Efendim saygılar,
Uzun bir aradan sonra, yeni bir Radikal'le yine karşınızdayız...
Bu süre içinde hiç özet geçmedim, çünkü doğru düzgün gazete okumadım. Gündemden haberimiz illa ki oluyor, olan biteni sağdan soldan takip etmekte bir şey yok. Fakat gazete okumak konusunda da, okusam bile yazmak konusunda da feci tembellik ettim.
Sonra, her şeyden olduğu gibi, tembellikten de sıkıldım. Evet çabuk sıkılırım ve bunun sonucu olarak "sıkılmaktan" da sıkılırım; ki kendime dair en sevdiğim şeylerden de budur. Uzun süre bunalamıyorum.
Bundan sonra, eğer becerebilirsem, daha kısa ve daha sık yazayım diyorum. Sık yazmak hadi yine yapılabilir bir şey de, kısa yazmak konusunda ciddi şüphelerim var.
Bakıciiz... Başlayalım...
*
Ah, gazete okumaya dair en çok özlediğim şey, Pınar Öğünç köşesi...
Devletin "muhalefeti yönlendirme" politikası, hiçbir zaman tek taraflı olmadı. Terörle Mücadele Kanunu diyince bizim aklımıza hep PKK geldi ama, bu kanun İBDA-C'li için de vardı.(Bu arada belirteyim, devletin gücünü kime ne kadar kullandığını tartışmıyorum burada. Şimdi sanki bir tarafı "abartmakla" itham ediyor gibi görünmeyeyim.)
Pınar Öğünç bugün, vicdani ret ve TMK mağduru Kürt çocuklar meselelerini, İBDA-C'lilikten yargılanıp, 14 yaşında üstünde Miki Fare tişörtüyle duruşmaya çıkıp on yıl içeride kalan Yakup Köse'yi anlatarak yazmış. Bunları bilelim. Yakup Köse "birbirimizi ötekileştirmeyelim, poşu davasının tekrar yaşanmasını istemiyoruz" diyorsa, biz ülke olarak ancak "zulüm" ekseninde birleşebiliyoruz demektir. Gerçi buna da şükür.
*
Yenikapı'da 8500 yıllık ayak izleri bulunmuş. İzlerin "törensel bir toplanmaya" ilişkin olduğu düşünülüyormuş.
İster misiniz 1 Mayıs neolitik döneme uzanıyor olsun?
*
Dün akşam tüm dünyada iki milyar kişi, iklim değişikliğine dikkat çekmek için, bir saatliğine ışıklarını kapatmış. Boğaz Köprüsü, Kızkulesi, Galata Kulesi filan da kapanmış hep.
Elektrik tasarrufu bakımından iyi fikir. Yoksa, şu devirde hala nükleer santral yapan bir devletin çevresel duyarlılıkları olduğuna inanmıyorum.
*
Şeker hastası bir kızcağızı, karnında takılı olması gereken alet yüzünden YGS'ye almamışlar.
Var ya, üniversiteye girişte merkezi sınava sırf bu yüzden bile karşı olabilirim. Bi bıkmadınız insanları "formalize" etmekten. Bak işte kız sınava giremedi, bu kafayla seneye filan da giremeyecek.
Hah bu arkadaşımız sınava girer, okulunu okur ve neticede iş bulamazsa, artık Sayın Bakanımız "Şeker hastasısın, seni sınava almışız..." filan der artık.
*
"Eğitim reformu yapan iktidar, buna karşı çıkan eğitimcileri dövdü" - Özgür Mumcu.
Kendisi hakkındaki düşüncelerimi biliyorsunuz. Tekrar etmeyeyim, ayıp artık.
Vaktiyle çok söyledim, hatta aşkımı Sözlük'lerden de duyurdum, gerçi nik'imi bilmediğinden buradaki itiraflarımla bağdaştıramadı zaar... Neyse zaten geçti artık, o kadar naz yapmayacaktın Özgürcüm. Ararım ben seni.
*
YGS'de kopyaya karşı acayip sıkı önlemler alınmış.
En azından toplu iğne ucu kadar kadar güven verseydiniz iyiydi...
Çarşaflı bir aday, sınav öncesi sıkı sıkı aranmış.
Naptınız, koca çarşafı ters yüz mü ettiniz? Hayır yani ne kadar aranabilir o kıyafet Allahını seversen ya. Bi de (fotoğrafa göre) dış mekanda yapılıyor arama, kadına "çıkar" da diyemezsin. Tak kulaklığı gir ablam sen, bi'şey olmaz, sana helal.
Lan durduk yerde ayrımcı yapıyorlar adamı, al işte merkezi sınava işte bu yüzden de karşıyım. İlla ötekileştiricez. "Kimden ötürü haaa, kimden ötürü?"
*
Al işte bak, 18 yaşında başka bir kızcağız sınav heyecanından kalp krizi geçirmiş.
Sen bu insana bu kadar stresi yaşattıktan sonra, o çarşaflı insanı sınava alamazsın kardeşim. Ben nereden bileyim onun kulağında ne var?
Hem bak bu vefat eden kız da sabah namaz filan kılmış, yani "tinerci" değil. He n'oldu şimdi, birini doğru düzgün aramıyorsun bile, ama öbürü senin yüzünden hayatını kaybediyor? Bunu ne yapacağız?
*
Ezgi Başaran'a sinir oluyorum, o yüzden yaptığı röportajı da okumadım.
Bu konuda sizi yetkili kişiye aktarıyorum lütfen ayrılmayın: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=ezgi+ba%C5%9Faran+usul%C3%BC+tetik%C3%A7i+r%C3%B6portajc%C4%B1l%C4%B1k&a=sr&kw=ba%C5%9Faran%2A&au=kunta+kinte
Yalnız entry'nin yazarından muvafakat almadım henüz, her an silebilirim, çabuk okuyun bence.
*
Eski eşine tornavidayla saldıran dallama hakkında on yıl hapis kararı çıkmış.
Evet adama dallama demiş olmam hakarete giriyor ama sorun değil.
Yalnız Filiz Abla'nın, yani aslında şiddet mağduru olan tüm kadınların koruma istediklerinde başına gelenleri herkesin bilmesine fayda var...
Öncelikle, aynı evde yaşadığın adamı polise şikayet edemiyorsun. Sonra o eve döndüğünde neler olabileceğini havsalan almıyor çünkü.
Neyse, boşanma davan sürerken adam yolunu kesince polise tekrar gittiğinde bu kez şöyle denecek, hazırlıklı ol: "Biz herkese koruma veremeyiz, hem sen boşanmışsın."
Derken bir gün size koruma verilebilir tabii, mümkün. Eski eşiniz tutuklandıktan sonra ama.
En nihayet, adam hapse girer, siz işinize dönersiniz, fakat bu kez de dükkanınıza kimse gelmez gitmez olur.
Allah kolaylık versin.
Sonra Başbakanımız diyor ki, "Evlenmeyen tipler var." Sayın Başbakan, benim o tip, buyrun benimle konuşun isterseniz?
*
Kadın konukevleri için yeni bir tasarı gündemdeymiş.
İyi görünüyor, linkini bulamadım bulunca eklerim. Yalnız ben hiç kadın konukevi görmedim, Sezer'den duyduğuma göre insan yeri değilmiş oralar.
Arkadaş, sen kadına kaçtığı evi aratırsan olmaz o iş. Artı, bu kadınların konuk olması tabii ki gerekli, ama bu işin bir "tecrite" dönmemesi için de bir şeyler yapıldığını görmek ister insan.
Asgari ücretin otuzda biri kadar günlük ödeme yapılacakmış, evet çok güzel. Ama sen bu kadını hayata nasıl karıştıracaksın, çocuğunu okutmasını nasıl sağlayacaksın, dışarı adımını atar atmaz geri dönmesine sebep olan korkuyu nasıl kaldıracaksın?
Lütfen bunları da konuşalım.
Uzaydan gelmiş acayip yaratıklar değil bu kadınlar, insan.
*
Emekli Astaubaylar Derneği şube başkanlarından Mecdi Cengiz, Cengiz Aksakal'ın işkencede öldürüldüğü sırada izindeymiş.
Biriniz de "o sırada" işinizin başında olun arkadaşım, ben mi yaptım o kadar işkenceyi daha portakalda vitaminken?
*
"...Baktı etti, dedi ki 'Bak kızım, sana rica ediyorum, burada bağırma sabahtan.' Beni konuşturuyor; meğer o orada can veriyor da beni konuşturuyor..." - Cengiz Aksakal'ın eşi Teren Aksakal'dan dinlediniz.
*
Darbe davası 4 Nisan'da, yani Çarşamba günü başlıyormuş.
Conan Evren, eğer yarın ölmezse bu davadan beraat edeceğini bildiğindendir.
*
Dün Ankara'da öğrenciler, YGS protestosunda "barikatı aşacağız" diyerek polise koşmuş. Polis tam copu hazırlarken de "1 Nisan" pankartı açmışlar, bak sen haylazlara ya canlarım.
"Ben senin barikatına koşar mıyım, Milli Eğitim Bakanlığı'na yürür müyüm hiç Güzel Abim... Şakacıktan bunlar hep."
Vay arkadaş, memleketteki şaka anlayışına bak.
*
Sevgili Aysel Tuğluk, n'apıyosunuz afedersiniz?
Bu "Muhatap Öcalan'dır" olayının suyu çıkmadı mı sizce de ya? Neyse önce olayı söyleyeyim, Beşir Atalay "Kürt meselesinde muhatap yok" demiş de, Sayın Tuğluk da "Muhatap Öcalan'dır" demiş.
