yüzünden aşağılanan çocuktan bahsetmiştim. Çocuk, ağır ceza mahkemesinde "yapmamışam" diye ifade verdiği için başkan tarafından küçük görülmüş ve aksanı duruşma zaptına geçirilmişti.
O celsede, çocuğun tutukluluk halinin devamına karar verildi. Ben de buna süresi içinde bir üst mahkeme nezdinde itiraz ettim.
Bugün duruşmadan önce dosyaya tekrar baktım, itirazım kabul edilmiş, çocuk celse arasında tahliye olmuş.
Duruşmaya Sezer'le girmeyi planlıyorduk, fakat tahliye kararı üzerin buna gerek kalmadı, yalnız girdim. Bu sefer başkan, bırak laf etmeyi, yüzüme bile bakmadı - ki bakmasın da zaten.
Buradan çıkan sonuç:
1. Demek ki tutukluluğa itiraz dilekçesi de işe yarayabiliyormuş. (Dilekçemi yer yer "Daha neler Göksun" diyerekten elden geçiren Sezer'e ayrıca teşekkürler.)
2. An itibariyle tahliye başarım yüzde yüz - çünkü bu yaptığım ilk tutukluluk itirazıydı ahahaha
Bir de şu uyarıyı yapmak isterim; olur da duruşmada size destek olması için İstanbul Barosu'ndan yardım isterseniz, pek sonuç beklemeyin. Ben hem Avukat Hakları'na hem de Çocuk Hakları'na gözlemci talebi gönderdim, dilekçem Avukat Hakları üzerinden işleme konmuş, yönetim kurulu benim bu duruşmaya birini göndermeye karar vermiş. Fakat gelen giden olmadı. Gerçi gelmesine karar verilen meslektaş duruşmadan sonra "kusura bakmayın yetişemedim" diye aradı ama, o duruşma çok çetin geçebilirdi ve ben yalnız olabilirdim.
Bir de şimdi bunu yazarken jeton düştü, meslektaş beni neden sabit telefondan aradı ki? Belki şarjı bitmiştir, "Hala adliyede misiniz?" diye sordu çünkü. Evet ama çıkıyorum dedim.
Neyse bu da böyle güzel bir anı. Bugün çok mutluyum :)
O celsede, çocuğun tutukluluk halinin devamına karar verildi. Ben de buna süresi içinde bir üst mahkeme nezdinde itiraz ettim.
Bugün duruşmadan önce dosyaya tekrar baktım, itirazım kabul edilmiş, çocuk celse arasında tahliye olmuş.
Duruşmaya Sezer'le girmeyi planlıyorduk, fakat tahliye kararı üzerin buna gerek kalmadı, yalnız girdim. Bu sefer başkan, bırak laf etmeyi, yüzüme bile bakmadı - ki bakmasın da zaten.
Buradan çıkan sonuç:
1. Demek ki tutukluluğa itiraz dilekçesi de işe yarayabiliyormuş. (Dilekçemi yer yer "Daha neler Göksun" diyerekten elden geçiren Sezer'e ayrıca teşekkürler.)
2. An itibariyle tahliye başarım yüzde yüz - çünkü bu yaptığım ilk tutukluluk itirazıydı ahahaha
Bir de şu uyarıyı yapmak isterim; olur da duruşmada size destek olması için İstanbul Barosu'ndan yardım isterseniz, pek sonuç beklemeyin. Ben hem Avukat Hakları'na hem de Çocuk Hakları'na gözlemci talebi gönderdim, dilekçem Avukat Hakları üzerinden işleme konmuş, yönetim kurulu benim bu duruşmaya birini göndermeye karar vermiş. Fakat gelen giden olmadı. Gerçi gelmesine karar verilen meslektaş duruşmadan sonra "kusura bakmayın yetişemedim" diye aradı ama, o duruşma çok çetin geçebilirdi ve ben yalnız olabilirdim.
Bir de şimdi bunu yazarken jeton düştü, meslektaş beni neden sabit telefondan aradı ki? Belki şarjı bitmiştir, "Hala adliyede misiniz?" diye sordu çünkü. Evet ama çıkıyorum dedim.
Neyse bu da böyle güzel bir anı. Bugün çok mutluyum :)
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
cmk,
çocuk mahkemeleri,
istanbul barosu
28 Şubat 2013 Perşembe
"Sosyal Bilimler Fakültesi Hukuk Anabilim Dalı"
Selam,
Aslında bugün, sabah askeri mahkemedeki hallerimi anlatmaya niyetliydim. Yolu düşmüş arkadaşlar bilirler, Selimiye'de gördüğümüz davranışın düzgünlüğü hiçbir yerde yok. İnanmıyorsunuz biliyorum ama vallahi yok.
Sonracığıma, Anadolu Adliyesi'nden gelen basın açıklamasını okudum, bunun geyiğini yapayım dedim. Çünkü o açıklamayla ancak geyik yapılır. Fakat bu konuya girmekten vazgeçiyorum; üzerine yeni bir şey söylenemeyecek kadar kalıplaşmış eleştiri unsurlarını tekrar sıralamanın alemi yok. Sıkıldım anlayacağınız.
Fakaaat, öyle bir haber gördüm ki, bunu aktarmam lazım.
Hatırlar mısınız bilemiyorum, bir ara hukuk fakülteleri beş yıla çıkıyordu. Ben şahsen bunu mantıklı bulmuştum, hatta o +1 yılın en azından belli bir oranda "adliyede geçmesi" gerektiğini düşünüyordum. Çünkü fakülteden çıkıp adliyeye düştüğümüzde gerçekten acınacak durumda oluyoruz. Onu bırakın, kimi okullarda bazı temel dersler yerine başka dersler okutuluyor, çünkü hepsine zaman yok. Roma hukukunun, hiç sevmesem de icra iflasın okutulmadığı hukuk fakültesi mi olur allaşkına? Yap beş sene, eksiğin kalmasın.
Bu arada yeri gelmişken, lütfen kusura bakmayın ama, Roma hukuksuz hukuk fakültesi de hiç kendini nimetten saymasın.
Derken, "Maraş'tan bir haber geldi... Dediler ki Meyrik öldü..."
Maraş dediğim Milliyet gazetesi, Meyrik de bizim hukuk aslında.
Şöyle ki arkadaşlar, hukuk fakültesi bırakın beşe çıkması, üçe iniyormuş. Üç senede ne anlatacaklar bilmiyorum. Fakat şöyle şeyler olabilir:
- Avukat savcı hakim ilişkisinde temel kurallar: Hiyerarşiye giriş.
- Savcılar ve hakimler için kraldan çok kralcı olma yöntemleri
- Avukatlar için adliye girişinde x-ray'e koyulmaya uygun çanta modelleri
- Savunma hakkının temel esasları I (Hakkın kapsamı olarak savcının ve hakimin takdir yetkisi)
- Savunma hakkının temel esasları II (Hakimin takdir yetkisinin kapsamı olarak devlet başkanının iradesi)
- Terörist teşhis yöntemleri
- Özellikle büyük çaplı hukuk davalarında bilirkişinin anlam ve önemi.
- Hukukun kaynağı olarak lafzi ve demogojik yorum
- Hakim ve savcılar için temel bilgisayar bilgisi: Ctrl+c ve ctrl+v ile gerekçeli karar yazdırmak.
İşte bitti gitti. Altı üstü dokuz ders. Ben ki İstanbul Hukuk'taki son dönemimde 11 ders almış insanım, 9 ders 3 senede evleviyetle alınır - yalnız bu mezunlar muhtemelen "evleviyet" kavramını de bilmez, o ayrı.
Benim kişisel hayalim, bu konuda en başından beri acımasızdım yeni olmadım, hukuk fakültesine öyle "gelişigüzel" girilmemesi yönünde. İnsanların hayatlarıyla oynuyorsunuz, "hak" kavramı üzerinde kafa yorup işinizin "mecburiyeti" olarak siyaset yapıyorsunuz. Bir hukukçunun asıl uğraşı hakkın korunması bağlamında insanlık onurudur; siz aslında bununla iştigal ediyorsunuz. Ama neden, istediğiniz ya da bu derinliği anladığınızdan mı, hayır. Puanınız yettiğinden, aileniz istediğinden, hoşlandığınız çocuk oraya gittiğinden, şundan bundan. Ya da belki sırf hukuk fakültesini havalı bulduğunuzdan. Aferin tebrikler. Sonra böyle oluyor işte.
Hukuk dediğin fakülteye, önce gider temel bilimlerde 1-2 sene takılır bilimsel bir "algı" edinirsin, sonra girersin. Dünyadan haberin olur, neyin neden önemli olduğunu kavrayacak hale gelirsin, sonra sana ver ederler hak kavramını, hukuk teorilerini, temel medeni hukuk bilgilerini. Artık oradan alır yürürsün, borçlarıydı cezasıydı.
Ya allaşkına, siz hukuktaki siyaseti gerçekten sadece "kamu hukukunda" mı görüyorsunuz? Özel hukuku kim yaratıyor, o normlar gökten zembille mi indi? Gerçek ya da tüzel kişilerin, şirketlerin, eşlerin ve çocukların uymaları gereken kurallar, devletin hukuk politikasıyla ilgili değil mi? Bu politikayı cezada tespit etmek zor değil, çünkü her şey zaten ortada. Ama Borçlar Kanunu hükümlerinin nasıl bir zihniyetle geldiği sizi hiç mi ilgilendirmiyor? Sendikalar Kanunu'nu devlet baskıcı bir kafayla değiştirdi de Ticaret Kanunu'nu değiştiren kafa acayip eşitlikçi, son derece adil, feci sosyal bir kafa mı?
Bunları sorgulamıyor olamazsınız ya yapmayın.
Gerçi sen ben sonuz zaten. Koca koca dersleri dört yılda bitirmeye boş yer kasmışız, bak meğersem üç yılda olup bitebiliyormuş bu işler. Yarın bir gün bir "sosyal bilimler fakültesi" kurup şimdiki tüm sosyal bilim fakültelerini de anabilim dalı yapar bunlar.
Hani saçınız biraz fazla kesildiğinde üzülürseniz "Aman canım kökü sende nasıl olsa" denir ya. İşte mesleğin kökü artık bizde filan değil arkadaşlar. Kimsede değil, çünkü öyle bir kök kalmadı.
Çanta aratmayarak, duruşmada ayağa kalkmayarak, İstiklal'de cübbeli yürüyüşe katılarak filan, kusura bakmayın da mastürbasyondan başka bir şey yapmıyoruz.
Sevgiler,
Göksun.
Aslında bugün, sabah askeri mahkemedeki hallerimi anlatmaya niyetliydim. Yolu düşmüş arkadaşlar bilirler, Selimiye'de gördüğümüz davranışın düzgünlüğü hiçbir yerde yok. İnanmıyorsunuz biliyorum ama vallahi yok.
Sonracığıma, Anadolu Adliyesi'nden gelen basın açıklamasını okudum, bunun geyiğini yapayım dedim. Çünkü o açıklamayla ancak geyik yapılır. Fakat bu konuya girmekten vazgeçiyorum; üzerine yeni bir şey söylenemeyecek kadar kalıplaşmış eleştiri unsurlarını tekrar sıralamanın alemi yok. Sıkıldım anlayacağınız.
Fakaaat, öyle bir haber gördüm ki, bunu aktarmam lazım.
Hatırlar mısınız bilemiyorum, bir ara hukuk fakülteleri beş yıla çıkıyordu. Ben şahsen bunu mantıklı bulmuştum, hatta o +1 yılın en azından belli bir oranda "adliyede geçmesi" gerektiğini düşünüyordum. Çünkü fakülteden çıkıp adliyeye düştüğümüzde gerçekten acınacak durumda oluyoruz. Onu bırakın, kimi okullarda bazı temel dersler yerine başka dersler okutuluyor, çünkü hepsine zaman yok. Roma hukukunun, hiç sevmesem de icra iflasın okutulmadığı hukuk fakültesi mi olur allaşkına? Yap beş sene, eksiğin kalmasın.
Bu arada yeri gelmişken, lütfen kusura bakmayın ama, Roma hukuksuz hukuk fakültesi de hiç kendini nimetten saymasın.
Derken, "Maraş'tan bir haber geldi... Dediler ki Meyrik öldü..."
Maraş dediğim Milliyet gazetesi, Meyrik de bizim hukuk aslında.
Şöyle ki arkadaşlar, hukuk fakültesi bırakın beşe çıkması, üçe iniyormuş. Üç senede ne anlatacaklar bilmiyorum. Fakat şöyle şeyler olabilir:
- Avukat savcı hakim ilişkisinde temel kurallar: Hiyerarşiye giriş.
- Savcılar ve hakimler için kraldan çok kralcı olma yöntemleri
- Avukatlar için adliye girişinde x-ray'e koyulmaya uygun çanta modelleri
- Savunma hakkının temel esasları I (Hakkın kapsamı olarak savcının ve hakimin takdir yetkisi)
- Savunma hakkının temel esasları II (Hakimin takdir yetkisinin kapsamı olarak devlet başkanının iradesi)
- Terörist teşhis yöntemleri
- Özellikle büyük çaplı hukuk davalarında bilirkişinin anlam ve önemi.
- Hukukun kaynağı olarak lafzi ve demogojik yorum
- Hakim ve savcılar için temel bilgisayar bilgisi: Ctrl+c ve ctrl+v ile gerekçeli karar yazdırmak.
İşte bitti gitti. Altı üstü dokuz ders. Ben ki İstanbul Hukuk'taki son dönemimde 11 ders almış insanım, 9 ders 3 senede evleviyetle alınır - yalnız bu mezunlar muhtemelen "evleviyet" kavramını de bilmez, o ayrı.
Benim kişisel hayalim, bu konuda en başından beri acımasızdım yeni olmadım, hukuk fakültesine öyle "gelişigüzel" girilmemesi yönünde. İnsanların hayatlarıyla oynuyorsunuz, "hak" kavramı üzerinde kafa yorup işinizin "mecburiyeti" olarak siyaset yapıyorsunuz. Bir hukukçunun asıl uğraşı hakkın korunması bağlamında insanlık onurudur; siz aslında bununla iştigal ediyorsunuz. Ama neden, istediğiniz ya da bu derinliği anladığınızdan mı, hayır. Puanınız yettiğinden, aileniz istediğinden, hoşlandığınız çocuk oraya gittiğinden, şundan bundan. Ya da belki sırf hukuk fakültesini havalı bulduğunuzdan. Aferin tebrikler. Sonra böyle oluyor işte.
Hukuk dediğin fakülteye, önce gider temel bilimlerde 1-2 sene takılır bilimsel bir "algı" edinirsin, sonra girersin. Dünyadan haberin olur, neyin neden önemli olduğunu kavrayacak hale gelirsin, sonra sana ver ederler hak kavramını, hukuk teorilerini, temel medeni hukuk bilgilerini. Artık oradan alır yürürsün, borçlarıydı cezasıydı.
Ya allaşkına, siz hukuktaki siyaseti gerçekten sadece "kamu hukukunda" mı görüyorsunuz? Özel hukuku kim yaratıyor, o normlar gökten zembille mi indi? Gerçek ya da tüzel kişilerin, şirketlerin, eşlerin ve çocukların uymaları gereken kurallar, devletin hukuk politikasıyla ilgili değil mi? Bu politikayı cezada tespit etmek zor değil, çünkü her şey zaten ortada. Ama Borçlar Kanunu hükümlerinin nasıl bir zihniyetle geldiği sizi hiç mi ilgilendirmiyor? Sendikalar Kanunu'nu devlet baskıcı bir kafayla değiştirdi de Ticaret Kanunu'nu değiştiren kafa acayip eşitlikçi, son derece adil, feci sosyal bir kafa mı?
Bunları sorgulamıyor olamazsınız ya yapmayın.
Gerçi sen ben sonuz zaten. Koca koca dersleri dört yılda bitirmeye boş yer kasmışız, bak meğersem üç yılda olup bitebiliyormuş bu işler. Yarın bir gün bir "sosyal bilimler fakültesi" kurup şimdiki tüm sosyal bilim fakültelerini de anabilim dalı yapar bunlar.
Hani saçınız biraz fazla kesildiğinde üzülürseniz "Aman canım kökü sende nasıl olsa" denir ya. İşte mesleğin kökü artık bizde filan değil arkadaşlar. Kimsede değil, çünkü öyle bir kök kalmadı.
Çanta aratmayarak, duruşmada ayağa kalkmayarak, İstiklal'de cübbeli yürüyüşe katılarak filan, kusura bakmayın da mastürbasyondan başka bir şey yapmıyoruz.
Sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
anadilde savunma,
anadolu adliyesi,
avukatın aranması,
bir avukatın günlüğü,
hak kuramı,
hukuk fakültesi,
insan hakları,
savunma özgürlüğü,
yeni hukuk fakülteleri
19 Şubat 2013 Salı
Anadiliniz İstanbul Türkçesi olursa lütfen, teşekkürler.
Hangi mahkeme olduğunu söylemeyeceğim, çünkü İstanbul'daki çocuk mahkemelerini bilenlerin aynı hakimi anlayıp anlamayacağını merak ediyorum.
Çocuk ağır'lardan birindeyim. Suça sürüklenen çocuk müdafii olarak atandım.
Geldi çocuk, daha ağzından çıkan ilk cümle: "Efendim dosyaya bakın, ben yapmamışam."
Sen misin yapmamışam diyen... Başkan bu lafı söyleyip durmaya başladı, yapmamışam demek hakir görülecek bir şeymiş gibi. Sonra katibe dönüp dedi ki: "yapmamışam dediğini aynen yaz, hatta onun altını çiz, belli olsun."
Savcı bile şaşırdı, "Sayın Başkan onu yazmasak, önem atfediyor gibi görünmeyelim" dedi. Başkan katibe "Böyle şeyler önemlidir, sen çiz altını çiz..." diyor hala.
Ben de kalktım, "Sayın başkan öğrenmek için soruyorum, buna atfedilen önem nedir" dedim. Sen misin diyen. Bir azar bir fırça... Nasıl sorarmışım, sorguya nasıl müdahale edermişim, bana söz verilince konuşacakmışım. Ben böyle zamanlarda enteresan bir şekilde sakin kalıyorum; yine sakin sakin "Bu müdahale değil, yaptığınızın nedenini sordum" gibi bir şeyler dedim. Bu yine bağırdı. Ben de "tamam söz verilince sorayım o zaman" diye oturdum yerime.
