Bedelli askerliğe karşı olup olmama konusunda bu sabah itibariyle derin çelişkiler içindeyim.
Konuyla alakasız görüneceği için, tutarlılık takıntıma ilişkin yazmazsaolecek'teki yazdıklarıma link vermeyeyim; ama özetle beni hep bu tutarlılık manyaklığı mahvetti. Bir şeyi düşünür veya savunurken onunla çelişik başka bir alana kayıyor görünmekten her zaman korkmuşumdur. Bu da insanı suskunlaştırıyor. Mesela bugün bir çelişkimi daha fark ettim.
Özgür Mumcu, ilk okuduğum halini söylüyorum, bu sabah "Bedelli askerliği çıkaran Meclis, askere bedelli gidenlerin kapıcılarının çocuklarını savaşa gönderemez" diye bir twit attı. (Aslında tam böyle değildi ama dediğim gibi, ben ilk anda böyle okudum.)
Kalkıp "Zenginimiz bedel verir, askerimiz fakirdendir" üzerinden, yeni oluşan kast sistemini incelemeyeceğim. Bu zaten yeterince yapıldı. Fakat gündemde "savaş" gibi somut bir şey olunca, askere gitmek zorunda olanlar ve olmayanlar meselesi iyice önem kazanıyor.
"Benim oğlum kurtulsun da..." demeyi eleştirmiyorum, herkesin canı kendine önemli. Fakat bu yönde bir düşünce, vaktiyle karşısında durduğum "yetmez ama evet" fikriyle örtüşmüyor mu? Ki oradaki karşı duruşum da "böyle düşünülemez!" değil fakat "böyle düşünülebilir ama eksik olur, bunun peşinden gidilemez" fikrine dayanıyordu.
Şimdi, eksik olduğu için peşine düşmeyi uygun görmediğim bir zihniyeti, konu kendi canımın içi olunca, neden benimsiyorum? Doğru olan şey, bedelli-bedelsiz, zorunlu askerliğin tümden kaldırılması ise ki bence öyledir, bu konuyu da boykot etmeliydim. Fakat Askerlik Kanunu değişikliğini, "Otuz bin lira çok fazla ama buna da şükür..." diyerekten, tam bir "yetinmeci" ruh haliyle karşıladım. Bu parayı bulamayanların canı, benim oğlumun-kocamın-kardeşimin-sevgilimin canından değersiz miydi? Ben bunu nasıl düşünebilirim?
Derken, meğer Özgür Mumcu "... savaşa gönderemez." dememiş, "... askere gönderemez." demiş. Aslında bana düşündürmesi gereken şeyler aynı, ama savaş gibi yakın ve somut bir şey yerine askerlik gibi şu an gündemimde olmayan ve soyut bir şey söylenince, bir an nefes alır gibi olduğumu hissettim.
Sonra bu sanal rahatlama yüzünden kendimden iyice soğudum. "Sen bir şeylerin aslında ne olduğunu, ille gelip seni bulunca mı anlıyorsun, soyut bir şeyi somutlaştırılmadan anlamıyor musun" diye kendime kızdım.
Yani özetle, hani "make the day" diye bir ifade var ya İngilizce'de, Özgür Mumcu'nun benim günüme yaptığı şey "make" değil de, çok ayıp bir şeydi.
Olsun, zilyon kere söyledim, ben kendisini her durumda severim.
Sivil günler,
Göksun.
özgür mumcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgür mumcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Ekim 2012 Perşembe
Pazarlıklı tutarsızlık - Abi en son kaça olur?
Etiketler:
bedelli askerlik,
özgür mumcu,
vicdani ret,
zorunlu askerlik
2 Nisan 2012 Pazartesi
Radikal'in akşam baskısı
Efendim saygılar,
Uzun bir aradan sonra, yeni bir Radikal'le yine karşınızdayız...
Bu süre içinde hiç özet geçmedim, çünkü doğru düzgün gazete okumadım. Gündemden haberimiz illa ki oluyor, olan biteni sağdan soldan takip etmekte bir şey yok. Fakat gazete okumak konusunda da, okusam bile yazmak konusunda da feci tembellik ettim.
Sonra, her şeyden olduğu gibi, tembellikten de sıkıldım. Evet çabuk sıkılırım ve bunun sonucu olarak "sıkılmaktan" da sıkılırım; ki kendime dair en sevdiğim şeylerden de budur. Uzun süre bunalamıyorum.
Bundan sonra, eğer becerebilirsem, daha kısa ve daha sık yazayım diyorum. Sık yazmak hadi yine yapılabilir bir şey de, kısa yazmak konusunda ciddi şüphelerim var.
Bakıciiz... Başlayalım...
*
Ah, gazete okumaya dair en çok özlediğim şey, Pınar Öğünç köşesi...
Devletin "muhalefeti yönlendirme" politikası, hiçbir zaman tek taraflı olmadı. Terörle Mücadele Kanunu diyince bizim aklımıza hep PKK geldi ama, bu kanun İBDA-C'li için de vardı.(Bu arada belirteyim, devletin gücünü kime ne kadar kullandığını tartışmıyorum burada. Şimdi sanki bir tarafı "abartmakla" itham ediyor gibi görünmeyeyim.)
Pınar Öğünç bugün, vicdani ret ve TMK mağduru Kürt çocuklar meselelerini, İBDA-C'lilikten yargılanıp, 14 yaşında üstünde Miki Fare tişörtüyle duruşmaya çıkıp on yıl içeride kalan Yakup Köse'yi anlatarak yazmış. Bunları bilelim. Yakup Köse "birbirimizi ötekileştirmeyelim, poşu davasının tekrar yaşanmasını istemiyoruz" diyorsa, biz ülke olarak ancak "zulüm" ekseninde birleşebiliyoruz demektir. Gerçi buna da şükür.
*
Yenikapı'da 8500 yıllık ayak izleri bulunmuş. İzlerin "törensel bir toplanmaya" ilişkin olduğu düşünülüyormuş.
İster misiniz 1 Mayıs neolitik döneme uzanıyor olsun?
*
Dün akşam tüm dünyada iki milyar kişi, iklim değişikliğine dikkat çekmek için, bir saatliğine ışıklarını kapatmış. Boğaz Köprüsü, Kızkulesi, Galata Kulesi filan da kapanmış hep.
Elektrik tasarrufu bakımından iyi fikir. Yoksa, şu devirde hala nükleer santral yapan bir devletin çevresel duyarlılıkları olduğuna inanmıyorum.
*
Şeker hastası bir kızcağızı, karnında takılı olması gereken alet yüzünden YGS'ye almamışlar.
Var ya, üniversiteye girişte merkezi sınava sırf bu yüzden bile karşı olabilirim. Bi bıkmadınız insanları "formalize" etmekten. Bak işte kız sınava giremedi, bu kafayla seneye filan da giremeyecek.
Hah bu arkadaşımız sınava girer, okulunu okur ve neticede iş bulamazsa, artık Sayın Bakanımız "Şeker hastasısın, seni sınava almışız..." filan der artık.
*
"Eğitim reformu yapan iktidar, buna karşı çıkan eğitimcileri dövdü" - Özgür Mumcu.
Kendisi hakkındaki düşüncelerimi biliyorsunuz. Tekrar etmeyeyim, ayıp artık.
Vaktiyle çok söyledim, hatta aşkımı Sözlük'lerden de duyurdum, gerçi nik'imi bilmediğinden buradaki itiraflarımla bağdaştıramadı zaar... Neyse zaten geçti artık, o kadar naz yapmayacaktın Özgürcüm. Ararım ben seni.
*
YGS'de kopyaya karşı acayip sıkı önlemler alınmış.
En azından toplu iğne ucu kadar kadar güven verseydiniz iyiydi...
Çarşaflı bir aday, sınav öncesi sıkı sıkı aranmış.
Naptınız, koca çarşafı ters yüz mü ettiniz? Hayır yani ne kadar aranabilir o kıyafet Allahını seversen ya. Bi de (fotoğrafa göre) dış mekanda yapılıyor arama, kadına "çıkar" da diyemezsin. Tak kulaklığı gir ablam sen, bi'şey olmaz, sana helal.
Lan durduk yerde ayrımcı yapıyorlar adamı, al işte merkezi sınava işte bu yüzden de karşıyım. İlla ötekileştiricez. "Kimden ötürü haaa, kimden ötürü?"
*
Al işte bak, 18 yaşında başka bir kızcağız sınav heyecanından kalp krizi geçirmiş.
Sen bu insana bu kadar stresi yaşattıktan sonra, o çarşaflı insanı sınava alamazsın kardeşim. Ben nereden bileyim onun kulağında ne var?
Hem bak bu vefat eden kız da sabah namaz filan kılmış, yani "tinerci" değil. He n'oldu şimdi, birini doğru düzgün aramıyorsun bile, ama öbürü senin yüzünden hayatını kaybediyor? Bunu ne yapacağız?
*
Ezgi Başaran'a sinir oluyorum, o yüzden yaptığı röportajı da okumadım.
Bu konuda sizi yetkili kişiye aktarıyorum lütfen ayrılmayın: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=ezgi+ba%C5%9Faran+usul%C3%BC+tetik%C3%A7i+r%C3%B6portajc%C4%B1l%C4%B1k&a=sr&kw=ba%C5%9Faran%2A&au=kunta+kinte
Yalnız entry'nin yazarından muvafakat almadım henüz, her an silebilirim, çabuk okuyun bence.
*
Eski eşine tornavidayla saldıran dallama hakkında on yıl hapis kararı çıkmış.
Evet adama dallama demiş olmam hakarete giriyor ama sorun değil.
Yalnız Filiz Abla'nın, yani aslında şiddet mağduru olan tüm kadınların koruma istediklerinde başına gelenleri herkesin bilmesine fayda var...
Öncelikle, aynı evde yaşadığın adamı polise şikayet edemiyorsun. Sonra o eve döndüğünde neler olabileceğini havsalan almıyor çünkü.
Neyse, boşanma davan sürerken adam yolunu kesince polise tekrar gittiğinde bu kez şöyle denecek, hazırlıklı ol: "Biz herkese koruma veremeyiz, hem sen boşanmışsın."
Derken bir gün size koruma verilebilir tabii, mümkün. Eski eşiniz tutuklandıktan sonra ama.
En nihayet, adam hapse girer, siz işinize dönersiniz, fakat bu kez de dükkanınıza kimse gelmez gitmez olur.
Allah kolaylık versin.
Sonra Başbakanımız diyor ki, "Evlenmeyen tipler var." Sayın Başbakan, benim o tip, buyrun benimle konuşun isterseniz?
*
Kadın konukevleri için yeni bir tasarı gündemdeymiş.
İyi görünüyor, linkini bulamadım bulunca eklerim. Yalnız ben hiç kadın konukevi görmedim, Sezer'den duyduğuma göre insan yeri değilmiş oralar.