Şimdi bakın Aysel Hanım, sizin kendinize kimi önder seçtiğiniz kimseyi ilgilendirmez. Ama siz demokrat olduğunu iddia eden, hatta Demokratik Toplum Kongresi adındaki bir oluşumun eşbaşkanlığını yürüten biriyken, bir halkın meselesinin muhatabı olarak nasıl bir kişiyi gösterirsiniz? Kavramlarınız bu kadar mı karıştı?
Siz eğer muhatap olarak kendi halkınızı değil tek bir adamı gösterirseniz, o adam kim olursa olsun, sizin hareketten bi cacık olmaz. Olacağı ve olmuşu nedir, hükümetin sizin oralara beyaz eşya filan götürüp oylarınızın yarısını almasıdır. Aferim. Yiyin birbirinizi. Sinirlendim ya.
La olm bunu diyen insanın, en azılı ulusalcıdan ve en ateşli cemaatçiden ne farkı var Allahını seversen ya? Hepsi tek adamcı işte. Dünya tarihinde 3-4 adamı toplayıp okey çevirttirsek her şey çözülürmüş meğer.
*
Anneler 4+4+4'e karşı dilekçe yağmuru başlatmış.
Radikal'in 16. sayfasında elim kadar bir haber. Altında icra ilanları var.
Canımsın Eyüp Can Sağlık.
*
Erdoğan, Esad'lı çözüm önerilerine hayır demiş.
Ya o değil de, belli yani Suriye'ye girilecek ve bizimkiler bir tezkere krizini daha kaldıramaz...
Nereye iltica etsek?
Valla kadın memesiyle ilgilenmiyorum da Biscolata erkeği dersen bi düşünürüm yani açıkçası, bilemedim.
*
Suriye'de muhaliflere silah milah bişeyler veriyolar, malum.
Ya bişey dicem, aynı şeyi bizim Doğu'dakilere yapanlara milletçek kin kusmuyor muyuz biz?
Şimdi nasıl birden muhalifsever olduk?
Hayır yani bir insan bunu nasıl görmez; sen resmen insanlara birbirini öldürmeleri için silah veriyosun ve bu yazdığım cümle hiçbir mecaz, hiçbir metafor içermiyor.Bildiğin, öldürme silahı. Kanınız donmuyorsa insan değilsiniz, bu kadar net söylüyorum.
*
Bir ailenin aylık doğalgaz faturası 33 lira zamlanmış.
Ben o ailenin faturasını tek başıma ödüyorum, çünkü o kombi tek kişiye de üç kişiye de aynı yanıyor.
Sakın bu devletin evlendirme politikası olmasın? "Fatura nasıl olsa aynı, evlen de bari masrafın bölünsün, kombinin yandığına değsin."
Ah, hükümetten ibretlik bir NLP örneği...
*
Bugünlük bu kadar.
Kısası bu kadar oldu, Allah uzunundan esirgesin...
*
Çok sevgiler,
Göksun.
pınar öğünç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pınar öğünç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Nisan 2012 Pazartesi
Radikal'in akşam baskısı
Etiketler:
12 eylül,
4+4+4,
bdp,
işkence,
kadın sığınma evleri,
özgür mumcu,
pınar öğünç,
radikal,
suriye,
ygs
24 Ocak 2012 Salı
TC numaranızı rica edeyim, Meclis'e bildiricem?
Yeni bir blog açalı beri, gazete haberlerini ihmal ettim… Böyle bir karakter zaafım var, hayatıma yeni bir şeyler girince saçmalıyorum. Yeni olan şeye çok feci kanalize olup, algımı paralize edip, kendimi gayet kategorize bir halde buluyorum. Ama “yeni” olan henüz “çok yeni” olduğu için bu "kanalizasyonu" da tam beceremiyorum. Yanlış şeyler.
İşte bu yanlışlık içinde, te cuma günü yazmaya başladığım bültenimi tamamlayamadım. Elektrik kesildi, o gelmeden biz çıktık, suyu inek içti inek dağa kaçtı.
Cuma günkü Radikal’in ilk birkaç sayfasından aldığım notlar için böyle buyrun… Siz onu okurken, ben de bugünkü yazı-çizi işlerime başlayayım. Öperim.
**
Bültenimize bir av haberiyle başlıyoruz sayın seyirciler…
Meğer bu av hadiseleri “kontenjan dahilinde” olan şeylermiş. Mesela Antalya-Akseki’de dört avcıya “kota” tanınmış, bunlar da gidip yaban keçisi vurmuşlar. Keçiyi vurup, Milli Parklar’a gidip parası neyse ödüyorlarmış. Avlanma parası. Hayvan öldürme parası. Hayvan öldürmekten zevk alma parası.
Hayvan öldürmekten zevk alanlardan alınan devlet parası. Kendisiyle yapılacak sokak lambasının ışığını hayatımda istemediğim para. Can parası.
Barbarsınız.
*
Nefrologlar Hakkari’ye gitmiyormuş. Yani ya atandıktan sonra daha yerlerini ısıtmadan tayin istiyor, ya da direk memuriyetten ayrılıyorlarmış.
Ama bir tek nefrologlar yapıyormuş bunu. Neden derseniz, onun uzmanlıktan sonra iki sene okuması daha varmış, o kadar okuyan insan da Hakkari’ye gitmek istemiyormuş.
Ya ben bu kafayı anlamıyorum. Tamam bir insan bir yerde yaşamak istemeyebilir. E o zaman neden doktor oluyorsun, hadi oldun neden devlette çalışıyorsun? “İnsan sağlığı” filan evet; ama biliyorsunuz biz avukatların adaletten anlamayanı olduğu gibi doktorun da “insan sağlığından” anlamayanı var. E abi git işte, insanların sana ihtiyacı var bak, ihtiyaç gidermek için değilse süs olsun diye mi aldın o diplomayı sen? Kimse sana “hayatını orada bitir” demiyor ki, gidip mecburi hizmetini yapıp döneceksin, sen doktor olurken bunu bilmiyor muydun? Bu iş böyle yapılan bir şey. - Evet "dönemeyebilirsin," maalesef böyle bir ülkede yaşıyoruz. Ama ne yapabiliriz, doktor oldun, devletle iş yapmaya kalktın, başına başka ne gelmesini bekliyordun? Sen "Gitmem, olur biter" derken Hakkari'li böbrek hastaları belki de ölecek, farkında mısın?
Sanki söylemedik, sanki bu ülkede Hakkari diye bir yer olduğunu bilmiyor, sanki hayatını orada geçirmeye mecbur, sanki sanki sanki…
*
Bir vatandaş, güneş enerjisiyle çalışan “ayısavar” icat etmiş.
Şöyle ki, 2 metre 18 santim boyunda, hareket edebilen bir korkuluk düşünün. Gündüz emdiği enerjiyi gece kullanıyor, sensörleri eğer “arazide hareket” algılarsa ses mes çıkarıp kovalıyor o hareketin kaynağını. Hatta bir de, eğer canlı hem tehlikeli hem de hala gitmemişse, elindeki zincirden 25bin volt elektrik vererek “şokluyor” – öldürmüyor.
Tehlikeli olma kriterini bilmiyorum da, bu aletten ben de istiyorum ya. Mucit Amca bunu boylu poslu bi adam şeklinde düşünmüş; bence bu artık endüstriyelleşsin, 2.18 çok gerçi ama işte iki metreye yakın bir boy ve şöyle “yapılı” bir endamla yanımıza koysun. Lazım oluyor. Anlamıyorsunuz.
Gerçi var benim. Ama ne olur ne olmaz, düşmez kalkmaz bir Allah neticede…
(Salı günü eklenen not: Lazım bu lazım. Var dedik ama gidiyor, ne yapalım.)
*
Rize-Senoz’da HES karşıtları, “Ey şirketler! TC devleti kanunlarına uyun. Yeter artık! Düşün yakamızdan! Senoz’u terk edin” pankartı asmış.
Naptınız siz ya… Örgütlü pankart açtınız. Adam öldürseniz daha iyi olm, örgüt olmazdınız o zaman.
Bir de, sorun şu ki, uygulanacak kanunları da zaten bunlar yapıyor. Yani olmamış bu dediğiniz.
*
Ailesel Bakan Fatma Şahin, “Çocuk gelinlere müsaade etmeyiz” demiş.
İyi de, atı alan Üsküdar’ı nasıl geçiyor? Lütfen Google’a “%33 çocuk gelin” yazıp bakar mısınız, zira haber daha çok yeni ve her yerden çıkıyor. Onu bırakın, bu haberin üzerinde bile kocaman “çocuk gelin” haberi var.
Sayın Bakan “…Hamileyken hastaneye gidiyor. Orada hastaneye gidince eş tecavüzcü olarak cezaevine gidiyor.” demiş. Ki buna karşılık, daha geçen gün yazdığım “Söz sende Hamit El Sabah” başlıklı yazıda belirttim haberi hatırlayalım:
“Öyle bir ülkedeyiz ki, 11 yaşında ve 8 aylık hamile olan kız hastaneye kaldırıldığında, “ben kocasıyım” diyen 25 yaşındaki adam “izin vermediği için” evine geri gönderiliyor. Ve yine öyle bir ülkedeyiz ki, insan olmayı da Hipokrat yeminini de bambaşka yerlerinden anlamış birtakım insanlar, “E iyi madem alın götürün o zaman” diyerek hastayı teslim ediyorlar.
Elitist gibi “doğu çok eğitimsiz yeaaa” demeyin. Olay yeri Bolu. Bağırsan duyulur.”
Sayın Bakan’a saygıda kusur etmeksizin sormak istiyorum, afedersiniz, dalga mı geçiyorsunuz?
