21 Mart 2012 Çarşamba
İyi ki Burger King var!
Bir Burger King var biliyorsunuz, iyi ki varmış… Meğer olmasaymış, vatandaşın “işçilik hakları” kavramından hiç haberi olmayacakmış.
Burger King’in iki farklı dönemde aynı sebepten haber olmasını pek masum bulmuyorum. Fast food sektörü zaten sunduğu ürün itibariyle üstüne gidilmeye çok müsait; Mc Donald’s’ın reklamlarında bir tazelik bir sağlıklılık algısı yaratmaya çalışması boşuna değil. Küresel olarak çok çektiler.
Burger King’in Türkiye’de yaşadıkları başka ülkelerde de başına geliyor mu bilmiyorum. Geliyorsa şaşırmam, Mc Donald’s’tan sonra sıranın ona gelmesi normal derim. Eğer gelmiyorsa, eh, bu durumda gözler sektörün diğer büyük aktörüne çevrilir…
Bu kadar lafı şunun için söylüyorum, Burger King’teki işçilik sorunu ile ilgili “kedi arkasını görmüş…”ten başka bir yorum yapamayacağım afedersiniz. Biraz okursanız, siz de yapılmayacağını görürsünüz.
Türkiye işçilerin gerçekten sömürüldüğü bir ülke. Bunun sebebi de sadece kanun değil, ayrıca "işsizlik korkusu" ve "patron zihniyeti" ile de alakalı. En acıklısı da, "Bir de utanmadan dava açıyorlar!" diyen İK'cılarla aynı ülkede yaşıyoruz. Ama olur da işten çıkarılırlarsa, işin hukuki kısmıyla en haşır neşir olanlar bunlar oldukları için, işyerindeki tüm "faydalı" yazışmalarını, aldığı ödül ve takdirleri, ne bileyim lehine kullanılabilecek her şeyi derleyip toplayıp bulduğu ilk avukata vekalet çıkaracak olanlar da bunlar. Canım İK’cılar ya, bayılıyorum böylelerine.
Peki siz, Burger King yerine sipariş vereceğiniz yerlerdeki uygulamaların gayet insanca olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Bu ülkede SGK bile, "Kusura bakma kardeş ben sana fazladan para vermişim, sen o günlük 7 lirayı da hak etmiyormuşsun, bi zahmet geri alayım..." diyerek iş kazası geçirdiği için çalışamayan 5 çocuklu adamın peşine düşüyor.
Siz sevgili beyaz yakalılar, hayatınız bir çağrı merkezinde geçmiyor ve hamburger yemeye mecbur değilsiniz diye, kendinizi hukuken çok mu koruma altında sanıyorsunuz? Bir proje için sabaha kadar ofiste kaldığınız zaman madalyanızı gerçekten veriyorlarsa kendinizi iyi hissedebilirsiniz; fakat iki günlük izin için bin tane formalite ve ağız kokusuyla uğraşırken çok da mutlu olduğunuzu sanmıyorum.
Aniden, hiç aklınızda yokken, 20 yıldır çalıştığınız ve mensubu olmaktan gurur duyduğunuz şirketinizde her şey güllük gülistanlık görünüyorken, genel müdürün haberi bile olmayan bir genel müdürlük kararıyla işten çıkarılabilirsiniz. Bilginiz olsun. Çünkü sizin plazanızda çok kullanılan o “prosedür” sözcüğü, genel müdür yardımcısının İK’ya "şunu çıkarın" demesi, talebin belllllki avukata iletilmesi ve uygundur/uygun değildir alınması, ama sonunda illa ki o kişinin işten çıkarılması anlamına gelir. Yine çok sevdiğiniz “süreç” lafı da aslında, bu arada geçen bir-iki günü ifade eder. Bu yani. Öyle, performans ölçümüymüş, yönetsel kararmış, bilmem neymiş... Bunların hepsi hikaye. Hatta bu talep avukata iletilebiliyorsa, ouv, şanslısınız… “Kurumsal” bir işvereniniz var demektir. "Kurumsal" demek de, gelen postaları başkalarına “forvırd etmek” demek oluyor.
Yani işçilik, sadece bir madende çalışmak değildir. İşçilik, bir yere bağımlı olarak yapılan herhangi bir iştir. Kendi bürosunda çalışan avukat bile icabında işçidir. İşyeri hekimi de, telif sözleşmesiyle çalışan basın emekçisi de, mesaisini bir işverene özgüleyen herkes de işçidir. Aradaki sözleşme ne olursa olsun.
Bu uzun girişten sonra, Burger King’in “hamburger işkencesine” gelecek olursak…
İyi bari Burger King hamburger de olsa yemek veriyormuş. Ciddiyim, onu da vermeyenler var. 24 saat çalıştıranları hiç saymıyorum. Mesela, asistan doktorları düşündün mü hiç Züleyha? Yazık değil mi o çocuklara? Çalışması kanunen yasak olmasına rağmen çalışmaya mecbur olduğu için 500 liraya at gibi koşturulan stajyer avukatlara “halin nedir” dedin mi? Bak bunlar senin “doktor-avukat” diye gözünde büyüttüklerin. “Onlara bişey olmaz…” diye başına gelenleri umursamadıkların.
Peki, 2005’te geçirdiği iş kazasının davası 2012’de hala bitmemiş olan işçi amcamın halini biliyor musun? Parmaklarını pres makinesinde kaybetmiş bir çocukcağıza “Abla bu dava ne zaman biter?” sorusunun cevabını vermek sence nasıl bir duygu? O işverenin “Evet ya biz işçilerimize iş güvenliğini sağlamıyoruz gerçekten de, hiç uzatmayalım, tazminatı neyse verelim Sayın Hakim…” dediğini mi sanıyorsun?
Efendim yargı, hamburger işkencesine “dur” demiş… Haberin linkine bir bakıp öyle devam edin bence.
Bu nasıl bir dezenformasyondur, nasıl bir cehalettir, lafı bambaşka bir yerinden anlamaktır. Bu arada, laflarım dava sahibine değil. Vatandaş bu ayrımı görmeyebilir, görmesi şart da değildir. Haberi şu şekilde veren Radikal’e kızıyorum.
İş hukukundan anladığını düşünen bir avukat olarak, habere konu olayın "hamburger işkencesiyle" alakası olmadığından sizi temin edebilirim.
Olay özetle şöyle; Burger King çalışanlara yemek parası vermeyip hamburger veriyor. Bir çalışan da, her gün hamburger yemek sağlığına dokunduğu için, yandaki pizzacının çalışanına verdiği yemekle hamburgerini takas ediyor. Böyle böyle idare ederlerken, Burger King “vay efendim sen bizim şirket kurallarımıza aykırı davrandın” diyerek tazminat filan vermeden adamı işten çıkarıyor.
Dava, ya işe iade ya da verilmeyen ihbar ve kıdem tazminatının davası. "Bana her gün hamburger yedirdiler ve bu işkencedir" davası değil.
Mahkeme de zaten, "Sen vatandaşa her gün hamburger yediremezsin, buna hakkın yok" diye karar vermiyor. "Sen vatandaşa her gün hamburger veriyor olabilirsin, bunda bir sıkıntı yok. Ama çalışanın bunu arkadaşıyla takas ediyor olması bir haklı fesih sebebi değildir" diye karar veriyor.
Yani Burger King ve aynı uygulamayı yapan tüm şirketler, çalışanlarına her gün aynı yemeği vermekte hala özgürler. Karar bunun işkence olduğuna yönelik değil.
İşçi bu yemeği yemek istemezse, yemek yerine parasını yine isteyemez. Bu konuda da bir değişiklik yok.
Ayrıca, yemeğini başkasıyla takas etmek zaten hiçbir zaman haklı (tazminatsız) fesih sebebi sayılmaz, bu konuda da bir yenilik yok.
Yani bu karar gerçekten de öyle tarihi marihi değil. Hangi iş mahkemesine gitseniz aynı karar çıkacaktı, zaten bu işin "oluru" bu çünkü. Burger King bariz haksız, ama hamburger verdiği için değil. Takas eden çalışanı işten çıkardığı için. Ayıralım bunları.
Sadede gelirsek, Burger King'in ya da bir yerlerin boykot edilmesi iyi bir şey, fakat bunu bir "sivil toplum hareketi" olarak algılayan arkadaşları kendilerine en yakın iş mahkemesinin kapısına davet ediyorum. Bi beş dakika durup etraflarına baksınlar, iki duruşma izlesinler, duruşmasını bekleyen vatandaşa "halin nedir" diye sorsunlar. Bi de ara sıra Chuck Palahniuk filan okusunlar.