Neyse, çocuk anlattı, ama bir-iki yere müdahale etmem gerektiğini düşündüm. İfade bozukluğundan dolayı, çocuk kast etmediği şeyleri söylemiş gibi görünsün istemedin. Sıramı beklemeye devam ettim, çünkü kendimi biliyorum, bir şey desem ve yine adam bağırsa, sinirden oturur ağlarım. Ben sinirlenince ağlayan biriyim bu arada, bu konuda da söyleyeceklerim var birazdan.
Savcı çocuğun tahliyesini istedi, sıra bana geldi nihayet. Yanlış anlaşılabilecek bir yeri söyledim, "Hayır o öyle değil efendim, gayet doğru anlaşılıyor" diye reddetti bu kez. "Bir iki yer daha var, lütfen zaptın üst sayfasına gelebilir miyiz, ekranda göstereyim" dedim. Zapta yazılanı aynen geçiriyorum:
"SSÇ'nin müdafiinin huzurunda sorgusu yapıldığından müdafii tekrar ifadesine bakmak istediğini bildirmiş ise de ifadesini oturum arasında inceleyebileceğine..."
Buyrun. Hem çocuğu aksanından dolayı ayırdık, hem de müdafiinin sözlü savunmasını engelledik.
Bir de üstelik tahliye talebini de reddetti.
Dışarı çıkana kadar sakin durdum ama kapıdan çıkar çıkmaz sinirden ağlamaya başladım - kusura bakmayın biliyorum bu insanlığın gözünde affedilemez bir zayıflık ama ne yapayım, ben de böyle biri oldum işte. Siz de bir acayipsiniz, sinirimizi başkasından çıkarınca kaltak, kendi kendimize ağlayınca yazık oluyoruz.
Kapının önündeki avukat beylerden biri, hemen CMK servisini arayıp başkanın davranışını bildirdi. Gelen cevap: "O başkandan çok fazla şikayet var ama hepsi sözlü, yazılı ulaşmış bir şey yok."
Beyefendinin davranışını daha önce duruşmasına girmiş olan herkes biliyor, ama kimsenin sesini çıkardığı yok maşallah.
Tamam sinirlenince kavga etmek yerine anlamsızca sakin durup sonra kendi kendime ağlıyor olabilirim. Ama neyse ki, şikayetini ve hakimin reddi talebini yazılı olarak verebilecek biriyim. Duruşmada kavga edip sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etmektense, pratik sonucu olur ya da olmaz o ayrı konu ama, daha mantıklı bir tavır bence bu.
Ya adamdan herkes şikayetçi ama bir Allah kulu da iki satır yazı yazmamış, inanamıyorum, şaka mısınız ya?
İtirazdan ayrı olarak, mahkemeye sunacağım dilekçede hem tutukluluğa itiraz edip hem de duruşmada olan biteni anlatayım, bir de üzerine hakimin reddini isteyeyim diyorum. Daha önce iki milyon kere söyledim, anadilde savunma hakkı diye bir kavramına ihtiyaç duyulması bile bence ayıpken, bu hakim kalkmış aksana şiveye takıyor. Yine aynı noktadan hareket edersek, SSÇ kalkıp Kürtçe savunma yapsa o savunmayı paşalar gibi almak zorundayken, "yapmamışam" denmesine anlam yüklemek nedir?
Hukuk, adalet, hak, yargılama, savunma hakkı, terbiye bunun neresinde?
Çok sinirliyim çok. Dün zaten bu işi yapamayacağıma yani avukatlıktan para kazanabilen biri olamayacağıma ikna olmuştum, bugün hepten oldum. Amma velakin, memleketin adliyesine gitsen ayrı, akademisine girsen ayrı acayip. Hiçbir şeyi gerçekten bilmiyorum, hiç ama.
Ben harbiden bir yer bulup gideyim ya, Avrupa'nın Mc Donald's'ında kasiyer olsam vallahi bundan iyi.
Esenlikler
Göksun.
Çocuk ağır'lardan birindeyim. Suça sürüklenen çocuk müdafii olarak atandım.
Geldi çocuk, daha ağzından çıkan ilk cümle: "Efendim dosyaya bakın, ben yapmamışam."
Sen misin yapmamışam diyen... Başkan bu lafı söyleyip durmaya başladı, yapmamışam demek hakir görülecek bir şeymiş gibi. Sonra katibe dönüp dedi ki: "yapmamışam dediğini aynen yaz, hatta onun altını çiz, belli olsun."
Savcı bile şaşırdı, "Sayın Başkan onu yazmasak, önem atfediyor gibi görünmeyelim" dedi. Başkan katibe "Böyle şeyler önemlidir, sen çiz altını çiz..." diyor hala.
Ben de kalktım, "Sayın başkan öğrenmek için soruyorum, buna atfedilen önem nedir" dedim. Sen misin diyen. Bir azar bir fırça... Nasıl sorarmışım, sorguya nasıl müdahale edermişim, bana söz verilince konuşacakmışım. Ben böyle zamanlarda enteresan bir şekilde sakin kalıyorum; yine sakin sakin "Bu müdahale değil, yaptığınızın nedenini sordum" gibi bir şeyler dedim. Bu yine bağırdı. Ben de "tamam söz verilince sorayım o zaman" diye oturdum yerime.
Neyse, çocuk anlattı, ama bir-iki yere müdahale etmem gerektiğini düşündüm. İfade bozukluğundan dolayı, çocuk kast etmediği şeyleri söylemiş gibi görünsün istemedin. Sıramı beklemeye devam ettim, çünkü kendimi biliyorum, bir şey desem ve yine adam bağırsa, sinirden oturur ağlarım. Ben sinirlenince ağlayan biriyim bu arada, bu konuda da söyleyeceklerim var birazdan.
Savcı çocuğun tahliyesini istedi, sıra bana geldi nihayet. Yanlış anlaşılabilecek bir yeri söyledim, "Hayır o öyle değil efendim, gayet doğru anlaşılıyor" diye reddetti bu kez. "Bir iki yer daha var, lütfen zaptın üst sayfasına gelebilir miyiz, ekranda göstereyim" dedim. Zapta yazılanı aynen geçiriyorum:
"SSÇ'nin müdafiinin huzurunda sorgusu yapıldığından müdafii tekrar ifadesine bakmak istediğini bildirmiş ise de ifadesini oturum arasında inceleyebileceğine..."
Buyrun. Hem çocuğu aksanından dolayı ayırdık, hem de müdafiinin sözlü savunmasını engelledik.
Bir de üstelik tahliye talebini de reddetti.
Dışarı çıkana kadar sakin durdum ama kapıdan çıkar çıkmaz sinirden ağlamaya başladım - kusura bakmayın biliyorum bu insanlığın gözünde affedilemez bir zayıflık ama ne yapayım, ben de böyle biri oldum işte. Siz de bir acayipsiniz, sinirimizi başkasından çıkarınca kaltak, kendi kendimize ağlayınca yazık oluyoruz.
Kapının önündeki avukat beylerden biri, hemen CMK servisini arayıp başkanın davranışını bildirdi. Gelen cevap: "O başkandan çok fazla şikayet var ama hepsi sözlü, yazılı ulaşmış bir şey yok."
Beyefendinin davranışını daha önce duruşmasına girmiş olan herkes biliyor, ama kimsenin sesini çıkardığı yok maşallah.
Tamam sinirlenince kavga etmek yerine anlamsızca sakin durup sonra kendi kendime ağlıyor olabilirim. Ama neyse ki, şikayetini ve hakimin reddi talebini yazılı olarak verebilecek biriyim. Duruşmada kavga edip sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etmektense, pratik sonucu olur ya da olmaz o ayrı konu ama, daha mantıklı bir tavır bence bu.
Ya adamdan herkes şikayetçi ama bir Allah kulu da iki satır yazı yazmamış, inanamıyorum, şaka mısınız ya?
İtirazdan ayrı olarak, mahkemeye sunacağım dilekçede hem tutukluluğa itiraz edip hem de duruşmada olan biteni anlatayım, bir de üzerine hakimin reddini isteyeyim diyorum. Daha önce iki milyon kere söyledim, anadilde savunma hakkı diye bir kavramına ihtiyaç duyulması bile bence ayıpken, bu hakim kalkmış aksana şiveye takıyor. Yine aynı noktadan hareket edersek, SSÇ kalkıp Kürtçe savunma yapsa o savunmayı paşalar gibi almak zorundayken, "yapmamışam" denmesine anlam yüklemek nedir?
Hukuk, adalet, hak, yargılama, savunma hakkı, terbiye bunun neresinde?
Çok sinirliyim çok. Dün zaten bu işi yapamayacağıma yani avukatlıktan para kazanabilen biri olamayacağıma ikna olmuştum, bugün hepten oldum. Amma velakin, memleketin adliyesine gitsen ayrı, akademisine girsen ayrı acayip. Hiçbir şeyi gerçekten bilmiyorum, hiç ama.
Ben harbiden bir yer bulup gideyim ya, Avrupa'nın Mc Donald's'ında kasiyer olsam vallahi bundan iyi.
Esenlikler
Göksun.
Etiketler:
anadilde savunma,
bir avukatın günlüğü,
cmk
12 Şubat 2013 Salı
Adliye koridorlarında sakil bir duruş.
Hohooovvv yüzyıllar sonra yeniden Bakırköy Adliyesi'ndeydim.
CMK duruşmaları sağolsun ara sıra Paşakapısı'na gidiyordum yine, ama büyük bir adliyede duruşmaya girmeyeli çok oldu. (son iki Pınar Selek duruşması hariç.) Bakırköy'e en son mayıs gibi gitmiştim sanırım, ama duruşmaya en son ne zaman girdiğimi kesinlikle hatırlamıyorum. Bu avukatlık kimliğini alacaklar yakında benden zaten.
Bakırköy sürecim, te daha dün akşamdan başladı. Duruşma saati 09.25 tamam mı, "acaba nasıl gitsem" diye düşünmeye dün öğleden sonradan başlamıştım ben. Deniz otobüsüyle mi gitsem, saat 08.20'deymiş, yoksa metrobüsle daha mı kısa sürer, ama metrobüse de evden yürüme mesafesi var, ama deniz otobüsünün de iskeleden dolmuşa yürümesi var, ama metrobüsün beklemesi var, ama oooof. Kendimden içim şişti gece gece. En son Sezer'e mesaj attım hangisini seçeyim diye, deniz otobüsü diyince tamam dedim.
Adliyeye gidince kendimi öyle "yabancı" hissettim ki bunun tarifi yok. Ben orayı zaten açıldığı günden beri sevmem ama, bu seferki yabancılığım bambaşkaydı. Adliyede kendimi ilk defa "sakil" hissettim - evet uygun kelime bu. Tam olarak emanet duruyormuşum gibi geldim kendime. Üstüm başımdan ilk defa memnun olmadım - ki her gün giydiğim şeyler, siz Türkler nasıl diyor, "smart casual." Masabaşına alışınca kalabalık adliye ateşten gömlek imiş.
Neyse gittim cübbemi aldım, salonumu buldum, saat tam 09.25. Ve fakat, daha ilk duruşma görülürken, ben 19. sıradayım. Oh la la. Gittim geldim çay içtim, arkadaş hala aynı duruşma görülüyor.
Çayı neden "gidip" içtim, çünkü Bakırköy'de çaycı dolaşmıyor. Sadece hakim-savcılara servis yapıyorlar. Gerçi bunu kimseye sormadım, ama normalde adliye dediğin nasıl bir yerdir, çaycı "çaylaaarrr" diye dolaşır, sen de alır içersin. Burada öyle değil işte. Bir kere çaycı yok, cool ve asortik garsonlar var. Onlar da "oda servisi" şeklinde çalışıyorlar.
Bu Bakırköy ilk açıldığında biz gayet normal cam bardakta çay içiyorduk. Sonra onlar gitti, karton bardaklar geldi. Sonra bugün, "bir bardak daha alabilir miyim, sıcaktan tutamıyorum" dedim, adam bana demesin mi "Avukat Hanım fazla bardağım yok veremiyorum, beş kuruşluk bardağı hesap ediyoruz kusura bakmayın." Vallahi böyle dedi ya. "Ama isterseniz altına tabak vereyim" diye o köpük tabaklardan verdi, onunla dolaştım. Biz cam bardak derdindeyiz ama verilecek fazladan bir karton bardak bile yok.
Gittiğim mahkeme, yedinci bloktaydı. Yedi ve bir, en dar, en gıcık bloklar. Erkekler tuvaletinin yanından geçerek salonuma gittim. Allahtan kokmuyordu, fakat günün ilerleyen saatlerinde durum nasıl olmuştur bilemiyorum. İş yaptığınız kalemin duvarının öbür tarafında insanların hacet giderdiğini bilmek enteresan.
Baktım, daha on'lu sıralara bile gelinmemiş. Bu arada şunu anlatmayı unuttum, benim adliyelere gidişimi kollayan vatandaş kitlesi yine oradaydı. Nasıl bir suratım - suretim varsa artık, ben ne zaman hangi adliyeye gitsem vatandaş sorusunu sormak için beni bulur. Bu hep böyle olmuştur. Ankara, Antep, İzmir, İstanbul, Bursa, hiç fark etmez. Yine bir vatandaşa cevap verdik hamdolsun.
Aynı surat ve suret, yan yana duruşma beklediğim avukat hanımın beni pek sevmesine de yol açtı. Yeni mezun sandı sağolsun, aslında muhabbet de ederdik de tabii iş güç olunca... İnsanlara sevimli geliyor olmak güzel bir şey tabii de, sanırım hayatımın hiçbir döneminde ciddiye alınmayacağım, bunu bilmek hoş değil.
Derken, bana fotokopi lazım. Benim koordinat kat 6 blok 7, en yakın fotokopi için bkz. kat 4 blok 5. Yine tuvaletin dibinden geçerek kalktım gittim, gitmeyip ne yapacağım. Allahtan vakitsiz durumda değilim fakat olsaydım, güzel küfrederdim. Düşünsenize, iki sayfa fotokopi için dar vakitte uzun koşturmaca yaptığınızı - ki siz her gün yapıyorsunuzdur zaten. "Bu devlet daha Bakırköy'ü beceremedi, Çağlayan'la Kartal neyine..." diye düşünerekten o işimi halledip yine yeniden geri döndüm.
Hala bekliyorum.
Meğersem, hakime hanım arada karar filan yazdırıyormuş, tanık dinliyormuş, şöyleymiş böyleymiş. Arkadaş anlıyorum işiniz gerçekten yoğun ama bi doğru düzgün vakit ayarlamayı beceremediniz, yapmayın bunu allahaşkına ya. Neyse saat 11 küsürde girdim duruşmaya nihayet.
Derken teee öğrencilik zamanımdan, yine adliye koridorlarında tanıştığım bir arkadaşımla karşılaştım. Bizim kendisiyle olayımız öyledir, adliyede karşılaşırız. Sultanahmet'te hemen her gün aynı koridorlarda olduğumuzu fark edince tanıştık, sonra işte adliyelerde karşılaştıkça devam etti. Son görüştüğümüzde yeni evlenmişti, şimdi kızı 1.5 yaşına gelmiş. Bu da günün güzel sürprizi oldu.
Bugünkü adliye pratiğimden, adliye koşturmacasını zorlaştıran unsurlardan birinin cübbe olduğunu keşfettim. Yahu zaten omzunda çanta, elinde dosya, öbür elinde telefon, oradan oraya koşarken elinden kolundan sarkan cübbe nedir ya? Ayağına dolaşıyor bir de.
Madem üzerine türban takabiliyorduk, o zaman kılık kıyafetimizi saklamanın ne gereği var abi, sal gitsin. Vallahi diyorum, stresin yarı yarıya azalır. İroni yapıyorsam şerefsizim.
Sevgiler saygılar vesaire,
Göksun.
CMK duruşmaları sağolsun ara sıra Paşakapısı'na gidiyordum yine, ama büyük bir adliyede duruşmaya girmeyeli çok oldu. (son iki Pınar Selek duruşması hariç.) Bakırköy'e en son mayıs gibi gitmiştim sanırım, ama duruşmaya en son ne zaman girdiğimi kesinlikle hatırlamıyorum. Bu avukatlık kimliğini alacaklar yakında benden zaten.
Bakırköy sürecim, te daha dün akşamdan başladı. Duruşma saati 09.25 tamam mı, "acaba nasıl gitsem" diye düşünmeye dün öğleden sonradan başlamıştım ben. Deniz otobüsüyle mi gitsem, saat 08.20'deymiş, yoksa metrobüsle daha mı kısa sürer, ama metrobüse de evden yürüme mesafesi var, ama deniz otobüsünün de iskeleden dolmuşa yürümesi var, ama metrobüsün beklemesi var, ama oooof. Kendimden içim şişti gece gece. En son Sezer'e mesaj attım hangisini seçeyim diye, deniz otobüsü diyince tamam dedim.
Adliyeye gidince kendimi öyle "yabancı" hissettim ki bunun tarifi yok. Ben orayı zaten açıldığı günden beri sevmem ama, bu seferki yabancılığım bambaşkaydı. Adliyede kendimi ilk defa "sakil" hissettim - evet uygun kelime bu. Tam olarak emanet duruyormuşum gibi geldim kendime. Üstüm başımdan ilk defa memnun olmadım - ki her gün giydiğim şeyler, siz Türkler nasıl diyor, "smart casual." Masabaşına alışınca kalabalık adliye ateşten gömlek imiş.
Neyse gittim cübbemi aldım, salonumu buldum, saat tam 09.25. Ve fakat, daha ilk duruşma görülürken, ben 19. sıradayım. Oh la la. Gittim geldim çay içtim, arkadaş hala aynı duruşma görülüyor.