*
Geçenlerde bizim Oda için Anayasa okumuştum ya, TBB önerisinin ne kadar “on numara” (!) olduğunu yazmıştım filan. Bugün Pınar Öğünç’ten öğrendim, meğer http://yenianayasa.tbmm.gov.tr adresinden bu önerileri kaldırmışlar.
En güzel hareket de, yeni Anayasa hakkında görüş bildirmek için TC numaramızı girmemiz gerekir olmuş.
Lan bu insanlar telefonla konuşamıyor, bir de sana TC numarasını verip “Bence değiştirilemeyecek maddeler değiştirilmeli” mi diyecek? Bir toplum ancak bu kadar “alakasızlaştırılabilir.”
*
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı örgüt kurmak ve yönetmekle suçlandı.
Kimseyi öldürmedi diye, insanın üstüne bu kadar da gidilmez ki…
*
12 Eylül’ün “idarecileri” hakkında da soruşturma açılmış. Mehmet Ağar, Doğan Güreş, Korkut Eken, Vecdi Gönül, hepsi bu dizide.
Yalnız BBP enteresan. Genel Başkan Yardımcısı olan Remzi Çayır, “Mahkeme sürecinin millet tarafından açık ve aleni bir şekilde izlenmesi ve ibret-i alem olsun diye mümkünse televizyonlardan canlı verilmesi gerekir ki, bundan sonra bu yolu kendisine metot edinmişler bir daha bu tür zalimliklere tevessül etmesinler, millet iradesinin üstüne çıkmasınlar” demiş.
Tarihe not düşülsün.
Bilelim ki, 37 kişiyi de bu sebeple diri diri yakmışlardı. İbret-i alem olsun, kitap mitap yazıp şenlik filan düzenlemesinler diye.
*
…
Bugünkü Radikal için birkaç saat rica ediyorum. Yazıcam Allah izin verirse. Nasipten öte köy yok yalnız, orada anlaşalım.
Çok sevgiler,
Göksun.
İşte bu yanlışlık içinde, te cuma günü yazmaya başladığım bültenimi tamamlayamadım. Elektrik kesildi, o gelmeden biz çıktık, suyu inek içti inek dağa kaçtı.
Cuma günkü Radikal’in ilk birkaç sayfasından aldığım notlar için böyle buyrun… Siz onu okurken, ben de bugünkü yazı-çizi işlerime başlayayım. Öperim.
**
Bültenimize bir av haberiyle başlıyoruz sayın seyirciler…
Meğer bu av hadiseleri “kontenjan dahilinde” olan şeylermiş. Mesela Antalya-Akseki’de dört avcıya “kota” tanınmış, bunlar da gidip yaban keçisi vurmuşlar. Keçiyi vurup, Milli Parklar’a gidip parası neyse ödüyorlarmış. Avlanma parası. Hayvan öldürme parası. Hayvan öldürmekten zevk alma parası.
Hayvan öldürmekten zevk alanlardan alınan devlet parası. Kendisiyle yapılacak sokak lambasının ışığını hayatımda istemediğim para. Can parası.
Barbarsınız.
*
Nefrologlar Hakkari’ye gitmiyormuş. Yani ya atandıktan sonra daha yerlerini ısıtmadan tayin istiyor, ya da direk memuriyetten ayrılıyorlarmış.
Ama bir tek nefrologlar yapıyormuş bunu. Neden derseniz, onun uzmanlıktan sonra iki sene okuması daha varmış, o kadar okuyan insan da Hakkari’ye gitmek istemiyormuş.
Ya ben bu kafayı anlamıyorum. Tamam bir insan bir yerde yaşamak istemeyebilir. E o zaman neden doktor oluyorsun, hadi oldun neden devlette çalışıyorsun? “İnsan sağlığı” filan evet; ama biliyorsunuz biz avukatların adaletten anlamayanı olduğu gibi doktorun da “insan sağlığından” anlamayanı var. E abi git işte, insanların sana ihtiyacı var bak, ihtiyaç gidermek için değilse süs olsun diye mi aldın o diplomayı sen? Kimse sana “hayatını orada bitir” demiyor ki, gidip mecburi hizmetini yapıp döneceksin, sen doktor olurken bunu bilmiyor muydun? Bu iş böyle yapılan bir şey. - Evet "dönemeyebilirsin," maalesef böyle bir ülkede yaşıyoruz. Ama ne yapabiliriz, doktor oldun, devletle iş yapmaya kalktın, başına başka ne gelmesini bekliyordun? Sen "Gitmem, olur biter" derken Hakkari'li böbrek hastaları belki de ölecek, farkında mısın?
Sanki söylemedik, sanki bu ülkede Hakkari diye bir yer olduğunu bilmiyor, sanki hayatını orada geçirmeye mecbur, sanki sanki sanki…
*
Bir vatandaş, güneş enerjisiyle çalışan “ayısavar” icat etmiş.
Şöyle ki, 2 metre 18 santim boyunda, hareket edebilen bir korkuluk düşünün. Gündüz emdiği enerjiyi gece kullanıyor, sensörleri eğer “arazide hareket” algılarsa ses mes çıkarıp kovalıyor o hareketin kaynağını. Hatta bir de, eğer canlı hem tehlikeli hem de hala gitmemişse, elindeki zincirden 25bin volt elektrik vererek “şokluyor” – öldürmüyor.
Tehlikeli olma kriterini bilmiyorum da, bu aletten ben de istiyorum ya. Mucit Amca bunu boylu poslu bi adam şeklinde düşünmüş; bence bu artık endüstriyelleşsin, 2.18 çok gerçi ama işte iki metreye yakın bir boy ve şöyle “yapılı” bir endamla yanımıza koysun. Lazım oluyor. Anlamıyorsunuz.
Gerçi var benim. Ama ne olur ne olmaz, düşmez kalkmaz bir Allah neticede…
(Salı günü eklenen not: Lazım bu lazım. Var dedik ama gidiyor, ne yapalım.)
*
Rize-Senoz’da HES karşıtları, “Ey şirketler! TC devleti kanunlarına uyun. Yeter artık! Düşün yakamızdan! Senoz’u terk edin” pankartı asmış.
Naptınız siz ya… Örgütlü pankart açtınız. Adam öldürseniz daha iyi olm, örgüt olmazdınız o zaman.
Bir de, sorun şu ki, uygulanacak kanunları da zaten bunlar yapıyor. Yani olmamış bu dediğiniz.
*
Ailesel Bakan Fatma Şahin, “Çocuk gelinlere müsaade etmeyiz” demiş.
İyi de, atı alan Üsküdar’ı nasıl geçiyor? Lütfen Google’a “%33 çocuk gelin” yazıp bakar mısınız, zira haber daha çok yeni ve her yerden çıkıyor. Onu bırakın, bu haberin üzerinde bile kocaman “çocuk gelin” haberi var.
Sayın Bakan “…Hamileyken hastaneye gidiyor. Orada hastaneye gidince eş tecavüzcü olarak cezaevine gidiyor.” demiş. Ki buna karşılık, daha geçen gün yazdığım “Söz sende Hamit El Sabah” başlıklı yazıda belirttim haberi hatırlayalım:
“Öyle bir ülkedeyiz ki, 11 yaşında ve 8 aylık hamile olan kız hastaneye kaldırıldığında, “ben kocasıyım” diyen 25 yaşındaki adam “izin vermediği için” evine geri gönderiliyor. Ve yine öyle bir ülkedeyiz ki, insan olmayı da Hipokrat yeminini de bambaşka yerlerinden anlamış birtakım insanlar, “E iyi madem alın götürün o zaman” diyerek hastayı teslim ediyorlar.
Elitist gibi “doğu çok eğitimsiz yeaaa” demeyin. Olay yeri Bolu. Bağırsan duyulur.”
Sayın Bakan’a saygıda kusur etmeksizin sormak istiyorum, afedersiniz, dalga mı geçiyorsunuz?
*
Geçenlerde bizim Oda için Anayasa okumuştum ya, TBB önerisinin ne kadar “on numara” (!) olduğunu yazmıştım filan. Bugün Pınar Öğünç’ten öğrendim, meğer http://yenianayasa.tbmm.gov.tr adresinden bu önerileri kaldırmışlar.
En güzel hareket de, yeni Anayasa hakkında görüş bildirmek için TC numaramızı girmemiz gerekir olmuş.
Lan bu insanlar telefonla konuşamıyor, bir de sana TC numarasını verip “Bence değiştirilemeyecek maddeler değiştirilmeli” mi diyecek? Bir toplum ancak bu kadar “alakasızlaştırılabilir.”
*
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı örgüt kurmak ve yönetmekle suçlandı.
Kimseyi öldürmedi diye, insanın üstüne bu kadar da gidilmez ki…
*
12 Eylül’ün “idarecileri” hakkında da soruşturma açılmış. Mehmet Ağar, Doğan Güreş, Korkut Eken, Vecdi Gönül, hepsi bu dizide.
Yalnız BBP enteresan. Genel Başkan Yardımcısı olan Remzi Çayır, “Mahkeme sürecinin millet tarafından açık ve aleni bir şekilde izlenmesi ve ibret-i alem olsun diye mümkünse televizyonlardan canlı verilmesi gerekir ki, bundan sonra bu yolu kendisine metot edinmişler bir daha bu tür zalimliklere tevessül etmesinler, millet iradesinin üstüne çıkmasınlar” demiş.
Tarihe not düşülsün.
Bilelim ki, 37 kişiyi de bu sebeple diri diri yakmışlardı. İbret-i alem olsun, kitap mitap yazıp şenlik filan düzenlemesinler diye.
