recep tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
recep tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2014 Çarşamba

ne değişiklikler gördüm aslında yoktular...

selam,

haberleri okurken twitter sekmesini kapatmaya karar verdim, çünkü anlık tepkiyi tivit diye atınca blog yazacak hal kalmıyor. ama burada da laf lafı açtığı için haber okumak bütün günü alan bir eyleme dönüşüyor. yani okusam olmaz okumasam gönül razı değil. of duyarlı olmak çok zor. duyarlılık maaşı alamıyor muyuz, bu da bir tür maluliyet sayılamaz mı? tövbe yarabbim ne saçmalıyorum ben ya tamam.

onu bırakın da, chp anayasa mahkemesi'ne gitmiş, hsyk kanunu'ndan sebep.

hsyk değişikliğinin içeriğini siz biliyorsunuzdur, ben o ara gündemden uzaktaydım. özet geçiyorum, yeni 12 eylül'le zaten değişen hsyk demek yeteri kadar değişmemiş ki, konu 17 aralık sonrası tekrar gündeme geldi. hükümet, hsyk'yı adeta kendisinin irtibat bürosu filan haline getirecek bir kanun değişikliği yapmak istiyor. nitekim bu değişiklikler kabul edildi fakat henüz -şu günlerde twitter'da spam yağmuruna tutulmuş olan- cumhurbaşkanımızın onayından geçmedi. (bu onaydan geçemeyeceğine dair en ufak bir şüphesi olan varsa, yazık yahu rüyasından uyandırmayın.)

chp, henüz onaydan geçmeyen bu kanunu anayasa mahkemesi'ne taşıyarak bunun "yok hükmünde" sayılmasını talep etmiş. sebep de, düzenlemenin anayasa'ya aykırı oluşu.

arkadaşlar izninizle biraz teknikleşeceğim. bu iptal edilebilirlik/batıllık/yokluk konusu biraz karışık. bunların her biri birbirinden farklı şeyler. geçen sene tam da bu farktan bahsettiğim bir makale yazarken çok ağladım, oradan biliyorum. eğer aşağıdaki hukuki bilgilendirme kısmını atlamak isterseniz, bundan sonra trafik cezalarıyla ilgili habere geçeceğim, buyrun oradan devam edelim.

biraz önce "batıllık" dediğim, aslında hukuk terminolojisindeki butlan'ı karşılıyor. son yıllarda buna "kesin hükümsüzlük" deniyor. bu terim, bir şeyin "var" ama hüküm doğuramayacak nitelikte olmasını ifade eder. siz o işlemi aslında yapmışsınızdır, yani var etmişsinizdir, ama aslında hukuken o işlemin hiçbir etkisi yoktur ve olamaz. bu sebeple, sizin o işleme güvenerek yaptığınız sonraki işlemler de hükümsüz olur.tipik benzetme şudur ki butlan, çocuğun ölü doğması halidir. evet çocuk vardır ama aslında yoktur.

yokluk ise, bir anlamda butlan gibidir. yapıldığı sanılan işlemin yine hiçbir etkisi yoktur. ama aslında o çocuk hiç doğmamıştır.

örneğin birinden çek aldınız, daha doğrusu size "çek" denerek bir kağıt verildi. eğer bu kağıt, çek olmanın zorunlu unsurlarını taşımıyorsa, yani aslında hukuken o bir çek değilse, işte buradaki şey artık butlan değil yokluktur. çünkü ortada bir çek yoktur. veya diyelim ki evlendiğinizi sanıyorsunuz ama o kişi meğer nikah memuru değil de üzerine cübbe giyen herhangi biriymiş. nikah defteri yerine bambaşka bir şey imzalamışsınız. işte o evlilik batıl değildir, çünkü zaten hiç yoktur.

yokluk ve butlanın sonuçları da farklıdır. yok olan bir şey, düzeltilemez ya da ihya edilemez. yani olmayan bir şeyin sağıyla soluyla oynayarak onu var edemezsiniz. butlanda ise, işleri toparlama imkanınız vardır, çünkü ortada bir iş vardır. diğer bir fark ise; siz bir işlemin batıl olduğunu bile bile buna göz yummuşsanız, bunu sonradan gündeme getiremezsiniz. "zamanlaması manidar" deyip sustururlar. ama yokluk öyle değildir, yok olan şey hiçbir zaman yoktur, zamanlamanın bir manası olmaz.

iptal edilebilirlik ise çok kısa ve hiç karışık değil. hemen özet geçeyim; tahmin edeceğiniz gibi iptali istenen işlem gayet "vardır" ve hüküm de doğurmuştur. iptal kararı verilene kadar işlem halen yürürlükte ve geçerli olduğu için, o süreçte ona dayanarak yapılan işlemler de meşrudur. iptal edilebilirliği diğerlerinden ayıran şey işte tam olarak da budur.

çok uzattım hemen bağlıyorum. chp'nin bu kanun değişikliğini "yokluk" olarak nitelemesinin gerekçesini anlamadım. diyorlar ki, yapılan değişiklik anayasa'ya aykırıdır o yüzden de yok hükmündedir. nasıl yani? e zaten anayasa mahkemesi'nin varlık nedeni bu değil mi, kanuna uygun olan şeyi sen zaten neden anayasa mahkemesi'ne götüresin? o zaman hiçbir değişiklik aslında yoktu?

kaldı ki bu değişiklik usulüne uygun yapılmış mı? gerekli çoğunluk sağlanmış, gerekli bürokratik sürece uyulmuş, koşullar yerine getirilmiş mi? bu soruların yanıtını bilmiyorum ama olumluysa, o zaman "olmayan" ne? yani ortada bir şey "var," konu bu değil, konu olan şeyin hukuka uygun olup olmadığı. ki bu da artık bir butlan ya da iptal edilebilirlik sorunu.