Yani bu işler böyle.
Etiketler:
burger king,
haklı fesih,
hamburger işkencesi,
iş hukuku
13 Mart 2012 Salı
İş kazasında ilk yapılacak: Öl!
İş
kazası denen nanenin öyle nalet bir dava süreci var ki, kaza sonrası hayatta
kaldığınıza üzülürsünüz diyeyim.
He
eğer kalamamışsanız ve davayı açan mirasçılarınız açmışsa, dava sürecinde
anarşik olabilirler. Ben olurdum.
İş
kazası geçirirseniz:
-
İşveren önce SGK'ya bilgi vermek zorunda. SGK işyeri kayıtlarına filan bakıp,
birkaç tanık dinleyip bir rapor hazırlayacak.
-
Siz dava açmak için o raporu beklemek zorunda değilsiniz. Ama o raporun
mahkemeye mutlaka sunulması lazım. Yani bunu bir bekleyeceksiniz.
-
İlk duruşma, karşılıklı dilekçe teatisi, delil listelerinin sunulması ve
tanıkların dinlenmesi zaten kafadan bir buçuk sene. Hatta dur düşüneyim,
*
Davayı bugün açtık diyelim. 13 Mart 2012.
*
İlk duruşma temmuzda gelmeli, ama temmuz adli tatile yakın, karar dosyalarını
koyabilirler... Neyse iyimser gidelim, diyelim 3 ay sonrası olsun. 13
Haziran'da.
*
O duruşmada karşı taraf cevap dilekçesi için süre alsın, çok çok rahatlıkta 4
ay sonrasını düşünebiliriz. 13 Ekim.
*
13 Ekim'de davacı tanıklarının dinlenmesine karar verilecek. Aralık'ta karar
duruşmaları olur. Kasım da çok kısa gün olur. Ocak sonu diyelim. 13 Ocak olmaz,
ilk 15 güne duruşma vermiyorlar. Ama hadi biz 13 Ocak diyelim.
*
13 Ocak'ta davacı tanıkları dinlendi, davalı tanıklarına karar verilecek. De ki
13 Nisan. Oldu mu 13 ay. Ahah hep 13 gidiyoruz yalnız cenabet miyiz neyiz...
*
Yalnız bu arada eğer hayattaysanız, Adli Tıp'tan, meslek hastalıkları
hastanesinden filan cevap bekliyoruz hep. Bunlar da var. Seneye randevu veriyor
bunlar, onu saymıyoruz şimdilik. Ölmüş insan davası olsun bu.
*
Ölmüşseniz ve tanıkların tamamı dinlenmişse, yani ennn iyi ihtimalden
bahsediyorum... Yani iş kazası davanız olacaksa ölmüş olmanız en iyisi evet...
Neyse,
eğer siz davacı olarak tanıklarınızın tamamını götürebilmişseniz, ya da davalı
taraf "diğer tanığı bir sonraki celse hazır edelim..." filan demezse,
dosya kusur oranının tespiti için bilirkişiye gidecek. Neredeydik 13 Nisan'da
mı, tamam, bu nedenlerle duruşmanın 13 Temmuz'a bırakılmasına... (Temmuz olmaz
dedik ama zaten rapor gelmişse alıp gideceksiniz, gelmemişse gelmesini
bekleyeceksiniz... Hakim de biliyor o celse bir şey olmayacağını.)
*
Rapor gelmemiş olabilir ve siz bir 3 ay daha beklersiniz. Ama yine iyi ihtimali
düşünelim, gelmiş olsun. Geldik mi yine 13 Ekim'e. Raporu beğenmeyip ek rapor
istediniz, tekrar bilirkişiye gitti.
*
Yıl oldu 2014, aylardan Şubat, günlerden yine 13... Yeni raporu da aldınız.
Beyanda bulunmak için süre istediniz.
*
Alın size 3 ay süre. 13 Mayıs. Bu duruşmada da bu sefer dosyanın hesap
bilirkişisine gitmesine karar verildi. Ha tabi hesap bilirkişisine gitmesi
için, SGK'dan peşin sermaye değerinin sorulmuş ve cevabın gelmiş olması lazım.
Gelmemişse onu da bekliyoruz daha. Ama geldiğini düşünelim, çünkü buraya kadar
hep "iyi" düşündük.
*
Yeni duruşmamız, 13 Eylül. Raporu aldın. Beyanda bulunmak için süre istedin.
Yine iyisini düşünelim, hakim dedi ki "Avukat hanım ben size kısa gün
vereyim, siz davayı ıslah edecekseniz edin, sene sonu gelmeden karara
çıkaralım..."
*
Siz bir sonraki duruşmaya kadar ıslah ederseniz ve karşı taraf da işi uzatmaya
matuf bir hamle yapmazsa, matuf dedim evet, 13 Mart 2012 tarihinde açtığımız iş
kazası tazminat davası ennnnn hızlı şekilde, 13 Aralık 2014 tarihinde karara
çıkar.
Ama
bu imkansızdır.
*
Kaldı ki kaybeden taraf temyize gider. Temyizden de, iki seneden önce dönen bir
iş kazası dosyası olamaz.
Yıl
olur 2016.
Zaten
ben daha hiçbir iş kazası dosyasının yerel mahkemede 1.5 yılda bittiğini filan
da görmedim. Son işyerimdeyken, biri 6 yıldır devam ediyordu. Bak daha temyize
bile gitmedi, devam ediyordu diyorum. Adamcağız hayatta çünkü; rapor sunuyoruz
işveren itiraz ediyor, Adli Tıp Kurumu'na soruyoruz... O da olmuyor, Yüksek
Sağlık Kurulu'na soruyoruz... Soruyoruz yani biz hep.
Şimdi
var elimde bir tane, Mayıs 2009'da açılmış, geçenlerde karara çıktı. Nasıl oldu
dersen, hem İstanbul'da değil Adana'da, hem de vatandaş ölmüş zaten.
Ölünce
iyi oluyor bak, ATK filan beklenmiyor hiç. 2.5 yılda tertemiz çıkıyorsun.
2.5
yıl derken, temyizsiz.
Ölün
bence siz.
29 Şubat 2012 Çarşamba
Yeni denetleme kanunumuz
Selamlar herkese,
Bugünkü RG'de Kanun No. 6279 - Çoğaltılmış Fikir ve Sanat Eserlerini Derleme Kanunu yayınlanmış.
Bildiğimiz RTÜK yani.
Hayırlı olsun arkadaşlar, son kitaplarımızı basalım, bahisler kapanıyor...
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/02/20120229-1.htm
*
Aylar sonra gelen edit (22/08/2012)
Buyrun bu da yönetmeliği: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/08/20120818-9.htm
Bugünkü RG'de Kanun No. 6279 - Çoğaltılmış Fikir ve Sanat Eserlerini Derleme Kanunu yayınlanmış.
"Amaçdiyor. Ben kanunu okudum, kısa bir şey zaten, ama "derleme eserden" kastedilenin ne olduğundan emin olamadım. Bir kere, FSEK'teki derleme ile buradaki aynı değil. Anladığım şey, devletimizin, burada basılan ya da satılan tüm kitaplardan birer suretinin belirli kütüphanelerde verilmesi "mükellefiyeti" getirmiş olduğu. Artık "derleme mükellefi" "derleme müdürlüğü" gibi kavramlar var hayatımızda.
MADDE 1 – (1) Bu Kanunun amacı, ülkemizin kültürel varlığı ile bilgi birikimini oluşturan fikir ve sanat eserlerinin basılmış veya çoğaltılmış nüshaları ile ikili ya da çok taraflı anlaşmalar uyarınca yurt dışında basılan veya çoğaltılan fikir ve sanat eserlerinin etkin, sağlıklı ve eksiksiz bir biçimde toplanması, gelecek kuşaklara aktarılması, elverişli ortamlarda saklanması, korunması, düzenlenmesi ve toplumun bilgi ve yararına sunulmasına ilişkin esasları belirlemektir."
Bildiğimiz RTÜK yani.
Hayırlı olsun arkadaşlar, son kitaplarımızı basalım, bahisler kapanıyor...