*
…
Bugünkü Radikal için birkaç saat rica ediyorum. Yazıcam Allah izin verirse. Nasipten öte köy yok yalnız, orada anlaşalım.
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
çocuk gelinler,
fatma şahin,
pınar öğünç,
radikal,
sivas katliamı,
yeni anayasa
6 Ocak 2012 Cuma
Söz sende Hamit el Sabah
Efendim bugünkü bültenimize geçmeden önce, neden Radikal’de ısrar ettiğim konusunda bir “ifade vermem” gerektiğini düşünüyorum…
Radikal’i sevmediğimi zaten daha önce zilyon kere filan söyledim, fakat Sezer sağolsun, “Okuma şunu diyorum okumaaa!” diye bana o kadar çok söylendi ki, “acaba dışarıdan nasıl görünüyorum” diye merak ettim.
Hürriyet zürriyet filan gibi şeyleri zaten direkt geçiniz.
Taraf okuyamam, çünkü asker zihniyetine karşı olmakla cemaate yakın görünmek arasındaki çizgi gerçekten çok fazla ince. Taraf’ın o çizgiyi doğru düzgün tutturabildiğine inanmıyorum.
Bir Gün okuyabilirim aslında, ama Radikal yazarlarının “kendini ifade ediş tarzı” bana daha yakın geliyor. Bir Gün’ün üslubu bana –bilmiyor da olsam- 80’leri çağrıştırıyor.
Evrensel hiç okumadım, haklarında konuşamam.
Radikal ise, “geyik” bir gazete. Tipi huyuma, jargonu dilime uygun. Çok ciddiye almadığım, zaten ciddiye alınmak gibi bir iddiası da olmayan, “mahallenin kendini solcu sanan tikisi” tadında. Üstelik, kendisini yerden yere vurabileceğim malzemeler de veriyor – mesela geçen günkü Gültan Kışanak haberi gibi.
İşte ben Radikal’i bu yüzden okuyorum. Kendini “sokağın sol gazetesi” olarak lanse eden bir gazetenin aslında bu lansmanla en fazla ne kadar alakasız olabileceğini görebilmek ve gösterebilmek için.
Bir ara Yıldırım Türker’e deli hayrandım ve yine bi ara Özgür Mumcu’ya aşıktım. Hayranlık denen şeyi 1-5 arası derecelendirecek olursak, Türker’e karşı olan hissim insani limit olan 5’e yeni indi. Mumcu konusunda ise, kendisine olan aşkımı söndürmeyip sadece stand-by’a aldım, o da ince hastalığa tutulmayayım diye.
Pınar Öğünç ve Koray Çalışkan da var hem. E tamam, daha ne olsun? Ben bir gazeteden benim dünyamı aydınlatmasını beklemiyorum ki; olan biteni “benim jargonumla” ve hoşuma giden bir görsellik içinde sunmasını bekliyorum. Yoksa allahınızı severseniz, ben kendim bir gazete çıkarsam onu bile okumamam gerekir. Çünkü mutttlaka “sinir bozucu” olurum.
Sevgili Sezer, gözümün içi, lütfen Radikal’e anlam yükler gibi olma. Radikal olm bu, Doğan’ın gazetesi, Eyüp Can yönetiyor. Nesine anlam yükleyeceksin? Ben senin gibi “ağır abi” değilim ki.
*
Eveeet, gelelim haberlere… Bu kez gazetenin kendisinden okuduğum için link veremiyorum.
*
Mümtaz’er Türköne istifa etmiş.
“Çankaya Köşkü’nün ve Kurum’un itibarını muhafaza etmek için ayrılmayı uygun gördüm” demiş. Ha şunu bileydin.
*
Van Adliyesi kullanılamaz hale geldiği için, M Tipi Cezaevi’ne taşınmış. Hakim ve savcılar, oda olarak koğuşları kullanıyorlarmış.
Her işte bir hayır var. Belki uygulamanın empatisel bir faydası olur. Tabii bizim ülkemizde bu deneyimin, hakimlerin “Bak seni sağlam yere gönderiyorum, evine gitsen evin yıkılır, ama cezaevi sağlam. Depremde heç bişe olmadydı biz bile orada çalıştıydık.” diye kullanılmasını beklemek daha gerçekçi.
Bu arada, depremler sebebiyle firar eden 300 kişinin büyük kısmı cezaevine geri dönmüş.
Hangimiz daha özgürüz?
*
Yapılan kazılardan anlaşılanlara göre, Bizans döneminde İstanbul’daki hayvan çeşitliliği bayağı enteresanmış. Fil kemikleri bile bulmuşlar ayol, fil diyorum.
“Diğer yandan İstanbul’da o tarihlerde akbabaların yaşadığı ortaya çıktı. Çok sayıda akbaba kalıntılarına rastlandı” – Öncelikle “kalıntısına” olacak o.
Haberin devamını ben yazıyorum:
“Yapılan araştırmalarda, ortalıkta yenecek çok fazla leş olduğu için akbabaların uçmaya olan ihtiyaçlarının sona erdiği ve önce kanatlarının kollara evrildiği anlaşıldı. Geçiş dönemine ilişkin buluntular henüz tamamlanamamışsa da, bu akbabaların insanlar tarafından avlanmaktan korunmak için bir süre sonra insan formuna kavuşmuş olduğu ortaya çıktı. Akbabaların tüylerinden kurtulma süreci ise, küresel ısınmanın düşündüğümüzden çok daha eskiye dayandığı gerçeğini gözler önüne serdi.
Akbabaların akıl almaz uyum sağlama becerisi ve insanlara aralarındaki yoğun kız alıp-verme sonucunda, ülkemizdeki insanların artık homo sapiens sapiens dışında bir tür olarak sınıflandırılmaları gündemde. Söz sende Hamit el Sabah.”
*
Okullar şehir dışına taşınıyor, kimsenin umursadığı yok.
Fışkıracak ruh-i mücerret gibi yerden çocuklarımız. Kime diyorum? Lan okuldan kaçıp sokaklarda sürtmeyen çocuk mu olur?
“…Bunlar ya bina olarak tarihi nitelikte yahut konum itibariyle milyon dolarlarla ölçülebilecek arsa değerine sahip okullardı.”
Peki binlerce öğrencinin günlük transferi nasıl gerçekleşecek? Yıldız’a göre zaten okla servissiz giden öğrenci yok. Bunun trafik konusuna katkı bile sağlayacağı iddiasında hatta
Bu plan şehir merkezlerinin yoksullardan arındırılması zihniyerine de denk düşüyor.
…Hele kız çocuklarının belki 20 km öteye okula yollanması zor bir ihtimal.
Bu, ergenleri toplumdan, hayattan tecrit etmek mi demek?”
Pınar Öğünç’ten dinlediniz.
*
Türkiye’de evli kadınların %33’ü çocuk gelinmiş.
Asıl bu tehlikenin farkında mısınız?
“Kadın bilinçlenmesi” bizim bu okuyup yazma işlmizden çok daha büyük çaplı bir şey. Siz buna istediğiniz kadar nefret kusun, o kızın annesini “sesini çıkarabilir” hale getirir mi bu? Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz.
Öyle bir ülkedeyiz ki, 11 yaşında ve 8 aylık hamile olan kız hastaneye kaldırıldığında, “ben kocasıyım” diyen 25 yaşındaki adam “izin vermediği için” evine geri gönderiliyor. Ve yine öyle bir ülkedeyiz ki, insan olmayı da Hipokrat yeminini de bambaşka yerlerinden anlamış birtakım insanlar, “E iyi madem alın götürün o zaman” diyerek hastayı teslim ediyorlar.
Elitist gibi “doğu çok eğitimsiz yeaaa” demeyin. Olay yeri Bolu. Bağırsan duyulur.
*
Mersin İl Genel Meclisi, hiçbir karşı görüş dahi çıkmadan, cem evlerini ibadethane olarak kabul etmiş.
Mersin Belediyesi CHP’li. Bu da, CHP’nin aleviler konusunda yapıp yapabildiği tek şey.
Sabahat Akkiraz’ı öyle isim olsun diye getirip meclise sokmakla olmuyor bu işler. Delikanlı ol, tüm belediyelerinden bu kararı çıkart, sonra benim karşıma “Ama bizim genel başkan Dersimli yeaa” diye çık. Turgut Özal da Kürttü, ona bakacaksak.
*
Evet işte Radikal’e sinir olmak için bir sebep daha.
Muğla’da Şerzan Kurt’un polis tarafından öldürülmesi olayına ilişkin soruşturmada dinlenen gizli tanık, “Polis gençlere direkt ateş etti” demiş.
Tamam güzel de, bu haber neden bu kadar küçük, geçiştirilmiş ve önemsiz addedilmiş?
Asker vursa sürmanşet yapardınız ama?
Bu demek değil ki askerlerinki de önemsenmesin. Asla. Eğer polis, asker, jandarma, onu bırakın devlete çalışan özel güvenlik görevlisi bile, kim olursa olsun… eğer elindeki erke dayanarak birini öldürüyorsa, bu haber ilk sayfalıktır. En azından detaylandırılıp dikkat toplamayı hak eder.
Festus Okey meselesini filan güzel haber yaptı Radikal, aferim. Baran Tursun olayında fena değildi. Havaalanında gözaltına alınan Azeri avukatı da anlattı. Tamam. Ne oldu, şimdi konumuz asker diye, polisi görmezden mi geleceğiz?
Hayır. Çünkü "Çarşı alayına karşı."
*
Kocaeli’indeki sanayi tesislerine toplamda 3.5 milyonluk çevre cezası gelmiş.