Çayı neden "gidip" içtim, çünkü Bakırköy'de çaycı dolaşmıyor. Sadece hakim-savcılara servis yapıyorlar. Gerçi bunu kimseye sormadım, ama normalde adliye dediğin nasıl bir yerdir, çaycı "çaylaaarrr" diye dolaşır, sen de alır içersin. Burada öyle değil işte. Bir kere çaycı yok, cool ve asortik garsonlar var. Onlar da "oda servisi" şeklinde çalışıyorlar.
Bu Bakırköy ilk açıldığında biz gayet normal cam bardakta çay içiyorduk. Sonra onlar gitti, karton bardaklar geldi. Sonra bugün, "bir bardak daha alabilir miyim, sıcaktan tutamıyorum" dedim, adam bana demesin mi "Avukat Hanım fazla bardağım yok veremiyorum, beş kuruşluk bardağı hesap ediyoruz kusura bakmayın." Vallahi böyle dedi ya. "Ama isterseniz altına tabak vereyim" diye o köpük tabaklardan verdi, onunla dolaştım. Biz cam bardak derdindeyiz ama verilecek fazladan bir karton bardak bile yok.
Gittiğim mahkeme, yedinci bloktaydı. Yedi ve bir, en dar, en gıcık bloklar. Erkekler tuvaletinin yanından geçerek salonuma gittim. Allahtan kokmuyordu, fakat günün ilerleyen saatlerinde durum nasıl olmuştur bilemiyorum. İş yaptığınız kalemin duvarının öbür tarafında insanların hacet giderdiğini bilmek enteresan.
Baktım, daha on'lu sıralara bile gelinmemiş. Bu arada şunu anlatmayı unuttum, benim adliyelere gidişimi kollayan vatandaş kitlesi yine oradaydı. Nasıl bir suratım - suretim varsa artık, ben ne zaman hangi adliyeye gitsem vatandaş sorusunu sormak için beni bulur. Bu hep böyle olmuştur. Ankara, Antep, İzmir, İstanbul, Bursa, hiç fark etmez. Yine bir vatandaşa cevap verdik hamdolsun.
Aynı surat ve suret, yan yana duruşma beklediğim avukat hanımın beni pek sevmesine de yol açtı. Yeni mezun sandı sağolsun, aslında muhabbet de ederdik de tabii iş güç olunca... İnsanlara sevimli geliyor olmak güzel bir şey tabii de, sanırım hayatımın hiçbir döneminde ciddiye alınmayacağım, bunu bilmek hoş değil.
Derken, bana fotokopi lazım. Benim koordinat kat 6 blok 7, en yakın fotokopi için bkz. kat 4 blok 5. Yine tuvaletin dibinden geçerek kalktım gittim, gitmeyip ne yapacağım. Allahtan vakitsiz durumda değilim fakat olsaydım, güzel küfrederdim. Düşünsenize, iki sayfa fotokopi için dar vakitte uzun koşturmaca yaptığınızı - ki siz her gün yapıyorsunuzdur zaten. "Bu devlet daha Bakırköy'ü beceremedi, Çağlayan'la Kartal neyine..." diye düşünerekten o işimi halledip yine yeniden geri döndüm.
Hala bekliyorum.
Meğersem, hakime hanım arada karar filan yazdırıyormuş, tanık dinliyormuş, şöyleymiş böyleymiş. Arkadaş anlıyorum işiniz gerçekten yoğun ama bi doğru düzgün vakit ayarlamayı beceremediniz, yapmayın bunu allahaşkına ya. Neyse saat 11 küsürde girdim duruşmaya nihayet.
Derken teee öğrencilik zamanımdan, yine adliye koridorlarında tanıştığım bir arkadaşımla karşılaştım. Bizim kendisiyle olayımız öyledir, adliyede karşılaşırız. Sultanahmet'te hemen her gün aynı koridorlarda olduğumuzu fark edince tanıştık, sonra işte adliyelerde karşılaştıkça devam etti. Son görüştüğümüzde yeni evlenmişti, şimdi kızı 1.5 yaşına gelmiş. Bu da günün güzel sürprizi oldu.
Bugünkü adliye pratiğimden, adliye koşturmacasını zorlaştıran unsurlardan birinin cübbe olduğunu keşfettim. Yahu zaten omzunda çanta, elinde dosya, öbür elinde telefon, oradan oraya koşarken elinden kolundan sarkan cübbe nedir ya? Ayağına dolaşıyor bir de.
Madem üzerine türban takabiliyorduk, o zaman kılık kıyafetimizi saklamanın ne gereği var abi, sal gitsin. Vallahi diyorum, stresin yarı yarıya azalır. İroni yapıyorsam şerefsizim.
Sevgiler saygılar vesaire,
Göksun.
Etiketler:
bakırköy adliyesi,
bir avukatın günlüğü,
cübbene sahip çık
5 Aralık 2012 Çarşamba
Bayandan temiz.
Eczacıların diplomalarını kiraladığı gibi, ben de avukatlık ruhsatımı kiralayayım diyorum.
Daha önce, her ama her yerde, istisnasız herkese, mesleğini nasıl sapıkça sevdiğini anlatan ben, artık avukatlık yapmak istemiyorum.
Çünkü olmayacağı açık. Ben "şirket huylu" biri değilim, kendine kurumsal süsü vermeye çalışan ama patronların veya yöneticilerin ego mastürbasyonundan öte gitmeyen saçma sapan ticarethanelerde çalışmak istemiyorum.
Devlet kurumu mantığında çalışan yerlerde kendimi mutlu hissetmemin de imkanı yok.
Ofis açayım desem, avukatlık artık bir masa bir bilgisayarla yapılacak iş değil. Büyük ofislerin olduğu bir ortamda "derdini anlatacak kadar konuşmak" bile mesele. Küçük alacaklarının peşinde olan büyük bir kesim elbette var ve bunlar o büyük ofislere gidemiyorlar. Kabul. Ama ücret de ödeyemiyorlar. Nasıl yapalım?
Üstelik bu insanlara çift fatura kesmek lazım, hukuki yardım ve psikolojik destek için. Gelen müvekkil hem saatlerce konuşup hem de "hukuku sizden iyi bilen biri" olabiliyor. Siz bu insanın gözünde, "Aman canım iki laf edip dünyayı alıyor zaten, benden de kâr etmesin" diye düşünülen biri oluyorsunuz. Ama ev sahibinin veya vergi dairesinin gözünde ne olduğunuzu kimse sorgulamıyor.
Akademisyenlik desek, aslında iyi deriz. Fakat bunun için eğitim altyapımı yeterli görmüyorum. Zira anladığım kadarıyla, yabancı kolejden mezun ya da yurtdışında master yapmış olmayanı akademiye almıyorlar. Başvuru dilekçemin üzerine "PİS FAKİR!" yazıp beni kovarlar diye korkuyorum.
Yani ortada kaldım.
Doktora eğitimimin bana hissettirdiği ise şu oldu: Bu kediyse et nerede, bu etse kediye ne oldu?
Ben kendimi akademiye bu kadar vereceksem bunun bana mesleki geri dönüşü olacak mı, eğer olmayacaksa ben neden bu kadar uğraşıyorum?
Hem çalışıp hem doktora yapayım derken, en son ne zaman elime bir roman aldığımı veya bir film izlediğimi unutan biri oldum. Ev-okul-iş dışında en ufak bir hayatım kalmamış olması zaten bambaşka bir hadise. Dünyayı "doktrinden okuyan" biri olacaksam, hayat bunun neresinde?
Ben artık böyle yaşamak istemiyorum. Ama doktorayı bırakamam, çünkü ömrümü tüketen ve adına hukuk denen bu Gaia kuyusunu, maalesef ki çok seviyorum. Ama belki bu sinirle onu da bırakmaya karar veririm, söz veremiyorum.
Özetle, böyle aşkın ızdırabını skiyim afedersiniz.
KİRALIK RUHSAT!!!111!!bir
- Bayandan temiz.
- Muammer Aydın öncesinden kalma, Kazım Kolcuoğlu imzalı
- 2008 tarihli
- Alındığından beri neredeyse zarfından bile çıkarılmamış
- Hiçbir disiplin soruşturmasına konu olmamış
Orijinal, zarfı içinde, duvar yüzü görmemiş ruhsat.
Banka, kurum gibi büyük müvekiller bağlamış olan ama vekaleti olmadığı için iş yapamayan takip elemanlarına kiralıktır.
Harcını ödeyemediği için ruhsat alamayan stajyer arkadaşların, ruhsattaki fotoğrafa benzemeleri gerekmektedir. Fotoğraf, 24 yaşında kara kuru bir genç kıza ait olup, erkek adayların başvurmaması rica olunur.
Ruhsat sahibi İstanbul Hukuk lisans ve Bilgi Üniversitesi yüksek lisans mezunu olup, şu an yine Bilgi'de doktora eğitimini sürdürmektedir. Talep halinde bu bilgiler de kullanılabilecek olup, ayrıca ücretlendirilecektir.
Daha önce, her ama her yerde, istisnasız herkese, mesleğini nasıl sapıkça sevdiğini anlatan ben, artık avukatlık yapmak istemiyorum.
Çünkü olmayacağı açık. Ben "şirket huylu" biri değilim, kendine kurumsal süsü vermeye çalışan ama patronların veya yöneticilerin ego mastürbasyonundan öte gitmeyen saçma sapan ticarethanelerde çalışmak istemiyorum.
Devlet kurumu mantığında çalışan yerlerde kendimi mutlu hissetmemin de imkanı yok.
Ofis açayım desem, avukatlık artık bir masa bir bilgisayarla yapılacak iş değil. Büyük ofislerin olduğu bir ortamda "derdini anlatacak kadar konuşmak" bile mesele. Küçük alacaklarının peşinde olan büyük bir kesim elbette var ve bunlar o büyük ofislere gidemiyorlar. Kabul. Ama ücret de ödeyemiyorlar. Nasıl yapalım?
Üstelik bu insanlara çift fatura kesmek lazım, hukuki yardım ve psikolojik destek için. Gelen müvekkil hem saatlerce konuşup hem de "hukuku sizden iyi bilen biri" olabiliyor. Siz bu insanın gözünde, "Aman canım iki laf edip dünyayı alıyor zaten, benden de kâr etmesin" diye düşünülen biri oluyorsunuz. Ama ev sahibinin veya vergi dairesinin gözünde ne olduğunuzu kimse sorgulamıyor.
Akademisyenlik desek, aslında iyi deriz. Fakat bunun için eğitim altyapımı yeterli görmüyorum. Zira anladığım kadarıyla, yabancı kolejden mezun ya da yurtdışında master yapmış olmayanı akademiye almıyorlar. Başvuru dilekçemin üzerine "PİS FAKİR!" yazıp beni kovarlar diye korkuyorum.
Yani ortada kaldım.
Doktora eğitimimin bana hissettirdiği ise şu oldu: Bu kediyse et nerede, bu etse kediye ne oldu?
Ben kendimi akademiye bu kadar vereceksem bunun bana mesleki geri dönüşü olacak mı, eğer olmayacaksa ben neden bu kadar uğraşıyorum?
Hem çalışıp hem doktora yapayım derken, en son ne zaman elime bir roman aldığımı veya bir film izlediğimi unutan biri oldum. Ev-okul-iş dışında en ufak bir hayatım kalmamış olması zaten bambaşka bir hadise. Dünyayı "doktrinden okuyan" biri olacaksam, hayat bunun neresinde?
Ben artık böyle yaşamak istemiyorum. Ama doktorayı bırakamam, çünkü ömrümü tüketen ve adına hukuk denen bu Gaia kuyusunu, maalesef ki çok seviyorum. Ama belki bu sinirle onu da bırakmaya karar veririm, söz veremiyorum.
Özetle, böyle aşkın ızdırabını skiyim afedersiniz.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
ücretli avukat
12 Eylül 2012 Çarşamba
Prova kayıt
Geçen gün Uğur'la adliyelerden birinde dosya inceliyoruz, iyice gömülmüşüz. Katiplerden biri kaleme girdi, "ay salondakini gördünüz mü" diye...
"Salona dosya almaya girdim, baktım vatandaşın biri kürsüye geçmiş, hakimin kürsüsüne doğru, elini kolunu sallaya sallaya bir şeyler anlatıyor. 'N'apıyorsunuz burada' dedim, 'Ben devletin karşısına çıkacağım, o yüzden burada prova yapıyorum' dedi." dedi.
Canım abim ya, sen hiç "vatandaşın karşısına çıkacağım..." diye düşünen hakim gördün mü ki bu kadar dertleniyorsun?
Sen bırak bunları, biz senin için varız.
"Salona dosya almaya girdim, baktım vatandaşın biri kürsüye geçmiş, hakimin kürsüsüne doğru, elini kolunu sallaya sallaya bir şeyler anlatıyor. 'N'apıyorsunuz burada' dedim, 'Ben devletin karşısına çıkacağım, o yüzden burada prova yapıyorum' dedi." dedi.
Canım abim ya, sen hiç "vatandaşın karşısına çıkacağım..." diye düşünen hakim gördün mü ki bu kadar dertleniyorsun?
Sen bırak bunları, biz senin için varız.
Etiketler:
adliye uygulaması,
bir avukatın günlüğü
25 Temmuz 2012 Çarşamba
Bize öyle bi bilgi gelmedi.
- Valilik'i aradım. Önce basına, sonra basın müdürüne (ama müdür yerinde yoktu) sonra planlamaya, sonra yazı işlerine bağlandım.
- İBB'yi aradım. Ruhsat denetimle görüştüm. Orası beni, ruhsat denetim-bilgi edinmeye yönlendirdi.
- RD-BE'yi aradım. "Biz bir bakalım, siz de 15 dakika sonra tekrar arayın" dediler.
- O arada zabıtayı aradım. "Bize öyle bi bilgi gelmedi, ruhsat denetimi arayın" dediler. "Aradım" dedim.
- 15 dakika beklemedim, bilgi edinmeyi yine aradım. "Bizde yokmuş, zabıtayı arayın" dediler. "Aradım" dedim. "O zaman ilçe belediyesini arayın" dediler. "Peki" dedim.
- İlçe belediyesi ruhsat denetimle görüştüm. Tabii görüştüğüm, bağlandığım iki ya da üçüncü kişiydi. "Büyükşehir'i arayın" dedi. Baktım loop'a giriyoruz, bıraktım peşini.
Bu süreçte, yazdıklarımı takiben saydım, toplamda 12 kere kendimi tanıtmışım. Bir o kadar da derdimi anlatmışımdır.
"İyi günler, ben İstanbul Eczacı Odası'ndan arıyorum, Av. Göksun Göndermez. Alışveriş merkezlerinin açılış kapanış saatlerine ilişkin bir düzenleme var mıdır acaba?"
Yok.
Bunu bu karar ısrarla aramamın sebebi ise, bir eczacının kararın varlığına dair iddiası.
Ama yok. Net. Aramayın.
Öps.
- İBB'yi aradım. Ruhsat denetimle görüştüm. Orası beni, ruhsat denetim-bilgi edinmeye yönlendirdi.
- RD-BE'yi aradım. "Biz bir bakalım, siz de 15 dakika sonra tekrar arayın" dediler.
- O arada zabıtayı aradım. "Bize öyle bi bilgi gelmedi, ruhsat denetimi arayın" dediler. "Aradım" dedim.
- 15 dakika beklemedim, bilgi edinmeyi yine aradım. "Bizde yokmuş, zabıtayı arayın" dediler. "Aradım" dedim. "O zaman ilçe belediyesini arayın" dediler. "Peki" dedim.
- İlçe belediyesi ruhsat denetimle görüştüm. Tabii görüştüğüm, bağlandığım iki ya da üçüncü kişiydi. "Büyükşehir'i arayın" dedi. Baktım loop'a giriyoruz, bıraktım peşini.
Bu süreçte, yazdıklarımı takiben saydım, toplamda 12 kere kendimi tanıtmışım. Bir o kadar da derdimi anlatmışımdır.
"İyi günler, ben İstanbul Eczacı Odası'ndan arıyorum, Av. Göksun Göndermez. Alışveriş merkezlerinin açılış kapanış saatlerine ilişkin bir düzenleme var mıdır acaba?"
Yok.
Bunu bu karar ısrarla aramamın sebebi ise, bir eczacının kararın varlığına dair iddiası.
Ama yok. Net. Aramayın.
Öps.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü
1 Haziran 2012 Cuma
Rabb'ime sordum beni iplemedi
Bugün metrobüste Anda’yla karşılaştık. İdare mahkemesine gidiyormuş, yani devlete karşı dava açmaya.
"N’olacak bu memleketin hali" muhabbeti yaparken, bundan sonra artık idari davaların da yasaklanacağını düşündük. Zira "devlete karşı açmış" oluyorsun, bundan ala "devlete karşı işlenen suç" mu olur?
Biliyorsunuz, idare hakimlerinin %20'si zaten hukuk mezunu değil. Şimdi bu %20 barajını da kaldırmayı düşünüyorlar. Eh artık bizim bu konuştuğumuz şey alelade bir geyik muhabbeti olmuyor haliyle. Bence gayet mümkün.
İşyerime gelince, dün Feysbuk'ta gördüğüm "son 24 saat içerisinde türkiye" başlığına baktım. Allahaşkına, ben bu devlete karşı nasıl suç işlemeyeyim?
Hayır, yurtdışında işe yarar bir diplomam da yok ki anasını satim. N’apıcam elin memleketinde Türkiye'nin "acele bacı stayla" şeklinde hazırlanıp her sene ellibin kere değişen ve 3-5 farklı hukuk sisteminin beceriksizce kolajından ibaret olan kanunlarını mı anlatıcam?
Aman ya of. Rabb'ime de soruyorum soruyorum bişey de demiyo.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü
10 Mayıs 2012 Perşembe
11 soruda, avukat olmayanlar için adliye bilgisi
Merhaba arkadaşlar,
Bu seferki kılavuzumuzda geyiksel bir niyet yok. Adliyelere yabancı olan arkadaşların bir "önbilgiye" ihtiyaçları olduğunu gerçekten düşünüyorum ve bu bilgiyi vermenin peşindeyim. Çünkü, bu arkadaşlar ki ben bu yazıda kendilerini "siviller" diye anacağım, hem kendileri zorlanıyor, hem de bu zorlanmanın ucu bazen bize de dokunuyor.