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/02/20120229-1.htm
*
Aylar sonra gelen edit (22/08/2012)
Buyrun bu da yönetmeliği: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/08/20120818-9.htm
Etiketler:
derleme kanunu,
resmi gazete,
rtük
23 Şubat 2012 Perşembe
Dilekçe öğreniyorum - 3 (Sözlük hediyeli)
Pek sevgili arkadaşlar,
Dilekçe serisi daha uzuuun uzun gidebilecek gibi. Ama sıkılacağımdan endişeleniyorum, zira çabuk sıkılmak benim karakterimdir.
Bu sebeple, formatı değiştirip size bir "hukuk sözlüğü" yazmaya karar vermiştim. Öyle de başladım. Ama yazarken baktım ki, yine dilekçe yazmayı öğretmeye kaymışım, üçüncü bölümü yazmış olmuşum.
Bir sözlükten beklenen alfabetik sırayla yazılmış olması ise de, "etiketler" işlevi ve ctrl+f imkanı varken, sıra derdine düşesim gelmedi açıkçası. Aklıma estiği sırayla yazıyorum, derslerimiz interaktiftir, her türlü yoruma açığız.
Önce alıştığımız kullanımlarını, sonra bunların "Türkçeleştirilmişlerini" söylüyorum.
Yoksa siz hala, Türkçeleştiremediklerimizden misiniz?
*
Fuzuli şagil / Haksız işgalci: Bir tür "bana hayrı olmayan kilisenin papazı." Dertleşmeyen arkadaş, sevmeyen sevgili, sevişmeyen fuckbuddy. Gibi.
Hukuk dilinde bu kavram, bildiğin, kira mira vermeden gelip senin dükkana çöreklenmiş fırsatçı. Lan insan bari bayramlarda bi el öper.
*
Mutlak butlan / Kesin hükümsüzlük: Senin "olduğunu" sandığın şeyin aslında "olmaması" durumu. Sevgilisi olan bir adamın seninle de sevgili gibi olması gibi. (Burada tek eşli ve kapalı ilişkiler esas alınmıştır.) Misal ilk buluşma sonrası adamın seni evine bırakmaması halinde, adam kendi evine giderken "Nası da manita yaptım lan heyt be" diye düşünedursun, sen onun kuyruğuna tenekeyi aklında çoktan bağlamışsındır. O geceki buluşma da mutlak butlanla batıldır. Böyle şeyler. Bu arada "mutlak butlanla batıl olmak" diye kullanıyoruz bunu, evet.
Hukuki metinlerde ise, sözleşmenin geçerlilik şartını yerine getirmeden iş yapmak istediğin zaman karşına çıkar bu. Misal kanun açık açık yazmış, "Senette ismin cismin yazılı olacak" diye. Yazmamışsın. Geçersizdir işte o, mutlak butlandır.
Tektaş olmadan yapılan evlenme teklifinin mahiyeti ise, doktrinde tartışmalı... Bence mutlak butlan bile değil direkt olarak "keenlemyekûn," ama mesela nisbi butlan diyen de var. Bu kavramları da görüciiz.
*
Nisbi butlan / Nisbi hükümsüzlük: Mutlak butlanın bir "tık" altı. Mesela adam ilk gece evine bıraktı ama ertesi sabah aramadı. Bu nisbi butlandır. Yani istersen o gece yaşanmış olur yine, ortada "düzeltilebilir" bir durum vardır. Adam özür diler, "Şarjım bitmişti kusura bakma eşeklik ettim" der, sen de "Feysbuk'tan mesaj da mı atamadın" diye kurcalamazsan öpüşür barışırsınız.
Hukuki olaylarda nisbi butlan, "düzetilebilir irade fesadı" hallerinde sözkonusu olur. İrade fesadı için lütfen soldan devam ediniz, daha ona sıra gelmedi.
*
Keenlemyekûn / Yokluk: "Yok böyle bir şey." Tanımayacağınız, tanımanız da gerekmeyen durumlar buna girer. Mesela sevgiliniz ya da "partneriniz" sizin arkadaşlarınızla görüşmenize karışırsa, bu karışması "yok" hükmündedir, çünkü kendisinin böyle bir yetkisi yoktur. Ayrıca hemen coşmayalım, aynı yetkisizlik sizin için de geçerli canlarım.
Buna Ekşisözlük'te çok güzel bir örnek buldum, paylaşmadan edemeyeceğim: "biri sizi ilçe sular idaresine dilekçe vererek başbakanlığa teklif etse, ilçe esnaf odası da bunu onaylayıp durumu muhtarlıklara tebliğ etse, bu işlemin iptal edilmesi gerekmez. bu duruma şahit olanın gülüp geçmesi gerekir. iptal edilmesi için bir yere müracaat etmek gerekmez." (Link: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=19387272)
Hukuk dünyasında şöyle oluyor, mesela "evlendim" diyorsun ama nikah işine girmedin hiç. Olmadı işte o, yok orada bir evlilik. Varlık koşulunu yerine getirmeyince, var olamıyorsun haliyle.
*
İrade fesadı / İrade sakatlanması: Ay en sevdiğim şey... Mesela sen, güzel biraderim, kızı görünce dibin mi düştü... Bir de onun "duş çıkışına" bak derim ben. O fondötenli surata ve dik kalçalara bakınca sende irade filan kalmadı tabii ama, bak bakalım, üst-baş çıkınca da öyle kalıyor muymuş hatun kişi...
Ya da sen sevgili bacım, adamın gönderdiği çiçeklere, attığı mesajlara, akşam gelip seni işten almasına filan tav oldun ama... Ahah, üç günlük çıkmasın mı onlar hep? İrade fesadı bunlar işte. Sen bir fikir, bir his, bir karar oluşturuyorsun, ama bir bakıyorsun ki, sana o kararı verdiren şeyler bir bir yanlış çıkıyor yalan oluyor.
Dava dosyalarında bunu, hile yapılan durumlarda filan görüyoruz. Mesela size "aaa bunu çamaşır makinesinde çok rahat yıkarsınız" diye satılan bin liralık bilmem ne marka bluz, makineye bir girişte ziyan olmuşsa, buyrun sizi en yakın tüketici mahkemesine alalım. Ki var bunlar, bluz deyip geçmeyin.
*
(İrade fesadının bir türü olarak)
Saik hatası: Sizi o işi yapmaya ikna eden şeyin direkt kendisinin "yalan" olması. Sen o hatunu sırf "gerçek sarışın" diye beğendin, bir hafta sonra boyası gelince gördün ki alttan kestane teller çıkıyor... Ya da, kızcağız nereden bilsin, pantolonun içinde çorap olduğunu... Bir tek oraya bakıp karar verdi, elinde patladı.
Hakimlere bunu, "Müvekkilin bu sözleşmeyi yapmaktaki amacı, davalı tarafından verilecek hizmetten faydalanmaktır. Fakat davalı, aslında vermesinin hiçbir şekilde mümkün olmadığı bir hizmeti verecekmiş gibi görünerek, müvekkil bakımından ağır bir saik hatası oluşmasına sebebiyet vermiştir." gibi anlatıyoruz. Hizmet derken, gerçek sarı saç sevdirme hizmeti mesela.
*
(İrade fesadının başka bir türü olarak)
Gabin: Meriç. Ya da Önder Somer. Hüseyin Peyda. Ortası yok, o kadar nalet.
İçten pazarlık, düşene bir tekme daha vurma, bir "hep bana'cılık"... bunlarda hep. Mesela bir hatun olarak sevgilinden mi ayrıldın, bu Meriç hemen biter yanında. "Canım, sen bunları hiç hak etmiyorsun, o senin kıymetini bilememiş, üzülme artık o adam için..." diye başlar, ertesi gün kendinizi o adamı öperken bulursunuz. Burada, Meriç senin "hiffetinden" faydalanmıştır.
Ya da mesela, "Kızlar beni beğenmiyor :(" derdiyle tutuşmaktasındır, yalnızlıktan ölmek üzeresindir. Kızın biri gelir seni sever görünür, tam da en ihtiyacın olan şeydir, hayata dönersin. Bunun karşılığını da kıza bir kredi kartı vererek ödersin. Artık evine ilk hangi bankanın haczi gelirse tüm malları o kaldırır - diyeceğim, ev haczi de kalktı... Burada ise, hatun seni "müzayaka" halinde yakalamış ve affetmemiştir.
Dilekçelerde bunu "Davalı taraf, müvekkilin içinde bulunduğu müzayaka halinden faydalanmak suretiyle yüksek miktarda maddi kazanç elde etmiştir." gibi ifade ediyoruz. "Kaltak" diyerek değil.