Arkadaş, sen kadına kaçtığı evi aratırsan olmaz o iş. Artı, bu kadınların konuk olması tabii ki gerekli, ama bu işin bir "tecrite" dönmemesi için de bir şeyler yapıldığını görmek ister insan.
Asgari ücretin otuzda biri kadar günlük ödeme yapılacakmış, evet çok güzel. Ama sen bu kadını hayata nasıl karıştıracaksın, çocuğunu okutmasını nasıl sağlayacaksın, dışarı adımını atar atmaz geri dönmesine sebep olan korkuyu nasıl kaldıracaksın?
Lütfen bunları da konuşalım.
Uzaydan gelmiş acayip yaratıklar değil bu kadınlar, insan.
*
Emekli Astaubaylar Derneği şube başkanlarından Mecdi Cengiz, Cengiz Aksakal'ın işkencede öldürüldüğü sırada izindeymiş.
Biriniz de "o sırada" işinizin başında olun arkadaşım, ben mi yaptım o kadar işkenceyi daha portakalda vitaminken?
*
"...Baktı etti, dedi ki 'Bak kızım, sana rica ediyorum, burada bağırma sabahtan.' Beni konuşturuyor; meğer o orada can veriyor da beni konuşturuyor..." - Cengiz Aksakal'ın eşi Teren Aksakal'dan dinlediniz.
*
Darbe davası 4 Nisan'da, yani Çarşamba günü başlıyormuş.
Conan Evren, eğer yarın ölmezse bu davadan beraat edeceğini bildiğindendir.
*
Dün Ankara'da öğrenciler, YGS protestosunda "barikatı aşacağız" diyerek polise koşmuş. Polis tam copu hazırlarken de "1 Nisan" pankartı açmışlar, bak sen haylazlara ya canlarım.
"Ben senin barikatına koşar mıyım, Milli Eğitim Bakanlığı'na yürür müyüm hiç Güzel Abim... Şakacıktan bunlar hep."
Vay arkadaş, memleketteki şaka anlayışına bak.
*
Sevgili Aysel Tuğluk, n'apıyosunuz afedersiniz?
Bu "Muhatap Öcalan'dır" olayının suyu çıkmadı mı sizce de ya? Neyse önce olayı söyleyeyim, Beşir Atalay "Kürt meselesinde muhatap yok" demiş de, Sayın Tuğluk da "Muhatap Öcalan'dır" demiş.
Şimdi bakın Aysel Hanım, sizin kendinize kimi önder seçtiğiniz kimseyi ilgilendirmez. Ama siz demokrat olduğunu iddia eden, hatta Demokratik Toplum Kongresi adındaki bir oluşumun eşbaşkanlığını yürüten biriyken, bir halkın meselesinin muhatabı olarak nasıl bir kişiyi gösterirsiniz? Kavramlarınız bu kadar mı karıştı?
Siz eğer muhatap olarak kendi halkınızı değil tek bir adamı gösterirseniz, o adam kim olursa olsun, sizin hareketten bi cacık olmaz. Olacağı ve olmuşu nedir, hükümetin sizin oralara beyaz eşya filan götürüp oylarınızın yarısını almasıdır. Aferim. Yiyin birbirinizi. Sinirlendim ya.
La olm bunu diyen insanın, en azılı ulusalcıdan ve en ateşli cemaatçiden ne farkı var Allahını seversen ya? Hepsi tek adamcı işte. Dünya tarihinde 3-4 adamı toplayıp okey çevirttirsek her şey çözülürmüş meğer.
*
Anneler 4+4+4'e karşı dilekçe yağmuru başlatmış.
Radikal'in 16. sayfasında elim kadar bir haber. Altında icra ilanları var.
Canımsın Eyüp Can Sağlık.
*
Erdoğan, Esad'lı çözüm önerilerine hayır demiş.
Ya o değil de, belli yani Suriye'ye girilecek ve bizimkiler bir tezkere krizini daha kaldıramaz...
Nereye iltica etsek?
Valla kadın memesiyle ilgilenmiyorum da Biscolata erkeği dersen bi düşünürüm yani açıkçası, bilemedim.
*
Suriye'de muhaliflere silah milah bişeyler veriyolar, malum.
Ya bişey dicem, aynı şeyi bizim Doğu'dakilere yapanlara milletçek kin kusmuyor muyuz biz?
Şimdi nasıl birden muhalifsever olduk?
Hayır yani bir insan bunu nasıl görmez; sen resmen insanlara birbirini öldürmeleri için silah veriyosun ve bu yazdığım cümle hiçbir mecaz, hiçbir metafor içermiyor.Bildiğin, öldürme silahı. Kanınız donmuyorsa insan değilsiniz, bu kadar net söylüyorum.
*
Bir ailenin aylık doğalgaz faturası 33 lira zamlanmış.
Ben o ailenin faturasını tek başıma ödüyorum, çünkü o kombi tek kişiye de üç kişiye de aynı yanıyor.
Sakın bu devletin evlendirme politikası olmasın? "Fatura nasıl olsa aynı, evlen de bari masrafın bölünsün, kombinin yandığına değsin."
Ah, hükümetten ibretlik bir NLP örneği...
*
Bugünlük bu kadar.
Kısası bu kadar oldu, Allah uzunundan esirgesin...
*
Çok sevgiler,
Göksun.
Uzun bir aradan sonra, yeni bir Radikal'le yine karşınızdayız...
Bu süre içinde hiç özet geçmedim, çünkü doğru düzgün gazete okumadım. Gündemden haberimiz illa ki oluyor, olan biteni sağdan soldan takip etmekte bir şey yok. Fakat gazete okumak konusunda da, okusam bile yazmak konusunda da feci tembellik ettim.
Sonra, her şeyden olduğu gibi, tembellikten de sıkıldım. Evet çabuk sıkılırım ve bunun sonucu olarak "sıkılmaktan" da sıkılırım; ki kendime dair en sevdiğim şeylerden de budur. Uzun süre bunalamıyorum.
Bundan sonra, eğer becerebilirsem, daha kısa ve daha sık yazayım diyorum. Sık yazmak hadi yine yapılabilir bir şey de, kısa yazmak konusunda ciddi şüphelerim var.
Bakıciiz... Başlayalım...
*
Ah, gazete okumaya dair en çok özlediğim şey, Pınar Öğünç köşesi...
Devletin "muhalefeti yönlendirme" politikası, hiçbir zaman tek taraflı olmadı. Terörle Mücadele Kanunu diyince bizim aklımıza hep PKK geldi ama, bu kanun İBDA-C'li için de vardı.(Bu arada belirteyim, devletin gücünü kime ne kadar kullandığını tartışmıyorum burada. Şimdi sanki bir tarafı "abartmakla" itham ediyor gibi görünmeyeyim.)
Pınar Öğünç bugün, vicdani ret ve TMK mağduru Kürt çocuklar meselelerini, İBDA-C'lilikten yargılanıp, 14 yaşında üstünde Miki Fare tişörtüyle duruşmaya çıkıp on yıl içeride kalan Yakup Köse'yi anlatarak yazmış. Bunları bilelim. Yakup Köse "birbirimizi ötekileştirmeyelim, poşu davasının tekrar yaşanmasını istemiyoruz" diyorsa, biz ülke olarak ancak "zulüm" ekseninde birleşebiliyoruz demektir. Gerçi buna da şükür.
*
Yenikapı'da 8500 yıllık ayak izleri bulunmuş. İzlerin "törensel bir toplanmaya" ilişkin olduğu düşünülüyormuş.
İster misiniz 1 Mayıs neolitik döneme uzanıyor olsun?
*
Dün akşam tüm dünyada iki milyar kişi, iklim değişikliğine dikkat çekmek için, bir saatliğine ışıklarını kapatmış. Boğaz Köprüsü, Kızkulesi, Galata Kulesi filan da kapanmış hep.
Elektrik tasarrufu bakımından iyi fikir. Yoksa, şu devirde hala nükleer santral yapan bir devletin çevresel duyarlılıkları olduğuna inanmıyorum.
*
Şeker hastası bir kızcağızı, karnında takılı olması gereken alet yüzünden YGS'ye almamışlar.
Var ya, üniversiteye girişte merkezi sınava sırf bu yüzden bile karşı olabilirim. Bi bıkmadınız insanları "formalize" etmekten. Bak işte kız sınava giremedi, bu kafayla seneye filan da giremeyecek.
Hah bu arkadaşımız sınava girer, okulunu okur ve neticede iş bulamazsa, artık Sayın Bakanımız "Şeker hastasısın, seni sınava almışız..." filan der artık.
*
"Eğitim reformu yapan iktidar, buna karşı çıkan eğitimcileri dövdü" - Özgür Mumcu.
Kendisi hakkındaki düşüncelerimi biliyorsunuz. Tekrar etmeyeyim, ayıp artık.
Vaktiyle çok söyledim, hatta aşkımı Sözlük'lerden de duyurdum, gerçi nik'imi bilmediğinden buradaki itiraflarımla bağdaştıramadı zaar... Neyse zaten geçti artık, o kadar naz yapmayacaktın Özgürcüm. Ararım ben seni.
*
YGS'de kopyaya karşı acayip sıkı önlemler alınmış.
En azından toplu iğne ucu kadar kadar güven verseydiniz iyiydi...
Çarşaflı bir aday, sınav öncesi sıkı sıkı aranmış.
Naptınız, koca çarşafı ters yüz mü ettiniz? Hayır yani ne kadar aranabilir o kıyafet Allahını seversen ya. Bi de (fotoğrafa göre) dış mekanda yapılıyor arama, kadına "çıkar" da diyemezsin. Tak kulaklığı gir ablam sen, bi'şey olmaz, sana helal.
Lan durduk yerde ayrımcı yapıyorlar adamı, al işte merkezi sınava işte bu yüzden de karşıyım. İlla ötekileştiricez. "Kimden ötürü haaa, kimden ötürü?"
*
Al işte bak, 18 yaşında başka bir kızcağız sınav heyecanından kalp krizi geçirmiş.
Sen bu insana bu kadar stresi yaşattıktan sonra, o çarşaflı insanı sınava alamazsın kardeşim. Ben nereden bileyim onun kulağında ne var?
Hem bak bu vefat eden kız da sabah namaz filan kılmış, yani "tinerci" değil. He n'oldu şimdi, birini doğru düzgün aramıyorsun bile, ama öbürü senin yüzünden hayatını kaybediyor? Bunu ne yapacağız?
*
Ezgi Başaran'a sinir oluyorum, o yüzden yaptığı röportajı da okumadım.
Bu konuda sizi yetkili kişiye aktarıyorum lütfen ayrılmayın: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=ezgi+ba%C5%9Faran+usul%C3%BC+tetik%C3%A7i+r%C3%B6portajc%C4%B1l%C4%B1k&a=sr&kw=ba%C5%9Faran%2A&au=kunta+kinte
Yalnız entry'nin yazarından muvafakat almadım henüz, her an silebilirim, çabuk okuyun bence.