Eğer o cezalar doğru düzgün kesilip toplansa, tüm Kocaeli’ni yıkıp yeniden yapacak kadar para çıkar be.
*
Bir 28 Şubat kararı daha tarih oluyor.
Biliyoruz, 8 yıllık eğitim devletimizin bizim entelektüel seviyemizi artırma değil memleketi imam-hatiplerden kurtarma çabasıydı. İmam hatipleri kendisi getirmiş olan bir ordunun daha 20 sene geçmeden bu kez onlarla mücadele etmeye çalışması her zaman “ibretlik bir paylaşım” olarak kalacaktır.
Kuran kursuna gitme yaşının alt sınırı geçen sene kalkmıştı zaten. Hatırlatalım; Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’da Kuran kursuna gitmek için ilköğretimin 5. sınıfını bitirme şartı vardı, geçen seneden beri yok.
Son icraat planı ise, ilköğretimi 4+4+4 şeklinde zorunlulaştırma. Bu plana göre, 1 yıl okul öncesi+4 yıl ilk öğretim, sonraki 4 yıl “yönlendirme ve ortaoğretime hazırlık”, sonraki 4 yıl ise lise. İkinci dört yılda “alan derslerinin” verilmesi düşünülüyormuş.
Yani biz “15 yaşındaki çocuğun yapacağı bölüm seçimi ne kadar olur ki” diyorken, şimdi o seçim 10 yaşına iniyor. On. Bo Derek filmi olan değil, yaş olan on.
Fatih’in İstanbul’u fethettiği değil, daha… Neyse.
Türk-Eğitim-Sen ‘den İsmail Koncuk ise göz yaşartıyor: “Geç bile kalındı. Ancak 4. sınıf erken. 5+3+4 gibi yapılabilir.” Yani böyle demek suç değil, ama kalkıp “Bunun nasıl bir aklın ürünü olduğunu nitelemekte güçlük çekiyorum” demek muhtemelen suç. Ve burayı takip edenler de örgüt üyesi. Yani suç kavramını açıklamak için örnek olması babında konuştum, yoksa yapacağım değerlendirme bu değil.
Yorum olarak “nasip” dedim sadece.
*
Başbakan’ın “kırmızı telefonu” adliyede deşifre olmuş.
Hem gazete kapağında hem de ilgili haberin sayfasındaki manşet bu. Telefon numaraları Beşiktaş yerine Çağlayan’a gönderilmiş filan.
Ama asıl haber bu değil. Yani bence.
19 Ağustos 2011’de Aydınlık gazetesine düzenlenen operasyonda Başbakan Erdoğan’ın ses kayıtlarına ulaşılmış. Bu.
Hacı bunu haber yapasın yoksa hiç yapma. Sadece soruşturmada “devlete ait bilgilere” ulaşıldığını söyleyip bırak. Haberin içinde “Başbakan’ın ses kaydı” diyip de kalan tüm sunumda haber olanın sanki Beşiktaş-Çağlayan karışıklığıymış gibi yansıtılması nasıl bir haberciliktir? Haberi yapamıyorsun, bari doğru düzgün yapama.
*
Telefon dinleme olayı da malum, Genelkurmay’dan MİT’e devredildi…
Beni ilgilendirmiyor, neticede dinlenme konusunda bir değişiklik yok. Rızamla olmadıktan sonra, birini birine tercih edecek değilim.
Bu devir meselesi birkaç günlük haber. İlk çıktığında “bu sivil diktayı artık aşırı gözümüze sokuyorlar, bu nasıl bir pervasızlık…” diye düşünmüştüm, e zaten 2-3 gün sonra İlker Başbuğ’u da aldılar.
Korkuyorum anne.
Ve az bile korkuyorum:
“Buradan toplanacak bilgiler görev alanlarına göre Jandarma, genelkurmay ve Dışişleri Bakanlığı’na aktarılacak. Ama tüm raporlar Başbakan’a arz edilecek”
“Buraya 21. yüzyıl Türkiye’sine yakışacak bir elektronik istihbarat köyü kuruyoruz.”
21. yüzyıldan gerçekten çok farklı şeyler anlıyoruz.
*
İlker Başbuğ tutuklandı ve bunu tüm gazeteler yazıyor; fakat Radikal, son baskıya gaaa-yet rahat yetişecek bir saatte gerçekleşen bu olayı haber yapmaya üşenmiş. Haber “Tutuklama istemiyle mahkemeye sevkedilme” aşamasında kalmış.
Bakın sadece bu yazıda üçüncü soruşum, bu nasıl gazetecilik?
Dördüncüsü de geliyor:
Başbuğ’un tutuklanmasına ilişkin haber “Lacivert takım elbise, beyaz-mavi çizgili gömlek giyen Başbuğ, kırmızı kravat taktı. … bir albay ile tokalaştı ve gazetecileri başıyla selamladı.”
Hani gömleğin markası? Ayıp olmuyor mu?
*
Gazetecilere yine tahliye çıkmamış ki bunun haber değeri kalmadı zaten. Buraya kadar “köpeğin adamı ısırması” bu.
Adamın köpeği ısırması ise, STV’nin bu kararı, verilmesinden 20 dakika kadar önce açıklamış olması.
Ama işte bu ısırık, ayrı bir haber olarak üstüne gidilen bir şey değil de, tahliye kararı çıkmaması haberinin son cümlesi olarak haber yapılıyor. Etti beş.
Bu arada, bu konuda en doğru haber yine Zaytung’dan gelmiş, buyrun: “Anayasa Değişikliği Paketi'nin İçeriği Açıklandı: Yargıda Tüm Yetki STV'nin "Gereği Düşünüldü" Programına Devrediliyor”
*
Genelkurmay Başkanımız, terörle mücadelede askerin hayatı pahasına insancıl davrandığını söylemiş ve “kendi vatandaşlarımıza teörist demek istemiyoruz” ifadesini kullanmış.
E demeyin?
*
Evren Paşa’ya müebbet isteyen Angara Savcısı, “1982 Anayasası’nın kamuoyunun serbestçe oluştuğu demokratik bir ortamda oylanmadığını belirtmiş.
Üsküdar dicem, Yeni Zelanda’da bile sabah oldu.
*
TMBB İnsan Hakları Komisyonu, PKK’lı Ahmet Şerif Karakaya’nın babasını dinlemiş.
İyi etmiş güzel olmuş da, PKK’lıların kendisini de dinlese ya…
*
Şahin Bakan, BDP’liler için “İğrenç hareketlerinize tahammül ediyor bu devlet, bu millet” demiş.
Başka şeylere de tahammül ediyor ama, söyleyince susturuyorsunuz.
*
Ali Sabancı, ekonomi akanı Zafer Çağlayan’la görüşmüş.
Ondan da para istemiş midir acaba?
*
İran bizde NATO radarı kuruluyor olmasından rahatsız, çünkü kalkınmamızı istemiyor. Tabi.
Neyse ki Davutoğlu, bu radarın komşuları tehdit etmediği garantisini verip “Herhangi bir komşumuza saldırıyı onaylamayız” demiş.
Eminim İran çok rahatlamıştır. Fakat ben kendilerini yine de uyarayım…
Birincisi, diplomasi dili çok acayip bir dil. Üç gün sonra Davutoğlu çıkıp “Biz orada ‘herhangi bir komşu’ dedik, fakat İran son icraatlarıyla ‘herhangi’ olmaktan çıkmıştır. Artık bu radarın İran’a karşı kullanılması bir konjonktür gereğidir” derse karışmam. Zira kendisi bir dışişleri bakanı ve konjonktür demek zorunda.
İkincisi, bu radarın kullanılmasının istenmesi halinde, bunu isteyen “birtakım güçler” eminim Türkiye’nin onayını çok bekleyecektir.
Diyorum.
*
Ve bülteni kapatıyorum :)
Herkese çok sevgiler,
Göksun.
Radikal’i sevmediğimi zaten daha önce zilyon kere filan söyledim, fakat Sezer sağolsun, “Okuma şunu diyorum okumaaa!” diye bana o kadar çok söylendi ki, “acaba dışarıdan nasıl görünüyorum” diye merak ettim.
Hürriyet zürriyet filan gibi şeyleri zaten direkt geçiniz.
Taraf okuyamam, çünkü asker zihniyetine karşı olmakla cemaate yakın görünmek arasındaki çizgi gerçekten çok fazla ince. Taraf’ın o çizgiyi doğru düzgün tutturabildiğine inanmıyorum.
Bir Gün okuyabilirim aslında, ama Radikal yazarlarının “kendini ifade ediş tarzı” bana daha yakın geliyor. Bir Gün’ün üslubu bana –bilmiyor da olsam- 80’leri çağrıştırıyor.
Evrensel hiç okumadım, haklarında konuşamam.
Radikal ise, “geyik” bir gazete. Tipi huyuma, jargonu dilime uygun. Çok ciddiye almadığım, zaten ciddiye alınmak gibi bir iddiası da olmayan, “mahallenin kendini solcu sanan tikisi” tadında. Üstelik, kendisini yerden yere vurabileceğim malzemeler de veriyor – mesela geçen günkü Gültan Kışanak haberi gibi.
İşte ben Radikal’i bu yüzden okuyorum. Kendini “sokağın sol gazetesi” olarak lanse eden bir gazetenin aslında bu lansmanla en fazla ne kadar alakasız olabileceğini görebilmek ve gösterebilmek için.
Bir ara Yıldırım Türker’e deli hayrandım ve yine bi ara Özgür Mumcu’ya aşıktım. Hayranlık denen şeyi 1-5 arası derecelendirecek olursak, Türker’e karşı olan hissim insani limit olan 5’e yeni indi. Mumcu konusunda ise, kendisine olan aşkımı söndürmeyip sadece stand-by’a aldım, o da ince hastalığa tutulmayayım diye.