*
Ayıba karşı tekeffül / Ayıptan sorumluluk: Hah işte bu kavram, irade fesadı hallerinde kullanılabilir. Yani şu demek oluyor, hani vardı ya sizin gerçek sarışın sandığınız kız, işte ona gidip "ya bana senin için yaptığım harcamayı geri ver, ya da gerçek sarışın bir kız bul" diyorsunuz. Tefekkül hükümleri sizi "kandıran" tarafı, bu kandırmacayı telafi etmeye zorlamak için düşünülmüş şeyler.
Hemen uygulayalım: "Davalı taraf, müvekkili sözleşme yapmaya ikna etmek için sözleşme konusu hizmet hakkında pek çok vaatte bulunmuştur. Bununla birlikte, davalının taahhüt ettiği edimleri yerine getirmesinin imkansız olduğu, sözleşmenin ifası aşamasına gelindiğinde açıkça ortaya çıkmıştır. Hal böyle olunca, müvekkilin sözleşme kapsamında ifa ettiği ödemelerin iadesini veya hizmetin misliyle değiştirilmesini talep etmesi kaçınılmazdır." Nasıl?
*
Ve son olarak...
*
Zapta karşı tekeffül - Zapttan sorumluluk: Bu açık ve net. Sevgilin üzerinde başka "hak sahibi" olmayacak. Şimdi bunu sadece "tek eşlilik" olarak düşünmeyin. Mesela sevgiliniz annesinin sözünden çıkmıyorsa, bu da bir "zapt" olur, bu da tazminat gerektirir.
Şöyle yazıyoruz: "Müvekkil, davalı ile sözleşme müzakereleri sırasında, davalının annesinin davalı ve yapılacak olan sözleşme üzerindeki etkisi hakkında bilgilendirilmemiştir. Müvekkilin önceden bilmediği ve bilebilecek durumda olmadığı bu müdahaleye katlanması kendisinden beklenemez. Kaldı ki, bir ilişkide taraflardan birinin annesinin adeta bir karar mercii olarak görülüyor olması, ilişki kavramına ve hayatın olağan akışına da aykırıdır. Bu itibarla, davanın kabulüne, müvekkilin sözleşme kapsamında uğradığı zararların tazminine, yargılama giderleri ile avukatlık ücretinin davalıya yükletilmesine karar verilmesini saygı ile vekaleten talep ederiz."
Bunu anneye göre yazdım, eğer ortada bir "aldatma" durumu varsa bence daha ağır yazın.
Bir de lütfen dikkat edin, avukat arz değil talep eder. Hem "arz edip" sonra da "duruşmada oturtmuyorlar bizi yeaaa" demeyin, komik oluyor.
*
Çok sevgiler, sorunsuz günler...
Göksun :)
Dilekçe serisi daha uzuuun uzun gidebilecek gibi. Ama sıkılacağımdan endişeleniyorum, zira çabuk sıkılmak benim karakterimdir.
Bu sebeple, formatı değiştirip size bir "hukuk sözlüğü" yazmaya karar vermiştim. Öyle de başladım. Ama yazarken baktım ki, yine dilekçe yazmayı öğretmeye kaymışım, üçüncü bölümü yazmış olmuşum.
Bir sözlükten beklenen alfabetik sırayla yazılmış olması ise de, "etiketler" işlevi ve ctrl+f imkanı varken, sıra derdine düşesim gelmedi açıkçası. Aklıma estiği sırayla yazıyorum, derslerimiz interaktiftir, her türlü yoruma açığız.
Önce alıştığımız kullanımlarını, sonra bunların "Türkçeleştirilmişlerini" söylüyorum.
Yoksa siz hala, Türkçeleştiremediklerimizden misiniz?
*
Fuzuli şagil / Haksız işgalci: Bir tür "bana hayrı olmayan kilisenin papazı." Dertleşmeyen arkadaş, sevmeyen sevgili, sevişmeyen fuckbuddy. Gibi.
Hukuk dilinde bu kavram, bildiğin, kira mira vermeden gelip senin dükkana çöreklenmiş fırsatçı. Lan insan bari bayramlarda bi el öper.
*
Mutlak butlan / Kesin hükümsüzlük: Senin "olduğunu" sandığın şeyin aslında "olmaması" durumu. Sevgilisi olan bir adamın seninle de sevgili gibi olması gibi. (Burada tek eşli ve kapalı ilişkiler esas alınmıştır.) Misal ilk buluşma sonrası adamın seni evine bırakmaması halinde, adam kendi evine giderken "Nası da manita yaptım lan heyt be" diye düşünedursun, sen onun kuyruğuna tenekeyi aklında çoktan bağlamışsındır. O geceki buluşma da mutlak butlanla batıldır. Böyle şeyler. Bu arada "mutlak butlanla batıl olmak" diye kullanıyoruz bunu, evet.
Hukuki metinlerde ise, sözleşmenin geçerlilik şartını yerine getirmeden iş yapmak istediğin zaman karşına çıkar bu. Misal kanun açık açık yazmış, "Senette ismin cismin yazılı olacak" diye. Yazmamışsın. Geçersizdir işte o, mutlak butlandır.
Tektaş olmadan yapılan evlenme teklifinin mahiyeti ise, doktrinde tartışmalı... Bence mutlak butlan bile değil direkt olarak "keenlemyekûn," ama mesela nisbi butlan diyen de var. Bu kavramları da görüciiz.
*
Nisbi butlan / Nisbi hükümsüzlük: Mutlak butlanın bir "tık" altı. Mesela adam ilk gece evine bıraktı ama ertesi sabah aramadı. Bu nisbi butlandır. Yani istersen o gece yaşanmış olur yine, ortada "düzeltilebilir" bir durum vardır. Adam özür diler, "Şarjım bitmişti kusura bakma eşeklik ettim" der, sen de "Feysbuk'tan mesaj da mı atamadın" diye kurcalamazsan öpüşür barışırsınız.
Hukuki olaylarda nisbi butlan, "düzetilebilir irade fesadı" hallerinde sözkonusu olur. İrade fesadı için lütfen soldan devam ediniz, daha ona sıra gelmedi.
*
Keenlemyekûn / Yokluk: "Yok böyle bir şey." Tanımayacağınız, tanımanız da gerekmeyen durumlar buna girer. Mesela sevgiliniz ya da "partneriniz" sizin arkadaşlarınızla görüşmenize karışırsa, bu karışması "yok" hükmündedir, çünkü kendisinin böyle bir yetkisi yoktur. Ayrıca hemen coşmayalım, aynı yetkisizlik sizin için de geçerli canlarım.
Buna Ekşisözlük'te çok güzel bir örnek buldum, paylaşmadan edemeyeceğim: "biri sizi ilçe sular idaresine dilekçe vererek başbakanlığa teklif etse, ilçe esnaf odası da bunu onaylayıp durumu muhtarlıklara tebliğ etse, bu işlemin iptal edilmesi gerekmez. bu duruma şahit olanın gülüp geçmesi gerekir. iptal edilmesi için bir yere müracaat etmek gerekmez." (Link: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=19387272)
Hukuk dünyasında şöyle oluyor, mesela "evlendim" diyorsun ama nikah işine girmedin hiç. Olmadı işte o, yok orada bir evlilik. Varlık koşulunu yerine getirmeyince, var olamıyorsun haliyle.
*
İrade fesadı / İrade sakatlanması: Ay en sevdiğim şey... Mesela sen, güzel biraderim, kızı görünce dibin mi düştü... Bir de onun "duş çıkışına" bak derim ben. O fondötenli surata ve dik kalçalara bakınca sende irade filan kalmadı tabii ama, bak bakalım, üst-baş çıkınca da öyle kalıyor muymuş hatun kişi...
Ya da sen sevgili bacım, adamın gönderdiği çiçeklere, attığı mesajlara, akşam gelip seni işten almasına filan tav oldun ama... Ahah, üç günlük çıkmasın mı onlar hep? İrade fesadı bunlar işte. Sen bir fikir, bir his, bir karar oluşturuyorsun, ama bir bakıyorsun ki, sana o kararı verdiren şeyler bir bir yanlış çıkıyor yalan oluyor.
Dava dosyalarında bunu, hile yapılan durumlarda filan görüyoruz. Mesela size "aaa bunu çamaşır makinesinde çok rahat yıkarsınız" diye satılan bin liralık bilmem ne marka bluz, makineye bir girişte ziyan olmuşsa, buyrun sizi en yakın tüketici mahkemesine alalım. Ki var bunlar, bluz deyip geçmeyin.