*
Eski eşine tornavidayla saldıran dallama hakkında on yıl hapis kararı çıkmış.
Evet adama dallama demiş olmam hakarete giriyor ama sorun değil.
Yalnız Filiz Abla'nın, yani aslında şiddet mağduru olan tüm kadınların koruma istediklerinde başına gelenleri herkesin bilmesine fayda var...
Öncelikle, aynı evde yaşadığın adamı polise şikayet edemiyorsun. Sonra o eve döndüğünde neler olabileceğini havsalan almıyor çünkü.
Neyse, boşanma davan sürerken adam yolunu kesince polise tekrar gittiğinde bu kez şöyle denecek, hazırlıklı ol: "Biz herkese koruma veremeyiz, hem sen boşanmışsın."
Derken bir gün size koruma verilebilir tabii, mümkün. Eski eşiniz tutuklandıktan sonra ama.
En nihayet, adam hapse girer, siz işinize dönersiniz, fakat bu kez de dükkanınıza kimse gelmez gitmez olur.
Allah kolaylık versin.
Sonra Başbakanımız diyor ki, "Evlenmeyen tipler var." Sayın Başbakan, benim o tip, buyrun benimle konuşun isterseniz?
*
Kadın konukevleri için yeni bir tasarı gündemdeymiş.
İyi görünüyor, linkini bulamadım bulunca eklerim. Yalnız ben hiç kadın konukevi görmedim, Sezer'den duyduğuma göre insan yeri değilmiş oralar.
Arkadaş, sen kadına kaçtığı evi aratırsan olmaz o iş. Artı, bu kadınların konuk olması tabii ki gerekli, ama bu işin bir "tecrite" dönmemesi için de bir şeyler yapıldığını görmek ister insan.
Asgari ücretin otuzda biri kadar günlük ödeme yapılacakmış, evet çok güzel. Ama sen bu kadını hayata nasıl karıştıracaksın, çocuğunu okutmasını nasıl sağlayacaksın, dışarı adımını atar atmaz geri dönmesine sebep olan korkuyu nasıl kaldıracaksın?
Lütfen bunları da konuşalım.
Uzaydan gelmiş acayip yaratıklar değil bu kadınlar, insan.
*
Emekli Astaubaylar Derneği şube başkanlarından Mecdi Cengiz, Cengiz Aksakal'ın işkencede öldürüldüğü sırada izindeymiş.
Biriniz de "o sırada" işinizin başında olun arkadaşım, ben mi yaptım o kadar işkenceyi daha portakalda vitaminken?
*
"...Baktı etti, dedi ki 'Bak kızım, sana rica ediyorum, burada bağırma sabahtan.' Beni konuşturuyor; meğer o orada can veriyor da beni konuşturuyor..." - Cengiz Aksakal'ın eşi Teren Aksakal'dan dinlediniz.
*
Darbe davası 4 Nisan'da, yani Çarşamba günü başlıyormuş.
Conan Evren, eğer yarın ölmezse bu davadan beraat edeceğini bildiğindendir.
*
Dün Ankara'da öğrenciler, YGS protestosunda "barikatı aşacağız" diyerek polise koşmuş. Polis tam copu hazırlarken de "1 Nisan" pankartı açmışlar, bak sen haylazlara ya canlarım.
"Ben senin barikatına koşar mıyım, Milli Eğitim Bakanlığı'na yürür müyüm hiç Güzel Abim... Şakacıktan bunlar hep."
Vay arkadaş, memleketteki şaka anlayışına bak.
*
Sevgili Aysel Tuğluk, n'apıyosunuz afedersiniz?
Bu "Muhatap Öcalan'dır" olayının suyu çıkmadı mı sizce de ya? Neyse önce olayı söyleyeyim, Beşir Atalay "Kürt meselesinde muhatap yok" demiş de, Sayın Tuğluk da "Muhatap Öcalan'dır" demiş.
Şimdi bakın Aysel Hanım, sizin kendinize kimi önder seçtiğiniz kimseyi ilgilendirmez. Ama siz demokrat olduğunu iddia eden, hatta Demokratik Toplum Kongresi adındaki bir oluşumun eşbaşkanlığını yürüten biriyken, bir halkın meselesinin muhatabı olarak nasıl bir kişiyi gösterirsiniz? Kavramlarınız bu kadar mı karıştı?
Siz eğer muhatap olarak kendi halkınızı değil tek bir adamı gösterirseniz, o adam kim olursa olsun, sizin hareketten bi cacık olmaz. Olacağı ve olmuşu nedir, hükümetin sizin oralara beyaz eşya filan götürüp oylarınızın yarısını almasıdır. Aferim. Yiyin birbirinizi. Sinirlendim ya.
La olm bunu diyen insanın, en azılı ulusalcıdan ve en ateşli cemaatçiden ne farkı var Allahını seversen ya? Hepsi tek adamcı işte. Dünya tarihinde 3-4 adamı toplayıp okey çevirttirsek her şey çözülürmüş meğer.
*
Anneler 4+4+4'e karşı dilekçe yağmuru başlatmış.
Radikal'in 16. sayfasında elim kadar bir haber. Altında icra ilanları var.
Canımsın Eyüp Can Sağlık.
*
Erdoğan, Esad'lı çözüm önerilerine hayır demiş.
Ya o değil de, belli yani Suriye'ye girilecek ve bizimkiler bir tezkere krizini daha kaldıramaz...
Nereye iltica etsek?
Valla kadın memesiyle ilgilenmiyorum da Biscolata erkeği dersen bi düşünürüm yani açıkçası, bilemedim.
*
Suriye'de muhaliflere silah milah bişeyler veriyolar, malum.
Ya bişey dicem, aynı şeyi bizim Doğu'dakilere yapanlara milletçek kin kusmuyor muyuz biz?
Şimdi nasıl birden muhalifsever olduk?
Hayır yani bir insan bunu nasıl görmez; sen resmen insanlara birbirini öldürmeleri için silah veriyosun ve bu yazdığım cümle hiçbir mecaz, hiçbir metafor içermiyor.Bildiğin, öldürme silahı. Kanınız donmuyorsa insan değilsiniz, bu kadar net söylüyorum.
*
Bir ailenin aylık doğalgaz faturası 33 lira zamlanmış.
Ben o ailenin faturasını tek başıma ödüyorum, çünkü o kombi tek kişiye de üç kişiye de aynı yanıyor.
Sakın bu devletin evlendirme politikası olmasın? "Fatura nasıl olsa aynı, evlen de bari masrafın bölünsün, kombinin yandığına değsin."
Ah, hükümetten ibretlik bir NLP örneği...
*
Bugünlük bu kadar.
Kısası bu kadar oldu, Allah uzunundan esirgesin...
*
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
12 eylül,
4+4+4,
bdp,
işkence,
kadın sığınma evleri,
özgür mumcu,
pınar öğünç,
radikal,
suriye,
ygs
6 Ocak 2012 Cuma
Söz sende Hamit el Sabah
Efendim bugünkü bültenimize geçmeden önce, neden Radikal’de ısrar ettiğim konusunda bir “ifade vermem” gerektiğini düşünüyorum…
Radikal’i sevmediğimi zaten daha önce zilyon kere filan söyledim, fakat Sezer sağolsun, “Okuma şunu diyorum okumaaa!” diye bana o kadar çok söylendi ki, “acaba dışarıdan nasıl görünüyorum” diye merak ettim.
Hürriyet zürriyet filan gibi şeyleri zaten direkt geçiniz.
Taraf okuyamam, çünkü asker zihniyetine karşı olmakla cemaate yakın görünmek arasındaki çizgi gerçekten çok fazla ince. Taraf’ın o çizgiyi doğru düzgün tutturabildiğine inanmıyorum.
Bir Gün okuyabilirim aslında, ama Radikal yazarlarının “kendini ifade ediş tarzı” bana daha yakın geliyor. Bir Gün’ün üslubu bana –bilmiyor da olsam- 80’leri çağrıştırıyor.
Evrensel hiç okumadım, haklarında konuşamam.
Radikal ise, “geyik” bir gazete. Tipi huyuma, jargonu dilime uygun. Çok ciddiye almadığım, zaten ciddiye alınmak gibi bir iddiası da olmayan, “mahallenin kendini solcu sanan tikisi” tadında. Üstelik, kendisini yerden yere vurabileceğim malzemeler de veriyor – mesela geçen günkü Gültan Kışanak haberi gibi.
İşte ben Radikal’i bu yüzden okuyorum. Kendini “sokağın sol gazetesi” olarak lanse eden bir gazetenin aslında bu lansmanla en fazla ne kadar alakasız olabileceğini görebilmek ve gösterebilmek için.
Bir ara Yıldırım Türker’e deli hayrandım ve yine bi ara Özgür Mumcu’ya aşıktım. Hayranlık denen şeyi 1-5 arası derecelendirecek olursak, Türker’e karşı olan hissim insani limit olan 5’e yeni indi. Mumcu konusunda ise, kendisine olan aşkımı söndürmeyip sadece stand-by’a aldım, o da ince hastalığa tutulmayayım diye.
Pınar Öğünç ve Koray Çalışkan da var hem. E tamam, daha ne olsun? Ben bir gazeteden benim dünyamı aydınlatmasını beklemiyorum ki; olan biteni “benim jargonumla” ve hoşuma giden bir görsellik içinde sunmasını bekliyorum. Yoksa allahınızı severseniz, ben kendim bir gazete çıkarsam onu bile okumamam gerekir. Çünkü mutttlaka “sinir bozucu” olurum.
Sevgili Sezer, gözümün içi, lütfen Radikal’e anlam yükler gibi olma. Radikal olm bu, Doğan’ın gazetesi, Eyüp Can yönetiyor. Nesine anlam yükleyeceksin? Ben senin gibi “ağır abi” değilim ki.
*
Eveeet, gelelim haberlere… Bu kez gazetenin kendisinden okuduğum için link veremiyorum.
*
Mümtaz’er Türköne istifa etmiş.
“Çankaya Köşkü’nün ve Kurum’un itibarını muhafaza etmek için ayrılmayı uygun gördüm” demiş. Ha şunu bileydin.
*
Van Adliyesi kullanılamaz hale geldiği için, M Tipi Cezaevi’ne taşınmış. Hakim ve savcılar, oda olarak koğuşları kullanıyorlarmış.
Her işte bir hayır var. Belki uygulamanın empatisel bir faydası olur. Tabii bizim ülkemizde bu deneyimin, hakimlerin “Bak seni sağlam yere gönderiyorum, evine gitsen evin yıkılır, ama cezaevi sağlam. Depremde heç bişe olmadydı biz bile orada çalıştıydık.” diye kullanılmasını beklemek daha gerçekçi.
Bu arada, depremler sebebiyle firar eden 300 kişinin büyük kısmı cezaevine geri dönmüş.
Hangimiz daha özgürüz?