öte yandan, eğer henüz -şu günlerde twitter'da spam yağmuruna tutulmuş olan- cumhurbaşkanımız onaylamamışsa, kanun değişikliği de henüz yapılmamış demektir. yani ortada daha dava açılacak bir şey dahi yok diye düşünüyorum. bir durun hele, önce değişiklik yapılmış ya da yapılma sürecinin tamamlandığı iddia edilmiş olsun ki hakkında taleplerimiz olabilsin. bu aşamada zaten olmayan ve olmuş gibi yürürlüğe de sokulmayan bir şeyin olmadığının tespitini istemek bana biraz garip geldi açıkçası. acaba chp'liler "zamanlaması manidar" denme endişesine filan mı kapıldılar; ya da içlerinde "durun, hukuk bu değil!" diyen mi yok?

bir göksun, sözünü her zaman tutar ve bunun için lannister olunmasına gerek yoktur. sosyal mesajımızı da böylece verdikten sonra, tuttuğumuz söze geri dönelim.

efendim deniyor ki, trafik yönetmeliği'nde değişiklik yapılmış, artık alkollü araç kullanmanın cezası daha da ağırmış.

pardon sevgili haber yazıcısı arkadaşım, uzayda mı yaşıyorsun?

arkadaşlar o cezalar zaten karayolları trafik kanunu'yla çoktaaan gelmişti. yeni değil, uygulanmaya başlanalı aylar oldu. bugün yayınlanan şey, o kanunun yönetmeliği. yani sadece, uygulanma şekline ilişkin bir yardımcı mevzuat. yeni ceza getirmiyor, mevcut cezanın uygulanma şekline ilişkin bir şey söylüyor.

kaldı ki, sevgili muhtemelen-uzayda-yaşayan arkadaşım, hukuk bilgisinden belli ki yoksunsun ama, seni biraz derin düşünmeye davet ediyorum. kanunda olmayan bir ceza, onun alt normu olan yönetmelikle getirilebilir mi? aklınızda olsun arkadaşlar, bir yasak ya da ceza kanunla düzenlenmemişse, yönetmelikle hiç düzenlenemez. yönetmelikler, tamamen dayanakları olan kanunların sınırları çerçevesinde kalmak zorundadırlar. eğer bunun aksini görürseniz, o yönetmeliğe karşı yargı yolunu işletebilirsiniz. ama onun prosedürünü şimdi anlatmayayım çok uzun.

bu arada yeri gelmişken, o cezayla ilgili söyleyeceklerim de var. kanun ve yönetmelik diyor ki, 0,50 promilin üzerinde alkollü araç kullananın ehliyetini ilk yakalanışta 6 ay alırım. peki tamam. hemen akabinde de diyor ki, ama diyor, eğer sen alkol muayenesini kabul etmezsen, o zaman iki yıl alırım.

nasıl yani? belki polis arıza çıkardı, ben "bir dakika ne oluyor" diyene kadar hoop tomayla girişti arabaya? belki ben daha "içmedim memur bey" derken "neee sen muayeneyi nasıl reddedersin!!!" diyerek yedim cezayı, laga luga derken imzayı da atıverdik? belki gerçekten kafam güzel, daha polis kim muayene nedir diye anlamadan, baktım gitmiş benim ehliyet iki yıl? altı ay gidecekken? nasıl iştir anlamadım.

ben bunu anlamayadururken, bir sonraki haber algımı iyice uçurdu. tipik bir yandaş basın haberi, "operasyonların arkasında cemaat var." tamam diyelim ki var, başkan'ın arkasında kim vardı on yıldır? neden bunları hiç konuşmuyoruz aziz ve muhterem din kardeşlerim?

gerçi onları konuşsak ne olacak, blog tarihimde muhtemelen on milyonuncu kez söylüyorum, memlekette muhalefet mi var? al bak yine bir gariplik, efendim chp'nin sarıyer'de seçime girememe ihtimali varmış. listeleri ysk'ya dokuz dakika da olsa geç teslim etmişler. dokuz dakika demeyin, 2009'da mhp'ye ilişkin emsal karar varmış, 25 dakika yüzünden mhp'nin seçime giremediği bir yer olmuş.

ysk benim de anılarımın olduğu bir kurul, o yüzden dakika hesabına girmeyeceğim. idari kurumlar ve kurullar böyledir, metne çok ağır bağlıdırlar. bu bir hukuk kültürü meselesi.

fakat asıl trajedi, chp'nin bu gecikmesine şaşırmamış oluşumuz. genel başkanının oy kullanamamışlığı olan bir partinin ilçe teşkilatı da böyle şeyler yapabilir, normaldir.

başka bir normallik, paralel devlet kuran bir yapının paralel sendika işine girmesi. iş hukuku benim yumuşak karnımdır, bu alanı çok sever ve çok özel bulurum. (söz bunun gerekçesini de anlatacağım bir gün.) sendikacılık deyince birden gözüm kulağım açıldı. iddiaya göre bu paralel yapı, işçileri örgütleyip sokağa dökmek için bir sürü sendika kuruyormuş.

imdiii, konuya birkaç yerden bakmak lazım. öncelikle şu "sarı sendika" kavramını açıklayalım. bunlar "işverenin araya soktuğu nifaklar" olarak özetlenebilir. yani işveren bir sendikayla gizliden anlaşır, işçiler bir şekilde bu sendikaya üye yapılır, böylelikle hem işçi kenidi örgütlü sanıp mutlu olur, hem de işveren lafını sözünü geçirebildiği kuzu bir sendika bulur, hem de sendika patronları bundan "memnun bırakılır." yani görünüşte herkes mutludur ama olan işçilere olmaktadır. sarı denmesinin de bir sebebi vardı, okumuştum ama hatırlamıyorum. fransa kaynaklı bir terim; fransa'da bu tür oluşan ilk (ya da en büyük) sendikanın binası sarı mıymış neymiş, öyle bir bağlantısı vardı.

"paralel sendikaya" gelirsek; bu sarı sendikayla aynı şey değil anladığım kadarıyla. "işçileri sokağa dökmek amaçlı" olduğu söyleniyor.

siz bu ülkedeki grev yasaklarını bilmiyor musunuz kuzum? işçiler patronları dışında kime karşı sokağa dökülebilirler? siyasi grev, hatta onu bırakın dayanışma grevi, bizim ülkemizde meşru mudur?