Pınar Öğünç ve Koray Çalışkan da var hem. E tamam, daha ne olsun? Ben bir gazeteden benim dünyamı aydınlatmasını beklemiyorum ki; olan biteni “benim jargonumla” ve hoşuma giden bir görsellik içinde sunmasını bekliyorum. Yoksa allahınızı severseniz, ben kendim bir gazete çıkarsam onu bile okumamam gerekir. Çünkü mutttlaka “sinir bozucu” olurum.
Sevgili Sezer, gözümün içi, lütfen Radikal’e anlam yükler gibi olma. Radikal olm bu, Doğan’ın gazetesi, Eyüp Can yönetiyor. Nesine anlam yükleyeceksin? Ben senin gibi “ağır abi” değilim ki.
*
Eveeet, gelelim haberlere… Bu kez gazetenin kendisinden okuduğum için link veremiyorum.
*
Mümtaz’er Türköne istifa etmiş.
“Çankaya Köşkü’nün ve Kurum’un itibarını muhafaza etmek için ayrılmayı uygun gördüm” demiş. Ha şunu bileydin.
*
Van Adliyesi kullanılamaz hale geldiği için, M Tipi Cezaevi’ne taşınmış. Hakim ve savcılar, oda olarak koğuşları kullanıyorlarmış.
Her işte bir hayır var. Belki uygulamanın empatisel bir faydası olur. Tabii bizim ülkemizde bu deneyimin, hakimlerin “Bak seni sağlam yere gönderiyorum, evine gitsen evin yıkılır, ama cezaevi sağlam. Depremde heç bişe olmadydı biz bile orada çalıştıydık.” diye kullanılmasını beklemek daha gerçekçi.
Bu arada, depremler sebebiyle firar eden 300 kişinin büyük kısmı cezaevine geri dönmüş.
Hangimiz daha özgürüz?
*
Yapılan kazılardan anlaşılanlara göre, Bizans döneminde İstanbul’daki hayvan çeşitliliği bayağı enteresanmış. Fil kemikleri bile bulmuşlar ayol, fil diyorum.
“Diğer yandan İstanbul’da o tarihlerde akbabaların yaşadığı ortaya çıktı. Çok sayıda akbaba kalıntılarına rastlandı” – Öncelikle “kalıntısına” olacak o.
Haberin devamını ben yazıyorum:
“Yapılan araştırmalarda, ortalıkta yenecek çok fazla leş olduğu için akbabaların uçmaya olan ihtiyaçlarının sona erdiği ve önce kanatlarının kollara evrildiği anlaşıldı. Geçiş dönemine ilişkin buluntular henüz tamamlanamamışsa da, bu akbabaların insanlar tarafından avlanmaktan korunmak için bir süre sonra insan formuna kavuşmuş olduğu ortaya çıktı. Akbabaların tüylerinden kurtulma süreci ise, küresel ısınmanın düşündüğümüzden çok daha eskiye dayandığı gerçeğini gözler önüne serdi.
Akbabaların akıl almaz uyum sağlama becerisi ve insanlara aralarındaki yoğun kız alıp-verme sonucunda, ülkemizdeki insanların artık homo sapiens sapiens dışında bir tür olarak sınıflandırılmaları gündemde. Söz sende Hamit el Sabah.”
*
Okullar şehir dışına taşınıyor, kimsenin umursadığı yok.
Fışkıracak ruh-i mücerret gibi yerden çocuklarımız. Kime diyorum? Lan okuldan kaçıp sokaklarda sürtmeyen çocuk mu olur?
“…Bunlar ya bina olarak tarihi nitelikte yahut konum itibariyle milyon dolarlarla ölçülebilecek arsa değerine sahip okullardı.”
Peki binlerce öğrencinin günlük transferi nasıl gerçekleşecek? Yıldız’a göre zaten okla servissiz giden öğrenci yok. Bunun trafik konusuna katkı bile sağlayacağı iddiasında hatta
Bu plan şehir merkezlerinin yoksullardan arındırılması zihniyerine de denk düşüyor.
…Hele kız çocuklarının belki 20 km öteye okula yollanması zor bir ihtimal.
Bu, ergenleri toplumdan, hayattan tecrit etmek mi demek?”
Pınar Öğünç’ten dinlediniz.
*
Türkiye’de evli kadınların %33’ü çocuk gelinmiş.
Asıl bu tehlikenin farkında mısınız?
“Kadın bilinçlenmesi” bizim bu okuyup yazma işlmizden çok daha büyük çaplı bir şey. Siz buna istediğiniz kadar nefret kusun, o kızın annesini “sesini çıkarabilir” hale getirir mi bu? Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz.
Öyle bir ülkedeyiz ki, 11 yaşında ve 8 aylık hamile olan kız hastaneye kaldırıldığında, “ben kocasıyım” diyen 25 yaşındaki adam “izin vermediği için” evine geri gönderiliyor. Ve yine öyle bir ülkedeyiz ki, insan olmayı da Hipokrat yeminini de bambaşka yerlerinden anlamış birtakım insanlar, “E iyi madem alın götürün o zaman” diyerek hastayı teslim ediyorlar.
Elitist gibi “doğu çok eğitimsiz yeaaa” demeyin. Olay yeri Bolu. Bağırsan duyulur.
*
Mersin İl Genel Meclisi, hiçbir karşı görüş dahi çıkmadan, cem evlerini ibadethane olarak kabul etmiş.
Mersin Belediyesi CHP’li. Bu da, CHP’nin aleviler konusunda yapıp yapabildiği tek şey.
Sabahat Akkiraz’ı öyle isim olsun diye getirip meclise sokmakla olmuyor bu işler. Delikanlı ol, tüm belediyelerinden bu kararı çıkart, sonra benim karşıma “Ama bizim genel başkan Dersimli yeaa” diye çık. Turgut Özal da Kürttü, ona bakacaksak.
*
Evet işte Radikal’e sinir olmak için bir sebep daha.
Muğla’da Şerzan Kurt’un polis tarafından öldürülmesi olayına ilişkin soruşturmada dinlenen gizli tanık, “Polis gençlere direkt ateş etti” demiş.
Tamam güzel de, bu haber neden bu kadar küçük, geçiştirilmiş ve önemsiz addedilmiş?
Asker vursa sürmanşet yapardınız ama?
Bu demek değil ki askerlerinki de önemsenmesin. Asla. Eğer polis, asker, jandarma, onu bırakın devlete çalışan özel güvenlik görevlisi bile, kim olursa olsun… eğer elindeki erke dayanarak birini öldürüyorsa, bu haber ilk sayfalıktır. En azından detaylandırılıp dikkat toplamayı hak eder.
Festus Okey meselesini filan güzel haber yaptı Radikal, aferim. Baran Tursun olayında fena değildi. Havaalanında gözaltına alınan Azeri avukatı da anlattı. Tamam. Ne oldu, şimdi konumuz asker diye, polisi görmezden mi geleceğiz?
Hayır. Çünkü "Çarşı alayına karşı."
*
Kocaeli’indeki sanayi tesislerine toplamda 3.5 milyonluk çevre cezası gelmiş.
Eğer o cezalar doğru düzgün kesilip toplansa, tüm Kocaeli’ni yıkıp yeniden yapacak kadar para çıkar be.
*
Bir 28 Şubat kararı daha tarih oluyor.
Biliyoruz, 8 yıllık eğitim devletimizin bizim entelektüel seviyemizi artırma değil memleketi imam-hatiplerden kurtarma çabasıydı. İmam hatipleri kendisi getirmiş olan bir ordunun daha 20 sene geçmeden bu kez onlarla mücadele etmeye çalışması her zaman “ibretlik bir paylaşım” olarak kalacaktır.
Kuran kursuna gitme yaşının alt sınırı geçen sene kalkmıştı zaten. Hatırlatalım; Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’da Kuran kursuna gitmek için ilköğretimin 5. sınıfını bitirme şartı vardı, geçen seneden beri yok.
Son icraat planı ise, ilköğretimi 4+4+4 şeklinde zorunlulaştırma. Bu plana göre, 1 yıl okul öncesi+4 yıl ilk öğretim, sonraki 4 yıl “yönlendirme ve ortaoğretime hazırlık”, sonraki 4 yıl ise lise. İkinci dört yılda “alan derslerinin” verilmesi düşünülüyormuş.
Yani biz “15 yaşındaki çocuğun yapacağı bölüm seçimi ne kadar olur ki” diyorken, şimdi o seçim 10 yaşına iniyor. On. Bo Derek filmi olan değil, yaş olan on.
Fatih’in İstanbul’u fethettiği değil, daha… Neyse.
Türk-Eğitim-Sen ‘den İsmail Koncuk ise göz yaşartıyor: “Geç bile kalındı. Ancak 4. sınıf erken. 5+3+4 gibi yapılabilir.” Yani böyle demek suç değil, ama kalkıp “Bunun nasıl bir aklın ürünü olduğunu nitelemekte güçlük çekiyorum” demek muhtemelen suç. Ve burayı takip edenler de örgüt üyesi. Yani suç kavramını açıklamak için örnek olması babında konuştum, yoksa yapacağım değerlendirme bu değil.
Yorum olarak “nasip” dedim sadece.
*
Başbakan’ın “kırmızı telefonu” adliyede deşifre olmuş.
Hem gazete kapağında hem de ilgili haberin sayfasındaki manşet bu. Telefon numaraları Beşiktaş yerine Çağlayan’a gönderilmiş filan.
Ama asıl haber bu değil. Yani bence.