*
(İrade fesadının bir türü olarak)
Saik hatası: Sizi o işi yapmaya ikna eden şeyin direkt kendisinin "yalan" olması. Sen o hatunu sırf "gerçek sarışın" diye beğendin, bir hafta sonra boyası gelince gördün ki alttan kestane teller çıkıyor... Ya da, kızcağız nereden bilsin, pantolonun içinde çorap olduğunu... Bir tek oraya bakıp karar verdi, elinde patladı.
Hakimlere bunu, "Müvekkilin bu sözleşmeyi yapmaktaki amacı, davalı tarafından verilecek hizmetten faydalanmaktır. Fakat davalı, aslında vermesinin hiçbir şekilde mümkün olmadığı bir hizmeti verecekmiş gibi görünerek, müvekkil bakımından ağır bir saik hatası oluşmasına sebebiyet vermiştir." gibi anlatıyoruz. Hizmet derken, gerçek sarı saç sevdirme hizmeti mesela.
*
(İrade fesadının başka bir türü olarak)
Gabin: Meriç. Ya da Önder Somer. Hüseyin Peyda. Ortası yok, o kadar nalet.
İçten pazarlık, düşene bir tekme daha vurma, bir "hep bana'cılık"... bunlarda hep. Mesela bir hatun olarak sevgilinden mi ayrıldın, bu Meriç hemen biter yanında. "Canım, sen bunları hiç hak etmiyorsun, o senin kıymetini bilememiş, üzülme artık o adam için..." diye başlar, ertesi gün kendinizi o adamı öperken bulursunuz. Burada, Meriç senin "hiffetinden" faydalanmıştır.
Ya da mesela, "Kızlar beni beğenmiyor :(" derdiyle tutuşmaktasındır, yalnızlıktan ölmek üzeresindir. Kızın biri gelir seni sever görünür, tam da en ihtiyacın olan şeydir, hayata dönersin. Bunun karşılığını da kıza bir kredi kartı vererek ödersin. Artık evine ilk hangi bankanın haczi gelirse tüm malları o kaldırır - diyeceğim, ev haczi de kalktı... Burada ise, hatun seni "müzayaka" halinde yakalamış ve affetmemiştir.
Dilekçelerde bunu "Davalı taraf, müvekkilin içinde bulunduğu müzayaka halinden faydalanmak suretiyle yüksek miktarda maddi kazanç elde etmiştir." gibi ifade ediyoruz. "Kaltak" diyerek değil.
*
Ayıba karşı tekeffül / Ayıptan sorumluluk: Hah işte bu kavram, irade fesadı hallerinde kullanılabilir. Yani şu demek oluyor, hani vardı ya sizin gerçek sarışın sandığınız kız, işte ona gidip "ya bana senin için yaptığım harcamayı geri ver, ya da gerçek sarışın bir kız bul" diyorsunuz. Tefekkül hükümleri sizi "kandıran" tarafı, bu kandırmacayı telafi etmeye zorlamak için düşünülmüş şeyler.
Hemen uygulayalım: "Davalı taraf, müvekkili sözleşme yapmaya ikna etmek için sözleşme konusu hizmet hakkında pek çok vaatte bulunmuştur. Bununla birlikte, davalının taahhüt ettiği edimleri yerine getirmesinin imkansız olduğu, sözleşmenin ifası aşamasına gelindiğinde açıkça ortaya çıkmıştır. Hal böyle olunca, müvekkilin sözleşme kapsamında ifa ettiği ödemelerin iadesini veya hizmetin misliyle değiştirilmesini talep etmesi kaçınılmazdır." Nasıl?
*
Ve son olarak...
*
Zapta karşı tekeffül - Zapttan sorumluluk: Bu açık ve net. Sevgilin üzerinde başka "hak sahibi" olmayacak. Şimdi bunu sadece "tek eşlilik" olarak düşünmeyin. Mesela sevgiliniz annesinin sözünden çıkmıyorsa, bu da bir "zapt" olur, bu da tazminat gerektirir.
Şöyle yazıyoruz: "Müvekkil, davalı ile sözleşme müzakereleri sırasında, davalının annesinin davalı ve yapılacak olan sözleşme üzerindeki etkisi hakkında bilgilendirilmemiştir. Müvekkilin önceden bilmediği ve bilebilecek durumda olmadığı bu müdahaleye katlanması kendisinden beklenemez. Kaldı ki, bir ilişkide taraflardan birinin annesinin adeta bir karar mercii olarak görülüyor olması, ilişki kavramına ve hayatın olağan akışına da aykırıdır. Bu itibarla, davanın kabulüne, müvekkilin sözleşme kapsamında uğradığı zararların tazminine, yargılama giderleri ile avukatlık ücretinin davalıya yükletilmesine karar verilmesini saygı ile vekaleten talep ederiz."
Bunu anneye göre yazdım, eğer ortada bir "aldatma" durumu varsa bence daha ağır yazın.
Bir de lütfen dikkat edin, avukat arz değil talep eder. Hem "arz edip" sonra da "duruşmada oturtmuyorlar bizi yeaaa" demeyin, komik oluyor.
*
Çok sevgiler, sorunsuz günler...
Göksun :)
Etiketler:
ayıba karşı tekeffül,
fuzuli şagil,
gabin,
hiffet,
irade fesadı,
keenlemyekün,
mutlak butlan,
müzayaka,
nisbi butlan,
saik hatası,
yokluk,
zapta karşı tekeffül
Bir şikayet kutusu olarak avukat
Tamam biliyorum, avukatlık bir şikayet dinleme mesleği. Bununla bir sorunum yok.
Çalışmaya ilk başladığımda bundan daha da ukalaydım, adeta "cahil cesaretinden ibaret" bir insandım. Ofisin sahibi bana "Bak avukata hep sosyal atıklar gelir, buna hazır mısın?" demişti.
Bazen, yani aslında hemen her zaman, söylenenlerin sadece "kelimelerini" anlıyoruz. İçindeki "özü" kavramak zaman gerektiriyor. İşte ben de, Necdet Bey'in kelimelerini açıkça anlamış ve kabul etmiştim, ama o kelimelerin anlattığını ancak yaşayarak öğreniyorsun.
Babam da bir gün, "Serbest avukatlıkta üslup çok daha önemli. Müvekkil hukuku senin anladığın gibi anlamaz, ona göre iyi avukat 'ağır konuşan' avukattır. Saldırmaktan çekinme." demişti. Bunu da o zaman "bir kelime dizisi" olarak anlamış ama kavrayamamıştım.
Yavaş yavaş içine girdiğim bu gerçeği, yüzüme ilk vuran Adana'dan bir avukat abim oldu. O zamanki müvekkilin Belediye'yle sorunu var tamam mı, ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum. Özetle, müvekkil olmayacak bir şey istiyor.
Açtım bu abime sordum, "Ya böyle bir durum var, yapayım mı ne dersin" diye. "Yavrum bunlar avukatlığın psikolojik yanları, müvekkil istiyorsa yapacaksın, belediye zaten ciddiye almayacak" dedi ahah. Bir kere de, bir üniversite hocası gelmiş, "fuzuli şagili savcılığa verelim savcı hemen çıkarsın" diyor. ("Fuzuli şagil" demiyor elbet, "o adam" diyor ama o adam'ın hukuk dilindeki karşılığı "fuzuli şagil.") He zaten savcı sen daha dilekçeyi verir vermez derhal basacak orayı. Rıza Baba ekibini toplayacak hemen, adam hakkında bi araştırma yapacaklar, Aylin telefonlarını dinleyecek, "adam pisliğin teki çıktı Rıza Baba..." diye bilgiler paylaşılacak, "Hadi göreyim sizi çocuklar" anahtar sözcüğüyle operasyon başlatılacak ve olaylar olaylar. Allah'ım hukuk dünyasını gerçekten böyle sanan insanlar var ya.
Ve her işkenceci polisi de Behzat Ç. sananlar. Polis bizim dostumuzmuş arkadaşımızmış. Al sana arkadaş.
Neyse bu Behzat Ç. konusu çok su kaldırır, ben bu topa hiç girmeyeyim. "Başıma bir iş gelmeyecekse..." diye bile başlayamıyorum, çünkü kendisinden hoşlanmadığımı nerede söylesem bi dayak yemediğim kalıyor.