öte yandan, eğer veriler doğruysa son dönemde gerçekten bir sürü sendika kurulmuş. örgüt sayısındaki artış, örgütlenmenin de artacağını göstermiyor elbette. hatta ilk etapta bu bilince zarar bile verebilir. ama olsun, aşama kaydetmek iyidir ve işçi örgütlenmelerini artık her adım başında  görebiliyor olmak da bir aşamadır. sonra buna alışılır, fazlanın zarar olabileceği görülür ve olaylar gelişir. iş hukuku bilincine yönelik her şeyin bir şeyi var.

bir şeyi olan başka bir şey de, mustafa sarıgül'ün cumhurbaşkanımıza attığı "menşınsız tivit." her yerin kendinde bir adabı var, bu mention'suz taşlama da twitter alemlerine göre "metrobüste yer tutmak" gibi bir şey, yani ancak o kadar muteber. bana yapsalar muhatabımı menşın'layıp "müdür benim bana konuş!" diye bağırırdım.

neyse mustafa bey boş bir koltuk fotoğrafı paylaşıp, "türkiye cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı" yazmış. bence bunda hukuken de siyaseten de hiçbir sorun yok, eleştiridir ve hatta bence dikkate de alınmalıdır. fakat bunu haber yapan -ve şu an okuduğum- gazete, öyle bir anlatmış ki, oouuvvv meğer sarıgül bu şekilde cumhurbaşkanına hakaret etmiş olmuş da haberimiz yok. aman allah'ım bu nasıl olabilir, bu nasıl hakaret!!1!!

arkadaşlar tehlikenin farkında mısınız? "interneti ahlaksızlıktan arındıracağız" diyen zihniyetin ahlaksızlık dediği şey bu işte. boş koltuk. boş ya, bildiğiniz boş. üzerinde de "türkiye cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı" yazıyor. ama hakaret ve ahlaksızlık... bizim sosyal medya goygoylarımız hepten yalan oldu o halde, geçmiş olsun.

biz bunlarla uğraşırken, biliyorsunuz ukrayna bugünlerde karışık. ölenler 25'i bulmuş, yaralananlar yüzlerce. ben günlerdir başbakanımızdan "burada 3-5 kişinin hesabını yapıyorlar, bakın orada onlarca kişi öldü" benzeri bir açıklama bekliyorum ama gelmiyor. bu ilgisizlik ukrayna batıda kalıyor diye olabilir, bizim bu tarafta olsaydı şimdi oraya asker göndermek için tezkere hesabı yapıyor olurduk.

ah şimdi aklıma geldi, başkan çıkıp "milletimiz üzerinde başarılı olamayan faiz lobisiii, şimdi de ukrayna'yı hedef alıyorrrr!!!" der mi acaba? ama demez ya. ukrayna bizi ilgilendirmiyor, orada sünni kardeşlerimiz zulüm görmediğinden dolayı.

bunun dışında ufak tefek başka haberler de yok değil. mesela çamlıca camii besmelelerle yükseliyormuş, her gün 300 kişilik ekip işe besmeleyle başlıyormuş. allah kabul etsin tabii de, ister misiniz artık binalara da "helal" damgası vurulacak olsun? ben isterim zira nereden bileceğim oturduğum evin temelinde besmele var mı yok mu, şantiye şefi o gün abdestli miydi, kıyafetten taharet kurallarına uyuldu mu? önemli bunlar. rica ederim toki bakanlığımız  buna el atsın ve binaların girişine "binamız islami usûllere göre inşa edilmiştir" levhası zorunlu hale gelsin. lütfen.

başka bir ufacık haber, cumhurbaşkanımızın bir hsyk üyesi hakkındaki görüşü. yazının başında hsyk'nın iyice yürütmeye bağlanmak istediğine yönelik bir şeyler vardı zaten ama sayın gül konuyu son derece özet geçmiş, yorumsuz kopyalıyorum. (kaynak: yeni şafak, 19/02/2013 tarihli anasayfa, adres: http://yenisafak.com.tr/politika-haber/hsyk-uyesi-bana-bilgi-vermeliydi-19.02.2014-619653?ref=manset-9 )

"sizin atadığınız bir hsyk üyesinin açıklamaları var. 12 eylül'e benzetiyor. hsyk üyeleri bakanın memuru oluyor diyor.

evet ben atadım. ama benim atadığım üye keşke önce beni brife etseydi. ben herkese açığım."

şimdi lütfen başa dönelim, hem hsyk meselesini hem de müstakbel sansür uygulamalarını tekrar bir düşünelim. ama önce lütfen biri bana açıklasın, şu "brife etmek" nedir?

sevgiler,
göksun.

18 Şubat 2014 Salı

yetenekli bay erdoğan

selam,

çok uzun süredir (neredeyse 5 aydır) yazmadığımın farkındayım. canım istemedi.

yazmak için gündemi takip etmek gerekiyordu, o dönem bunun ömrümü kısalttığını hissettim. yaşanan dünyaya çok fazla yabancılaştığım, kendi dünyama ise çok fazla döndüğüm bir dönem oldu.

başka yazılarda da bahsetmiştim, ben ruh hallerinden de sıkılabilen bir insanım. işte o halimden de sıkıldım, e madem o zaman eski okumalı yazmalı günlerime geri döneyim dedim. ya da belki aslında olan başka bir şeydi; yabancılaşmayı o kadar abarttım ki, artık bizzat kendime de uzak olduğum için, dünyayla arama mesafe koymanın bir anlamı kalmadı. her neyse.

öte yandan, yazmaya geri dönmek için aslında bugün iyi bir gün değil. çünkü hiçbir şeyle temas edesim yok. ama tam da bu sebeple, yani kendimle olan temasımı azaltmak için, yazmak işime yarayabilir.

hayırlısı.