19 Ağustos 2011’de Aydınlık gazetesine düzenlenen operasyonda Başbakan Erdoğan’ın ses kayıtlarına ulaşılmış. Bu.
Hacı bunu haber yapasın yoksa hiç yapma. Sadece soruşturmada “devlete ait bilgilere” ulaşıldığını söyleyip bırak. Haberin içinde “Başbakan’ın ses kaydı” diyip de kalan tüm sunumda haber olanın sanki Beşiktaş-Çağlayan karışıklığıymış gibi yansıtılması nasıl bir haberciliktir? Haberi yapamıyorsun, bari doğru düzgün yapama.
*
Telefon dinleme olayı da malum, Genelkurmay’dan MİT’e devredildi…
Beni ilgilendirmiyor, neticede dinlenme konusunda bir değişiklik yok. Rızamla olmadıktan sonra, birini birine tercih edecek değilim.
Bu devir meselesi birkaç günlük haber. İlk çıktığında “bu sivil diktayı artık aşırı gözümüze sokuyorlar, bu nasıl bir pervasızlık…” diye düşünmüştüm, e zaten 2-3 gün sonra İlker Başbuğ’u da aldılar.
Korkuyorum anne.
Ve az bile korkuyorum:
“Buradan toplanacak bilgiler görev alanlarına göre Jandarma, genelkurmay ve Dışişleri Bakanlığı’na aktarılacak. Ama tüm raporlar Başbakan’a arz edilecek”
“Buraya 21. yüzyıl Türkiye’sine yakışacak bir elektronik istihbarat köyü kuruyoruz.”
21. yüzyıldan gerçekten çok farklı şeyler anlıyoruz.
*
İlker Başbuğ tutuklandı ve bunu tüm gazeteler yazıyor; fakat Radikal, son baskıya gaaa-yet rahat yetişecek bir saatte gerçekleşen bu olayı haber yapmaya üşenmiş. Haber “Tutuklama istemiyle mahkemeye sevkedilme” aşamasında kalmış.
Bakın sadece bu yazıda üçüncü soruşum, bu nasıl gazetecilik?
Dördüncüsü de geliyor:
Başbuğ’un tutuklanmasına ilişkin haber “Lacivert takım elbise, beyaz-mavi çizgili gömlek giyen Başbuğ, kırmızı kravat taktı. … bir albay ile tokalaştı ve gazetecileri başıyla selamladı.”
Hani gömleğin markası? Ayıp olmuyor mu?
*
Gazetecilere yine tahliye çıkmamış ki bunun haber değeri kalmadı zaten. Buraya kadar “köpeğin adamı ısırması” bu.
Adamın köpeği ısırması ise, STV’nin bu kararı, verilmesinden 20 dakika kadar önce açıklamış olması.
Ama işte bu ısırık, ayrı bir haber olarak üstüne gidilen bir şey değil de, tahliye kararı çıkmaması haberinin son cümlesi olarak haber yapılıyor. Etti beş.
Bu arada, bu konuda en doğru haber yine Zaytung’dan gelmiş, buyrun: “Anayasa Değişikliği Paketi'nin İçeriği Açıklandı: Yargıda Tüm Yetki STV'nin "Gereği Düşünüldü" Programına Devrediliyor”
*
Genelkurmay Başkanımız, terörle mücadelede askerin hayatı pahasına insancıl davrandığını söylemiş ve “kendi vatandaşlarımıza teörist demek istemiyoruz” ifadesini kullanmış.
E demeyin?
*
Evren Paşa’ya müebbet isteyen Angara Savcısı, “1982 Anayasası’nın kamuoyunun serbestçe oluştuğu demokratik bir ortamda oylanmadığını belirtmiş.
Üsküdar dicem, Yeni Zelanda’da bile sabah oldu.
*
TMBB İnsan Hakları Komisyonu, PKK’lı Ahmet Şerif Karakaya’nın babasını dinlemiş.
İyi etmiş güzel olmuş da, PKK’lıların kendisini de dinlese ya…
*
Şahin Bakan, BDP’liler için “İğrenç hareketlerinize tahammül ediyor bu devlet, bu millet” demiş.
Başka şeylere de tahammül ediyor ama, söyleyince susturuyorsunuz.
*
Ali Sabancı, ekonomi akanı Zafer Çağlayan’la görüşmüş.
Ondan da para istemiş midir acaba?
*
İran bizde NATO radarı kuruluyor olmasından rahatsız, çünkü kalkınmamızı istemiyor. Tabi.
Neyse ki Davutoğlu, bu radarın komşuları tehdit etmediği garantisini verip “Herhangi bir komşumuza saldırıyı onaylamayız” demiş.
Eminim İran çok rahatlamıştır. Fakat ben kendilerini yine de uyarayım…
Birincisi, diplomasi dili çok acayip bir dil. Üç gün sonra Davutoğlu çıkıp “Biz orada ‘herhangi bir komşu’ dedik, fakat İran son icraatlarıyla ‘herhangi’ olmaktan çıkmıştır. Artık bu radarın İran’a karşı kullanılması bir konjonktür gereğidir” derse karışmam. Zira kendisi bir dışişleri bakanı ve konjonktür demek zorunda.
İkincisi, bu radarın kullanılmasının istenmesi halinde, bunu isteyen “birtakım güçler” eminim Türkiye’nin onayını çok bekleyecektir.
Diyorum.
*
Ve bülteni kapatıyorum :)
Herkese çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
alevi,
chp,
çocuk gelinler,
ilker başbuğ,
konjonktür,
özgür mumcu,
pınar öğünç,
radikal,
yıldırım türker
2 Ocak 2012 Pazartesi
İlk iş günü memlekette olan biten... Çok "yeni" her şey, evet.
Bugün çok feci asabiyetim üstümde, o yüzden sağa sola saldırabilirim. Gerçi yazmak bana iyi geliyor; hangi yazıya böyle bir asabiyetle başlasam yarısına gelmeden ipekler gibi olmuşumdur hep.
Neyyssse…
Gelelim sinirimizi boşaltıp rahatlayacağımız ilk yazıya.
Pınar Öğünç, ODTÜ ve Boğaziçi’ndeki kantin eylemlerini yazmış. Bu eylemler çok güzel ve kampüsteki “tepkisellik” insanı gülümsetiyor. Bizdeki 2011 yılı öğrenci olaylarının ise kantin boykotu seviyesinde kalması tamamen ülkemizin güzelliğiyle alakalı. Dünyanın bir yerlerinde üst üste 3. bakan istifa etmişken, buralarda “poşu taktın” diyerek içeri atılabiliyorsun.
Hacı ben nasıl sinirli biri olmayayım allahınızı severseniz ya?
Bu ülkede, öğrencilerin kantin boykotuyla yetinmek zorunda olmaları bir yana, ortalığı gerçek bir eylem alanına dönüştüren öğrencilerin ise seksizm üzerinden haber yapıldıkları bir basın var.
Gerisi Pınar Öğünç’ten gelsin. (Bu arada, kendisine bayılıyorum.)
“Son not da, ‘ahu gözlü devrimci’ Camilla Vallejo hatırına Şili öğrenci hareketini yakinen takip eden basınımıza. Şili deyince hala onun fotoğrafını basıyorsunuz. Vallejo, bir ay kadar önce Öğrenci Federasyonu başkanlığını Gabriel Boric’e bıraktı, aklınızda olsun. O da yakışıklı bir genç ama sizi keser mi bilmem.”
*
Uludereliler barış istiyor. Hepimiz istiyoruz.
Vergilerimizle duble yol (!) yapılmak yerine o insanların kaçakçılığa mecbur olmadıkları bir hayat kurulmasını istiyorum. Koskoca bir bölgenin tek geçim kaynağının bu olduğunu n bilinmesine, engellenmemesine ve kaymağının da bi güzel yenmesine rağmen, üstlerine bomba yağdırınca “kaçakçıydı onlar yeaa” denmeyen bir ülke istiyorum.
Tabutların sar-kırmızı-yeşil bayrağa sarılmasından pek mütehassis olmuş bazılarımız. Nolacağıdı? Belki dilini konuşmayı bile bilmedikleri, onu bırak, varlıklarını bile kabul etmeyen, kendi vatandaşını “ne haliniz varsa görün, hatta mümkünse onu da görmeyin” diye fırlatıp atmış bir devletin bayrağına mı sarılacaktı o bedenler? Ayıptır lan. Ölüyü çok yücelten bir toplumuzdur, malum; dirisini adam yerine koymuyorsunuz, bari ölüsüne saygı duyun şu adamların.
Bir de tabi şeyler var, efendim başbakan şehit ailelerini niye aramamışmış…
Ölenlerin ailesi bile “Türk milletinin başı sağolsun” demişmiş…
Hepiniz gerizekalısınız.
*
GATA da özel güvenlikleniyormuş. 150 tane filan özel güvenlikçi alıyorlarmış.
İhale, yerli ve yabancı tüm isteklilere açık olacak; yerli istekliler lehine yüzde 10 oranında fiyat avantajı uygulanacakmış.
Böyle olur memleketimin sivilleşmesi.
*
Japonya’da yapılan bir deneyde, beyni olmayan bir canlının besine giden en kestirme yolu bulabildiği görülmüş.
Öncelikle, deney Japonya’da olmasaydı tamam ama, şu durumda “Japonlar yapmış abi” deme hakkımı saklı tutuyorum.
Hayatta kalmak, yabancının diliyle “survive etmek” bence tamamen apayrı bir yetenek; bunu hep düşünmüşümdür. Tok kalmak için ne yapman gerektiğini çok fazla düşünmen gerekmiyor. Tabii biz evrimin bir hediyesi olarak bugün ne yesemlerle, kalori hesaplarıyla filan ziyan oluyoruz, o ayrı.