Nedenini çözemedim ama ben hep "koridorda durdurulup bir şeyler sorulan" kişi olmuşumdur. Farklı şehirlerdeki adliyeler dahil, ne zaman adliyeye gitsem mutlaka ama mutlaka en az bir sivil tarafından durdurulurum. Şu mahkeme nerede'sinden tut, elindeki kararı gösterip açıklattırana kadar. İşte ben de, sivil arkadaşlarıma, teyzelerime ve amcalarıma bir de buradan yardım etmek istiyorum.
Diyelim ki, elinize bir mahkemeden davetiye geldi...
1. Gitmesem ne olur?
- Davacı iseniz ve avukatınız yoksa, davanız düşer. Yani o duruşmaya gideceksiniz.
- Davalı iseniz ve avukatınız yoksa, davaya sizin yokluğunuzda devam edilir. Hiç öyle "nasıl olsa haklıyım ben" büyüklenmesine girmeyin, dibine kadar haklı olsanız bile o davayı kaybedersiniz. Adliye işleri filmlerdeki gibi değildir. Derdinizi siz kendiniz anlatmazsanız mahkeme kendiliğinden sizin hakkınızın peşine düşmez. Hakim "Ya dur bakalım bu adam gelmiyor ama belki şöyle de bir şey vardır..." diye, sizin söylemeniz gereken bir şeyi kendiliğinden yapmaz. Yapamaz. Kanun ve sistem buna müsait değil. Olmasın da zaten. Sen hem tenezzül edip duruşmaya gitme, sonra hak hukuk bekle. Yok öyle, biz burada eşşek başı mıyız afedersin?
- Tanık iseniz, avukatınız varsa da yoksa da gideceksiniz. Eğer gitmezseniz, mahkeme sizi tekrar davet eder. Yine gitmezseniz hakkınızda "zorla getirme" kararı çıkarılır, polis zoruyla götürülürsünüz. Efendi olun, kendiniz gidin.
2. Erken gideyim de hemen olsun bitsin...
Ahahahaha yapma ya? Ya pardon çok elitist gibi göründüm ki kendilerinden hiç hazzetmem, ama yani, buna gerçekten gülüyorum.
Gittiğin yer "adliye" güzel kardeşim. Bankamatik kuyruğuna girmiyorsun.
Davetiyende 11.30 yazıyorsa, senin 8.30'da orada olmanın hiçbir ama hiçbir anlamı yok. "Ben işten sabah izin alayım, 8.30'da hemen gidip bi ifade veriverip geleyim..." diye bir dünya yok. Gelmesi gereken herkesin gelip de duruşmaların vaktinden önce alınması, ancak Güneş sistemindeki tüm her şeyin aynı doğru üzerine gelmesiyle belki mümkün.
3. Kapıda bir liste var ama benim adım/dosyam yok?
Salonun kapısına gider gitmez ilk olarak, kapıdaki listede kendini bulacaksın tamam mı. Dosya numarasından kontrol et. Eğer listede dosyayı göremezsen,
- Doğru mahkemede misin? Şimdi sen "ikinci asliye mahkemesi" demeyi seversin, bilirim, ama öyle bir mahkeme yok canım benim. 2. asliye ceza bir de 2. asliye hukuk var. Ama 2. asliye yok. Önce bunu kontrol et. Hukuka gidecekken cezanın kapısında beklersen bir anlamı olmaz bunun.
- Doğru günde mi geldin? Elindeki davetiye-duruşma zaptı-not-her neyseye bir daha bak. Günü karıştırmış olabilirsin.
Eğer bunları kontrol ettikten sonra dosyanı listede hala bulamıyorsan, mutlaka yazı işlerine git sor. Yazı işlerine "kalem" de denir bu arada.
4. Dosyamı buldum, ne yapmalıyım?
Listede kaçıncı sırada olduğunu ezberlemelisin. Diyelim ki 15. sırada mısın, mübaşiri görünce "Biz 15. sıra için geldik" diye ona bilgi vermelisin. Davacı mısın davalı mısın diye soracak, ne olduğunu söyleyeceksin, o da kendi elindeki listeye senin geldiğini işaretleyecek.
Kapıdaki listelerde de olur o işaretlerden. Mesela, bazı yerlerde B görürsün, o avukatların bıraktığı bir işaret. "Buradayım" anlamında.
5. Bize 11.30 demişlerdi ama saat 14.30 oldu?
Olur öyle. Atarlanma, adamın asabını bozma. Bak burada seninle birlikte onlarca insan bekliyor, sırtımızda cübbelerimizle ağaç olmuş bizler bekliyoruz... Bir sen misin akıllı? Gereksiz asabiyetle ortamı germe, kırarım boynuzunu.
Duruşmaların neredeyse hiçbir zaman saatinde yapılmadığını bilmiyor olabilirsin, çok normal. Ama bu yüzden gerginlik yaratıp çevrendekileri de sinir etme rica edicem.
Sevgili kardeşim, duruşma saati dediğin eski bir yalan, Adem ve Havva'dan kalan. Bu şöyle bir şeydir, 9.30 duruşmasına 12'de girebilirsin. Ama "Nasıl olsa geç alırlar yeaaa" diye aheste davranıp 9.35'te orada olduğun vakit, bir bakmışsın ki senin sıran geçmiştir. Bu böyledir, bilemezsin. Aynı saate 6948 tane duruşma koyarlar, bunun bir kısmı tanıklı, birazı kavgalı, öbür kalanlar tutuklulu, diğerleri çok taraflı... her şekilde olabilir. Duruşmalar kimi zaman 30 saniye sürebildiği gibi, kimi zaman 2 saat de sürebilir. Hayır, 30 saniye de 2 saat de abartılı değil, gayet mümkün.
Bak tekrar ediyorum, bunu önceden bilemezsin. Oraya, sana söylenen saatten 5-10 dakika önce gitmende fayda var. Daha erken gitmen gereksiz, daha geç gitmen riskli.
Biz de bekliyoruz seninle saatlerce bak. Madem o kadar şikayetçisin, o kadar dedik "avukat tut" diye. Tutaydın, senin yerine avukat bekleyeydi. Sonra sen o avukatın parasını vermeyeydin, "Aman avgat da naptı yea iki laf etti o kadar" diyeydin de tüm kadim güçleri bir haciz arabasına doldurup üstüne salaydım.
6. Acaba dosyam alındı mı, mübaşire söylemiş olmama rağmen alınır mı, kapıda beklemek zorunda mıyım?
Bunun istisnası olabiliyor, ama genelde mübaşirler, alınan dosyaların üzerini listeden çizer. Hani kapıdaki duruşma listesi var ya, onu diyorum. Eğer senin duruşmanın üstü çizilmiş/karalanmışsa olmuş bitmiştir, kaçırmışsındır, geçmiş olsundur.
Aslında duruşmayı kapıda beklemek zorunda değilsiniz. Ama eğer oralardan ayrılmış ve duruşma saatini de geçirmişseniz, "Ama ben burada olduğumu söylemiştim!" diye cıyaklamayın. Tamam haklısınız, belki mübaşir hatalı, ama belki karşı taraf sorun çıkardı? Belki hakim beklemedi? Açıkçası, duruşma beklerken duruşma salonunun oralardan ayrılmak tavsiye edeceğim bir hareket değil. Ne olur ne olmaz.
Diyelim ki sen ortalıktan kayboldun, o arada başka duruşmalar alındı. Geri döndüğünde seninkinin sırası geçmiş ama hakim bir güzellik yapıp "Dur az bekleyelim" gibi bir şeyler diyerek duruşmanı başlatmamış, başka duruşmalara devam ediyor. He işte sen geldiğin zaman, önce bir şey yap, gelmeseydin hangi dosya alınacak idiyse ona bir bak. Eğer işin uzunsa, "Biz duruşma saatimizi kaçırdık, aslında şimdi alınmamız lazım ama işimiz uzun, tanığımız filan var. İşiniz kısaysa siz buyruverin." de. Vallahi muhteşem büyük bir sevaptır bu senin için. Hem duruşma beklemeyi bilmiyorsun, hem "Oh ne güzel sıram geldi oley" diyen avukatın/sivilin hevesini kursağında bırakıyorsun. Biz orada eğlence olsun diye mi bekliyoruz afedersin? Çay içmeyi bir sen mi biliyorsun?
7. E gelen giriyor biz niye bekliyoruz?
Bak şimdi... Böyle diyeceksen biraz dikkatli ol. Durduk yerde sorun çıkarınca çok sinir bozucu oluyorsun çünkü.
Onlar genelde şöyle oluyor, diyelim ki sen 35. sıradasın ve kapıdan ayrılmadın. Fakat başkası, 27. sırada ama sırasını beklerken başka işlerine koşturmaya gitmişti. Sen 27. sırayı kapıda görmediğin için, sanki o an yeni gelmiş de hemen içeri alınmış sanıyorsun ama o öyle değil. Sadece, sen kapıda bekledin, o başka işine koşturdu.
Birine celallenmeden önce bir anla dinle, bir sor. Sus kendini çok dövdürmeden.
8. Tamam girdik şükür, peki ben nerede duracağım?
- Davacı/şikayetçi isen, hakimin sağ tarafındaki yerde.
- Davalı isen, hakimin sol tarafındaki yerde.
- Sanık isen, hakimin karşısındaki yerde.
- Tanık isen, sen hemen girmiyorsun zaten. Mübaşir senin adını seslenene kadar bekliyorsun. Hakimin karşısında veriyorsun ifadeni.
9. Hakim de iyi atarlıymış yalnız...
Arkadaşım, hazırlıklı ol, hakimler genellikle sivilleri azarlar. Elbet istisnası vardır, fakat ekseriyetle huysuz olurlar. Öyle her lafa atlama, başkası beyanda bulunurken SAKIN HA SAKIN müdahale etme, hakim "Tamam dur sana da söz vericem" derse orada dur. Israr edersen paparayı yersin.
Kalem çalışanları da sivile surat yapmayı sever, üzerine alınma, bize de yapıyorlar.
10. Bir daha gelmemiz gerekiyor mu, ne zaman geleceğiz?
Evet canım, avukatın yoksa paşalar gibi bir daha gelmen gerekiyor. Zamanını ise bana sorman kadar anlamsız bir şey yok, duruşma zaptında yazıyor zaten. Ha zabıt vermedilerse eğer, yine diyorum, bunu bana sorman kadar anlamsız bir şey hala yok. Git yazı işleriyle konuş.
11. Çay?
İşte adliyelerin kanayan yarası. Bu konuda ben de yardımcı olamayacağım maalesef, duruşma bekliyorsan çaya gerçekten hasret kalıyorsun. Ya gezici çaycı bekleyeceksin ki gezmeyebiliyorlar, ya da "Dur hele duruşmaya çok var daha..." diye gidip çayını kendin alıp geliyorsun.
*
Şimdilik aklıma gelenler bu kadar.
Başka şeyler olursa bilahare yazarım.
Çok sevgiler,
Göksun.
Bu seferki kılavuzumuzda geyiksel bir niyet yok. Adliyelere yabancı olan arkadaşların bir "önbilgiye" ihtiyaçları olduğunu gerçekten düşünüyorum ve bu bilgiyi vermenin peşindeyim. Çünkü, bu arkadaşlar ki ben bu yazıda kendilerini "siviller" diye anacağım, hem kendileri zorlanıyor, hem de bu zorlanmanın ucu bazen bize de dokunuyor.
Nedenini çözemedim ama ben hep "koridorda durdurulup bir şeyler sorulan" kişi olmuşumdur. Farklı şehirlerdeki adliyeler dahil, ne zaman adliyeye gitsem mutlaka ama mutlaka en az bir sivil tarafından durdurulurum. Şu mahkeme nerede'sinden tut, elindeki kararı gösterip açıklattırana kadar. İşte ben de, sivil arkadaşlarıma, teyzelerime ve amcalarıma bir de buradan yardım etmek istiyorum.
Diyelim ki, elinize bir mahkemeden davetiye geldi...
1. Gitmesem ne olur?
- Davacı iseniz ve avukatınız yoksa, davanız düşer. Yani o duruşmaya gideceksiniz.
- Davalı iseniz ve avukatınız yoksa, davaya sizin yokluğunuzda devam edilir. Hiç öyle "nasıl olsa haklıyım ben" büyüklenmesine girmeyin, dibine kadar haklı olsanız bile o davayı kaybedersiniz. Adliye işleri filmlerdeki gibi değildir. Derdinizi siz kendiniz anlatmazsanız mahkeme kendiliğinden sizin hakkınızın peşine düşmez. Hakim "Ya dur bakalım bu adam gelmiyor ama belki şöyle de bir şey vardır..." diye, sizin söylemeniz gereken bir şeyi kendiliğinden yapmaz. Yapamaz. Kanun ve sistem buna müsait değil. Olmasın da zaten. Sen hem tenezzül edip duruşmaya gitme, sonra hak hukuk bekle. Yok öyle, biz burada eşşek başı mıyız afedersin?
- Tanık iseniz, avukatınız varsa da yoksa da gideceksiniz. Eğer gitmezseniz, mahkeme sizi tekrar davet eder. Yine gitmezseniz hakkınızda "zorla getirme" kararı çıkarılır, polis zoruyla götürülürsünüz. Efendi olun, kendiniz gidin.
2. Erken gideyim de hemen olsun bitsin...
Ahahahaha yapma ya? Ya pardon çok elitist gibi göründüm ki kendilerinden hiç hazzetmem, ama yani, buna gerçekten gülüyorum.
Gittiğin yer "adliye" güzel kardeşim. Bankamatik kuyruğuna girmiyorsun.
Davetiyende 11.30 yazıyorsa, senin 8.30'da orada olmanın hiçbir ama hiçbir anlamı yok. "Ben işten sabah izin alayım, 8.30'da hemen gidip bi ifade veriverip geleyim..." diye bir dünya yok. Gelmesi gereken herkesin gelip de duruşmaların vaktinden önce alınması, ancak Güneş sistemindeki tüm her şeyin aynı doğru üzerine gelmesiyle belki mümkün.
3. Kapıda bir liste var ama benim adım/dosyam yok?
Salonun kapısına gider gitmez ilk olarak, kapıdaki listede kendini bulacaksın tamam mı. Dosya numarasından kontrol et. Eğer listede dosyayı göremezsen,
- Doğru mahkemede misin? Şimdi sen "ikinci asliye mahkemesi" demeyi seversin, bilirim, ama öyle bir mahkeme yok canım benim. 2. asliye ceza bir de 2. asliye hukuk var. Ama 2. asliye yok. Önce bunu kontrol et. Hukuka gidecekken cezanın kapısında beklersen bir anlamı olmaz bunun.
- Doğru günde mi geldin? Elindeki davetiye-duruşma zaptı-not-her neyseye bir daha bak. Günü karıştırmış olabilirsin.
Eğer bunları kontrol ettikten sonra dosyanı listede hala bulamıyorsan, mutlaka yazı işlerine git sor. Yazı işlerine "kalem" de denir bu arada.
4. Dosyamı buldum, ne yapmalıyım?
Listede kaçıncı sırada olduğunu ezberlemelisin. Diyelim ki 15. sırada mısın, mübaşiri görünce "Biz 15. sıra için geldik" diye ona bilgi vermelisin. Davacı mısın davalı mısın diye soracak, ne olduğunu söyleyeceksin, o da kendi elindeki listeye senin geldiğini işaretleyecek.
Kapıdaki listelerde de olur o işaretlerden. Mesela, bazı yerlerde B görürsün, o avukatların bıraktığı bir işaret. "Buradayım" anlamında.
5. Bize 11.30 demişlerdi ama saat 14.30 oldu?
Olur öyle. Atarlanma, adamın asabını bozma. Bak burada seninle birlikte onlarca insan bekliyor, sırtımızda cübbelerimizle ağaç olmuş bizler bekliyoruz... Bir sen misin akıllı? Gereksiz asabiyetle ortamı germe, kırarım boynuzunu.
Duruşmaların neredeyse hiçbir zaman saatinde yapılmadığını bilmiyor olabilirsin, çok normal. Ama bu yüzden gerginlik yaratıp çevrendekileri de sinir etme rica edicem.
Sevgili kardeşim, duruşma saati dediğin eski bir yalan, Adem ve Havva'dan kalan. Bu şöyle bir şeydir, 9.30 duruşmasına 12'de girebilirsin. Ama "Nasıl olsa geç alırlar yeaaa" diye aheste davranıp 9.35'te orada olduğun vakit, bir bakmışsın ki senin sıran geçmiştir. Bu böyledir, bilemezsin. Aynı saate 6948 tane duruşma koyarlar, bunun bir kısmı tanıklı, birazı kavgalı, öbür kalanlar tutuklulu, diğerleri çok taraflı... her şekilde olabilir. Duruşmalar kimi zaman 30 saniye sürebildiği gibi, kimi zaman 2 saat de sürebilir. Hayır, 30 saniye de 2 saat de abartılı değil, gayet mümkün.
Bak tekrar ediyorum, bunu önceden bilemezsin. Oraya, sana söylenen saatten 5-10 dakika önce gitmende fayda var. Daha erken gitmen gereksiz, daha geç gitmen riskli.
Biz de bekliyoruz seninle saatlerce bak. Madem o kadar şikayetçisin, o kadar dedik "avukat tut" diye. Tutaydın, senin yerine avukat bekleyeydi. Sonra sen o avukatın parasını vermeyeydin, "Aman avgat da naptı yea iki laf etti o kadar" diyeydin de tüm kadim güçleri bir haciz arabasına doldurup üstüne salaydım.
6. Acaba dosyam alındı mı, mübaşire söylemiş olmama rağmen alınır mı, kapıda beklemek zorunda mıyım?
Bunun istisnası olabiliyor, ama genelde mübaşirler, alınan dosyaların üzerini listeden çizer. Hani kapıdaki duruşma listesi var ya, onu diyorum. Eğer senin duruşmanın üstü çizilmiş/karalanmışsa olmuş bitmiştir, kaçırmışsındır, geçmiş olsundur.