*
Yapılan kazılardan anlaşılanlara göre, Bizans döneminde İstanbul’daki hayvan çeşitliliği bayağı enteresanmış. Fil kemikleri bile bulmuşlar ayol, fil diyorum.
“Diğer yandan İstanbul’da o tarihlerde akbabaların yaşadığı ortaya çıktı. Çok sayıda akbaba kalıntılarına rastlandı” – Öncelikle “kalıntısına” olacak o.
Haberin devamını ben yazıyorum:
“Yapılan araştırmalarda, ortalıkta yenecek çok fazla leş olduğu için akbabaların uçmaya olan ihtiyaçlarının sona erdiği ve önce kanatlarının kollara evrildiği anlaşıldı. Geçiş dönemine ilişkin buluntular henüz tamamlanamamışsa da, bu akbabaların insanlar tarafından avlanmaktan korunmak için bir süre sonra insan formuna kavuşmuş olduğu ortaya çıktı. Akbabaların tüylerinden kurtulma süreci ise, küresel ısınmanın düşündüğümüzden çok daha eskiye dayandığı gerçeğini gözler önüne serdi.
Akbabaların akıl almaz uyum sağlama becerisi ve insanlara aralarındaki yoğun kız alıp-verme sonucunda, ülkemizdeki insanların artık homo sapiens sapiens dışında bir tür olarak sınıflandırılmaları gündemde. Söz sende Hamit el Sabah.”
*
Okullar şehir dışına taşınıyor, kimsenin umursadığı yok.
Fışkıracak ruh-i mücerret gibi yerden çocuklarımız. Kime diyorum? Lan okuldan kaçıp sokaklarda sürtmeyen çocuk mu olur?
“…Bunlar ya bina olarak tarihi nitelikte yahut konum itibariyle milyon dolarlarla ölçülebilecek arsa değerine sahip okullardı.”
Peki binlerce öğrencinin günlük transferi nasıl gerçekleşecek? Yıldız’a göre zaten okla servissiz giden öğrenci yok. Bunun trafik konusuna katkı bile sağlayacağı iddiasında hatta
Bu plan şehir merkezlerinin yoksullardan arındırılması zihniyerine de denk düşüyor.
…Hele kız çocuklarının belki 20 km öteye okula yollanması zor bir ihtimal.
Bu, ergenleri toplumdan, hayattan tecrit etmek mi demek?”
Pınar Öğünç’ten dinlediniz.
*
Türkiye’de evli kadınların %33’ü çocuk gelinmiş.
Asıl bu tehlikenin farkında mısınız?
“Kadın bilinçlenmesi” bizim bu okuyup yazma işlmizden çok daha büyük çaplı bir şey. Siz buna istediğiniz kadar nefret kusun, o kızın annesini “sesini çıkarabilir” hale getirir mi bu? Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz.
Öyle bir ülkedeyiz ki, 11 yaşında ve 8 aylık hamile olan kız hastaneye kaldırıldığında, “ben kocasıyım” diyen 25 yaşındaki adam “izin vermediği için” evine geri gönderiliyor. Ve yine öyle bir ülkedeyiz ki, insan olmayı da Hipokrat yeminini de bambaşka yerlerinden anlamış birtakım insanlar, “E iyi madem alın götürün o zaman” diyerek hastayı teslim ediyorlar.
Elitist gibi “doğu çok eğitimsiz yeaaa” demeyin. Olay yeri Bolu. Bağırsan duyulur.
*
Mersin İl Genel Meclisi, hiçbir karşı görüş dahi çıkmadan, cem evlerini ibadethane olarak kabul etmiş.
Mersin Belediyesi CHP’li. Bu da, CHP’nin aleviler konusunda yapıp yapabildiği tek şey.
Sabahat Akkiraz’ı öyle isim olsun diye getirip meclise sokmakla olmuyor bu işler. Delikanlı ol, tüm belediyelerinden bu kararı çıkart, sonra benim karşıma “Ama bizim genel başkan Dersimli yeaa” diye çık. Turgut Özal da Kürttü, ona bakacaksak.
*
Evet işte Radikal’e sinir olmak için bir sebep daha.
Muğla’da Şerzan Kurt’un polis tarafından öldürülmesi olayına ilişkin soruşturmada dinlenen gizli tanık, “Polis gençlere direkt ateş etti” demiş.
Tamam güzel de, bu haber neden bu kadar küçük, geçiştirilmiş ve önemsiz addedilmiş?
Asker vursa sürmanşet yapardınız ama?
Bu demek değil ki askerlerinki de önemsenmesin. Asla. Eğer polis, asker, jandarma, onu bırakın devlete çalışan özel güvenlik görevlisi bile, kim olursa olsun… eğer elindeki erke dayanarak birini öldürüyorsa, bu haber ilk sayfalıktır. En azından detaylandırılıp dikkat toplamayı hak eder.
Festus Okey meselesini filan güzel haber yaptı Radikal, aferim. Baran Tursun olayında fena değildi. Havaalanında gözaltına alınan Azeri avukatı da anlattı. Tamam. Ne oldu, şimdi konumuz asker diye, polisi görmezden mi geleceğiz?
Hayır. Çünkü "Çarşı alayına karşı."
*
Kocaeli’indeki sanayi tesislerine toplamda 3.5 milyonluk çevre cezası gelmiş.
Eğer o cezalar doğru düzgün kesilip toplansa, tüm Kocaeli’ni yıkıp yeniden yapacak kadar para çıkar be.
*
Bir 28 Şubat kararı daha tarih oluyor.
Biliyoruz, 8 yıllık eğitim devletimizin bizim entelektüel seviyemizi artırma değil memleketi imam-hatiplerden kurtarma çabasıydı. İmam hatipleri kendisi getirmiş olan bir ordunun daha 20 sene geçmeden bu kez onlarla mücadele etmeye çalışması her zaman “ibretlik bir paylaşım” olarak kalacaktır.
Kuran kursuna gitme yaşının alt sınırı geçen sene kalkmıştı zaten. Hatırlatalım; Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’da Kuran kursuna gitmek için ilköğretimin 5. sınıfını bitirme şartı vardı, geçen seneden beri yok.
Son icraat planı ise, ilköğretimi 4+4+4 şeklinde zorunlulaştırma. Bu plana göre, 1 yıl okul öncesi+4 yıl ilk öğretim, sonraki 4 yıl “yönlendirme ve ortaoğretime hazırlık”, sonraki 4 yıl ise lise. İkinci dört yılda “alan derslerinin” verilmesi düşünülüyormuş.
Yani biz “15 yaşındaki çocuğun yapacağı bölüm seçimi ne kadar olur ki” diyorken, şimdi o seçim 10 yaşına iniyor. On. Bo Derek filmi olan değil, yaş olan on.
Fatih’in İstanbul’u fethettiği değil, daha… Neyse.
Türk-Eğitim-Sen ‘den İsmail Koncuk ise göz yaşartıyor: “Geç bile kalındı. Ancak 4. sınıf erken. 5+3+4 gibi yapılabilir.” Yani böyle demek suç değil, ama kalkıp “Bunun nasıl bir aklın ürünü olduğunu nitelemekte güçlük çekiyorum” demek muhtemelen suç. Ve burayı takip edenler de örgüt üyesi. Yani suç kavramını açıklamak için örnek olması babında konuştum, yoksa yapacağım değerlendirme bu değil.
Yorum olarak “nasip” dedim sadece.
*
Başbakan’ın “kırmızı telefonu” adliyede deşifre olmuş.
Hem gazete kapağında hem de ilgili haberin sayfasındaki manşet bu. Telefon numaraları Beşiktaş yerine Çağlayan’a gönderilmiş filan.
Ama asıl haber bu değil. Yani bence.
19 Ağustos 2011’de Aydınlık gazetesine düzenlenen operasyonda Başbakan Erdoğan’ın ses kayıtlarına ulaşılmış. Bu.
Hacı bunu haber yapasın yoksa hiç yapma. Sadece soruşturmada “devlete ait bilgilere” ulaşıldığını söyleyip bırak. Haberin içinde “Başbakan’ın ses kaydı” diyip de kalan tüm sunumda haber olanın sanki Beşiktaş-Çağlayan karışıklığıymış gibi yansıtılması nasıl bir haberciliktir? Haberi yapamıyorsun, bari doğru düzgün yapama.
*
Telefon dinleme olayı da malum, Genelkurmay’dan MİT’e devredildi…
Beni ilgilendirmiyor, neticede dinlenme konusunda bir değişiklik yok. Rızamla olmadıktan sonra, birini birine tercih edecek değilim.
Bu devir meselesi birkaç günlük haber. İlk çıktığında “bu sivil diktayı artık aşırı gözümüze sokuyorlar, bu nasıl bir pervasızlık…” diye düşünmüştüm, e zaten 2-3 gün sonra İlker Başbuğ’u da aldılar.
Korkuyorum anne.
Ve az bile korkuyorum:
“Buradan toplanacak bilgiler görev alanlarına göre Jandarma, genelkurmay ve Dışişleri Bakanlığı’na aktarılacak. Ama tüm raporlar Başbakan’a arz edilecek”
“Buraya 21. yüzyıl Türkiye’sine yakışacak bir elektronik istihbarat köyü kuruyoruz.”
21. yüzyıldan gerçekten çok farklı şeyler anlıyoruz.
*
İlker Başbuğ tutuklandı ve bunu tüm gazeteler yazıyor; fakat Radikal, son baskıya gaaa-yet rahat yetişecek bir saatte gerçekleşen bu olayı haber yapmaya üşenmiş. Haber “Tutuklama istemiyle mahkemeye sevkedilme” aşamasında kalmış.
Bakın sadece bu yazıda üçüncü soruşum, bu nasıl gazetecilik?
Dördüncüsü de geliyor:
Başbuğ’un tutuklanmasına ilişkin haber “Lacivert takım elbise, beyaz-mavi çizgili gömlek giyen Başbuğ, kırmızı kravat taktı. … bir albay ile tokalaştı ve gazetecileri başıyla selamladı.”
Hani gömleğin markası? Ayıp olmuyor mu?
*
Gazetecilere yine tahliye çıkmamış ki bunun haber değeri kalmadı zaten. Buraya kadar “köpeğin adamı ısırması” bu.
Adamın köpeği ısırması ise, STV’nin bu kararı, verilmesinden 20 dakika kadar önce açıklamış olması.
Ama işte bu ısırık, ayrı bir haber olarak üstüne gidilen bir şey değil de, tahliye kararı çıkmaması haberinin son cümlesi olarak haber yapılıyor. Etti beş.
Bu arada, bu konuda en doğru haber yine Zaytung’dan gelmiş, buyrun: “Anayasa Değişikliği Paketi'nin İçeriği Açıklandı: Yargıda Tüm Yetki STV'nin "Gereği Düşünüldü" Programına Devrediliyor”
*
Genelkurmay Başkanımız, terörle mücadelede askerin hayatı pahasına insancıl davrandığını söylemiş ve “kendi vatandaşlarımıza teörist demek istemiyoruz” ifadesini kullanmış.