*
geçenlerde, nasıl olduğunu hatırlamıyorum ama bir şekilde kendimi yeni şafak'ın sitesinde buldum. biraz gezinince, haberlerin veriliş şekli ve içerikleri ilginç geldi. daha önce o tarafın gazetelerine zaman ayırmamıştım. sonra birinin röportajına rastladım, kimdi hatırlamıyorum, "eğitim sistemi chp'li yetiştiriyor" filan dediğini gördüm. işte o an, artık bir yeni şafak okuru olmaya karar verdiğim andır. çünkü belli ki çok acayip kafaları var.

önce yeni şafak'ın, akabinde ise bir karşı duruş olarak da sol gazetesinin ana sayfalarına gitmek istiyorum ama sanırım sol'a vaktim kalmayacak. bugünlük yeni şafak'tan gidelim ama bundan sonrası için planım iki gazeteye birden bakmak.

*
bugün başkan'ın grup konuşması vardı malum, salılarımız sallanıyor.

ilk iş, 28 şubat'taki "beceremediniz" başlığını bu milletin unutmayacağını hatırlatmış.

şimdi bu millet lafı biliyorsunuz ki pek meşhur. lakin ben bunun karşıladığı şeyin tam olarak ne olduğunu halen bilemiyorum. mesela bunun yerine halk denince ne oluyor, ben millet miyim halk mıyım, belki toplum da olabilirim.

eğer cümleden "beceremediniz başlığını unutmayana millet denir" çıkarımını yapmalı isek, o zaman ben başka bir şey oluyorum zira o başlığı bilmiyordum bile. bu elbette benim cehaletimdir, 28 şubat zamanı 13 yaşındaydım ama sonrasında da o dönemi fazla kurcalamadım. inkar etmiyorum. öte yandan, gayet 29 yaşımın son derece canlı hatıraları arasında bir "canım feda" vakası var ki, işte onu unutursam kalbim kurusun.

o halde madem millet değilsem sayın başkan, aşkolsun, şimdi biz neyiz?

*
"hayır internete sansür, kısıtlama gelmiyor. sadece şantaj ve ahlaksızlığa karşı tedbir alınıyor." iyi de, neyin şantaj neyin ahlaksızlık olduğuna nasıl karar veriyoruz başkanım?

mesela bana kalırsa, haber içeriklerine müdahale etmek hem şantaj hem de ahlaksızlık içerebilecek bir davranış. nasıl oluyor bunlar tam olarak, onu bir açıklayabilir miyiz?

*
"belediyecilik nedir bilmeyen birileri haliç metro köprüsü silüeti bozuyor diyor. yetişemedikleri üzüme koruk diyorlar." tabii siz böyle başlayan bir beyanın, o üzüme neden yetişilemediği konusuna bağlanmasını bekliyorsunuz. çünkü makul okur olmak bu beklentiyi gerektirir.

ama dostlarım, inanın ki "makul" aslında sizin bildiğiniz gibi bir şey değil. zira bu beyandan sonra başkanımız, uzuuuun uzun, hastane inşaatlarından girip tablet bilgisayarlardan çıkmış. bunun konuyla ne ilgisi olduğunu inanın anlamadım ama zaten anlamayacaktım; zira benim mercimek beynimin, başkan hazretlerinin ilişkilendirme sistemini anlayabileceğini nasıl düşünebilirim. haşa.

netice olarak, yazılanları okudum ve metro köprüsünü eleştirenler haksız çünkü başkanımız tablet bilgisayar dağıttığından ötürü. sorusu olan?

*
şimdi bakın aşırı efsane bir ilişkilendirme silsilesi geliyor.

1. belediyecilik nedir bilmiyorlar.
2. okullara 1 milyon bilgisayar gönderen hükümet, interneti engelliyor derseniz size dünyanın her yerinde gülerler.
3. geniş bant internet aboneliği sayısı göreve geldiğimizde 20 bindi, şu anda 34 milyona ulaştı.
4. yeni internet düzenlemesinden en fazla faydalanacak olan chp ve mhp'dir. çünkü kasetlerle en fazla tehdit edilen onlardır.

başkan naptınız siz öyle ya? bu arada artık kendisine "sen" diye hitap edemiyorum ne olur ne olmaz. tanrı'yla konuşurken bile senli benli olan bir toplumun geldiği hale bak çay demle.

neyse konuya dönersek, sanırım başbakanımız,

1. (belediyecilik bilmenin tablet bilgisayarla ilişkisini biraz önce irdelemiştik)
2. bilgisayar gönderince sansür karşıtı olunacağını, çünkü birkaç devreden ibaret bir aletle o aletin ulaşabileceği bilgilerin aynı şey olduğunu düşünüyor. elinize bilgisayarı alınca gerisi hoop sınırsız içerik çünkü.
3. küçük bir ihtimal ama, geniş bant dediğimizi pilates bandı sanıyor olabilir - fakat 10 sene önce pilates de yoktu ki memlekette... burada ebru şallı'dan rol çalma olabilir, dikkat.
4. bunu hiç açıklayamıyorum. ahshahshahs ay sinirim bozuldu pardon.

*
chp'ye demiş ki:

"... patronunuzun ananaslı, tespihli ses kayıtlarını yayınlayın. beddua görüntülerini dinleyin hep birlikte amin deyin.

malum medya haber yapmış, ak partili olmayanlar memur olamıyormuş. siz paralel devleti oluştururken sizin zihniyetinizde olmayan kimseyi almadınız, bunun adımlarını attınız. bunlar elinizden gidince hoplamaya zıplamaya başladınız. artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak."

bir şey diyeceğim, daha çok yakın tarihe kadar, ananaslı hoca'nın etrafında dönenler kendileri değil miydi? tt arena'da "bitsin bu hasret" çağrılarını anthony quinn filan mı yapmıştı, biz çağrıları mı karıştırdık?

hadi onu geçtik diyelim, chp'nin paralel devleti tam olarak ne zaman oluşturduğunun izah edilmesi lazım. 10 küsur yıldır -kusura bakmayın ama- en ufak varlık emaresi gösteremeyen chp mi oluşturdu bunu? başkanım ciddi misiniz? hadi diyelim ki bu adamlar bu kadar cin fikirli, doğru düzgün oy bile alamazken samanlar altından dereler akıtıp bu işi başardılar. e siz ne yaptınız o arada demezler mi adama? armut değilse de ayakkabı kutusu toplamışlarsa demek ki.

bir de, sizin zihniyetinizde olmayan kimseyi almadınız meselesi var. ayol devlette iktidarın zihniyetinde olmayan mı kaldı, şirin baba'nın namaz kıldığı bir ülke haline geldik başkanım yapmayın rica ederim.

chp'li olmayan alınmadı da, kedi buradaysa et nerede, et buradaysa kedi nerede? hm?