Aslında duruşmayı kapıda beklemek zorunda değilsiniz. Ama eğer oralardan ayrılmış ve duruşma saatini de geçirmişseniz, "Ama ben burada olduğumu söylemiştim!" diye cıyaklamayın. Tamam haklısınız, belki mübaşir hatalı, ama belki karşı taraf sorun çıkardı? Belki hakim beklemedi? Açıkçası, duruşma beklerken duruşma salonunun oralardan ayrılmak tavsiye edeceğim bir hareket değil. Ne olur ne olmaz.
Diyelim ki sen ortalıktan kayboldun, o arada başka duruşmalar alındı. Geri döndüğünde seninkinin sırası geçmiş ama hakim bir güzellik yapıp "Dur az bekleyelim" gibi bir şeyler diyerek duruşmanı başlatmamış, başka duruşmalara devam ediyor. He işte sen geldiğin zaman, önce bir şey yap, gelmeseydin hangi dosya alınacak idiyse ona bir bak. Eğer işin uzunsa, "Biz duruşma saatimizi kaçırdık, aslında şimdi alınmamız lazım ama işimiz uzun, tanığımız filan var. İşiniz kısaysa siz buyruverin." de. Vallahi muhteşem büyük bir sevaptır bu senin için. Hem duruşma beklemeyi bilmiyorsun, hem "Oh ne güzel sıram geldi oley" diyen avukatın/sivilin hevesini kursağında bırakıyorsun. Biz orada eğlence olsun diye mi bekliyoruz afedersin? Çay içmeyi bir sen mi biliyorsun?
7. E gelen giriyor biz niye bekliyoruz?
Bak şimdi... Böyle diyeceksen biraz dikkatli ol. Durduk yerde sorun çıkarınca çok sinir bozucu oluyorsun çünkü.
Onlar genelde şöyle oluyor, diyelim ki sen 35. sıradasın ve kapıdan ayrılmadın. Fakat başkası, 27. sırada ama sırasını beklerken başka işlerine koşturmaya gitmişti. Sen 27. sırayı kapıda görmediğin için, sanki o an yeni gelmiş de hemen içeri alınmış sanıyorsun ama o öyle değil. Sadece, sen kapıda bekledin, o başka işine koşturdu.
Birine celallenmeden önce bir anla dinle, bir sor. Sus kendini çok dövdürmeden.
8. Tamam girdik şükür, peki ben nerede duracağım?
- Davacı/şikayetçi isen, hakimin sağ tarafındaki yerde.
- Davalı isen, hakimin sol tarafındaki yerde.
- Sanık isen, hakimin karşısındaki yerde.
- Tanık isen, sen hemen girmiyorsun zaten. Mübaşir senin adını seslenene kadar bekliyorsun. Hakimin karşısında veriyorsun ifadeni.
9. Hakim de iyi atarlıymış yalnız...
Arkadaşım, hazırlıklı ol, hakimler genellikle sivilleri azarlar. Elbet istisnası vardır, fakat ekseriyetle huysuz olurlar. Öyle her lafa atlama, başkası beyanda bulunurken SAKIN HA SAKIN müdahale etme, hakim "Tamam dur sana da söz vericem" derse orada dur. Israr edersen paparayı yersin.
Kalem çalışanları da sivile surat yapmayı sever, üzerine alınma, bize de yapıyorlar.
10. Bir daha gelmemiz gerekiyor mu, ne zaman geleceğiz?
Evet canım, avukatın yoksa paşalar gibi bir daha gelmen gerekiyor. Zamanını ise bana sorman kadar anlamsız bir şey yok, duruşma zaptında yazıyor zaten. Ha zabıt vermedilerse eğer, yine diyorum, bunu bana sorman kadar anlamsız bir şey hala yok. Git yazı işleriyle konuş.
11. Çay?
İşte adliyelerin kanayan yarası. Bu konuda ben de yardımcı olamayacağım maalesef, duruşma bekliyorsan çaya gerçekten hasret kalıyorsun. Ya gezici çaycı bekleyeceksin ki gezmeyebiliyorlar, ya da "Dur hele duruşmaya çok var daha..." diye gidip çayını kendin alıp geliyorsun.
*
Şimdilik aklıma gelenler bu kadar.
Başka şeyler olursa bilahare yazarım.
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
adliye uygulaması,
bir avukatın günlüğü,
duruşma beklemek,
duruşma listesi,
duruşma salonu,
duruşmada nerede durulur,
duruşmaya gitmek zorunda mıyım,
mübaşir
12 Nisan 2012 Perşembe
Arka Sokaklar - The Original
Ya dün gece "avukatçılık oyunuma" Koray da dahil oldu, biraz eksiklendim... Ama güzel oldu, kendi kendimize iyi eğlendik. Meğer benim içimde bir çocuk polisi, Koray'da da gizli bir asayiş dairesi varmış.
Avukatçılık oyunu dediğim, bildiğimiz CMK. Bu neredeyse hiçbirimizin "sahiplenerek" yaptığı bir iş değil, ama bunu konuşacağım an bu an değil.
Gece saat 12 filan gibi bir saatte, evdeyim, Family Guy izliyorum. Bu arada Peter'a tahammül edemiyor olabilirsiniz ama Stewie başka.
Neyse, telefon çaldı, numarayı tanımıyorum, CMK da olamaz çünkü ben gündüzcüyüm... Hayırdır inşallah diyerek açtım. "İyi geceler Avukat Hanım, ben Esenler Çocuk Büro'dan arıyorum..." Nası ya? Hadi gündüzü bırak, Üsküdar'cıyım ben?
"Üsküdar'da kaçırılan bir çocuğun ifadesinde bulunmuşsunuz, biz şimdi şahsı yakaladık çocuğa teşhis yaptırılacak, Baro'yu aradım size yönlendirdiler." Tekrar ediyorum, nası ya?
Baro'yu aradım olayı anlamak için. Valla uzun uzun anlattı ama ben tüm o esnada Esenler'e nasıl gideceğimi düşündüğüm için pek bir şey anlamadım. Özetle, atanan müdafiler kollukta yapılan teşhise katılmak istemiyorlarmış çünkü teşhisin savcılıkta yapılması gerekiyormuş. İstemiyorsam ihtirazi kayıt koyarak katılmayabilirmişim. Bir de, bu yeni bir soruşturma olmadığı için yine benim görevlendirilmem lazımmış. "Başka avukat görevlendirilirse sizin ücretiniz bölünür" dedi, "Ya bölünsün, bu saatte ne işim var Esenler'de, Kadıköy'deyim ben." dedim. "Ama teşhis tek başına ücret gerektiren bir işlem değil, yani o yüzden başka avukat atanması zaten mümkün değil." dedi.
Bunları konuşurken öte yandan da yeni düşen jetonla uğraşıyordum, iyi de ben şüpheli müdafii değilim ki teşhise ihtirazi kayıt koymam gereksin? Mağdur vekiliyim. Yani, teşhisin hukuki niteliği ve nasıl olması gerektiği konusunda bilgim olmadığı gibi, ihtirazi kayıt koyacak bir durumum zaten yok.
Çocuğu da hatırlıyorum, nasıl cin gibi, nasıl pırıl pırıl bir çocuktu... Asıl o çocuk için gittim zaten, kendini daha iyi hissetsin diye.
Bu arada Koray'la da konuştuk tabii, böyle böyle ben Esenler'e gidiyorum diye anlattım, daha ben hazır olmadan kapıdaydı... Ama nasıl gideceğimizi hala bilmiyoruz, neyse ki o arada polis yine aradı da "Avukat Hanım siz metrobüsle Cevizlibağ'a gelin ben sizi oradan alayım..." dedi, iyi oldu.
Aldı bizi memur, Esenler'in içlerine doğru gidiyoruz. Gayrettepe-gasptanmış, bütün işlere bunlar gidermiş. "Zorlamayla olan her şeye biz gideriz" dedi, gasp, kaçırma, tecavüz, Allah ne verdiyse. Ben bunların hiçbirini bilmiyorum tabii, tutturmuşuz bir "hukuk" gidiyoruz... Ceza kısmım çok eksik.
Gittik karakola tamam mı, ikimiz de turist gibiyiz. Bir de benim feci komiğime gitti o süreç. Ya hadi beni bırak Koray'ın ne işi var gecenin bir yarısı Esenler'in polisinde, komik bir şey bu. Düşünsene biri arıyor olsun o saatte,
- Abi naber?
- İyidir abi senden naber?
- İyidir benden de. Ya biz Kadıköy'de takılıyoruz, buralardaysan gelsene?
- Ya ben Esenler çocuk polisindeyim, bi teşhis varmış... Siz takılın ben uğrarım sonra.
- Çocuk? Polis? Abi naptın sen? Esenler neresi?
- Abi lütfen rahat bırak çünkü "bambaşka bir hayat var arka sokaklarda..."
Ya "cezacılık" gerçekten bambaşka bir evren; aynı arabada sohbet ederek gittiğin adam "günlük hayatını" gasp, tecavüz, çocuk kaçırma filan üzerinden tanımlıyor. Bizimki şöyle,
- Naber?
- İyidir senden?
- İyidir benden de. Yine oturdum bütün gün, anca telefon filan baktım... Sen n'aptın?
- Hiiç, ben de oturdum, bakındım filan.
Bunlarınki ise,
- Hadi ben daha Gayrettepe'ye geçicem sabaha karşı operasyon var.
Abi biz rahatsız etmeseydik ya...
Çocukla konuştuk az, içeride ne olacağını söyledim, adamı görünce "işte bu" diyeceksin, merak etme o seni görmez, falan filan. Çok hoşuma gitti o çocukla konuşmak, çok cin gibi çünkü.
- Merhaba, beni hatırladın mı?
- Hatırladım. Ama senin gözlüğün yok muydu?
- Vardı haklısın ama kırıldı... O yüzden takamıyorum.
Beni görür görmez sorduğu gözlüğümü, aylardır her gün görenler fark bile etmemişti.
Gittik teşhiste bulunduk, çocuk hiç duraksamadan çat diye seçti adamını. Tutanak düzenlenirken de bayağı sohbet ettik, bir sürü soru sordu. O nasıl, bu neden, ya hakim beni anlamazsa, falan filan... Kafası çok çalışan bir çocuk, umarım hayatı hep güzel olur. 9 yaşındaymış, o yaşta bu kadar akıllı çocuk zor bulunur.
Bir de bu işin geri dönmesi var yalnız. Bizi getiren memur, "Ben sizi Mecidiyeköy'e bırakırım" demişti, biz de kabul ettik. Yalnız komedinin zirvesi bence tam da burada yaşandı:
Ben önde oturuyorum, arkada bir polis, arada kelepçeli şüpheli ve öbür yanında Koray...
Ya yemin ederim başımı çevirip arkaya bakamadım, o nasıl bir gülmek olurdu... Allah'ım güleceğim gülemiyorum, öleceğim ölemiyorum... Of patlayacaktım resmen. Kendimi hiç o kadar zor tuttuğumu hatırlamıyorum.
Allah'ım çocuk tamamen "güzel bir insan" olduğu için o saatte kalkıp alakasız yerlere geliyor, aynı gecenin devamında Esenler'den Gayrettepe'ye şüpheli getiriyor...
Neyse kazasız belasız Zincirlikuyu'ya kadar geldik, Memur Bey bizi metrobüse gayet yakın bir yerde bıraktı sağolsun. Bu sefer de metrobüste arızanın birine çattık, akbil basmayı reddeden, ayağını uzatıp efektler çıkara çıkara yolculuk eden bir tip. Gözünü dikip bakıyor filan. Ölü taklidi yaptık da ilişmedi.
Ben yine Göksun'um bende bir değişiklik yok da, Koray artık Koray Ö. oldu. Ona göre.
Avukatçılık oyunu dediğim, bildiğimiz CMK. Bu neredeyse hiçbirimizin "sahiplenerek" yaptığı bir iş değil, ama bunu konuşacağım an bu an değil.
Gece saat 12 filan gibi bir saatte, evdeyim, Family Guy izliyorum. Bu arada Peter'a tahammül edemiyor olabilirsiniz ama Stewie başka.
Neyse, telefon çaldı, numarayı tanımıyorum, CMK da olamaz çünkü ben gündüzcüyüm... Hayırdır inşallah diyerek açtım. "İyi geceler Avukat Hanım, ben Esenler Çocuk Büro'dan arıyorum..." Nası ya? Hadi gündüzü bırak, Üsküdar'cıyım ben?
"Üsküdar'da kaçırılan bir çocuğun ifadesinde bulunmuşsunuz, biz şimdi şahsı yakaladık çocuğa teşhis yaptırılacak, Baro'yu aradım size yönlendirdiler." Tekrar ediyorum, nası ya?
Baro'yu aradım olayı anlamak için. Valla uzun uzun anlattı ama ben tüm o esnada Esenler'e nasıl gideceğimi düşündüğüm için pek bir şey anlamadım. Özetle, atanan müdafiler kollukta yapılan teşhise katılmak istemiyorlarmış çünkü teşhisin savcılıkta yapılması gerekiyormuş. İstemiyorsam ihtirazi kayıt koyarak katılmayabilirmişim. Bir de, bu yeni bir soruşturma olmadığı için yine benim görevlendirilmem lazımmış. "Başka avukat görevlendirilirse sizin ücretiniz bölünür" dedi, "Ya bölünsün, bu saatte ne işim var Esenler'de, Kadıköy'deyim ben." dedim. "Ama teşhis tek başına ücret gerektiren bir işlem değil, yani o yüzden başka avukat atanması zaten mümkün değil." dedi.
Bunları konuşurken öte yandan da yeni düşen jetonla uğraşıyordum, iyi de ben şüpheli müdafii değilim ki teşhise ihtirazi kayıt koymam gereksin? Mağdur vekiliyim. Yani, teşhisin hukuki niteliği ve nasıl olması gerektiği konusunda bilgim olmadığı gibi, ihtirazi kayıt koyacak bir durumum zaten yok.
Çocuğu da hatırlıyorum, nasıl cin gibi, nasıl pırıl pırıl bir çocuktu... Asıl o çocuk için gittim zaten, kendini daha iyi hissetsin diye.
Bu arada Koray'la da konuştuk tabii, böyle böyle ben Esenler'e gidiyorum diye anlattım, daha ben hazır olmadan kapıdaydı... Ama nasıl gideceğimizi hala bilmiyoruz, neyse ki o arada polis yine aradı da "Avukat Hanım siz metrobüsle Cevizlibağ'a gelin ben sizi oradan alayım..." dedi, iyi oldu.
Aldı bizi memur, Esenler'in içlerine doğru gidiyoruz. Gayrettepe-gasptanmış, bütün işlere bunlar gidermiş. "Zorlamayla olan her şeye biz gideriz" dedi, gasp, kaçırma, tecavüz, Allah ne verdiyse. Ben bunların hiçbirini bilmiyorum tabii, tutturmuşuz bir "hukuk" gidiyoruz... Ceza kısmım çok eksik.
Gittik karakola tamam mı, ikimiz de turist gibiyiz. Bir de benim feci komiğime gitti o süreç. Ya hadi beni bırak Koray'ın ne işi var gecenin bir yarısı Esenler'in polisinde, komik bir şey bu. Düşünsene biri arıyor olsun o saatte,
- Abi naber?
- İyidir abi senden naber?
- İyidir benden de. Ya biz Kadıköy'de takılıyoruz, buralardaysan gelsene?
- Ya ben Esenler çocuk polisindeyim, bi teşhis varmış... Siz takılın ben uğrarım sonra.
- Çocuk? Polis? Abi naptın sen? Esenler neresi?
- Abi lütfen rahat bırak çünkü "bambaşka bir hayat var arka sokaklarda..."
Ya "cezacılık" gerçekten bambaşka bir evren; aynı arabada sohbet ederek gittiğin adam "günlük hayatını" gasp, tecavüz, çocuk kaçırma filan üzerinden tanımlıyor. Bizimki şöyle,
- Naber?
- İyidir senden?
- İyidir benden de. Yine oturdum bütün gün, anca telefon filan baktım... Sen n'aptın?
- Hiiç, ben de oturdum, bakındım filan.
Bunlarınki ise,
- Hadi ben daha Gayrettepe'ye geçicem sabaha karşı operasyon var.
Abi biz rahatsız etmeseydik ya...
Çocukla konuştuk az, içeride ne olacağını söyledim, adamı görünce "işte bu" diyeceksin, merak etme o seni görmez, falan filan. Çok hoşuma gitti o çocukla konuşmak, çok cin gibi çünkü.
- Merhaba, beni hatırladın mı?
- Hatırladım. Ama senin gözlüğün yok muydu?
- Vardı haklısın ama kırıldı... O yüzden takamıyorum.
Beni görür görmez sorduğu gözlüğümü, aylardır her gün görenler fark bile etmemişti.
Gittik teşhiste bulunduk, çocuk hiç duraksamadan çat diye seçti adamını. Tutanak düzenlenirken de bayağı sohbet ettik, bir sürü soru sordu. O nasıl, bu neden, ya hakim beni anlamazsa, falan filan... Kafası çok çalışan bir çocuk, umarım hayatı hep güzel olur. 9 yaşındaymış, o yaşta bu kadar akıllı çocuk zor bulunur.
Bir de bu işin geri dönmesi var yalnız. Bizi getiren memur, "Ben sizi Mecidiyeköy'e bırakırım" demişti, biz de kabul ettik. Yalnız komedinin zirvesi bence tam da burada yaşandı:
Ben önde oturuyorum, arkada bir polis, arada kelepçeli şüpheli ve öbür yanında Koray...
Ya yemin ederim başımı çevirip arkaya bakamadım, o nasıl bir gülmek olurdu... Allah'ım güleceğim gülemiyorum, öleceğim ölemiyorum... Of patlayacaktım resmen. Kendimi hiç o kadar zor tuttuğumu hatırlamıyorum.
Allah'ım çocuk tamamen "güzel bir insan" olduğu için o saatte kalkıp alakasız yerlere geliyor, aynı gecenin devamında Esenler'den Gayrettepe'ye şüpheli getiriyor...
Neyse kazasız belasız Zincirlikuyu'ya kadar geldik, Memur Bey bizi metrobüse gayet yakın bir yerde bıraktı sağolsun. Bu sefer de metrobüste arızanın birine çattık, akbil basmayı reddeden, ayağını uzatıp efektler çıkara çıkara yolculuk eden bir tip. Gözünü dikip bakıyor filan. Ölü taklidi yaptık da ilişmedi.