Konuya dönersek, seçtiğim mesleğin ne olduğunun farkındayım. Hukuk eğitiminin ayrı bir nosyon sağladığının, bizim bakış açımızın farklı olduğunun ve olması gerektiğinin, usûlün esasa tekaddüm ettiğinin, herkesin bizim gibi düşünmeyeceğinin ve zaten düşünmesinin de gerekmediğinin farkındayım. Bunlarla gerçekten hiçbir sorunum yok, zira işim bu, seçtiğim hayat bu. Ben "cevap vereceğim" bir hayatı, insanların şikayetlerine çözüm bulmaya çalışarak yaşamayı seçtim. Avukatlık "bu" çünkü.
Bana vatandaş gelip istediğini anlatabilir. Anlattığımı anlamayabilir. Bir daha anlatırım. Vallahi gocunmam. Eğitimini alan ve anlatmakla yükümlü olan benim çünkü. Olmayacak bir iş isteyebilir, olurunu olmazını anlatırım, hala istiyorsa yazılı beyanını alır yaparım, dert değil. İşim bu. O insandan benim gibi düşünmesini bekleyemem, bunun eğitimini alan benim çünkü. Bana tabii ki intikam duygusuyla, tabii ki mağdur psikolojisiyle gelecek. Başına geleni hak etmediğini düşünmüyorsa avukatla ne işi var? Çok normal.
Tabii ara sıra "çok bilen" insanlar da oluyor, bak onlar gerçekten sinir bozabiliyorlar. Ama kusura bakmasınlar, güzel konuşurum. İkna olmuyor ve benim anlattığım "somut gerçeği" yadsımakta ısrar ediyorsa, son derece rahat bir şekilde "Bakın hukuk budur ve bunu bilen de benim." diye dalarım o konuşmanın ortasına. Gitsin başkasına sorsun, beni yormasın. Atarımı da yaparım yani.
Yaşantımızın bu olduğu ve olacağı başından beri belli. Elbette çok neşeli bir hayat tarzı değil, iç şişiriyor. Kabul ediyorum. Ama bu durumdan şikayet eden arkadaşların düşünmesini rica ettiğim bir şey var; herkes bizim her dediğimizi şıp diye anlayacaksa, hepimiz doğuştan bir hukuk nosyonu üzere var oluyorsak, e bize ne gerek var o zaman? Herkes açsın bir ofis, en kötü ihtimalle arzuhalcilik yapar.
Bize kimse gül bahçesi vaad etmedi ki? Bir ihtiyacı gidermek, insanlarda "olmayan" bir şeyi onlara sunmak üzere buradayız.
"İçimizi şişiren" insan milleti, bizden pek hoşlanmıyor aslen. Adımız çıkmış ya bir kere, ne desek kusur arıyorlar, hukuku herkes bizden iyi biliyor. Bunu da biliyorduk biz. Buna her defasında şaşırıp isyan etmenin bir anlamı ya da faydası olabilir mi?
Bizim mesleğimiz zor bir meslek evet. Bakkal değiliz ki vatandaş iki ekmek bir süt alıp gitsin.
Ama her defasında, Amerika'yı yeniden keşfediyor olmaya gerek yok.
Bi sakin...
Göksun.
Bize kimse gül bahçesi vaad etmedi ki? Bir ihtiyacı gidermek, insanlarda "olmayan" bir şeyi onlara sunmak üzere buradayız.
"İçimizi şişiren" insan milleti, bizden pek hoşlanmıyor aslen. Adımız çıkmış ya bir kere, ne desek kusur arıyorlar, hukuku herkes bizden iyi biliyor. Bunu da biliyorduk biz. Buna her defasında şaşırıp isyan etmenin bir anlamı ya da faydası olabilir mi?
Bizim mesleğimiz zor bir meslek evet. Bakkal değiliz ki vatandaş iki ekmek bir süt alıp gitsin.
Ama her defasında, Amerika'yı yeniden keşfediyor olmaya gerek yok.
Bi sakin...
Göksun.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
dilek ve şikayet kutusu
8 Şubat 2012 Çarşamba
Göksun'la dilekçe öğreniyorum - 2
Evet arkadaşlar, dilekçe yazmayı öğrenmeye devam ediyoruz...
Önce, bugüne kadar öğrendiklerimizi hatırlayalım:
- "Bugüne kadar aklın neredeydi!" yerine "Zamanaşımı",
- "Peki şu ne o zaman, ha, şu ne!!" yerine "Kabul anlamına gelmemek kaydıyla bir an için haklı olduğun düşünülse bile...",
- "Taam taam şımarma..." yerine de "Fazlaya dair haklarım saklı kalmak üzere..."
demeyi öğrendik. Bugünkü dersimizde ise, "Sen çok değiştin" ve "Ben derim sen diyemezsin!" yerine ne kullanmamız gerektiğini ve evrensel bir hukuki kavram olan "şüpheden sanık yararlanır" ilkesini öğreneceğiz...
*
Ders 4 - "Sen çok değiştin." - ya da - "Sözleşmeden doğan sorumluluk"
Aslında sistematik olarak öncelikle "temel kavramlar" üzerinden gitmeli ve "şüpheden sanık yararlanır" ile başlamalıydık. Fakat aklıma sonradan geldi, biraz dağınık akıllıyımdır, idare edin. O yüzden, ben ilk olarak bu konu üzerinde durmak istiyorum.
- Menfi ya da müsbet, sözleşmeden dönme ya da sözleşmenin feshi, hangi yolu kullanırsanız kullanın, manevi zarar talep hakkınız bakidir. Manevi tazminat hakkımız engellenemez.
Sonuç olarak konuyu şöyle bağlayalım:
Eğer ortada bir "sözleşmeden doğan sorumluluk ihlali" var ise, sevgilinize şöyle bir ihtar çekebilirsiniz:
"Sayın muhatap,
Bildiğiniz üzere, aramızdaki sevgililik ilişkisi ... tarihinden bu yana kesintisiz olarak devam etmektedir. Bununla birlikte, gerek sevgililik öncesi müzakerelerinde gerekse ilişkimizin başında tarafınızca verilen taahhütlerin yerine getirilmediğini ve üstelik, belirtilen süreçlerdeki hassasiyetin artık tamamen kaybolduğunu üzülerek müşahede etmekteyiz.
Tarafınıza bu yönde önceden yapılan tüm ihtarlar sonuçsuz kaldığından, ilişkimizi sona erdirmek zarureti hasıl olmuştur.
Fazlaya dair haklarımız saklı kalmak üzere, işbu ihtarnameyi tebliğ ettiğiniz tarihten 3 iş günü içinde,
-Sözleşmeden dönmeden kaynaklı ... TL. menfi ya da sözleşmenin feshi kaynaklı ... TL. müspet zarar tazmininin ..... IBAN numaralı hesaba yatırılmasını,
- Nezdinizde kalan tüm eşyalarımın ... adresine ödemeli olarak kargolanmasını,
- Aramızda bundan sonra devam edecek insani ilişkinin seçtiğiniz sona erdirme yoluna bağlı olarak tarafımızca belirleneceğini,
- Manevi tazminat taleplerimizi bilahare değerlendirmek üzere saklı tutmakta olduğumuzu,
ihtaren bildiririz."
Bunu noterden göndermek pahalıya gelir, siz iadeli taahhütlü yapın.
Bir de, kargoyu bilerek "ödemeli" yazdım, bi de pintilik filan eder bunlar şimdi, gerek yok. Parası neyse veririz.
Aaaah ah, siz erkekler...
*
Ders 5 - "Ben derim sen diyemezsin!" - ya da - "Usûlde paralellik"
Öncelikle ben bu ilkeyi unutmuştum, şuradan hatırladım: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=27316514
Bu o kadar uzun uzadıya anlatılacak bir ilke değil ama çok hayati.
Özetle konu şudur, bir kuralı kim getirdiyse o kaldırabilir. Bir konuyu kim açtıysa o kapatır. Bir hakkı kim kime verdiyse o kişiden o alır.
Yani,
- Ya kilo mu aldım ben acaba ya, pantolonum dar geliyor... Şişman bir kız oldum ben :(
- Aşkım dedim sana, o kadar çikolata yeme diye...
- Ne yani bana şişman mı diyorsun?
- Ama sen kendin...?
- Ben derim! Sen diyemezsin!
ya da
- Sürpriiiiz :)
- Ah aşkım... Ne kadar güzel bu küpeler, dünyanın parasıdır bu şimdi...
- Ah sevgilim lafı mı olur, ne kadar yakıştı bak...