E demeyin?
*
Evren Paşa’ya müebbet isteyen Angara Savcısı, “1982 Anayasası’nın kamuoyunun serbestçe oluştuğu demokratik bir ortamda oylanmadığını belirtmiş.
Üsküdar dicem, Yeni Zelanda’da bile sabah oldu.
*
TMBB İnsan Hakları Komisyonu, PKK’lı Ahmet Şerif Karakaya’nın babasını dinlemiş.
İyi etmiş güzel olmuş da, PKK’lıların kendisini de dinlese ya…
*
Şahin Bakan, BDP’liler için “İğrenç hareketlerinize tahammül ediyor bu devlet, bu millet” demiş.
Başka şeylere de tahammül ediyor ama, söyleyince susturuyorsunuz.
*
Ali Sabancı, ekonomi akanı Zafer Çağlayan’la görüşmüş.
Ondan da para istemiş midir acaba?
*
İran bizde NATO radarı kuruluyor olmasından rahatsız, çünkü kalkınmamızı istemiyor. Tabi.
Neyse ki Davutoğlu, bu radarın komşuları tehdit etmediği garantisini verip “Herhangi bir komşumuza saldırıyı onaylamayız” demiş.
Eminim İran çok rahatlamıştır. Fakat ben kendilerini yine de uyarayım…
Birincisi, diplomasi dili çok acayip bir dil. Üç gün sonra Davutoğlu çıkıp “Biz orada ‘herhangi bir komşu’ dedik, fakat İran son icraatlarıyla ‘herhangi’ olmaktan çıkmıştır. Artık bu radarın İran’a karşı kullanılması bir konjonktür gereğidir” derse karışmam. Zira kendisi bir dışişleri bakanı ve konjonktür demek zorunda.
İkincisi, bu radarın kullanılmasının istenmesi halinde, bunu isteyen “birtakım güçler” eminim Türkiye’nin onayını çok bekleyecektir.
Diyorum.
*
Ve bülteni kapatıyorum :)
Herkese çok sevgiler,
Göksun.
Radikal’i sevmediğimi zaten daha önce zilyon kere filan söyledim, fakat Sezer sağolsun, “Okuma şunu diyorum okumaaa!” diye bana o kadar çok söylendi ki, “acaba dışarıdan nasıl görünüyorum” diye merak ettim.
Hürriyet zürriyet filan gibi şeyleri zaten direkt geçiniz.
Taraf okuyamam, çünkü asker zihniyetine karşı olmakla cemaate yakın görünmek arasındaki çizgi gerçekten çok fazla ince. Taraf’ın o çizgiyi doğru düzgün tutturabildiğine inanmıyorum.
Bir Gün okuyabilirim aslında, ama Radikal yazarlarının “kendini ifade ediş tarzı” bana daha yakın geliyor. Bir Gün’ün üslubu bana –bilmiyor da olsam- 80’leri çağrıştırıyor.
Evrensel hiç okumadım, haklarında konuşamam.
Radikal ise, “geyik” bir gazete. Tipi huyuma, jargonu dilime uygun. Çok ciddiye almadığım, zaten ciddiye alınmak gibi bir iddiası da olmayan, “mahallenin kendini solcu sanan tikisi” tadında. Üstelik, kendisini yerden yere vurabileceğim malzemeler de veriyor – mesela geçen günkü Gültan Kışanak haberi gibi.
İşte ben Radikal’i bu yüzden okuyorum. Kendini “sokağın sol gazetesi” olarak lanse eden bir gazetenin aslında bu lansmanla en fazla ne kadar alakasız olabileceğini görebilmek ve gösterebilmek için.
Bir ara Yıldırım Türker’e deli hayrandım ve yine bi ara Özgür Mumcu’ya aşıktım. Hayranlık denen şeyi 1-5 arası derecelendirecek olursak, Türker’e karşı olan hissim insani limit olan 5’e yeni indi. Mumcu konusunda ise, kendisine olan aşkımı söndürmeyip sadece stand-by’a aldım, o da ince hastalığa tutulmayayım diye.
Pınar Öğünç ve Koray Çalışkan da var hem. E tamam, daha ne olsun? Ben bir gazeteden benim dünyamı aydınlatmasını beklemiyorum ki; olan biteni “benim jargonumla” ve hoşuma giden bir görsellik içinde sunmasını bekliyorum. Yoksa allahınızı severseniz, ben kendim bir gazete çıkarsam onu bile okumamam gerekir. Çünkü mutttlaka “sinir bozucu” olurum.
Sevgili Sezer, gözümün içi, lütfen Radikal’e anlam yükler gibi olma. Radikal olm bu, Doğan’ın gazetesi, Eyüp Can yönetiyor. Nesine anlam yükleyeceksin? Ben senin gibi “ağır abi” değilim ki.
*
Eveeet, gelelim haberlere… Bu kez gazetenin kendisinden okuduğum için link veremiyorum.
*
Mümtaz’er Türköne istifa etmiş.
“Çankaya Köşkü’nün ve Kurum’un itibarını muhafaza etmek için ayrılmayı uygun gördüm” demiş. Ha şunu bileydin.
*
Van Adliyesi kullanılamaz hale geldiği için, M Tipi Cezaevi’ne taşınmış. Hakim ve savcılar, oda olarak koğuşları kullanıyorlarmış.
Her işte bir hayır var. Belki uygulamanın empatisel bir faydası olur. Tabii bizim ülkemizde bu deneyimin, hakimlerin “Bak seni sağlam yere gönderiyorum, evine gitsen evin yıkılır, ama cezaevi sağlam. Depremde heç bişe olmadydı biz bile orada çalıştıydık.” diye kullanılmasını beklemek daha gerçekçi.
Bu arada, depremler sebebiyle firar eden 300 kişinin büyük kısmı cezaevine geri dönmüş.
Hangimiz daha özgürüz?
*
Yapılan kazılardan anlaşılanlara göre, Bizans döneminde İstanbul’daki hayvan çeşitliliği bayağı enteresanmış. Fil kemikleri bile bulmuşlar ayol, fil diyorum.
“Diğer yandan İstanbul’da o tarihlerde akbabaların yaşadığı ortaya çıktı. Çok sayıda akbaba kalıntılarına rastlandı” – Öncelikle “kalıntısına” olacak o.
Haberin devamını ben yazıyorum:
“Yapılan araştırmalarda, ortalıkta yenecek çok fazla leş olduğu için akbabaların uçmaya olan ihtiyaçlarının sona erdiği ve önce kanatlarının kollara evrildiği anlaşıldı. Geçiş dönemine ilişkin buluntular henüz tamamlanamamışsa da, bu akbabaların insanlar tarafından avlanmaktan korunmak için bir süre sonra insan formuna kavuşmuş olduğu ortaya çıktı. Akbabaların tüylerinden kurtulma süreci ise, küresel ısınmanın düşündüğümüzden çok daha eskiye dayandığı gerçeğini gözler önüne serdi.
Akbabaların akıl almaz uyum sağlama becerisi ve insanlara aralarındaki yoğun kız alıp-verme sonucunda, ülkemizdeki insanların artık homo sapiens sapiens dışında bir tür olarak sınıflandırılmaları gündemde. Söz sende Hamit el Sabah.”
*
Okullar şehir dışına taşınıyor, kimsenin umursadığı yok.
Fışkıracak ruh-i mücerret gibi yerden çocuklarımız. Kime diyorum? Lan okuldan kaçıp sokaklarda sürtmeyen çocuk mu olur?
“…Bunlar ya bina olarak tarihi nitelikte yahut konum itibariyle milyon dolarlarla ölçülebilecek arsa değerine sahip okullardı.”
Peki binlerce öğrencinin günlük transferi nasıl gerçekleşecek? Yıldız’a göre zaten okla servissiz giden öğrenci yok. Bunun trafik konusuna katkı bile sağlayacağı iddiasında hatta
Bu plan şehir merkezlerinin yoksullardan arındırılması zihniyerine de denk düşüyor.
…Hele kız çocuklarının belki 20 km öteye okula yollanması zor bir ihtimal.
Bu, ergenleri toplumdan, hayattan tecrit etmek mi demek?”
Pınar Öğünç’ten dinlediniz.
*
Türkiye’de evli kadınların %33’ü çocuk gelinmiş.
Asıl bu tehlikenin farkında mısınız?
“Kadın bilinçlenmesi” bizim bu okuyup yazma işlmizden çok daha büyük çaplı bir şey. Siz buna istediğiniz kadar nefret kusun, o kızın annesini “sesini çıkarabilir” hale getirir mi bu? Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz.
Öyle bir ülkedeyiz ki, 11 yaşında ve 8 aylık hamile olan kız hastaneye kaldırıldığında, “ben kocasıyım” diyen 25 yaşındaki adam “izin vermediği için” evine geri gönderiliyor. Ve yine öyle bir ülkedeyiz ki, insan olmayı da Hipokrat yeminini de bambaşka yerlerinden anlamış birtakım insanlar, “E iyi madem alın götürün o zaman” diyerek hastayı teslim ediyorlar.
Elitist gibi “doğu çok eğitimsiz yeaaa” demeyin. Olay yeri Bolu. Bağırsan duyulur.
*
Mersin İl Genel Meclisi, hiçbir karşı görüş dahi çıkmadan, cem evlerini ibadethane olarak kabul etmiş.
Mersin Belediyesi CHP’li. Bu da, CHP’nin aleviler konusunda yapıp yapabildiği tek şey.
Sabahat Akkiraz’ı öyle isim olsun diye getirip meclise sokmakla olmuyor bu işler. Delikanlı ol, tüm belediyelerinden bu kararı çıkart, sonra benim karşıma “Ama bizim genel başkan Dersimli yeaa” diye çık. Turgut Özal da Kürttü, ona bakacaksak.
*
Evet işte Radikal’e sinir olmak için bir sebep daha.
Muğla’da Şerzan Kurt’un polis tarafından öldürülmesi olayına ilişkin soruşturmada dinlenen gizli tanık, “Polis gençlere direkt ateş etti” demiş.
Tamam güzel de, bu haber neden bu kadar küçük, geçiştirilmiş ve önemsiz addedilmiş?
Asker vursa sürmanşet yapardınız ama?
Bu demek değil ki askerlerinki de önemsenmesin. Asla. Eğer polis, asker, jandarma, onu bırakın devlete çalışan özel güvenlik görevlisi bile, kim olursa olsun… eğer elindeki erke dayanarak birini öldürüyorsa, bu haber ilk sayfalıktır. En azından detaylandırılıp dikkat toplamayı hak eder.
Festus Okey meselesini filan güzel haber yaptı Radikal, aferim. Baran Tursun olayında fena değildi. Havaalanında gözaltına alınan Azeri avukatı da anlattı. Tamam. Ne oldu, şimdi konumuz asker diye, polisi görmezden mi geleceğiz?