Ben yine Göksun'um bende bir değişiklik yok da, Koray artık Koray Ö. oldu. Ona göre.
Etiketler:
arka sokaklar,
bir avukatın günlüğü,
cmk
5 Nisan 2012 Perşembe
5 Nisan "Savunma Özgürlüğü Günü"
Pardon bir şey soracağım, şu an herhangi bir adliyeye gidip herhangi bir avukata sorsak, "Yaptığınız avukatlıktan memnun musunuz?" diye, sizce kaç popüler cevap alırız?
Geçen gün bir arkadaşım, benim "indirgemeciliğimden ürktüğünü" söylemişti. Her şeyi o kadar basit şekilde değerlendiriyormuşum ki, insan gördüğünden tedirgin oluyormuş. Evet öyleyimdir ve hep söylerim, "empirik bilgi kutsaldır." Üzerine külliyat yazılmış konuların hayatımızdaki en basit tezahürlerini bile değerlendiremiyorsak, inanın ki boş yaşıyoruz.
Avukatlar Günü'ne de bu şekilde yaklaşıyorum ama endişeniz olmasın, ne yargılama etiğini tartışacağım, ne de "ama çok duruşma bekliyoruz biz" diye ağlamaya başlayacağım.
Bugüne ilişkin sorum şudur, biz daha avukatlar olarak "aslında ne işe yaradığımızı" bile doğru düzgün anlatamamışken, günümüzün kutlanmasını beklemek biraz abes olmuyor mu?
Şimdi bu konu buradan çok fazla uzar gider. Mesela, hukuk felsefesi bakımından ben size hemen ilgili soruları çıkarayım:
1. Peki aslında ne işe yarıyoruz? Yani avukatlık denen meslek aslında nedir?
2. "Bunu anlatamamak" nedir, ne yaparak ya da yapmayarak anlatamıyoruz?
3. Anlatamayışımızın temelinde yatan nedir, anlatasımız mı yok, yoksa biz de mi anlamıyoruz?
4. Bugünün kutlanmasını gerçekten bekliyor muyuz?
5. Bekliyorsak, avukatlar gününün varlığından beklentilerimiz ne?
6. Ve nihayet: Kendimizi nasıl tanımlıyoruz, "hukuk insanı" mı yoksa "meslek erbabı" olarak mı?
İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz, ben sonuncudan başlayacağım.
Kendimi bir meslek erbabı değil hukuk insanı olarak görüyorum. Gerçi böyle deyince Acıların Gazetecisi Ece gibi oldum ama idare edin artık.
Bunun doğal sonucu olarak da, avukatlığı "üretim bandına bağlanmış" bir iş olarak görmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Adalet bir algılama şeklidir, avukatlık da bu algıyı savunma hakkına yönlendirme yeteneğidir. Haliyle "avukat" kavramının içi, niteliği gereği, hakları algılayıp kullanma yeteneği ile doluyor.
Siz bu insana nasıl salt "meslek erbabı" gözüyle bakarsınız?
Evet, kendisini işin sadece satış-pazarlama yönünde geliştirmiş avukatlar çok fazla var, ama ben burada "kavramlardan" bahsediyorum. Üstelik, avukatlık mesleğinin sırf satış-pazarlama yeteneğinin geliştirilmesiyle de yapılabilen bir iş hale gelmesi de yine bu sistemin sonucudur.
Sevgili arkadaşlar, hukuk dünyası bu hale üç gün içinde gelmedi. Avukatların sırf "meslek erbabı" olarak görülmesini biz başlatmadık, devlet tarafından öyle görüldüğümüz için biz de kendimizi öyle sanmaya başladık. Halbuki devlet tam da kendine yakışanı yapmıştı. Kendisine "hayır sen haksızsın" diyen ve üstelik bu itiraz hakkını yine kendi yaptığı kanunlardan almış olan kişiyi, devlet neden sevsin?
Biz de, yani biz derken tüm insanlık olarak, bunu hiçbir zaman doğru düzgün sorgulamadık. Eski püskü lafları alıp duvarımıza asmayı marifet sandık, "Avukatlar köle kullanmadılar ama efendileri de olmadı" dediğimiz zaman mesleğimize duymamız gereken saygıyı yerine getirdiğimize inandık.
Ama bu arada, yanımızda köle niyetine çalıştırdığımız avukatların sigortasını yatırmıyor, efendim dediğimiz hakimin karşısında adeta taklalar atıyorduk.
Daha yaptığımız işin ne olduğunun daha biz farkında değilken, bunu insanlara nasıl anlatabiliriz?
Avukatları kimse sevmiyor, tabii sevmez allahsızlar, siz birbirinizi seviyor musunuz? Ben sizden pek hoşlanmıyorum açık söyleyeyim.
Avukat olmayı bir "über-mensch" olma durumu sanıyorsunuz çünkü. İnsanların size yönelik güvenme ihtiyacını o kadar güzel kullanıyorsunuz ki, bazılarınızla aynı dünyadan olmak bile insanı mahcup ediyor. Avukatın bir meslek egosu olur ve olmalıdır, evet. Ama kimileriniz, başkalarının da bu türden bir egoya sahip olabileceğini düşünmeden hareket edebiliyor.
Bunun tam karşısında da, müvekkilinin karşısında el-pençe-divan duran avukat tipi var. Kendimi abartmayayım derken, karşınızdakinin suyunu çıkarıyorsunuz. Yapmayın bunu, hasta mısınız?
Sonra kalkıp, daha altını ve içini siz kendiniz dolduramadığınız günün bir de saygı görmesini bekliyorsunuz.
Bu gün, avukatların değil, avukatlık kavramının, savunma özgürlüğünün günüdür. Çünkü avukat, "hukuk sektörünün herhangi bir çalışanı" değil, savunma hakkının kullanımını sağlayan tek kişidir.
Bu gün, avukatların değil, herkesin, var olmuş ve olacak her şeyin günüdür. Çünkü her şeyin ve herkesin bir gün savunulması gerekebilir, bu işi ise sadece biz yaparız.
Bunun önce mümkünse siz farkında olun. Çünkü avukatlık salt bir meslek değil, bir savunma sanatıdır.
Ve 5 Nisan, "Savunma Özgürlüğü Günü" olarak kutlanmalıdır.
İyi günler,
Göksun.
Geçen gün bir arkadaşım, benim "indirgemeciliğimden ürktüğünü" söylemişti. Her şeyi o kadar basit şekilde değerlendiriyormuşum ki, insan gördüğünden tedirgin oluyormuş. Evet öyleyimdir ve hep söylerim, "empirik bilgi kutsaldır." Üzerine külliyat yazılmış konuların hayatımızdaki en basit tezahürlerini bile değerlendiremiyorsak, inanın ki boş yaşıyoruz.
Avukatlar Günü'ne de bu şekilde yaklaşıyorum ama endişeniz olmasın, ne yargılama etiğini tartışacağım, ne de "ama çok duruşma bekliyoruz biz" diye ağlamaya başlayacağım.
Bugüne ilişkin sorum şudur, biz daha avukatlar olarak "aslında ne işe yaradığımızı" bile doğru düzgün anlatamamışken, günümüzün kutlanmasını beklemek biraz abes olmuyor mu?
Şimdi bu konu buradan çok fazla uzar gider. Mesela, hukuk felsefesi bakımından ben size hemen ilgili soruları çıkarayım:
1. Peki aslında ne işe yarıyoruz? Yani avukatlık denen meslek aslında nedir?
2. "Bunu anlatamamak" nedir, ne yaparak ya da yapmayarak anlatamıyoruz?
3. Anlatamayışımızın temelinde yatan nedir, anlatasımız mı yok, yoksa biz de mi anlamıyoruz?
4. Bugünün kutlanmasını gerçekten bekliyor muyuz?
5. Bekliyorsak, avukatlar gününün varlığından beklentilerimiz ne?
6. Ve nihayet: Kendimizi nasıl tanımlıyoruz, "hukuk insanı" mı yoksa "meslek erbabı" olarak mı?
İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz, ben sonuncudan başlayacağım.
Kendimi bir meslek erbabı değil hukuk insanı olarak görüyorum. Gerçi böyle deyince Acıların Gazetecisi Ece gibi oldum ama idare edin artık.
Bunun doğal sonucu olarak da, avukatlığı "üretim bandına bağlanmış" bir iş olarak görmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Adalet bir algılama şeklidir, avukatlık da bu algıyı savunma hakkına yönlendirme yeteneğidir. Haliyle "avukat" kavramının içi, niteliği gereği, hakları algılayıp kullanma yeteneği ile doluyor.
Siz bu insana nasıl salt "meslek erbabı" gözüyle bakarsınız?
Evet, kendisini işin sadece satış-pazarlama yönünde geliştirmiş avukatlar çok fazla var, ama ben burada "kavramlardan" bahsediyorum. Üstelik, avukatlık mesleğinin sırf satış-pazarlama yeteneğinin geliştirilmesiyle de yapılabilen bir iş hale gelmesi de yine bu sistemin sonucudur.
Sevgili arkadaşlar, hukuk dünyası bu hale üç gün içinde gelmedi. Avukatların sırf "meslek erbabı" olarak görülmesini biz başlatmadık, devlet tarafından öyle görüldüğümüz için biz de kendimizi öyle sanmaya başladık. Halbuki devlet tam da kendine yakışanı yapmıştı. Kendisine "hayır sen haksızsın" diyen ve üstelik bu itiraz hakkını yine kendi yaptığı kanunlardan almış olan kişiyi, devlet neden sevsin?
Biz de, yani biz derken tüm insanlık olarak, bunu hiçbir zaman doğru düzgün sorgulamadık. Eski püskü lafları alıp duvarımıza asmayı marifet sandık, "Avukatlar köle kullanmadılar ama efendileri de olmadı" dediğimiz zaman mesleğimize duymamız gereken saygıyı yerine getirdiğimize inandık.
Ama bu arada, yanımızda köle niyetine çalıştırdığımız avukatların sigortasını yatırmıyor, efendim dediğimiz hakimin karşısında adeta taklalar atıyorduk.
Daha yaptığımız işin ne olduğunun daha biz farkında değilken, bunu insanlara nasıl anlatabiliriz?
Avukatları kimse sevmiyor, tabii sevmez allahsızlar, siz birbirinizi seviyor musunuz? Ben sizden pek hoşlanmıyorum açık söyleyeyim.
Avukat olmayı bir "über-mensch" olma durumu sanıyorsunuz çünkü. İnsanların size yönelik güvenme ihtiyacını o kadar güzel kullanıyorsunuz ki, bazılarınızla aynı dünyadan olmak bile insanı mahcup ediyor. Avukatın bir meslek egosu olur ve olmalıdır, evet. Ama kimileriniz, başkalarının da bu türden bir egoya sahip olabileceğini düşünmeden hareket edebiliyor.
Bunun tam karşısında da, müvekkilinin karşısında el-pençe-divan duran avukat tipi var. Kendimi abartmayayım derken, karşınızdakinin suyunu çıkarıyorsunuz. Yapmayın bunu, hasta mısınız?
Sonra kalkıp, daha altını ve içini siz kendiniz dolduramadığınız günün bir de saygı görmesini bekliyorsunuz.
Bu gün, avukatların değil, avukatlık kavramının, savunma özgürlüğünün günüdür. Çünkü avukat, "hukuk sektörünün herhangi bir çalışanı" değil, savunma hakkının kullanımını sağlayan tek kişidir.
Bu gün, avukatların değil, herkesin, var olmuş ve olacak her şeyin günüdür. Çünkü her şeyin ve herkesin bir gün savunulması gerekebilir, bu işi ise sadece biz yaparız.
Bunun önce mümkünse siz farkında olun. Çünkü avukatlık salt bir meslek değil, bir savunma sanatıdır.
Ve 5 Nisan, "Savunma Özgürlüğü Günü" olarak kutlanmalıdır.
İyi günler,
Göksun.
Etiketler:
avukatlar günü,
bir avukatın günlüğü,
savunma özgürlüğü
23 Şubat 2012 Perşembe
Bir şikayet kutusu olarak avukat
Tamam biliyorum, avukatlık bir şikayet dinleme mesleği. Bununla bir sorunum yok.
Çalışmaya ilk başladığımda bundan daha da ukalaydım, adeta "cahil cesaretinden ibaret" bir insandım. Ofisin sahibi bana "Bak avukata hep sosyal atıklar gelir, buna hazır mısın?" demişti.
Bazen, yani aslında hemen her zaman, söylenenlerin sadece "kelimelerini" anlıyoruz. İçindeki "özü" kavramak zaman gerektiriyor. İşte ben de, Necdet Bey'in kelimelerini açıkça anlamış ve kabul etmiştim, ama o kelimelerin anlattığını ancak yaşayarak öğreniyorsun.
Babam da bir gün, "Serbest avukatlıkta üslup çok daha önemli. Müvekkil hukuku senin anladığın gibi anlamaz, ona göre iyi avukat 'ağır konuşan' avukattır. Saldırmaktan çekinme." demişti. Bunu da o zaman "bir kelime dizisi" olarak anlamış ama kavrayamamıştım.
Yavaş yavaş içine girdiğim bu gerçeği, yüzüme ilk vuran Adana'dan bir avukat abim oldu. O zamanki müvekkilin Belediye'yle sorunu var tamam mı, ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum. Özetle, müvekkil olmayacak bir şey istiyor.
Açtım bu abime sordum, "Ya böyle bir durum var, yapayım mı ne dersin" diye. "Yavrum bunlar avukatlığın psikolojik yanları, müvekkil istiyorsa yapacaksın, belediye zaten ciddiye almayacak" dedi ahah. Bir kere de, bir üniversite hocası gelmiş, "fuzuli şagili savcılığa verelim savcı hemen çıkarsın" diyor. ("Fuzuli şagil" demiyor elbet, "o adam" diyor ama o adam'ın hukuk dilindeki karşılığı "fuzuli şagil.") He zaten savcı sen daha dilekçeyi verir vermez derhal basacak orayı. Rıza Baba ekibini toplayacak hemen, adam hakkında bi araştırma yapacaklar, Aylin telefonlarını dinleyecek, "adam pisliğin teki çıktı Rıza Baba..." diye bilgiler paylaşılacak, "Hadi göreyim sizi çocuklar" anahtar sözcüğüyle operasyon başlatılacak ve olaylar olaylar. Allah'ım hukuk dünyasını gerçekten böyle sanan insanlar var ya.
Ve her işkenceci polisi de Behzat Ç. sananlar. Polis bizim dostumuzmuş arkadaşımızmış. Al sana arkadaş.
Neyse bu Behzat Ç. konusu çok su kaldırır, ben bu topa hiç girmeyeyim. "Başıma bir iş gelmeyecekse..." diye bile başlayamıyorum, çünkü kendisinden hoşlanmadığımı nerede söylesem bi dayak yemediğim kalıyor.
Konuya dönersek, seçtiğim mesleğin ne olduğunun farkındayım. Hukuk eğitiminin ayrı bir nosyon sağladığının, bizim bakış açımızın farklı olduğunun ve olması gerektiğinin, usûlün esasa tekaddüm ettiğinin, herkesin bizim gibi düşünmeyeceğinin ve zaten düşünmesinin de gerekmediğinin farkındayım. Bunlarla gerçekten hiçbir sorunum yok, zira işim bu, seçtiğim hayat bu. Ben "cevap vereceğim" bir hayatı, insanların şikayetlerine çözüm bulmaya çalışarak yaşamayı seçtim. Avukatlık "bu" çünkü.
Bana vatandaş gelip istediğini anlatabilir. Anlattığımı anlamayabilir. Bir daha anlatırım. Vallahi gocunmam. Eğitimini alan ve anlatmakla yükümlü olan benim çünkü. Olmayacak bir iş isteyebilir, olurunu olmazını anlatırım, hala istiyorsa yazılı beyanını alır yaparım, dert değil. İşim bu. O insandan benim gibi düşünmesini bekleyemem, bunun eğitimini alan benim çünkü. Bana tabii ki intikam duygusuyla, tabii ki mağdur psikolojisiyle gelecek. Başına geleni hak etmediğini düşünmüyorsa avukatla ne işi var? Çok normal.
Tabii ara sıra "çok bilen" insanlar da oluyor, bak onlar gerçekten sinir bozabiliyorlar. Ama kusura bakmasınlar, güzel konuşurum. İkna olmuyor ve benim anlattığım "somut gerçeği" yadsımakta ısrar ediyorsa, son derece rahat bir şekilde "Bakın hukuk budur ve bunu bilen de benim." diye dalarım o konuşmanın ortasına. Gitsin başkasına sorsun, beni yormasın. Atarımı da yaparım yani.
Yaşantımızın bu olduğu ve olacağı başından beri belli. Elbette çok neşeli bir hayat tarzı değil, iç şişiriyor. Kabul ediyorum. Ama bu durumdan şikayet eden arkadaşların düşünmesini rica ettiğim bir şey var; herkes bizim her dediğimizi şıp diye anlayacaksa, hepimiz doğuştan bir hukuk nosyonu üzere var oluyorsak, e bize ne gerek var o zaman? Herkes açsın bir ofis, en kötü ihtimalle arzuhalcilik yapar.
Bize kimse gül bahçesi vaad etmedi ki? Bir ihtiyacı gidermek, insanlarda "olmayan" bir şeyi onlara sunmak üzere buradayız.
"İçimizi şişiren" insan milleti, bizden pek hoşlanmıyor aslen. Adımız çıkmış ya bir kere, ne desek kusur arıyorlar, hukuku herkes bizden iyi biliyor. Bunu da biliyorduk biz. Buna her defasında şaşırıp isyan etmenin bir anlamı ya da faydası olabilir mi?
Bizim mesleğimiz zor bir meslek evet. Bakkal değiliz ki vatandaş iki ekmek bir süt alıp gitsin.
Ama her defasında, Amerika'yı yeniden keşfediyor olmaya gerek yok.
Bi sakin...
Göksun.