- Canım, çok tatlısın
- Tatlı olan sensin, hayatımın aşkı, bebeğim benim.
- Hihi :D
- Peki o zaman ben Osman ve Berke'yle Rusya'ya gidebilir miyim?
- Üç sap, Rusya'ya? Herhangi bir Slav ülkesine? Tabi ki hayır, Kemer'e bile gidemezsin.
- Ama küpeler?
- Burada kuralları ben koyarım! Aldığın hediyeler değil. Ayrıca da teşekkür ederim çok yakıştı.
- Beyler :(
veya
- Aşkım kiminle konuşuyordun yarım saattir?
- Bişey yok ya, Ahmet aradı işte akşamki maçı konuşuyorduk, gel bizde izleyelim deid.
- Ya... Ben Ahmet'le daha bu sabah karşılaştım, akşam Yeliz'le buluşacaklarmış?
- Eeöö... İptal olmuş o, Yeliz'in işi çıkmış, o yüzden beni aradı maç izleyelim dedi.
- E ama Yeliz'le birlikteyiz biz şimdi, yokmuş işi filan?
- Aaa öyle miymiş bak sen... O zaman Ahmet mi karıştırdı acaba... Bilemedim bak. Zaten ben olmaz dedim, akşam sevgilimle olucam, sana gelemem dedim. O değil de, bi İlhan İrem vardı ne oldu ona?
- Hayatım konuyu ben açtım ben kapatırım, kiminle konuşuyordun dedim!
- Hayat ne tuhaf vapurlar filan...
gibi.
Bence gayet açık.
*
Ders 6 - "Şüpheden sanık yararlanır" ilkesi
Of bu ilkeyi elli saat yazarım da halim kalmadı la çok yoruldum yukarıdakileri anlatayım diye.
Şimdi gençler, bizim ülkemizde bu ilke uygulanmıyor biliyorsunuz. Üzerinde şüphe olmasına bile gerek kalmadan hoop tutuklanıyorsun. Ama biz "olan" değil "olması gereken hukukun peşindeki insanlarız, ona göre konuşalım.
Olması gereken, bir kişinin suçlu olduğu kesin olarak ispatlanana kadar o kişiyi o suçtan cezalandırmamaktır.
Nasıl ki "Evinde 19 tane çakmak var" ya da "Poşu ne iş?" diyerek bir insanın terörist olduğuna karar veremezsen, sırf "içimde öyle bir his var" diyerek de sevgilinin seni aldattığı sonucuna ulaşamazsın. Ayıp diye bir şey var.
Bunun ihbarı - suçüstüsü var, ihbar edenin kimliği var, yazılı delili, tanık anlatımı, olay yeri incelemesi, teknik takibi, abi zilyon tane kriteri var. Sen bana kalkmış diyorsun ki, "içime doğdu, ben anlarım"
Şimdi sen "Ben anlarım..." diyerek adama trip atıyosun ama, ne oldu, boynunda ruj izi mi buldun? Sadece pms yaşıyor olmayasın, uçan kuştan huysuzlanan?
"On dakikadır telefonun kapalı, kiminleydin ha kiminleydin!" diye bağırıyorsun ama, ne oldu yani, kızın üzerine dinleme cihazı yerleştirmiştin de inlemelerini mi duydun? Of "boy kompleksinden" genelde bunlar.
"Kimdi o yanındaki, pek neşeli gülüyordunuz..." diye akşamı zehir ettin çocuğa, salak mısın kızım sen, adamın ilk ve tek tanıdığı kız sensin mi sanıyorsun?
"Akşam akşam neden arıyor bu dümbük seni?" - Aynı şekilde, tek erkek sensin hayattaki. Koçum benim.
Of içimi şişiriyorsunuz yemin ederim.
Kıskançlık başka şey, "Aha kesin beni aldatıyor, telefonu açmadıysa kesin başkasıyla iş pişiriyordur şimdi" tribi başka şey.
Kendiniz hastasınız, bari bizi hasta etmeyin olm.
*
Bugünkü dersimiz bu kadar.
Bir sonraki dersimizde, şüpheden sanık yararlanır ilkesini uygularken en sık karşılaştığımız "hukuka aykırı delil" sorununa değineceğiz.
İnsan hayatına müdahale ve verilen kararın temyizinden bahsedeceğiz.
Bir konudan daha bahsedelim zira üçer üçer gidiyoruz ama şimdi aklıma gelmedi, o da sürpriz olsun.
Sevgiler,
Göksun. :)
Önce, bugüne kadar öğrendiklerimizi hatırlayalım:
- "Bugüne kadar aklın neredeydi!" yerine "Zamanaşımı",
- "Peki şu ne o zaman, ha, şu ne!!" yerine "Kabul anlamına gelmemek kaydıyla bir an için haklı olduğun düşünülse bile...",
- "Taam taam şımarma..." yerine de "Fazlaya dair haklarım saklı kalmak üzere..."
demeyi öğrendik. Bugünkü dersimizde ise, "Sen çok değiştin" ve "Ben derim sen diyemezsin!" yerine ne kullanmamız gerektiğini ve evrensel bir hukuki kavram olan "şüpheden sanık yararlanır" ilkesini öğreneceğiz...
*
Ders 4 - "Sen çok değiştin." - ya da - "Sözleşmeden doğan sorumluluk"
Aslında sistematik olarak öncelikle "temel kavramlar" üzerinden gitmeli ve "şüpheden sanık yararlanır" ile başlamalıydık. Fakat aklıma sonradan geldi, biraz dağınık akıllıyımdır, idare edin. O yüzden, ben ilk olarak bu konu üzerinde durmak istiyorum.
Ah bu konu o kadar acıklı ki...
Erkekler bir ilişkiyi başlatmak için üzerlerine düşeni yapmayı öğrendiler. Bakımlı olunacak, iltifat edilecek, akşam dışarı çıkılmışsa
dönüşte kapıya kadar bırakılacak, gün içinde birkaç kez “özledim” diye mesaj
gönderilecek vesaire... Bu süreci hepimiz biliyoruz. Sonra biz ikna olacağız,
sevgili sevgili dolaşmaya başlayıp olduk olmadık yerde birbirimizi öpeceğiz. Bir
süre sonra özledim mesajları kesilecek, hemen akabinde göbek kaşınmaya başlanacak...
Biraz daha sonra ise kendimizi, “sen çok değiştin” diye
ağlarken bulacağız... Ama sevgili hemcinsim, sen kendin söylüyordun, hani
erkeklerin hepsi aynıydı? Erkeklerin “aynı” olmaları, bir süre sonra iyice
duyarsızlaşmalarını olduğu gibi, başta “tavlama davranışlarının da” aynı
olmasını kapsamıyor mu?
Yani aslında, ben erkeklerin kandırdığını değil kadınların kanmak istediğini düşünüyorum. Artık bu dediğimle kimin tarafında olduğumu da siz bulun çıkartın sevgili erkekler. Mükremin Abi gibi "kesin kötü bişey dedi bu..." tribine girdiyseniz, bu bile sizin bizi anlamak yolunda bir aşama kaydettiğinizi gösterir.
Yalnız bazı erkekler, ya gerçekten kandırma peşinde olduklarından ya da ne olduklarının gerçekten farkında olmadıklarından, bizim başlardaki hallerine inanmamız için yeminler üstüne yeminler ediyorlar bazen. Bu yemin illa ki standart yemin sözcükleriyle edilmek zorunda değil. Kimisi var, seni senden daha çok düşünür görünüp, senin "hayatının kadını" olduğunu anlatıp duruyor. Kimisi var, gözünün içine aylarca öyle bir bakıyor ki, Himalaya olsan erirsin, Aliye Rona olsan aşktan ölürsün. Sonra bir gece ansızın terk edivermeler... Saçma sapan işler.
İşte bu durum bizim hukukumuzda, "sözleşmeden doğan sorumluluk" olarak tanımlı. Bu anahtar sözcüğü kullanarak binlerce Yargıtay kararı bulabilirsiniz.
Bu şu demektir, "Kardeşim beni bu işe sen ikna ettin, sözleşmeye başlamadan önce oluşacak ilişkiyi sen yağlayıp balladın, ben bu işe sana güvenerek girdim... Şimdi bu yaptığın iş nedir?"
Böyle bir durumda haklarınız muhtelif.