Zeka bir yana, hayatta kalma veri ve dürtülerinin beyin olmadan nasıl işlendiğini bilmiyorum. Ki bence bu deney asıl bu yüzden önemli. Yoksa, ağzımızı doldura doldura “anlama özürlü beyinsiz salak!” dediğimiz insanların nasıl da muteber şahsiyetler olduğunu yakînen biliyoruz.
*
Nası ya?
Abi şu an, abdürdlükte ancak “poşu hadisesi”ile yarışabilecek bir haberle karşı karşıyayım.
Sincan Cezaevi’nde bir ziyaretçi, daha önceden tanışmış bulunduğu iki mahkumla selamlaştı diye “bir ay ziyaretçi olamama” ile cezalandırılmış.
Hayır Zaytung değil Radikal okuyorum.
Olay aynen şu: Cezaevindeki yakınınızı ziyarete gidiyorsunuz. Kapalı görüş. O esnada, daha önce tanışmış olduğunuz iki mahkuma da başını eğerek selam veriyorsunuz. Ve hakkınızda tutanak tulup, size bir ay görüş yasağı getiriliyor.
Derdimi hakime anlatayım, o anlar deyip karara mahkeme nezdinde itiraz ediyorsunuz. Diyorsunuz ki, “İnsanız, selam verdik. Nezaket diye bir şey var ya hani?” – ama hakim kararı yerinde buluyor.
Meğer daha önce de selam vermişsinizmiş, kişiler ve kurum tehlikeye düşüyormuş.
“Görüşme hakkına sahip özel kişilerin kurum güvenliğinin korunması amacıyla alınan tedbirlere aykırı davranışları ve istekleri nedeniyle görüşme yasakları, en üst amirce bir aydan bir yıla kadar kısıtlanabilir. Sezgin Çelik’in ziyaretçisi Zeynep Yayla’nın diğer tutuklu ve hükümlüler ile görevli memurlarca uyarılmasına rağmen aynı tutumuna devam ettiği, ayrıca bu tutumu nedeniyle daha önce de hakkında uyarılma kararının olduğu, dolayısıyla ziyaretçi Zeynep Yayla’nın kuralları ihlal ettiği anlaşıldı. Bu nedenle verilen karar yasaya uygundur”
*
İhracatta cumhuriyet tarihinin rekorunu kırmışız.
Peki o zaman niye hala bu kadar borçluyuz, sevabına mı ihraç ediyoruz o kadar şeyi?
Yoksa ithalattaki rekor daha mı büyük?
Biri bana anlatsın.
*
“Devlet zaten tarihi boyunca Kürt illerinde insansız hava aracı olarak varolmuştur.”
Devlet kadar sinir olduğum hiçbir şey yok bu hayatta. Askerler dahil.
*
Suriye, Antep’teki başkonsolosluğu kapatmış.
Ya şu olaylar acilen bitsin, konsolosluk da açılsın rica ediyorum. Antep’ten kalkan taksilerle Halep’e geçme planım vardı, yalan oldu.
*
“Hindistan’ın Kalküta kentinde zatürre teşhisiyle bir hastanenin yoğun bakım servisinde tedavi gören bir hasta penisinin fareler tarafından ısırılması nedeniyle aşırı kan kaybı sonucu öldü.”
“Beterin beteri var, haline şükret dostum…”
*
CHP İstanbul milletvekili Oktay Ekşi, TMK’nın 6 ve 7. maddelerinin yürürlükten kaldırılması için kanun teklifi vermiş.
Geçen CHP için atıp tuttum ya… İşte, bu teklifi Oktay Ekşi vereceği içindi.
*
“Yılbaşında içkiyi fazla kaçıran Hüseyin T. Pendik'te 5 yıldızlı otelde yanlışlıkla yan odaya girdi. Sevgilisiyle başka bir kadını karıştırınca da olanlar oldu!”
“Beterin beteri var” demiştim ya. Yokmuş.
*
Obeziteyle mücadele çerçevesinde, lokantalardaki menülere kalori yazılacakmış.
Bakan Recep Akdağ, hareketi sigarayla mücadeleyle kıyaslamış ve bunun daha zor olduğunu söylemiş.
Obezitenin bir hastalık olarak tanınması ve hastaya tedavi imkanı sağlanmasını elbette savunuyorum. Bunun tartışması olmaz.
Ama iyi de, bu hastalık münhasıran kalori hesabına bağlı değil ki. “Metabolizma” ayrı bir şey. Ve ayrıca, insanın sigaraya başlama ve bağımlı olma hikayesi ile, yemek yeme zevki bambaşka şeyler.
Dünya üzerinde iyi yapılmış bir yemeği yemek kadar zevk aldığım pek az şey vardır. Menülere kalori yazılmasının, sigara paketlerine “sağlığa zararlıdır” yazılmasıyla bir tutulmasını esefle kınıyorum. Sigara bağımlılıktır fakat yemek, bir hayattan zevk alma şeklidir. Zevkime dokunma!
Sayın Bakan evhanımı “günlerinde de” pasta börek değil sebze meyve tüketilmesini istemiş.
Oldu, bayramlarda da brokoli ikram edelim.
(Bu konuda lütfen bakınız: http://mideminkahyasi.blogspot.com/2012/01/damak-zevkime-dokunma.html )
*
KKTC’nin adı değişebilirmiş.
Yerine düşündükleri de, "Kuzey Kıbrıs Türk Devleti" veya "Kıbrıs Türk Devleti" gibi bir şeymiş.
Derdiniz Türklükle değil cumhuriyetle, onu anladık da; bir şey yapıyorsunuz bari tam yapaydınız.
*
BBC, “İstanbul’da deprem olursa ne olur” diye sormuş.
Ne olacak, ölücez.
*
Serkan Acar “Aşk ve Devrim” isimli bir film çekmiş, bu filminde idealize edilen “devrimcinin” insani tarafını göstermiş.
Sonra, bu filmi “devrimci” gençlerle izlerken, “devrimci rakı içer mi abi” sorusuyla karşılaşmış.
Bunu soran zeka küpü kardeşimizi Ahmet Dindar’a havale ediyorum.
“Rakıyı içmek ve sevmek yetmez. Hakkında kötü de konuşmayacaksın.”
*
İddiaya göre, Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Abdullah Uçman,açılan bir kişilik öğretim görevlisi kadrosunu kendi tanıdığı ile doldurmak istemiş. Ancak bu tanıdığın puanı sınava girmek için yeterli olmadığında, yüksek puanlı adayların sınava girmemesi gerekiyormuş. Başkan Bey de, nezaket gösterip, sınav için başvuran adayları arayarak çekilmelerini istemiş.
“Bu nedir?” diye soranlara da “Bu tür ilmi meselelere gazeteciler burnunu sokmasın” diye cevap vermiş.
“Kadroda söz hakkı ulemanındır” demek istemiş de, ağzından ilim çıkıvermiş.
*
Uludere için İran’dan kınama gelmiş.
Hihoh, İran bizi kınıyor lan, iyice eğlenceli bi ülke olduk.
Suriye de kınasın ne olur.
*
Gençlikte sorumlu devlet bakanı Suat Kılıç, özetle, “Bırakın gençler demokratik çerçevede her türlü eylemde bulunsunlar” demiş.
Şimdi, kendi partisinin demokratik çerçeveden ne anladığını Şahin Bakan belirtti zaten.
Hoşgörü sınırını da Bağış Bakan ortaya koymuştu; “senin özgürlüğün benim ceketimi kirlettiğin an biter” diyerekten.
Kılıç Bakan bize yeni olarak ne söylüyor derseniz, eylemleri sosyal medya üzerinden şeyetmemizi tavsiye ediyor. Feysbuk ve Tivitır üzerinden ne istiyorsak yapabilirmişiz.
Profil fotoğrafmızı karartmak, “vatanını seven paylaşsın” “paylaşmayan beni listesinden silsin” “YÖK kaldırılsın diyorsan katıl ve tüm listeni davet et” davetlerini kabul etmek, artık birer vatandaşlık görevidir gençler. Gün bu gündür. (Allah’ım bu lafı sonunda bir yerde kullanabildiğim için çok mutluyum, hep “gün bu gün” demek istemiş ama o günün ne gün olduğunu hiç bilememişimdir. Of nihayet bir klişe daha kullandım, benden iyisi yok şu an.)
Ha bir de, unutuyordum… Kılıç Bakan, tüm partilerin gençlik kollarıyla görüştüğünü fakat BDP’ninkiyle görüşemediğini söylemiş. Çünkü BDP’nin KCK dışında bir gençlik yapılanması yokmuş.
İşte bu “ignore ediş” beni benden alıyor.
*
Daha bir sürü haber var ama yazmaktan sıkıldım. Saatlerdir ancak bitirebildim, araya giren çıkan şeyler münasebetiyle.
Tabii siz “o kadar yazmışsın, daha ne” diyorsunuz ama olay şu, ben bu kadar yazıyı normalde yarım saatte filan rahatlıkla bitiririm, nitekim daha öncekiler hep kısacık sürelerde yazıldı. Ama şimdi 4 saat oldu, yeter, yalan olduk.
Bütün gün oturup yazabilirim. Bütün gün ama. Nitekim koridor yetmedi, mutfaktan da bildireyim dedim, bir de http://mideminkahyasi.blogspot.com adresini açtım.
Böyle de bir hastalık bendeki.
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
chp,
pınar öğünç,
radikal,
recep akdağ,
suat kılıç,
uludere,
yıldırım türker
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)