*
"sizin insanlığınız öldü mü, vicdanınız bu kadar mı kara? o kadıncağız baş örtülü olmasaydı, bu olay olur muydu? 8 mart'ta hangi yüzle kadın haklarını koruyacaksınız."

başkanım, hatırlatayım.

dilşat aktaş
lobna allami
4 aralık 2010'daki gösteride polisin tekmelediği hamile öğrenci
hiç olmazsa yaşına hürmet edilmeyen mücella yapıcı
göz altında tacize uğradığını ifade eden onlarca kadın
daha bugün haber olan, koruma altındayken tecavüze uğrayıp hamile kalan ama kürtajına izin verilmeyen 15 yaşındaki çocuk,
evlendiğinde 12, doğum yaptığında 13, öldüğünde 14 yaşında olan çocuk

ve hamileyken sokağa çıkmasında sakınca görülen, varlığı sadece bir aile içinde ve sosyal politika unsuru olarak kabul edilen milyonlarca kadın...

baş örtülü müydü?

gezi'deki kayıplarımız, kadın mıydı?

vicdanınız bu kadar mı kara?

*
selametle,
göksun.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Sevgili Selin ve Bora... Tehlikenin farkında mısınız?

Acaba Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya distopyasını tasarlarken, bir gün onun aslında ütopya olabileceğini düşünmüş müydü?

Ya da siz, ellerinizle yarattığınız ve an itibariyle yatak odamıza girmiş olan devletin bir gün bu noktaya gelebileceğini tahmin etmiş miydiniz, sevgili küçük burjuvalar?

Bu yazıyı, beyaz Türklerden biri olarak, "senin-benim gibi" steril yaşamlı insanlar için yazıyorum. Çünkü, devlete tepki vermek anarşist eğilimleri olanlar için zaten normal. Ya da bir solcu, elbette ki egemen yanlısı olmamalı. Ama sen, beyaz Türk, eylemleri "trafiğin kapanmasına sebep olan kuru gürültü" olarak gören ve çoluk çocuğunu eylemciden korkutan şuursuz kişilik... Bu konu seni de ilgilendiriyor.

Sevgili Selin ve Bora,

Bu mektup ikinize birden. Fakat önce Selin'le konuşalım...

Selinciğim,

Bir Anadolu kentinden büyük şehre geldiğinde, elbette ki liseyi henüz bitirmiştin. Çocukluğundan beri hep "iyi ve düzgün" ortamlarda oldun. Ailen seni hep "aydın bir Türk kadını" olmak üzere yetiştirdi. Küçüklerine sevgili büyüklerine saygılı olmanın beynine zerk edildiği bir 18 yıldan sonra, kendini iyi bir üniversiteyi kazanmış olarak, memleketin olan şehirden çok daha büyük bir ortamda ve ilk defa "tek başına" buldun.

Kendi çevresinde sevilen ve sayılan bir ailenin ferdi olarak, yeni yaşantında bu gerçeği ihmal ettiğin bir an bile olmadı.

Okulunda ya da yaşadığın şehrin bir yerlerinde, birtakım eylemler olageldi ama sen o günlerde evden bile çıkmadın. İnsanların nasıl bu kadar öfkelenebildiklerini, neden sokaklarda bas bas bağırdıklarını hiç anlamadın. Sana göre, her şey sakin sakin halledilebilirdi. Çünkü evinizde hep öyle olmuştu. Ailesinden tek bir gün kötü söz duymamış biri olarak, insanların sokaklara dökülmelerini hep "artizlik" olarak gördün. Bu tavrının son derece "snob" olduğunu ve "küçük burjuva" denen şeyin tam olarak sana karşılık geldiğini anlamana yıllar vardı.

Derken, bir erkek arkadaşın oldu. Henüz öğrenciydin ve erkekler, senin için halen "tabusal nitelik" taşıyordu. Fakat, büyük şehrin etkisi olsa gerek, "kendi bedenimden kime ne, neticede ben artık aydın bir Türk kadınıyım" diyerek, cinsel hayata giriş yaptın.

Ya da belki bu girişi yaptığında okulunu bitirmiş ve bir meslek sahibi olmuştun. Burası hiç önemli değil.

Netice olarak, kendi rızanla, steril yaşantına hiçbir zarar gelmeden, kendine uygun gördüğün insanla ve uygun gördüğün şekilde bir cinsel hayat edindin. Bu hayatında da, yine kendi belirlediğin koşullar içerisinde mutlu mesut yaşamaya devam ettin.

Derken, bir gece sarhoştunuz önlem almayı ihmal ettiniz... Ya da, neden sarhoş olasınız ki, belki de her türlü önleminizi zaten almıştınız...

O kadar steril yaşamlarınızın ortasında, birden bire, hijyenden yıkılan bir çocuk düştü rahmine.

Tamam, namus da namus diye ensende boza pişiren bir ailen yok. Peşine bir abi ya da bir amcaoğlu düşmeyecek. Hayatını kaçak geçirmek zorunda kalmayacaksın. Beyaz Türk'sün sen, senin hayatında olmaz böyle şeyler. Üstelik, o çocuğu öğrenmeleri halinde ailen seni artık yok sayacak belki ama, sen yine de o çocuğa bakabilecek parayı kazanabileceksin. İyi bir okulun, geçerli bir mesleğin var. Hatta o kadar iyi durumdasın ki, sevgilin bu haberi alınca bırak sorumluluktan kaçmayı, seninle evlenmeyi bile önerdi.