Hayır. Çünkü "Çarşı alayına karşı."
*
Kocaeli’indeki sanayi tesislerine toplamda 3.5 milyonluk çevre cezası gelmiş.
Eğer o cezalar doğru düzgün kesilip toplansa, tüm Kocaeli’ni yıkıp yeniden yapacak kadar para çıkar be.
*
Bir 28 Şubat kararı daha tarih oluyor.
Biliyoruz, 8 yıllık eğitim devletimizin bizim entelektüel seviyemizi artırma değil memleketi imam-hatiplerden kurtarma çabasıydı. İmam hatipleri kendisi getirmiş olan bir ordunun daha 20 sene geçmeden bu kez onlarla mücadele etmeye çalışması her zaman “ibretlik bir paylaşım” olarak kalacaktır.
Kuran kursuna gitme yaşının alt sınırı geçen sene kalkmıştı zaten. Hatırlatalım; Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’da Kuran kursuna gitmek için ilköğretimin 5. sınıfını bitirme şartı vardı, geçen seneden beri yok.
Son icraat planı ise, ilköğretimi 4+4+4 şeklinde zorunlulaştırma. Bu plana göre, 1 yıl okul öncesi+4 yıl ilk öğretim, sonraki 4 yıl “yönlendirme ve ortaoğretime hazırlık”, sonraki 4 yıl ise lise. İkinci dört yılda “alan derslerinin” verilmesi düşünülüyormuş.
Yani biz “15 yaşındaki çocuğun yapacağı bölüm seçimi ne kadar olur ki” diyorken, şimdi o seçim 10 yaşına iniyor. On. Bo Derek filmi olan değil, yaş olan on.
Fatih’in İstanbul’u fethettiği değil, daha… Neyse.
Türk-Eğitim-Sen ‘den İsmail Koncuk ise göz yaşartıyor: “Geç bile kalındı. Ancak 4. sınıf erken. 5+3+4 gibi yapılabilir.” Yani böyle demek suç değil, ama kalkıp “Bunun nasıl bir aklın ürünü olduğunu nitelemekte güçlük çekiyorum” demek muhtemelen suç. Ve burayı takip edenler de örgüt üyesi. Yani suç kavramını açıklamak için örnek olması babında konuştum, yoksa yapacağım değerlendirme bu değil.
Yorum olarak “nasip” dedim sadece.
*
Başbakan’ın “kırmızı telefonu” adliyede deşifre olmuş.
Hem gazete kapağında hem de ilgili haberin sayfasındaki manşet bu. Telefon numaraları Beşiktaş yerine Çağlayan’a gönderilmiş filan.
Ama asıl haber bu değil. Yani bence.
19 Ağustos 2011’de Aydınlık gazetesine düzenlenen operasyonda Başbakan Erdoğan’ın ses kayıtlarına ulaşılmış. Bu.
Hacı bunu haber yapasın yoksa hiç yapma. Sadece soruşturmada “devlete ait bilgilere” ulaşıldığını söyleyip bırak. Haberin içinde “Başbakan’ın ses kaydı” diyip de kalan tüm sunumda haber olanın sanki Beşiktaş-Çağlayan karışıklığıymış gibi yansıtılması nasıl bir haberciliktir? Haberi yapamıyorsun, bari doğru düzgün yapama.
*
Telefon dinleme olayı da malum, Genelkurmay’dan MİT’e devredildi…
Beni ilgilendirmiyor, neticede dinlenme konusunda bir değişiklik yok. Rızamla olmadıktan sonra, birini birine tercih edecek değilim.
Bu devir meselesi birkaç günlük haber. İlk çıktığında “bu sivil diktayı artık aşırı gözümüze sokuyorlar, bu nasıl bir pervasızlık…” diye düşünmüştüm, e zaten 2-3 gün sonra İlker Başbuğ’u da aldılar.
Korkuyorum anne.
Ve az bile korkuyorum:
“Buradan toplanacak bilgiler görev alanlarına göre Jandarma, genelkurmay ve Dışişleri Bakanlığı’na aktarılacak. Ama tüm raporlar Başbakan’a arz edilecek”
“Buraya 21. yüzyıl Türkiye’sine yakışacak bir elektronik istihbarat köyü kuruyoruz.”
21. yüzyıldan gerçekten çok farklı şeyler anlıyoruz.
*
İlker Başbuğ tutuklandı ve bunu tüm gazeteler yazıyor; fakat Radikal, son baskıya gaaa-yet rahat yetişecek bir saatte gerçekleşen bu olayı haber yapmaya üşenmiş. Haber “Tutuklama istemiyle mahkemeye sevkedilme” aşamasında kalmış.
Bakın sadece bu yazıda üçüncü soruşum, bu nasıl gazetecilik?
Dördüncüsü de geliyor:
Başbuğ’un tutuklanmasına ilişkin haber “Lacivert takım elbise, beyaz-mavi çizgili gömlek giyen Başbuğ, kırmızı kravat taktı. … bir albay ile tokalaştı ve gazetecileri başıyla selamladı.”
Hani gömleğin markası? Ayıp olmuyor mu?
*
Gazetecilere yine tahliye çıkmamış ki bunun haber değeri kalmadı zaten. Buraya kadar “köpeğin adamı ısırması” bu.
Adamın köpeği ısırması ise, STV’nin bu kararı, verilmesinden 20 dakika kadar önce açıklamış olması.
Ama işte bu ısırık, ayrı bir haber olarak üstüne gidilen bir şey değil de, tahliye kararı çıkmaması haberinin son cümlesi olarak haber yapılıyor. Etti beş.
Bu arada, bu konuda en doğru haber yine Zaytung’dan gelmiş, buyrun: “Anayasa Değişikliği Paketi'nin İçeriği Açıklandı: Yargıda Tüm Yetki STV'nin "Gereği Düşünüldü" Programına Devrediliyor”
*
Genelkurmay Başkanımız, terörle mücadelede askerin hayatı pahasına insancıl davrandığını söylemiş ve “kendi vatandaşlarımıza teörist demek istemiyoruz” ifadesini kullanmış.
E demeyin?
*
Evren Paşa’ya müebbet isteyen Angara Savcısı, “1982 Anayasası’nın kamuoyunun serbestçe oluştuğu demokratik bir ortamda oylanmadığını belirtmiş.
Üsküdar dicem, Yeni Zelanda’da bile sabah oldu.
*
TMBB İnsan Hakları Komisyonu, PKK’lı Ahmet Şerif Karakaya’nın babasını dinlemiş.
İyi etmiş güzel olmuş da, PKK’lıların kendisini de dinlese ya…
*
Şahin Bakan, BDP’liler için “İğrenç hareketlerinize tahammül ediyor bu devlet, bu millet” demiş.
Başka şeylere de tahammül ediyor ama, söyleyince susturuyorsunuz.
*
Ali Sabancı, ekonomi akanı Zafer Çağlayan’la görüşmüş.
Ondan da para istemiş midir acaba?
*
İran bizde NATO radarı kuruluyor olmasından rahatsız, çünkü kalkınmamızı istemiyor. Tabi.
Neyse ki Davutoğlu, bu radarın komşuları tehdit etmediği garantisini verip “Herhangi bir komşumuza saldırıyı onaylamayız” demiş.
Eminim İran çok rahatlamıştır. Fakat ben kendilerini yine de uyarayım…
Birincisi, diplomasi dili çok acayip bir dil. Üç gün sonra Davutoğlu çıkıp “Biz orada ‘herhangi bir komşu’ dedik, fakat İran son icraatlarıyla ‘herhangi’ olmaktan çıkmıştır. Artık bu radarın İran’a karşı kullanılması bir konjonktür gereğidir” derse karışmam. Zira kendisi bir dışişleri bakanı ve konjonktür demek zorunda.
İkincisi, bu radarın kullanılmasının istenmesi halinde, bunu isteyen “birtakım güçler” eminim Türkiye’nin onayını çok bekleyecektir.
Diyorum.
*
Ve bülteni kapatıyorum :)
Herkese çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
alevi,
chp,
çocuk gelinler,
ilker başbuğ,
konjonktür,
özgür mumcu,
pınar öğünç,
radikal,
yıldırım türker
19 Haziran 2011 Pazar
Bir Manş Denizi'ne gidemedim, gün akşam oldu...
Çok canım sıkılıyor bugün. Hiç pazar modumda değilim, bugün cumartesi olmalıydı...
Rica ediyorum buna standart bir pazar akşamı sendromu muamelesi yapmayınız. Pazar akşamlarında insan yarın sabah işe gideceğinin bilincinde olur ve bu yüzden keyifsizdir. Kanıksamış olması gereken şeyin hala canını sıktığı gerçeğinin verdiği sıkıntıyı yaşar insan. Benim bu akşamki halim o değil. Yarın işe gidecek olmayı bile algılayabilmiş değilim, zira bugünlerde evde olamamış olmakla ilgili büyük bir sorunum var :) Moda'da daha çok zaman geçirmeliydim.
İlter benim evde zaman geçirmek isteyişimi salt "ev" olarak anlıyor bazen. Dün bana kendi evi için "Burası da ev" dedi, tamam orası da ev ama, hani gavurların "house" ve "home" kavramları var ya, işte ben gavurun "home" dediği şeyin peşindeyim.
Gerçi bu farkı Türkçe'de de ev ve yuva olarak ifade edebiliriz belki... Bilemiyorum. Yuva kavramı "home" denen şeyi tam karşılamıyor benim anladığım şekliyle. Yuva daha ailesel çağrışımları olan bir kavram, ben ise daha bireysel bir yaşama alanından bahsediyorum.
Bir de ev derken hem oturduğum evden hem de Moda'dan bahsediyorum ben. Güzel burası. 3 saate yakın bi süre çay bahçesinde oturup gazete okudum bugün, bu keyfi başka yerde alamazdım.
Anlayacağınız, bir avukatın günlüğünde bugün çamaşır yıkamak, asmak, etraf toplamak, sahilde gazete okumak ve markete gitmek var. Üşenmezsem, bir süre sonra karnıyarık tenceresinde börek yapmak da olacak. Ama kesin üşenirim. Zaten patatesler de daha haşlanmamış.
*
Antep'ten yazdığım blogda İzmir'e gitme ihtimalimden bahsetmiştim. Gittim hamdolsun. Sabah 8.15'le gidip öğleden sonra 14.15'le döndüm. Valla hiç gezmedim, adliyeden çıkıp doooğruca havaalanına gittim, bilgisayarımı bile götürmedim. O kadar bezginim yani. Normalde İzmir'e gittiğimde illa ki bi deniz kenarına gidiyorum. Bu sefer evime dönmek istedi canım. Pegasus'un 14.15 uçağı her defasında rotar yapıyor gerçi, yine yaptı. Ama olsun.