Bize kimse gül bahçesi vaad etmedi ki? Bir ihtiyacı gidermek, insanlarda "olmayan" bir şeyi onlara sunmak üzere buradayız.
"İçimizi şişiren" insan milleti, bizden pek hoşlanmıyor aslen. Adımız çıkmış ya bir kere, ne desek kusur arıyorlar, hukuku herkes bizden iyi biliyor. Bunu da biliyorduk biz. Buna her defasında şaşırıp isyan etmenin bir anlamı ya da faydası olabilir mi?
Bizim mesleğimiz zor bir meslek evet. Bakkal değiliz ki vatandaş iki ekmek bir süt alıp gitsin.
Ama her defasında, Amerika'yı yeniden keşfediyor olmaya gerek yok.
Bi sakin...
Göksun.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
dilek ve şikayet kutusu
27 Ocak 2012 Cuma
Şampanya değil Türk kahvesi, tek taş değil küp şeker.
Az önce Çağlayan'a toplanan adliyeleri özlediğimi düşünürken aklıma bir anı geldi, artık böyle şeylerin günlükte olmayacağını düşünerek kayıtlara geçsin istedim.
Bakmayın şimdi üstüme bir ağır ablalık geldiğine, gençken gaayet konuşkan ve sırıtkan biriydim. Gerçi hala fena değilimdir.
Stajyerken çalıştığım yerin işleri hep aynı adliyede olurdu, şimdi Çağlayan'da olanlardan birinde. Haftada en az 3 gün oradaydım, herkesi tanırdım, abilerim ablalarım vardı. Aynı yerlerde yemek yiyip kahvemi aynı yerde içerdim. Genelde bizim ofisin avukatları da olurdu, ama yalnız olduğum da oldu.
Kahve yerimize gittim o gün, yalnızım. Çok güleryüzlü ve kibar bi adam vardı giriş katında, pastane vitrininin arkasında duran. Beni görünce bir hoşgeldiniz bir bi’şeyler filan...
- Terasınız açık mı?
- Hemmen açarız Göksun Hanım, siz çıkın, ben hemen kahvenizi de getiriyorum...
Göksun Hanım? Kredi kartımdan okumuştur zahir.
Teras açılır, evet aslında açık değildir ama açılır. Kahvem de gelir, hem bunların garsonları yok mu, neden hep bu adam getiriyor ki?
- Ya teşekkür ederim çok zahmet oluyor size...
- Rica ederim benim için zevk.
Daha ben kahvemi içmeden çay gelir. Çay zaten her kahve sonrasında gelmektedir ama bu kadar çabuk?
- Teşekkür ederim ama ben kahvemi henüz içmemiştim?
- Yok, ben bunu kendime getirdim, eğer bir sakıncası yoksa oturabilir miyim?
- Tabii buyrun? (Nası yani?)
- Göksun Hanım, isminizi kredi kartınızdan gördüm öncelikle... Benim adım şu, yaşım bu, memleketim de şurası, askere gittim geldim, eğitimim budur, artık söylemeden duramayacağım, çok güleryüzlü çok samimi bir insansınız, ben sizinle ciddi bir arkadaşlık istiyorum. Yani lütfen kusura bakmayın ama... Yani uzun zamandır aklımda ama işte genelde arkadaşlarınızla geliyorsunuz, ya da kalabalık oluyor filan... Özür dilerim, lütfen yanlış anlamayın, ben gerçekten ciddiyim...
- Şey... Rica ederim ne kusuru... Teşekkür ederim onore oldum, ama biliyorsunuz, ben yalnız değilim... (“Onore” demişim la, ne diyeyim başka?)
- Anlıyorum, haklısınız.
Sonra fazla gitmedim. Ama aynı güleryüz ve kibarlığa devam etti, güzel insanmış.
Sonra sanırım şube değiştirdi ya da işten çıktı, bilemiyorum.
Sonra da zaten o pastane kapandı, yerine başkası açıldı.
Derken benim o adliyedeki işlerim bitti. O oldu bu oldu.
"E ne var işte bu zamanda niyeti ciddi adam bulmak kolay mı" yollu şeyler söyledi bazı arkadaşlarım.
Tamam haklılar da, ne yapaydım annemlere gidip "Her gün bana kahve yapıp getiren bir adam var, onunla evlenicem" mi diyeydim? Ahah kan alırlardı la.
Bakmayın şimdi üstüme bir ağır ablalık geldiğine, gençken gaayet konuşkan ve sırıtkan biriydim. Gerçi hala fena değilimdir.
Stajyerken çalıştığım yerin işleri hep aynı adliyede olurdu, şimdi Çağlayan'da olanlardan birinde. Haftada en az 3 gün oradaydım, herkesi tanırdım, abilerim ablalarım vardı. Aynı yerlerde yemek yiyip kahvemi aynı yerde içerdim. Genelde bizim ofisin avukatları da olurdu, ama yalnız olduğum da oldu.
Kahve yerimize gittim o gün, yalnızım. Çok güleryüzlü ve kibar bi adam vardı giriş katında, pastane vitrininin arkasında duran. Beni görünce bir hoşgeldiniz bir bi’şeyler filan...
- Terasınız açık mı?
- Hemmen açarız Göksun Hanım, siz çıkın, ben hemen kahvenizi de getiriyorum...
Göksun Hanım? Kredi kartımdan okumuştur zahir.
Teras açılır, evet aslında açık değildir ama açılır. Kahvem de gelir, hem bunların garsonları yok mu, neden hep bu adam getiriyor ki?
- Ya teşekkür ederim çok zahmet oluyor size...
- Rica ederim benim için zevk.
Daha ben kahvemi içmeden çay gelir. Çay zaten her kahve sonrasında gelmektedir ama bu kadar çabuk?
- Teşekkür ederim ama ben kahvemi henüz içmemiştim?
- Yok, ben bunu kendime getirdim, eğer bir sakıncası yoksa oturabilir miyim?
- Tabii buyrun? (Nası yani?)
- Göksun Hanım, isminizi kredi kartınızdan gördüm öncelikle... Benim adım şu, yaşım bu, memleketim de şurası, askere gittim geldim, eğitimim budur, artık söylemeden duramayacağım, çok güleryüzlü çok samimi bir insansınız, ben sizinle ciddi bir arkadaşlık istiyorum. Yani lütfen kusura bakmayın ama... Yani uzun zamandır aklımda ama işte genelde arkadaşlarınızla geliyorsunuz, ya da kalabalık oluyor filan... Özür dilerim, lütfen yanlış anlamayın, ben gerçekten ciddiyim...
- Şey... Rica ederim ne kusuru... Teşekkür ederim onore oldum, ama biliyorsunuz, ben yalnız değilim... (“Onore” demişim la, ne diyeyim başka?)
- Anlıyorum, haklısınız.
Sonra fazla gitmedim. Ama aynı güleryüz ve kibarlığa devam etti, güzel insanmış.
Sonra sanırım şube değiştirdi ya da işten çıktı, bilemiyorum.
Sonra da zaten o pastane kapandı, yerine başkası açıldı.
Derken benim o adliyedeki işlerim bitti. O oldu bu oldu.
"E ne var işte bu zamanda niyeti ciddi adam bulmak kolay mı" yollu şeyler söyledi bazı arkadaşlarım.
Tamam haklılar da, ne yapaydım annemlere gidip "Her gün bana kahve yapıp getiren bir adam var, onunla evlenicem" mi diyeydim? Ahah kan alırlardı la.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
evlenme teklifi
24 Aralık 2011 Cumartesi
Kürk önemli yalnız.
(Bunu bu ayın başında yazmışım. Ben o kararı vermiştim, daha doğrusu zaten başka türlüsü mümkün değildi ki zaten...)
Acilen bir karar vermem lazım.Ya "avukat gibi" görünüp "avukat hanım" egosu yaşayacağım,
Ya da kendi halimde devam edip, 27.5 yaşında hala "ilk işiniz mi?" diye sorulmasıyla mutlu olacağım.
İlkini yaparsam, müvekkil nezdinde daha ağır algılanıp, avukat gibi görünmem halinde bana iltifat etme sözü veren adamla devam edeceğim.
İkincide kalırsam, "bodur tavuk her dem piliç" olmaya devam edecek.
İlkindeki ego tehlikeli. Beni bozar. Ki ben bu egoyu yaptığım dakika, en başta o bana iltifat etme sözü veren adamın kendisi kaçar.
İkincisindeki hal ise, para kazandırmıyor hacı.
Ya arkadaş, ben mesleğimi harbiden seviyorum, gerçekten başka bişey olamazdım bak.
Ama insanı zorla kendinden soğutuyosunuz
Etiketler:
bir avukatın günlüğü
9 Aralık 2011 Cuma
"Avukat olduğunu söyleyen Göksun Göndermez..."
Hakimlere o kadar, ama o kadar sinir oluyorum ki. ya bunun ifadesi yok, gerçekten yok.
Bugün CMK'dan gelen iki tane çocuk ağır duruşmam vardı. Duruşma beklerken pek sevdiğim müstakbel ortağım geldi nefes nefese, aynı gün aynı adliyede olacağımızı biliyorduk.
- Göksuncum bir arkadaş benden duruşmasına girmemi rica etmişti ama benim acil başka bi iş yetiştirmem lazım, benim yerime sen girer misin?
- Ayıbediyosun girmez miyim.
Peki tamam. Benim duruşma girişte, bu yeni gelen 2. katta. Ve üstelik tam da çakışıyor gibiler. Neyse bir ona bak bir buna koş filan derken ben ilk duruşmamı hallettim, çıktım yukarı. Diğerine daha bayağı zaman var. Bu arada benim ortak da adliyede hala, bişeylere koşturuyor. Dedim ki "Hacı git benim mübaşire söyle, sırama zaten daha çok var ama yukarıda olduğumu bilsin, burayı bitirip gelicem. O da tamam.
Arkadaş bu rica duruşması da yılan hikayesi oldu. Benden önceki duruşma uzadı da uzadı, araya bişeyler girdi, yani biliyosunuz bu işler "the duruşma that never comes" kıvamında yürür.
Neyse ben rica duruşmasını bitirdim, zaten beni bu derece sinirlendiren asıl şey de bu duruşmada yaşananlar oldu.
Ama o arada ne olmuş dersiniz?
Gitti benim CMK ağır ceza duruşması... Almışlar. Gitti 470 lira. Adını bile bilmediğim birinin işi görülsün diye bu kadar paradan oldum lan! Benim maaşım gelirim yok olm, benim için bastığım akbil bile önemli.
Üstelik, o lüzumsuz rica duruşmasında da aynen şöyle oldu:
- Avukat hanım isminiz?
- Göksun Göndermez.
- Yetki belgesinde isminiz yok?
- Sayın hakim önce başka bir arkadaşım girecekti ama benim adıma da ayrı bir yetki belgesi UYAP'tan gönderilmiş durumda.
- Yok dosyada kaleme gidin bakın, adınız olmadan karşımıza çıkıyorsunuz, ne bileyim ben sizin kim olduğunuzu!
- Tamam sayın hakim. (Hasbinallah...)
Gittim yetki belgemi buldum, kaleme gelmiş ama dosyaya koymamışlar.
- Siz Göksun Göndermez misiniz?
- Evet.
- Kimliğinizi görebilir miyim, çünkü şu an şüpheli durumundasınız. (Vallahi de billahi de yemin ederim böyle dedi.)
- Peki sayın hakim. (Evet sadece bunu dedim. Saat 13'e geliyor, hala tek lokma bişey yememişim, aşağıda duruşma bekletiyorum ve dosya benim değil.)
- Burada isminiz aynı değil?
- İki ismim var sayın hakim, Gökçe soy ismim değil. Yetki belgesini veren meslektaş birini biliyor.
- Baro siciliniz kaç, onu da yazmamışlar?
- 36148
- Alın şunu kalemle düzeltin.
Nefret ettim, kin kusmak istedim ve en önemlisi, bu kimliği belirsiz dava yüzünden kendi duruşmamı kaçırdım.
Sezer istemese yapmazdım da, işte napalım, çiğ tavuk meselesi.
Bugün CMK'dan gelen iki tane çocuk ağır duruşmam vardı. Duruşma beklerken pek sevdiğim müstakbel ortağım geldi nefes nefese, aynı gün aynı adliyede olacağımızı biliyorduk.
- Göksuncum bir arkadaş benden duruşmasına girmemi rica etmişti ama benim acil başka bi iş yetiştirmem lazım, benim yerime sen girer misin?
- Ayıbediyosun girmez miyim.
Peki tamam. Benim duruşma girişte, bu yeni gelen 2. katta. Ve üstelik tam da çakışıyor gibiler. Neyse bir ona bak bir buna koş filan derken ben ilk duruşmamı hallettim, çıktım yukarı. Diğerine daha bayağı zaman var. Bu arada benim ortak da adliyede hala, bişeylere koşturuyor. Dedim ki "Hacı git benim mübaşire söyle, sırama zaten daha çok var ama yukarıda olduğumu bilsin, burayı bitirip gelicem. O da tamam.
Arkadaş bu rica duruşması da yılan hikayesi oldu. Benden önceki duruşma uzadı da uzadı, araya bişeyler girdi, yani biliyosunuz bu işler "the duruşma that never comes" kıvamında yürür.
Neyse ben rica duruşmasını bitirdim, zaten beni bu derece sinirlendiren asıl şey de bu duruşmada yaşananlar oldu.
Ama o arada ne olmuş dersiniz?
Gitti benim CMK ağır ceza duruşması... Almışlar. Gitti 470 lira. Adını bile bilmediğim birinin işi görülsün diye bu kadar paradan oldum lan! Benim maaşım gelirim yok olm, benim için bastığım akbil bile önemli.
Üstelik, o lüzumsuz rica duruşmasında da aynen şöyle oldu:
- Avukat hanım isminiz?
- Göksun Göndermez.
- Yetki belgesinde isminiz yok?
- Sayın hakim önce başka bir arkadaşım girecekti ama benim adıma da ayrı bir yetki belgesi UYAP'tan gönderilmiş durumda.
- Yok dosyada kaleme gidin bakın, adınız olmadan karşımıza çıkıyorsunuz, ne bileyim ben sizin kim olduğunuzu!
- Tamam sayın hakim. (Hasbinallah...)
Gittim yetki belgemi buldum, kaleme gelmiş ama dosyaya koymamışlar.
- Siz Göksun Göndermez misiniz?
- Evet.
- Kimliğinizi görebilir miyim, çünkü şu an şüpheli durumundasınız. (Vallahi de billahi de yemin ederim böyle dedi.)
- Peki sayın hakim. (Evet sadece bunu dedim. Saat 13'e geliyor, hala tek lokma bişey yememişim, aşağıda duruşma bekletiyorum ve dosya benim değil.)
- Burada isminiz aynı değil?
- İki ismim var sayın hakim, Gökçe soy ismim değil. Yetki belgesini veren meslektaş birini biliyor.
- Baro siciliniz kaç, onu da yazmamışlar?
- 36148
- Alın şunu kalemle düzeltin.
Nefret ettim, kin kusmak istedim ve en önemlisi, bu kimliği belirsiz dava yüzünden kendi duruşmamı kaçırdım.
Sezer istemese yapmazdım da, işte napalım, çiğ tavuk meselesi.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü
1 Aralık 2011 Perşembe
"Fiziksel engel" derken?
Uuu hayatın sırrını çözmek üzere olabilirim...
Şimdi, bazı yaşlı avukatlar adliyeye gitmez filan ya hani, gitmeyi sevenin de "gençliğine" verir. Egoları genelde yüksek olur bunların.
O gençlerden biri olarak ben niye seviyorum misal, hayatın içinde olmayı seviyorum çünkü. Bambaşka dünyaların, aklına gelmeyecek insanlarıyla karşılaşıyorsun.
İşte diyorum ki, bu adliye mesaisini hor gören büyüklerimiz, "biz zaten her şeyi gördük bitirdik..." kafasında olabilirler mi aceba?
Neyse ama bak misal ben geçen şöyle bir şey yaşadım, bu hissi bana bin avukatın on milyon nasihati sağlayamazdı:
Çekişmeli boşanmada davalı/kadın vekiliyim. Yetki belgesiyle girdiğim için müvekkili tanımıyorum, ilk defa görücem. Ama biliyorum ki bacakları protez.
Duruşma salonunun oraya gelince aradım, o da gelmiş buluştuk.
Abi, ben daha bu kadar "ışıldayan" bir kadın görmedim. Pantolon giydiği için protez zaten belli olmuyor ama, yani bilmesem, karşımda yeminler etse ben o kadının sorunları olduğuna inanmam.
Güzel de bir kadın ama olay güzel olup olmamak değil. Bakımlı, güleryüzlü, gözlerinin içi gülen, içten bir kadın.
2.5 yaşında trenin altında kalmış. Ondan sonra da hayatı boyunca 30'a yakın sosyal sorumluluk projesinde yer almış, kampanyalara katılmış, dergilere kapak olmuş, bir bakandan teşekkür mektubu almış, çok iyi olmuş çok da güzel iyi olmuş.
Duruşmaya girmeden önce konuştuk falan işte, "Bak" dedim, "Duruşmada senin için en önemli olan şey, hakim karşısında nasıl durduğun. Sen zaten kendinden emin bir kadınsın ama, sakın 'hakim karşısına çıkıyorum' diye heyecan yapma, sana söz verdiği zaman derdini aynen bana anlattığın gibi anlat."
Girdik duruşmaya. kalktı bizimki, "Benim eşim özünde iyi bir insan, ama madem ki ayrılmak istiyor ayrılalım. Nafaka da istemiyorum, benim gelirim var. Sadece çocuğumun velayetini istiyorum" diye konuştu. 3 yaşında da bir kızı var bu arada, tek başına bakıyor.
Velayeti eşi de istediği için dava devam edecek.
Ama ben o kadına çok saygı duydum.
Ben tam bir vücut ve 3 kişilik pabuç dilimle her zaman dik duramıyorum. bi ton arabesk yapıyorum, hayat diyorum, beni neden yoruyosun diyorum.
Resmen ayıp bu yaptığım.
Şimdi, bazı yaşlı avukatlar adliyeye gitmez filan ya hani, gitmeyi sevenin de "gençliğine" verir. Egoları genelde yüksek olur bunların.