Ama sen buna hazır mısın?

Seni Mediha Şen Sancakoğlu olmak üzere yetiştirmiş olan ailen, bunu kaldırabilecek mi?

Yaşadığı şehirde gördüğü saygıyla övünen baban, senin evlilik dışı bir ilişkiye girip, bir de "utanmadan" hamile kaldığını öğrenince, sana yine aynı gözle bakacak mı?

Her zaman sana örnek gösterilmiş olan birtakım ablaların hayatında, hiç böyle şeyler oldu mu?

Annen çarşı-pazarda "Kızımın çeyizine alayım..." diye nevresim takımları toplarken, şimdi senin bu yaptığın iş mi?

Ki bunları bırak, tamam sevgilin güzel bir adam ama, sen bu adamın baba olabileceğine gerçekten inanıyor musun? Ailesini tanıyıp biliyor musun?

Hadi o da uygun olsun... Okulun bitmemiş, ne olacağın belli değil, hayatta "ben yaptım" dediğin bir tencere yemek bile yokken, bir insan yetiştirebileceğine inanabiliyor musun?

Okulun bitmiş de olabilir. Ekonomik bağımsızlığını kazanmış da olabilirsin. Fakat yine de soruyorum, her gün metrobüslerde sürünür, akşamın bir vakti eve açlıktan ölmüş bir şekilde gelir ve televizyon karşısında yarım ekmek-kaşar kemirirken, sen o çocuğu doğurmayı gerçekten istiyor musun?

Selinciğim, tekrar söylüyorum... Bu sadece, birtakım "anarşisterin," olur olmaz ilişkiye girenlerin, hiçbir kontrol yöntemi kullanmadan Allah'a sığınan şuursuzların sorunu değil.

Ya da, sadece potansiyel namus cinayeti kurbanlarının, tecavüze uğrayanların, zorla hamile bırakılanların sorunu da değil. Hamile olduğu öğrenilince terk edilenleri de kapsamıyor sadece.

Bu, inan bana Selin, senin de sorunun.

Bora kardeşime gelirsek,

Boracığım... Benim Özlem diye bir arkadaşım var. Geçenlerde Hakan Günday'dan okuduğu şeyden bahsetti bana, ben de sana aktarayım...

Hakan Günday özetle, "Anne olmak o kadar 'kadına özgü' bir karar ki, kadın 'ben bu çocuğu doğuracağım' dediği anda senin artık baba olmamak gibi bir durumun yok" demiş. İtiraf ediyorum, olaya hiç bu gözle bakmamıştım. Bizim anne olup olmamayı seçme hakkımız var, ama sizin maalesef, baba olmayı seçmeme hakkınız yok. Fiilen seçmeyebiliyorsunuz, ama o durumda da iki cihanda yakanızı bırakmayacak ah'lar düşüyor peşinize.

Selin, çocuğunu doğurmaya karar verdiği anda, sen artık bir baba oluyorsun sevgili Bora. Ki eğer kürtaj yasak olursa, Selin'in o çocuğu doğurması, artık bir karar meselesi olmayacak biliyorsun ki.

Her türlü önlemi almış olabilirsin. Ama sen, her iki ailenin gözünde de, "çüküne sahip olamamış" biri olacaksın. Buna hazır mısın?

Severek ve isteyerek birlikte olduğun ve sana bir çocuk vermiş olan kadının, yine her iki aile tarafından da, "kukusunun peşinde hatunun teki..." olarak algılanmasını kaldırabilecek misin? Ve Selinciğim, bu sorunun tam tersi senin için de geçerli.

Bak yine, maddiyattan hiç bahsetmiyorum. Maddi durumun mesele değil, siz beyaz Türksünüz, açlıktan ölmezsiniz.

Sevgili Selin ve Bora,

Evlilik öncesi bir cinsel yaşam edinerek, devlete nasıl karşı gelmiş olacağınızın farkında mısınız?
Devlete karşı gelmemek adına evlenmeyi seçerseniz, 20'leriniz başında, ikiniz de çocukken, böyle bir işe kalkışmanın ne kadar zor olabileceğini tahayyül edebiliyor musunuz?

Genç arkadaşlarım, bakın... Muhalefet, gerçekten iyi bir şeydir. Çünkü hepimizi ilgilendirir. Bakın, devlet bugün sizin pipinizle kukunuzla kafayı bozdu, bu sizin o beyaz akıllarınıza gelir miydi?

Eğer hiç başınız ağrımasın istiyorsanız, öncelikle evlilik öncesi ilişkiye girmeyecektiniz.
Fakat madem girdiniz, hemen evlenin.
Sonra da kendinizi kısırlaştırın olsun bitsin.

Çiçek gibi.

Sizi seven,
Göksun.

29 Mayıs 2012 Salı

Leylek bana bebek getir Allahsız!

Bu konuda kafamı çok toparlayamadım, ne yazacağımı henüz tam bilmiyorum. Hatta, hukuki bile olmayan, buradan çok yazmazsaolecek'e uygun düşecek bir yazı olabilir bu.

Gerçi, benim "hukuki olmayacak" diye yerini belirleyemediğim konuyu, şu an ülke siyasetinin gündemi olarak tartışıyoruz.

Aklımda, Sayın Başbakanın bizim kukumuzun derdine düşmüş olması bir yana, Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu Başkanı'nın "Kürtaj yasaklanmalı" beyanı var. Bütün bunlar benim aklımda anlamlı bir bütün oluşturmuyor.

Söyleyecek yeni hiçbir şeyim yok. Yalnız, kürtaj konusunda kadın milletine şunu binlerce kere tekrar etmek istiyorum, neden bunu illa "sağlık sebepleri ya da maddi sebepler" noktasında düşünüyorsunuz? Bunu meşrulaştırmak için neden böylesine bir çaba içindesiniz?