Bu sefer de, havaalanındaki "sistemler" çalışmadığı için hiçbir firma check-in yapamadı, uçaklar da geç kalktı haliyle. Bu "sistemler" lafına da fena hastayım ama konu o değil. Matriks'teyiz sanki anasını satim, "sistem" olmayınca memlekette bi halt becerilemiyor. Neyse diyordum ki, sistem olmadığı için bunlar check-in işlemini "manuel" yaptılar. Eski yöntemle. Muhtemelen hiçbiri bu işin elle yapıldığı zamanları bilmiyorlardır, o ayrı. Efendim tabi dediğim gibi biz Matriks'te yaşadığımızdan ve "sistem" olmayınca hepimiz birer hiç olduğumuzdan, check-in'i "onlayn" yapılmış olan koltuklar sanki boş gibi tekrar verilmiş yolculara. Uçakta "senin yerin neresi - e peki ben nereye oturucam" gibi ufak krizler yaşandı. Allahtan ayakta kimse kalmadı, biz de Easy-Jet gibi geliverdik.
Dün de öğlene kadar yatıp, öğleden sonra Ercan Akyiğit'in "İş Hukukunda Ödünç İş İlişkisi" kitabını okudum. Ha onu da anlatayım, neden okudum...
Perşembe akşamı proje savunmam vardı. Kübra Hoca, Veliye Hoca ve Taner Hoca beni aldılar karşılarına bir güzel sıkıştırdılar. Geçici iş ilişkisi yazmıştım ben, pek üzerinde durulmayan bir konu. Taner Hoca futbol kiralama hadisesinin bu ilişkiyle bağdaşıp bağdaşmadığını sordu. Valla bayağı bir kafam karıştı. Olur mu olmaz mı diye kastırdılar, ben de kanundaki şartları sıralayıp eğer bu şartlara uyarsa olur dedim en son. Onlar da öyle düşünüyorlarmış. Ben hala emin değilim ama hocalar ikna olduysa tamamdır.
Sadakat yükümü bağlamında rekabet yasağı konusunda sıkıştırdılar biraz. Tamam rekabet yasağı devam ediyor etmesine ama, eğer sürekli işveren bunu bile bile rakip firmaya ödünç vermişse ne olacak? O zaman da "Ne yapalım, biliyorduysa artık buna ilişkin talepte bulunamaz" dedim, onu da atlattık.
Geçersizliğe ilişkin bir şeyler soruldu, ilişki geçersiz sayılacaksa geçerli olduğu düşünülen süreye ilişkin işveren sorumluluğu nasıl olacak filan gibi... Bu konuyu yazmıştım zaten, ona da cevap verdim. İyi oldu. Oybirliğiyle kabul edildi projem, hem de imzalandı şükür :)
Yalnız bu Ercan Akyiğit mesele oldu... Ona atıfta bulunmadığım için Veliye Hoca bayağı bir yüklendi. Bana bir hafta süre verdiler, Akyiğit'i de okuyup atıflarımı tamamlamam için. Tamam yaparım da, Akyiğit'in kitabı okunmuyor ki... Valla hocam kusura bakmayın ama, kafası çok karışık olup da her şeyi birden anlatmaya çalışırken karşısındakinin de kafa karıştıran insanları andırmışsınız biraz.
İşte böyle. İşleyen demir ışıldıyorsa gerçekten, ben artık ayna kıvamında olsam gerek.
(Seçim sonuçlarından hiç bahsetmediğimin farkındayım. Ne gereği var, her şey ortada. Ama o 36 vekile gerçekten çok sevindim, bunu belirtmem lazım.)
*
Bugün 3 saate yakın gazete okudum. Önce Radikal'i sonra Hürriyet'i bitirdim. Bu sefer öyle uzuuuun uzun yazacak malzeme çıkaramadım, belki de yazmaya halim olmadığındandır. Bilahare bakarım tekrar, şimdi keyfim yok.
Fakat şu yazıların linkini mutlaka vermeliyim:
1. Çınar Oskay da gitmiş Radikal'den. Gerçekten üzüldüm. Ersin Tokgöz'e de çok üzülmüştüm. Sırada Koray Çalışkan olmazsa sevinirim.
Yıldırım Türker'i göndermeyi (yürekleri) yemez sanıyorum - yani öyle umuyorum. Aslında çizgisi itibariyle Türker'in Radikal'in her tarafına fazla olduğu çok açık, fakat kendisine çok bağlı ve hayran bir okur kitlesi var. Eğer Türker Radikal'den giderse Radikal artık bambaşkalığını okurun gözüne çok fazla sokmuş olur.
Özgür Mumcu kalsın ama o kalır zaten. Tamam üslubunu çok beğeniyorum ama "gelin itiraf edelim", kendisi bir Ersin Tokgöz değil. Yıldırım Türker ile ise son derece farklılar zaten.
Diyorduk ki Çınar Oskay diyorduk. İşte son yazısı:
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1053314&Yazar=ÇINAR OSKAY&Date=19.06.2011&CategoryID=96
Ben "hayatın unsurlarını" hep son dakika yakalayanlardanım. Bir şeyi tam fark edip hayatıma aldığımda, artık o şeyin sonu gelmiş olur. Radikal de öyle olmuştu, Çınar Oskay da öyle oldu. Son birkaç yazısına yetiştim sadece. Son yazıları basın özgürlüğünün ne kadar da yalan olduğuna ilişkindi, derken o yalandan kendisi de nasibini aldı. Almasaydı iyiydi...
Çınar Oskay, Koray Çalışkan, Ersin Tokgöz, Özgür Mumcu ve Yıldırım Türker'in yazdığı, fakat Akif Beki'nin yazmadığı ve Eyüp Can'ın yönetmediği bir gazete istiyorum. Mümkünse.
2. Ne diyecektim ben 2. madde olarak? Aklımdaydı ama unuttum. Hah ya tamam nasıl unuturum, elbette Yıldırım Türker... Ya bu adam nasıl bir adam, ne yiyip ne içiyor, nerede üretiliyor bunlar, Allah'ım Yıldırım Türker'le aynı ülkede yaşıyor olmaktan aynı lisanı kullanmaktan bile feci gurur duyuyorum...
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&Date=&ArticleID=1053318
Yıldırım Türker, sen nasıl güzel bir insansın...
Bu arada, bu yazıyı okuduktan sonra feysbuk statüs'üme şöyle yazdım, Sezer bile "fazla" buldu:
"İnsan, karşısında hazırolda bekleyen adamlara ne danışabilir?" - Yıldırım Türker bunu RTE icin demis. Bir an bağlamdan kopup, avukat-müvekkil ilişkisini düşünüyor ve diyorum ki, "Müvekkil her zaman haklıdır" diyen avukata kafam girsin. Ağır oldu ama öyle yani napabilirim.
Diyor ve reca ederim bu bahsi kapatıyorum.
3. Allahınızı severseniz bir bakın ne olur: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/18063019.asp?yazarid=10&gid=61
Ertuğrul Özkök... Daha da bir şey demiyorum. Sizi şu satırlarla -ve linke tıklarsınız devamıyla- başbaşa bırakıyorum:
"Mezarlığın kapısındaki çiçekçiden iki kırmızı gül alırken son 48 saatimi düşündüm. Londra’da Barcelona-Manchester United maçını seyretmiştim. Eurostar hızlı treniyle Manş Denizi’nin altından geçerken, iPod’umda en sevdiğim müzikleri dinlemiştim.
Kimbilir kaçıncı defa Dante okuyordum. Arkamda uzunca bir hayat vardı ve kendimle hesaplaşıyordum. Hesabını verdiklerim de vardı, veremediklerim de... Bir gün sonra o mezarlığa gidecektim ve kararımı işte orada, Manş Denizi'nin altında verdim..."
O mezarlık dediği, Ahmet Kaya'nınki.
Dünyayı dünya ligini takip edip ipod dinleyerek idrak etmek nasıl bir şey bilmiyorum. Benim gibi, Moda'da çay içip gazete okumaktan farklı bir şey olsa gerek. Zira kimi kararlar Manş Denizi'nin altında verilirken, biz Türklerin aklı bambaşka yerlerde çalışıyor, malum...
İşte o yüzden bir şey olamıyoruz biz. Toplumsal olarak Manş Denizi'nin altında ipod dinleyebildiğimiz gün, işte bu iş bitmiştir hocam.
Sevgiler,
Göksun.
Rica ediyorum buna standart bir pazar akşamı sendromu muamelesi yapmayınız. Pazar akşamlarında insan yarın sabah işe gideceğinin bilincinde olur ve bu yüzden keyifsizdir. Kanıksamış olması gereken şeyin hala canını sıktığı gerçeğinin verdiği sıkıntıyı yaşar insan. Benim bu akşamki halim o değil. Yarın işe gidecek olmayı bile algılayabilmiş değilim, zira bugünlerde evde olamamış olmakla ilgili büyük bir sorunum var :) Moda'da daha çok zaman geçirmeliydim.
İlter benim evde zaman geçirmek isteyişimi salt "ev" olarak anlıyor bazen. Dün bana kendi evi için "Burası da ev" dedi, tamam orası da ev ama, hani gavurların "house" ve "home" kavramları var ya, işte ben gavurun "home" dediği şeyin peşindeyim.
Gerçi bu farkı Türkçe'de de ev ve yuva olarak ifade edebiliriz belki... Bilemiyorum. Yuva kavramı "home" denen şeyi tam karşılamıyor benim anladığım şekliyle. Yuva daha ailesel çağrışımları olan bir kavram, ben ise daha bireysel bir yaşama alanından bahsediyorum.
Bir de ev derken hem oturduğum evden hem de Moda'dan bahsediyorum ben. Güzel burası. 3 saate yakın bi süre çay bahçesinde oturup gazete okudum bugün, bu keyfi başka yerde alamazdım.
Anlayacağınız, bir avukatın günlüğünde bugün çamaşır yıkamak, asmak, etraf toplamak, sahilde gazete okumak ve markete gitmek var. Üşenmezsem, bir süre sonra karnıyarık tenceresinde börek yapmak da olacak. Ama kesin üşenirim. Zaten patatesler de daha haşlanmamış.
*
Antep'ten yazdığım blogda İzmir'e gitme ihtimalimden bahsetmiştim. Gittim hamdolsun. Sabah 8.15'le gidip öğleden sonra 14.15'le döndüm. Valla hiç gezmedim, adliyeden çıkıp doooğruca havaalanına gittim, bilgisayarımı bile götürmedim. O kadar bezginim yani. Normalde İzmir'e gittiğimde illa ki bi deniz kenarına gidiyorum. Bu sefer evime dönmek istedi canım. Pegasus'un 14.15 uçağı her defasında rotar yapıyor gerçi, yine yaptı. Ama olsun.