O gençlerden biri olarak ben niye seviyorum misal, hayatın içinde olmayı seviyorum çünkü. Bambaşka dünyaların, aklına gelmeyecek insanlarıyla karşılaşıyorsun.
İşte diyorum ki, bu adliye mesaisini hor gören büyüklerimiz, "biz zaten her şeyi gördük bitirdik..." kafasında olabilirler mi aceba?
Neyse ama bak misal ben geçen şöyle bir şey yaşadım, bu hissi bana bin avukatın on milyon nasihati sağlayamazdı:
Çekişmeli boşanmada davalı/kadın vekiliyim. Yetki belgesiyle girdiğim için müvekkili tanımıyorum, ilk defa görücem. Ama biliyorum ki bacakları protez.
Duruşma salonunun oraya gelince aradım, o da gelmiş buluştuk.
Abi, ben daha bu kadar "ışıldayan" bir kadın görmedim. Pantolon giydiği için protez zaten belli olmuyor ama, yani bilmesem, karşımda yeminler etse ben o kadının sorunları olduğuna inanmam.
Güzel de bir kadın ama olay güzel olup olmamak değil. Bakımlı, güleryüzlü, gözlerinin içi gülen, içten bir kadın.
2.5 yaşında trenin altında kalmış. Ondan sonra da hayatı boyunca 30'a yakın sosyal sorumluluk projesinde yer almış, kampanyalara katılmış, dergilere kapak olmuş, bir bakandan teşekkür mektubu almış, çok iyi olmuş çok da güzel iyi olmuş.
Duruşmaya girmeden önce konuştuk falan işte, "Bak" dedim, "Duruşmada senin için en önemli olan şey, hakim karşısında nasıl durduğun. Sen zaten kendinden emin bir kadınsın ama, sakın 'hakim karşısına çıkıyorum' diye heyecan yapma, sana söz verdiği zaman derdini aynen bana anlattığın gibi anlat."
Girdik duruşmaya. kalktı bizimki, "Benim eşim özünde iyi bir insan, ama madem ki ayrılmak istiyor ayrılalım. Nafaka da istemiyorum, benim gelirim var. Sadece çocuğumun velayetini istiyorum" diye konuştu. 3 yaşında da bir kızı var bu arada, tek başına bakıyor.
Velayeti eşi de istediği için dava devam edecek.
Ama ben o kadına çok saygı duydum.
Ben tam bir vücut ve 3 kişilik pabuç dilimle her zaman dik duramıyorum. bi ton arabesk yapıyorum, hayat diyorum, beni neden yoruyosun diyorum.
Resmen ayıp bu yaptığım.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü
18 Kasım 2011 Cuma
Sultanahmet'i geri istiyorum :(
Çağlayan Adliyesi sonum olacak olmasına da, Kartal'da napıcam hiçççç bilmiyorum.
Dün, 2010'dan kalma bir kyo itirazının sonucunu öğrenmek için tamı tamına bir saat adliyede dolandım. (Avukat olmayanlar küfretmesin, kyo derken, takipsizlik yani.)
Gerçi benimki de akıl... Genel soruşturmanın 7. katta olduğunu duymadın mı sen, daha ne diye beşinci altıncı katlarda kastırıyosun... Neyse dur anlatıcam.
Soruşturma ve takipsizlik veren savcılık Şişli. Bunun itirazı Beyoğlu'na yapılıyor. Beyoğlu'na itiraz dilekçesini Kadıköy'den göndermişiz. Ne zaman gönderdiğimiz ise belli değil. İşte bunu seviyorum.
- "Senin kalem ya 5 ya 6. katta, emin değilim, bi bak..." diyen Sezer'e uyaraktan, önce 5 ve 6. katlardaki savcılıkları bi dolaştım.
- Aslında muhtelif savcılık kalemleri var, mesela biri eski şişli faili meçhul bürosu. Oraya girip "Pardon, benim failim belli aslında, nereye gitmeliyim?" diyebilirdim ama savcılık memurlarıyla olabildiğince az muhatap olmak istedim. Bir de öğrenci gibi gitmişim zaten, öyle "avukatım ben taam mı!" tribim de yok... Şimdi bana stajyer muamelesi yapacak, cevap vericem, bi ton asap bozukluğu. (Yani diyorum ki, stajyerlere iyi davranın ve ben küçük görünüyorum.)
- Çağlayan'daki savcılık memurları, bişey sorgulamak istediğiniz zaman sizi -3'teki bankoya yönlendiriyor. O bankonun çok fazla bi işlevi yok ama işte, maksat başından savmak olsun. "Ben önce o yolu tüketeyim, sonra bir daha göndermesinler." diyerek -3'e indim.
- Beni 7. kata gönderdi, gideceğim kalemi de tarif etti sağolsun.
- Gittim. Memur dedi ki "Savcıların görevleri değişti, siz bu kararı veren savcıyı şu listeden bulun, ona göre yönlendirelim."
- Listede benim savcı yok. Ya emekli ya tayin olmuş, ne bileyim ben.
- "o zaman genel soruşturmaya gidin." aynı katta bir yerler. dolan dur.
- Genel soruşturma: "Takipsizlik büroya gidin." yine aynı katta bir yerler. yine dolan dur.
- Takipsizlik büro: "Aslında doğru geldiniz ama bu soruşturmanın esası 2004, bizde yok onlar. Arşiv görevlisine sorun. Ama o görevli artık bilişim suçlarına geçti, oradan bulun." Allahtan o da aynı katta bir yerde. Neyse önceki dolanmalarımdan bunun yerini biliyorum, görmüştüm.
- Bilişim suçları: "Sizin aradığınız memur şimdi arşive indi, yerinde yok. Bekleyin, gelir."
Hayda... Neyse, müdüre dedim artık, "Müdür bey, aradığım memur yerinde yokmuş, siz bi yardımcı olsanız..." diye. Oldu sağolsun, bulup verdi kararı.
- Vallahi tam bir saattir bunun için uğraşıyorum, Allah razı olsun müdür bey.
- Sen bana denk gelmesen 3 gün yine uğraşırdın...
Doğru söylüyor.
Adliyeden çıkarken artık ayaklarım tutmuyordu, yemek de yememiştim.
Peki sorsan n'aptım, altı üstü bi karara bakıp çıktım. Bu yani.
Dün, 2010'dan kalma bir kyo itirazının sonucunu öğrenmek için tamı tamına bir saat adliyede dolandım. (Avukat olmayanlar küfretmesin, kyo derken, takipsizlik yani.)
Gerçi benimki de akıl... Genel soruşturmanın 7. katta olduğunu duymadın mı sen, daha ne diye beşinci altıncı katlarda kastırıyosun... Neyse dur anlatıcam.
Soruşturma ve takipsizlik veren savcılık Şişli. Bunun itirazı Beyoğlu'na yapılıyor. Beyoğlu'na itiraz dilekçesini Kadıköy'den göndermişiz. Ne zaman gönderdiğimiz ise belli değil. İşte bunu seviyorum.
- "Senin kalem ya 5 ya 6. katta, emin değilim, bi bak..." diyen Sezer'e uyaraktan, önce 5 ve 6. katlardaki savcılıkları bi dolaştım.
- Aslında muhtelif savcılık kalemleri var, mesela biri eski şişli faili meçhul bürosu. Oraya girip "Pardon, benim failim belli aslında, nereye gitmeliyim?" diyebilirdim ama savcılık memurlarıyla olabildiğince az muhatap olmak istedim. Bir de öğrenci gibi gitmişim zaten, öyle "avukatım ben taam mı!" tribim de yok... Şimdi bana stajyer muamelesi yapacak, cevap vericem, bi ton asap bozukluğu. (Yani diyorum ki, stajyerlere iyi davranın ve ben küçük görünüyorum.)
- Çağlayan'daki savcılık memurları, bişey sorgulamak istediğiniz zaman sizi -3'teki bankoya yönlendiriyor. O bankonun çok fazla bi işlevi yok ama işte, maksat başından savmak olsun. "Ben önce o yolu tüketeyim, sonra bir daha göndermesinler." diyerek -3'e indim.
- Beni 7. kata gönderdi, gideceğim kalemi de tarif etti sağolsun.
- Gittim. Memur dedi ki "Savcıların görevleri değişti, siz bu kararı veren savcıyı şu listeden bulun, ona göre yönlendirelim."
- Listede benim savcı yok. Ya emekli ya tayin olmuş, ne bileyim ben.
- "o zaman genel soruşturmaya gidin." aynı katta bir yerler. dolan dur.
- Genel soruşturma: "Takipsizlik büroya gidin." yine aynı katta bir yerler. yine dolan dur.
- Takipsizlik büro: "Aslında doğru geldiniz ama bu soruşturmanın esası 2004, bizde yok onlar. Arşiv görevlisine sorun. Ama o görevli artık bilişim suçlarına geçti, oradan bulun." Allahtan o da aynı katta bir yerde. Neyse önceki dolanmalarımdan bunun yerini biliyorum, görmüştüm.
- Bilişim suçları: "Sizin aradığınız memur şimdi arşive indi, yerinde yok. Bekleyin, gelir."
Hayda... Neyse, müdüre dedim artık, "Müdür bey, aradığım memur yerinde yokmuş, siz bi yardımcı olsanız..." diye. Oldu sağolsun, bulup verdi kararı.
- Vallahi tam bir saattir bunun için uğraşıyorum, Allah razı olsun müdür bey.
- Sen bana denk gelmesen 3 gün yine uğraşırdın...
Doğru söylüyor.
Adliyeden çıkarken artık ayaklarım tutmuyordu, yemek de yememiştim.
Peki sorsan n'aptım, altı üstü bi karara bakıp çıktım. Bu yani.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
çağlayan adliyesi
15 Kasım 2011 Salı
Seralarda yetiştirilen doğal yargıç...
Hah, "keçinin sevmediği ot burnunun dibinde biter" derler ya, benim yetki belgesiyle girdiğim ağır ceza duruşmaları da o hesap.
Dosyayı daha yeni görmüşüm, müvekkili tanımam, cezayı zaten daha yeni öğreniyorum. "Bir şey olmayacak zaten" diye gönderiliyorum duruşmaya, ama heyet zırt diye dayıyor kararı. Nası olmayacak, oluyor işte. Katılan vekiliyiz, beraat çıktı.
Geçen bi asliye ceza duruşması da patlamıştı yine. Arkadaş rica etti sanık vekili olarak girdim. Daha yakalama filan bekleniyormuş dosyada, kararlık durumda değilmiş yani. Hakim esas savunma isteyince kalakaldım! Sonra demesin mi "sanığın mahkumiyetine..." Hayda...
Yok hacı benim bu ceza sürecim çok sancılı geçiyor. Rabb'im "Senin bu iş davalarıyla uğraşırken başka bişey öğreneceğin yok" diye beni aniden ummana atıverdi, resmen çırpınıyorum. dur hele pazartesi CMK başlıyor, artık önümüzdeki maçlara bakıciz.
*
Az önce duruşmasına girdiğim dosya, 2007 esaslı, bugün karara çıktı. sanıkların zaten ikisi o arada ölmüş, biri bir suç için zaman aşımından öbürü için de suçu sabit görülmediğinden beraat etti. Kalan sanığın davası ayrı devam edecek.
Yüce devletimizde bu yargılama işlerinin ne kadar sıkı tutulduğunu şu şekilde açıklamak isterim,
Elimdeki dosyanın içinde tam 13 adet duruşma zaptı var.
Bu zabıtların tamamında, hakim değişikliği olmuş. Ve dava 4 farklı savcı görmüş.
Son celsede esas hakkındaki mütalaayı veren savcı, dosyayı en sonradan almış olan.
Şu "doğal yargıç ilkesini" ben adım gibi eminim, ama adım gibi eminim, Yener Hoca "Davayı aynı hakimin (veya heyetin) sürdürmesi" diye anlatmıştı. Bunun, doğallık ilkesinin tamamı değil fakat bir tezahürü olduğunu sonradan öğrendim. Bizde ise doğal yargıç ilkesinden tek anlaşılması gereken, "yargılamayı halihazırda mevcut olan ve normal prosedürde davanın görülmesi gereken mahkemenin sürdürmesi" imiş. E o zaman doğal "hakim" değil "mahkeme" olmamalı mıydı?
Bence bu ilke hem mahkemeyi hem hakimi kapsıyor fakat bizde hakimler seralarda yetiştirildiği için doğallıkları kalmıyor.
Ben de hala "Allah'ım nasıl öğrenicem ben tüm bunları" diye stres yapıyorum. Piii...
Dosyayı daha yeni görmüşüm, müvekkili tanımam, cezayı zaten daha yeni öğreniyorum. "Bir şey olmayacak zaten" diye gönderiliyorum duruşmaya, ama heyet zırt diye dayıyor kararı. Nası olmayacak, oluyor işte. Katılan vekiliyiz, beraat çıktı.
Geçen bi asliye ceza duruşması da patlamıştı yine. Arkadaş rica etti sanık vekili olarak girdim. Daha yakalama filan bekleniyormuş dosyada, kararlık durumda değilmiş yani. Hakim esas savunma isteyince kalakaldım! Sonra demesin mi "sanığın mahkumiyetine..." Hayda...
Yok hacı benim bu ceza sürecim çok sancılı geçiyor. Rabb'im "Senin bu iş davalarıyla uğraşırken başka bişey öğreneceğin yok" diye beni aniden ummana atıverdi, resmen çırpınıyorum. dur hele pazartesi CMK başlıyor, artık önümüzdeki maçlara bakıciz.
*
Az önce duruşmasına girdiğim dosya, 2007 esaslı, bugün karara çıktı. sanıkların zaten ikisi o arada ölmüş, biri bir suç için zaman aşımından öbürü için de suçu sabit görülmediğinden beraat etti. Kalan sanığın davası ayrı devam edecek.
Yüce devletimizde bu yargılama işlerinin ne kadar sıkı tutulduğunu şu şekilde açıklamak isterim,
Elimdeki dosyanın içinde tam 13 adet duruşma zaptı var.
Bu zabıtların tamamında, hakim değişikliği olmuş. Ve dava 4 farklı savcı görmüş.
Son celsede esas hakkındaki mütalaayı veren savcı, dosyayı en sonradan almış olan.
Şu "doğal yargıç ilkesini" ben adım gibi eminim, ama adım gibi eminim, Yener Hoca "Davayı aynı hakimin (veya heyetin) sürdürmesi" diye anlatmıştı. Bunun, doğallık ilkesinin tamamı değil fakat bir tezahürü olduğunu sonradan öğrendim. Bizde ise doğal yargıç ilkesinden tek anlaşılması gereken, "yargılamayı halihazırda mevcut olan ve normal prosedürde davanın görülmesi gereken mahkemenin sürdürmesi" imiş. E o zaman doğal "hakim" değil "mahkeme" olmamalı mıydı?
Bence bu ilke hem mahkemeyi hem hakimi kapsıyor fakat bizde hakimler seralarda yetiştirildiği için doğallıkları kalmıyor.
Ben de hala "Allah'ım nasıl öğrenicem ben tüm bunları" diye stres yapıyorum. Piii...
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
ceza mahkemesi,
doğal yargıç ilkesi,
hakim değişikliği,
yetki belgesi
18 Ekim 2011 Salı
Pardon, "idealizm" derken?
Sevgili günlük,
Sana daha önce, çok "adam sandığı" patronu tarafından tazminatı eksik ödenen ve üstelik de kendisine çemkirilen arkadaşımdan bahsetmiştim.
Bu arkadaş sonradan öyle bir çalışma yeri bulmuş ki, yani de desem nasıl nitelesem... Nitelemeden anlatayım en iyisi...
Baro'daki ilanlardan birini aramış ve akabinde görüşmeye gitmiş. Ofisin sahibi avukat hanım, kendi işini yapmak isteyen genç bir avukata gerçekten iyi imkanlar sağlıyormuş. Ofisini tamamen ücretsiz kullandırıyor, kendi işini de yapabiliyorsun, 3-5 bir şeyler de alabiliyorsun, falan filan. İyi yani.
Fakat bu avukat hanımın müvekilleri, bizim hanımkızın tam da en karşı olduğu yönde çıkmışmış... Bir de isimli misimli filan tiplermiş, yani öyle kıyıda köşede kalmış işler de değilmiş avukat hanımın işleri...
"N'aptın kabul ettin mi?" dedim, "Etmeyip n'apacaktım?" dedi. "Zilyonlarca solcu avukat tanıyorum, hepsi de çok güzel konuşurlar. Bu avukat hanımın verdiğinin yarısını bile verdiler de ben mi hayır dedim? Üzgünüm, hayat zor." dedi.
"Hayırlı olsun" dedim ve sessizce dağıldık.
Sana daha önce, çok "adam sandığı" patronu tarafından tazminatı eksik ödenen ve üstelik de kendisine çemkirilen arkadaşımdan bahsetmiştim.
Bu arkadaş sonradan öyle bir çalışma yeri bulmuş ki, yani de desem nasıl nitelesem... Nitelemeden anlatayım en iyisi...
Baro'daki ilanlardan birini aramış ve akabinde görüşmeye gitmiş. Ofisin sahibi avukat hanım, kendi işini yapmak isteyen genç bir avukata gerçekten iyi imkanlar sağlıyormuş. Ofisini tamamen ücretsiz kullandırıyor, kendi işini de yapabiliyorsun, 3-5 bir şeyler de alabiliyorsun, falan filan. İyi yani.
Fakat bu avukat hanımın müvekilleri, bizim hanımkızın tam da en karşı olduğu yönde çıkmışmış... Bir de isimli misimli filan tiplermiş, yani öyle kıyıda köşede kalmış işler de değilmiş avukat hanımın işleri...
"N'aptın kabul ettin mi?" dedim, "Etmeyip n'apacaktım?" dedi. "Zilyonlarca solcu avukat tanıyorum, hepsi de çok güzel konuşurlar. Bu avukat hanımın verdiğinin yarısını bile verdiler de ben mi hayır dedim? Üzgünüm, hayat zor." dedi.
"Hayırlı olsun" dedim ve sessizce dağıldık.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
eski solcular,
ücretli avukat
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)