Hiçbir korunma yöntemi kullanmayıp, hamile kalınca da "aman canım nasıl olsa aldırır kurtuluruz" diyen kafayı doğru bulmuyorum. Ki bu doğru bulmayış, o kişiye bir katil muamelesi yapmamdan değil, "Kendine karşı ne kadar duyarsız..." gibi bir algılayamayıştan kaynaklanıyor. Ama siz, kadınlar size söylüyorum, hiçbir sağlık engeliniz ya da maddi sıkıntınız olmasa  bile, "hayat planınıza uymayan" bir çocuğu doğurmak zorunda bırakılamazsınız. Bile isteye hamile kalmış olsanız bile, mesela ikinci ayınızın içindeyken kapıldığınız bir depresyonla yaşamak zorunda değilsiniz. Bu sizin kararınızdır.

Çocuk doğurmak, yani insan yetiştirmek, "Bu sefer de böyle olsun..." denecek bir şey değildir.

"Çocuk içeride duyuyor diye Mozart dinletip de, 'aman canım embriyo zaten daha' diye kürtaj savunuculuğu yapan kadınlar var." gibi bir şeyler gördüm geçen gün. Kürtajın zaten yasal bir süreye tabi olduğunu, kimsenin 7 aylık çocuğu aldırmak peşinde olmadığını hatırlatırım. Kaldı ki, yasal süre içinde dahi, herhangi bir sebeple  kürtaj yaptıran kadının çok da rahat bir ruh halinde olduğunu düşünmüyorum.

He diyelim ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu Başkanı'nın gereklilik kipiyle belirttiği şey gerçek oldu ve kürtaj yasaklandı... O zaman buyrun toplu nikah törenlerine. Buyrun toplu boşanma duruşmalarına. Buyrun "toplumun en temel yapıtaşının" nasıl bir müptezellik içine düştüğünü, oturup yıldızlardan hep beraber izlemeye. Merdivanaltı operasyonlarını hiç saymıyorum.

Evlilik dışı cinsel hayatın ortadan kalkması topuna da hiç girmiyorum. Bunlar kürtaj karşıtlarının beynindeki metan gazı birikintisinin algılayabileceği şeyler değil.

Sezaryen meselesine gelirsek...

Birkaç saattir, Ekşisözlük'te bununla ilgili entry'leri okuyorum. Siyasi gündemin beni bu konuya sürüklemiş olması, Zaytung'un bayilerde satılmasının garipsenmeyeceği bir ülkede yaşadığımızı gösteriyor.

Başbakan bir laf ediyor ve biz, yatıp kalkıp Uludere diyenler olarak, hooop, kendimizi epidural anesteziyi araştırırken buluyoruz.

Wall Streeet Journal'ın haberi nasıl Obama'nın prestijini sarsmak amaçlıysa, yüzlerce yıllık sezaryen de, Türk milletinin "ayarını bozmak" için oynanan bir oyun oluyor. Bu şekilde doğuran bütün kadınlar da, potansiyel ajan. Poşusu da varsa tamamdır.

Obama'ya oy verip vermemeye Uludere üzerinden karar verecek ABD seçmeninin, Türk kadınlarını sezaryene yönlendirecek stratejilere destek vermesi gayet makul aslında. Türkiye'nin, Dünya'nın neresinde olduğunu bilmesine de gerek yok.

Doğuma ilişkin yazılanları okuyunca, doğurmak bana 9 aylık hamilelikten de zormuş gibi geldi. İkisini de bilmediğim için gözümün korkması normal, ama gerçekten afalladım. Evli olup da bugün hamile kalsam naparım lan diye ciddi ciddi düşündüm. Çünkü hangisini seçersen seç, öyle "pat" diye olmuyormuş o işler. Anne ve çocuk sağlığı için hangisinin daha akla yatkın olacağını bilemedim. En iyi yöntemin, bebeği leyleklerin getirmesi olduğuna kanaat getirdim.

Sonra, Sayın Başbakan'ın, benim vücut bütünlüğümü ve çocuğumun sağlığını tabii ki benden daha iyi düşüneceğini akıl ederek rahatladım. Neyse ki sezaryene karşı olan bir başbakanımız var da, benim kendime ve gelecekteki bebeğime ilişkin her şeyim ve kocamla doğum sonrasındaki cinsi münasebetlerim, devletin en tepesi tarafından düşünülüyor.

Mesela Başbakan sezaryen taraftarı olduğunu söylese ve biz de ona uysak, belki de aylaaaarca kocamızla halvet olamayacağız. Gerçi o risk şimdi de var, ama neticede Başbakan'ın sözünü dinlemiş olmanın kukuya vereceği haz, kocanın vereceğinden daha büyükse demek ki... Bilemiyorum doğum yapmadım, yaparsam söylerim. AKP'li kadınlar biliyor olabilir, bir sormak lazım...

Yalnız eğer sezaryen gerçekten yasaklanır ya da çok büyük kayıtlamalara tabi tutulursa, o kanun hazırlanıp kabul edilip onaylanıp yayınlanmadan acil evlenip hamile kalıp doğurmam lazım.

İşte o fena. Yani hadi bir şekilde 9 ayı kısaltıp 3 haftaya düşürdük diyelim o yine belki olur da, öbürü sıkıntılı. Daha davetiyeler basılacak. :/







4 Nisan 2012 Çarşamba

Survivor'da Bir Bakan

Bugün aslında yazmayacaktım tamam mı, çünkü sabahtan beri bir şeylerle uğraşıyordum ve yazasım gelmemişti.

En azından gazeteden kopmayayım diyerek aldım yine Radikal'i, bakınıyorum...