Bu sefer de, havaalanındaki "sistemler" çalışmadığı için hiçbir firma check-in yapamadı, uçaklar da geç kalktı haliyle. Bu "sistemler" lafına da fena hastayım ama konu o değil. Matriks'teyiz sanki anasını satim, "sistem" olmayınca memlekette bi halt becerilemiyor. Neyse diyordum ki, sistem olmadığı için bunlar check-in işlemini "manuel" yaptılar. Eski yöntemle. Muhtemelen hiçbiri bu işin elle yapıldığı zamanları bilmiyorlardır, o ayrı. Efendim tabi dediğim gibi biz Matriks'te yaşadığımızdan ve "sistem" olmayınca hepimiz birer hiç olduğumuzdan, check-in'i "onlayn" yapılmış olan koltuklar sanki boş gibi tekrar verilmiş yolculara. Uçakta "senin yerin neresi - e peki ben nereye oturucam" gibi ufak krizler yaşandı. Allahtan ayakta kimse kalmadı, biz de Easy-Jet gibi geliverdik.
Dün de öğlene kadar yatıp, öğleden sonra Ercan Akyiğit'in "İş Hukukunda Ödünç İş İlişkisi" kitabını okudum. Ha onu da anlatayım, neden okudum...
Perşembe akşamı proje savunmam vardı. Kübra Hoca, Veliye Hoca ve Taner Hoca beni aldılar karşılarına bir güzel sıkıştırdılar. Geçici iş ilişkisi yazmıştım ben, pek üzerinde durulmayan bir konu. Taner Hoca futbol kiralama hadisesinin bu ilişkiyle bağdaşıp bağdaşmadığını sordu. Valla bayağı bir kafam karıştı. Olur mu olmaz mı diye kastırdılar, ben de kanundaki şartları sıralayıp eğer bu şartlara uyarsa olur dedim en son. Onlar da öyle düşünüyorlarmış. Ben hala emin değilim ama hocalar ikna olduysa tamamdır.
Sadakat yükümü bağlamında rekabet yasağı konusunda sıkıştırdılar biraz. Tamam rekabet yasağı devam ediyor etmesine ama, eğer sürekli işveren bunu bile bile rakip firmaya ödünç vermişse ne olacak? O zaman da "Ne yapalım, biliyorduysa artık buna ilişkin talepte bulunamaz" dedim, onu da atlattık.
Geçersizliğe ilişkin bir şeyler soruldu, ilişki geçersiz sayılacaksa geçerli olduğu düşünülen süreye ilişkin işveren sorumluluğu nasıl olacak filan gibi... Bu konuyu yazmıştım zaten, ona da cevap verdim. İyi oldu. Oybirliğiyle kabul edildi projem, hem de imzalandı şükür :)
Yalnız bu Ercan Akyiğit mesele oldu... Ona atıfta bulunmadığım için Veliye Hoca bayağı bir yüklendi. Bana bir hafta süre verdiler, Akyiğit'i de okuyup atıflarımı tamamlamam için. Tamam yaparım da, Akyiğit'in kitabı okunmuyor ki... Valla hocam kusura bakmayın ama, kafası çok karışık olup da her şeyi birden anlatmaya çalışırken karşısındakinin de kafa karıştıran insanları andırmışsınız biraz.
İşte böyle. İşleyen demir ışıldıyorsa gerçekten, ben artık ayna kıvamında olsam gerek.
(Seçim sonuçlarından hiç bahsetmediğimin farkındayım. Ne gereği var, her şey ortada. Ama o 36 vekile gerçekten çok sevindim, bunu belirtmem lazım.)
*
Bugün 3 saate yakın gazete okudum. Önce Radikal'i sonra Hürriyet'i bitirdim. Bu sefer öyle uzuuuun uzun yazacak malzeme çıkaramadım, belki de yazmaya halim olmadığındandır. Bilahare bakarım tekrar, şimdi keyfim yok.
Fakat şu yazıların linkini mutlaka vermeliyim:
1. Çınar Oskay da gitmiş Radikal'den. Gerçekten üzüldüm. Ersin Tokgöz'e de çok üzülmüştüm. Sırada Koray Çalışkan olmazsa sevinirim.
Yıldırım Türker'i göndermeyi (yürekleri) yemez sanıyorum - yani öyle umuyorum. Aslında çizgisi itibariyle Türker'in Radikal'in her tarafına fazla olduğu çok açık, fakat kendisine çok bağlı ve hayran bir okur kitlesi var. Eğer Türker Radikal'den giderse Radikal artık bambaşkalığını okurun gözüne çok fazla sokmuş olur.
Özgür Mumcu kalsın ama o kalır zaten. Tamam üslubunu çok beğeniyorum ama "gelin itiraf edelim", kendisi bir Ersin Tokgöz değil. Yıldırım Türker ile ise son derece farklılar zaten.
Diyorduk ki Çınar Oskay diyorduk. İşte son yazısı:
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1053314&Yazar=ÇINAR OSKAY&Date=19.06.2011&CategoryID=96
Ben "hayatın unsurlarını" hep son dakika yakalayanlardanım. Bir şeyi tam fark edip hayatıma aldığımda, artık o şeyin sonu gelmiş olur. Radikal de öyle olmuştu, Çınar Oskay da öyle oldu. Son birkaç yazısına yetiştim sadece. Son yazıları basın özgürlüğünün ne kadar da yalan olduğuna ilişkindi, derken o yalandan kendisi de nasibini aldı. Almasaydı iyiydi...
Çınar Oskay, Koray Çalışkan, Ersin Tokgöz, Özgür Mumcu ve Yıldırım Türker'in yazdığı, fakat Akif Beki'nin yazmadığı ve Eyüp Can'ın yönetmediği bir gazete istiyorum. Mümkünse.
2. Ne diyecektim ben 2. madde olarak? Aklımdaydı ama unuttum. Hah ya tamam nasıl unuturum, elbette Yıldırım Türker... Ya bu adam nasıl bir adam, ne yiyip ne içiyor, nerede üretiliyor bunlar, Allah'ım Yıldırım Türker'le aynı ülkede yaşıyor olmaktan aynı lisanı kullanmaktan bile feci gurur duyuyorum...
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&Date=&ArticleID=1053318
Yıldırım Türker, sen nasıl güzel bir insansın...
Bu arada, bu yazıyı okuduktan sonra feysbuk statüs'üme şöyle yazdım, Sezer bile "fazla" buldu:
"İnsan, karşısında hazırolda bekleyen adamlara ne danışabilir?" - Yıldırım Türker bunu RTE icin demis. Bir an bağlamdan kopup, avukat-müvekkil ilişkisini düşünüyor ve diyorum ki, "Müvekkil her zaman haklıdır" diyen avukata kafam girsin. Ağır oldu ama öyle yani napabilirim.
Diyor ve reca ederim bu bahsi kapatıyorum.
3. Allahınızı severseniz bir bakın ne olur: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/18063019.asp?yazarid=10&gid=61
Ertuğrul Özkök... Daha da bir şey demiyorum. Sizi şu satırlarla -ve linke tıklarsınız devamıyla- başbaşa bırakıyorum:
"Mezarlığın kapısındaki çiçekçiden iki kırmızı gül alırken son 48 saatimi düşündüm. Londra’da Barcelona-Manchester United maçını seyretmiştim. Eurostar hızlı treniyle Manş Denizi’nin altından geçerken, iPod’umda en sevdiğim müzikleri dinlemiştim.
Kimbilir kaçıncı defa Dante okuyordum. Arkamda uzunca bir hayat vardı ve kendimle hesaplaşıyordum. Hesabını verdiklerim de vardı, veremediklerim de... Bir gün sonra o mezarlığa gidecektim ve kararımı işte orada, Manş Denizi'nin altında verdim..."
O mezarlık dediği, Ahmet Kaya'nınki.
Dünyayı dünya ligini takip edip ipod dinleyerek idrak etmek nasıl bir şey bilmiyorum. Benim gibi, Moda'da çay içip gazete okumaktan farklı bir şey olsa gerek. Zira kimi kararlar Manş Denizi'nin altında verilirken, biz Türklerin aklı bambaşka yerlerde çalışıyor, malum...
İşte o yüzden bir şey olamıyoruz biz. Toplumsal olarak Manş Denizi'nin altında ipod dinleyebildiğimiz gün, işte bu iş bitmiştir hocam.
Sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
ertuğrul özkök,
geçici iş ilişkisi,
özgür mumcu,
radikal
10 Ocak 2011 Pazartesi
olmuyor, olmuyorrrr...
Neden yazmadığımı, yazmak istemediğimi anlatamam, sosyal engellerim var. Şimdi kalkıp, "Motivasyonum sizin yüzünüzden kayıp" diyecek halim yok tabii ki. İnsan sosyal bir hayvandır. mış.
Ama Özgür Mumcu güzel demiş, iyi özetlemiş durumu. Yani bunu ilk okuduğumda bu gözle bakmamıştım ama şimdi bakasım geldi:
"Generaller, düşmana karşı tapınakları ve atalarınızın mezarlarını korumak için savaşacaksınız diyorlar. Sözleri yalan ve hile dolu. Hakikat şudur ki, aslında başkalarının zenginliğini ve sefahatini korumak için ölüyorsunuz. Size dünyanın efendisisiniz diyorlar, ancak kendinize ait bir avuç toprağınız bile yok."
Aslında bu Özgür Mumcu'nun kendi yazdığı bir şey değil, onun yaptığı bir alıntı. Asıl sahibi, Tiberius Gracchus isminde bir Antik Romalı. Kim olduğu için linkteki yazıya bakın, şimdi aktarasım yok. Buyrun link: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&Date=27.12.2010&ArticleID=1034111
Hiçbir şey yapmak istemiyorum.
Hiçbir şeyin hiçbir şeye yaradığı yok.
Keşke bir saman çöpü olabilsem... (http://goto.bilkent.edu.tr/gunes/BILGELER/MevlanaSIIR2.htm)
Ama Özgür Mumcu güzel demiş, iyi özetlemiş durumu. Yani bunu ilk okuduğumda bu gözle bakmamıştım ama şimdi bakasım geldi:
"Generaller, düşmana karşı tapınakları ve atalarınızın mezarlarını korumak için savaşacaksınız diyorlar. Sözleri yalan ve hile dolu. Hakikat şudur ki, aslında başkalarının zenginliğini ve sefahatini korumak için ölüyorsunuz. Size dünyanın efendisisiniz diyorlar, ancak kendinize ait bir avuç toprağınız bile yok."
Aslında bu Özgür Mumcu'nun kendi yazdığı bir şey değil, onun yaptığı bir alıntı. Asıl sahibi, Tiberius Gracchus isminde bir Antik Romalı. Kim olduğu için linkteki yazıya bakın, şimdi aktarasım yok. Buyrun link: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&Date=27.12.2010&ArticleID=1034111
Hiçbir şey yapmak istemiyorum.
Hiçbir şeyin hiçbir şeye yaradığı yok.
Keşke bir saman çöpü olabilsem... (http://goto.bilkent.edu.tr/gunes/BILGELER/MevlanaSIIR2.htm)
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
özgür mumcu,
ücretli avukat
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)