İyi ki bakmışım. Zira Başkent Doğalgaz açıklama yapmış, meğer dünkü "Binada doğalgaz olduğu halde ucuz olduğu için kömür sobası yakan aileden beş kişi öldü." haberi gerçek dışıymış.
"Sobadan kaynaklanan üzücü olay, büyük ihtimalle Ankara'da etkili olan lodos nedeniyle bacanın çekmemesinden kaynaklanmış olmalı. Zehirlenmenin, doğalgazın fiyatıyla, kömürüm bedava olmasıyla bir ilgisi bulunmamaktadır. " 
Ankara'ya deniz gelecekti ya, lodosuyla başladılar zahir...

*
Ya bu Akif Beki'yi şahsen tanıyanınız var mı, nasıl bir insan kendisi? Gerçekten merak ediyorum.

Sayın Beki, Moda'da oturuyorum ben, eğer bizim oralara yolunuz düşerse sizinle sahilde bir çay kahve içmek isterim. Ama eşofmanınızla filan gelin lütfen, ben sizin "en içinizdeki, en özünüzdekini" merak ediyorum çünkü.
"Yargı, güçlü içtihatlarla sorun çözmek yerine, bizzat sorun üretip duruyorsa müdahale etmeyip de bigane mi kalsın siyaset? ... Çünkü, mahkemelerin millet adına yaptıkları tasarrufların hesabı, millet tarafından ancak siyasetçilere sorulabilmektedir. Milletin, yanlış tasarrufları, haksız kararları, vesayetçi uygulamaları sebebiyle yargıdan hesap sorma imkan ve mekanizmaları bulunmamaktadır."
Şimdi bu sözün cevabını Sayın Beki'ye verecek değilim. Çünkü kendisini muhatap alırsak, hak-hukuk-savunma-yürütme gibi kavramları anlatmak için "her şey önce gaz ve toz bulutuydu..." seviyesinden başlamamız gerekebilir.

Ben sizinle konuşmaya devam edeyim...

Şunu unutmayalım ki, yargı zaten yürütme yüzünden güçlü içtihatlar veremiyor. Artı, yargının herhangi bir sebepten yanlış bir karar vermesi haline ilişkin yapılması gereken, yürütmenin müdahalesi değil, vatandaşın bu yanlışlığa karşı başvuru yollarının işler kılınmasıdır.

Akif Bey bu arada size dönersek, teklifim baki, çaylar kahveler benden.

*
Öcalan kitabında kendisini yarı tanrı ilan etmiş.

Kitabı okumadım, kimin kimi ne tayin ettiğini bilmiyorum. Fakat madem öyle, kanunları kendileri yazıp kendileri oynayanların yaptığı nedir?

*
Ragıp Zarakolu'nun 1980'de tuttuğu notlar delil sayılmış.

E biz üç sene içinde "değiştim" diyen adamı başbakan yaptıktı?
*
Büşra Ersanlı örgüt üyesiymiş çünkü seçimlerde BDP'ye çalışmışmış.

Eh böylelikle hepinizin maskesi düşmüş oldu sevgili arkadaşlarım... AKP'ye oy vermediğinize zaten inanmıyordum, yoksa nereden çıktı bu yüzde 50... Şimdi BDP'ye oy verdim diyenlere de inanmamaya başladım.

Kardeşim madem BDP'ye oy verdin, dışarıda ne işin var? Danışıklı mı dövüşüyorsun, tahrikçilik mi yapıyorsun, git ne yapacaksan benden uzakta yap abdestimi bozdurma akşam akşam!

*
Kılıçdaroğlu Erdoğan'a Nazi demiş, Erdoğan da Kılıçdaroğlu'na 1939 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşetini göstermiş. Manşette "Kemalist Türkiye'den Faşist İtalya'ya Selam!" yazıyormuş.

Valla Kılıçdaroğlu kusura bakmasın ama ben ulusalcılıktan hoşlanmam. Eğer Erdoğan'a Nazi diyecektiyseniz, Sinan Aygün'ün filan sizin listenizde ne işi vardı?

Erdoğan'ın cevabına gelince, tamam bi an böyle şeylere çok tepki verecek oluyorum. Asabım bozuluyor, bu ne ya, bu ülkede siyaset nasıl yapılıyor ya diyorum.

Sonra geçiyor. Çünkü "yüzde 50."
Adam ne yapsın.

*
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, idare-vergi-adliye-askeri mahkemelerinin, bir de Yargıtay-Danıştay-AYM-AYİM'in birleştirilmesini önermiş.

Neden böyle bir şey önerdiklerini gerçekten anlamadım, fikri olan var mı bu konuda? Hayır yani bunun nasıl bir faydası olabilir, bir askeri mahkeme hakiminin sulh hukukta ne işi olabileceğini biri bana anlatabilir mi?

*
"Jandarma, Türk jandarması gibi olacak." - İdris Naim Şahin
"Benim koyunum bile Avrupa'nın koyunundan daha farklı bakıyor" - Nihat Doğan

*
Bu arada, bir sonraki Surviver için Akif Beki, İdris Naim Şahin ve tabii ki yine Nihat Doğan fena olmaz gibi?

*
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, "Yılda 3-4 YGS yapılabilir" demiş. Çünkü tek sınav olunca çok stres oluyormuş.

Yemin ederim bir an Zaytung okuyorum sandım. Ama bu gerçek.

Artık meydanlarda öğrenci velilerini değil yarış atı ailelerini göreceğiz. "Taylarımız öğrenci değil!" diyecekler.

*
"Balyoz planı" belgelerinden biri, 2003 tarihli olmasına rağmen, 2005 yılında yaratılmış bir font kullanılarak yazılmışmış.

Memlekette De Lorean var, haberimiz yok.

*
Dün Baran Nayır'ın ve Ali Deniz Kılıç'ın duruşması varmış, haberim yoktu, şimdi Radikal'in minicik bi köşesinden öğrendim.

Merak ediyorsanız diye söyleyeyim, hala tahliye olmamışlar. Kuvvetli suç şüphesi varmış.

Çok şaşırdığınızı görür gibiyim.

*
Öncekilere göre bayağı kısa sayılır, değil mi? Öğreneceğim yavaş yavaş.

Çok sevgiler,
Göksun.