- İsterseniz sözleşmeden dönüp, sanki bu sözleşme, aman ilişki, hiç olmamış gibi bir hale gelmek isteyebilirsiniz. Bunu seçerseniz, sevgiliden aldığınız tüm hediyeleri iade edip, ona verdiğiniz her şeyin de iadesini istemelisiniz. Birbiriniz için yaptığınız harcamaları da mahsuplaşıp açıkları kapatırsanız, sizden temizi yok.
Fakat bunun için, birlikte olduğunuz süre içinde sırf o sevgili var diye kaçırdığınız fırsatların da tazmini gerekir. E mantıklı olan da bu zaten, yani madem "hiç olmamış gibi" bir hale getirmek istiyoruz, "olmasaydı olabilecek şeylerin de" tazmin edilmesi gerekir. İşte buna "menfi zarar" diyoruz.
Mesela, siz o sevgilinin romantik bakışları altındayken, size başkasından gelen muhteşem çiçekleri reddetmek zorunda kalmış olabilirsiniz. Yazık olmadı mı? Ya da sevgiliniz -olduğunu sandığınız adamla- yemek yiyeceğiniz için, gaaayet yakışıklı ve hoşsohbet bir adamın kahve teklifini geri çevirmiş olabilirsiniz. Ah, bu treni kim geri yakalayabilir?
- Ya da, böyle bir "ctrl+z" yoluna gitmeden, sözleşmeyi feshederek, başka bir tazmin yolu da kullanabilirsiniz.
Sevgilinizi "şenlendirmek" için "dantelli şeyler" mi aldınız? Romantik bir tatil rezervasyonu yapıp ön ödemesini mi gönderdiniz? Doğumgünü için doğduğu gün üretilmiş şarap mı buldunuz - ama daha vermediniz?
İşte bunların tazminini isteyip işi böyle de temizleyebiliyorsunuz. Buna da "müspet zarar" diyoruz.
Menfi zararın tazmini, ilişkinin "hiç kurulmamış gibi" olması anlamına gelir. Yani artık birbirinizi yolda görseniz tanımazsınız artık. Müspet zararın tazmini ise, ilişkiyi "olmuş ve bitmiş" bir hale getirir. Yani bu durumda, yolda birbirinize selam vermek bir insanlık görevidir.
Mesela, siz o sevgilinin romantik bakışları altındayken, size başkasından gelen muhteşem çiçekleri reddetmek zorunda kalmış olabilirsiniz. Yazık olmadı mı? Ya da sevgiliniz -olduğunu sandığınız adamla- yemek yiyeceğiniz için, gaaayet yakışıklı ve hoşsohbet bir adamın kahve teklifini geri çevirmiş olabilirsiniz. Ah, bu treni kim geri yakalayabilir?
- Ya da, böyle bir "ctrl+z" yoluna gitmeden, sözleşmeyi feshederek, başka bir tazmin yolu da kullanabilirsiniz.
Sevgilinizi "şenlendirmek" için "dantelli şeyler" mi aldınız? Romantik bir tatil rezervasyonu yapıp ön ödemesini mi gönderdiniz? Doğumgünü için doğduğu gün üretilmiş şarap mı buldunuz - ama daha vermediniz?
İşte bunların tazminini isteyip işi böyle de temizleyebiliyorsunuz. Buna da "müspet zarar" diyoruz.
Menfi zararın tazmini, ilişkinin "hiç kurulmamış gibi" olması anlamına gelir. Yani artık birbirinizi yolda görseniz tanımazsınız artık. Müspet zararın tazmini ise, ilişkiyi "olmuş ve bitmiş" bir hale getirir. Yani bu durumda, yolda birbirinize selam vermek bir insanlık görevidir.
- Menfi ya da müsbet, sözleşmeden dönme ya da sözleşmenin feshi, hangi yolu kullanırsanız kullanın, manevi zarar talep hakkınız bakidir. Manevi tazminat hakkımız engellenemez.
Sonuç olarak konuyu şöyle bağlayalım:
Eğer ortada bir "sözleşmeden doğan sorumluluk ihlali" var ise, sevgilinize şöyle bir ihtar çekebilirsiniz:
"Sayın muhatap,
Bildiğiniz üzere, aramızdaki sevgililik ilişkisi ... tarihinden bu yana kesintisiz olarak devam etmektedir. Bununla birlikte, gerek sevgililik öncesi müzakerelerinde gerekse ilişkimizin başında tarafınızca verilen taahhütlerin yerine getirilmediğini ve üstelik, belirtilen süreçlerdeki hassasiyetin artık tamamen kaybolduğunu üzülerek müşahede etmekteyiz.
Tarafınıza bu yönde önceden yapılan tüm ihtarlar sonuçsuz kaldığından, ilişkimizi sona erdirmek zarureti hasıl olmuştur.
Fazlaya dair haklarımız saklı kalmak üzere, işbu ihtarnameyi tebliğ ettiğiniz tarihten 3 iş günü içinde,
-Sözleşmeden dönmeden kaynaklı ... TL. menfi ya da sözleşmenin feshi kaynaklı ... TL. müspet zarar tazmininin ..... IBAN numaralı hesaba yatırılmasını,
- Nezdinizde kalan tüm eşyalarımın ... adresine ödemeli olarak kargolanmasını,
- Aramızda bundan sonra devam edecek insani ilişkinin seçtiğiniz sona erdirme yoluna bağlı olarak tarafımızca belirleneceğini,
- Manevi tazminat taleplerimizi bilahare değerlendirmek üzere saklı tutmakta olduğumuzu,
ihtaren bildiririz."
Bunu noterden göndermek pahalıya gelir, siz iadeli taahhütlü yapın.
Bir de, kargoyu bilerek "ödemeli" yazdım, bi de pintilik filan eder bunlar şimdi, gerek yok. Parası neyse veririz.
Aaaah ah, siz erkekler...
*
Ders 5 - "Ben derim sen diyemezsin!" - ya da - "Usûlde paralellik"
Öncelikle ben bu ilkeyi unutmuştum, şuradan hatırladım: http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=27316514
Bu o kadar uzun uzadıya anlatılacak bir ilke değil ama çok hayati.
Özetle konu şudur, bir kuralı kim getirdiyse o kaldırabilir. Bir konuyu kim açtıysa o kapatır. Bir hakkı kim kime verdiyse o kişiden o alır.
Yani,
- Ya kilo mu aldım ben acaba ya, pantolonum dar geliyor... Şişman bir kız oldum ben :(
- Aşkım dedim sana, o kadar çikolata yeme diye...
- Ne yani bana şişman mı diyorsun?
- Ama sen kendin...?
- Ben derim! Sen diyemezsin!
ya da
- Sürpriiiiz :)
- Ah aşkım... Ne kadar güzel bu küpeler, dünyanın parasıdır bu şimdi...
- Ah sevgilim lafı mı olur, ne kadar yakıştı bak...
- Canım, çok tatlısın
- Tatlı olan sensin, hayatımın aşkı, bebeğim benim.
- Hihi :D
- Peki o zaman ben Osman ve Berke'yle Rusya'ya gidebilir miyim?
- Üç sap, Rusya'ya? Herhangi bir Slav ülkesine? Tabi ki hayır, Kemer'e bile gidemezsin.
- Ama küpeler?
- Burada kuralları ben koyarım! Aldığın hediyeler değil. Ayrıca da teşekkür ederim çok yakıştı.
- Beyler :(
veya
- Aşkım kiminle konuşuyordun yarım saattir?
- Bişey yok ya, Ahmet aradı işte akşamki maçı konuşuyorduk, gel bizde izleyelim deid.
- Ya... Ben Ahmet'le daha bu sabah karşılaştım, akşam Yeliz'le buluşacaklarmış?
- Eeöö... İptal olmuş o, Yeliz'in işi çıkmış, o yüzden beni aradı maç izleyelim dedi.
- E ama Yeliz'le birlikteyiz biz şimdi, yokmuş işi filan?
- Aaa öyle miymiş bak sen... O zaman Ahmet mi karıştırdı acaba... Bilemedim bak. Zaten ben olmaz dedim, akşam sevgilimle olucam, sana gelemem dedim. O değil de, bi İlhan İrem vardı ne oldu ona?
- Hayatım konuyu ben açtım ben kapatırım, kiminle konuşuyordun dedim!
- Hayat ne tuhaf vapurlar filan...
gibi.
Bence gayet açık.
*
Ders 6 - "Şüpheden sanık yararlanır" ilkesi
Of bu ilkeyi elli saat yazarım da halim kalmadı la çok yoruldum yukarıdakileri anlatayım diye.
Şimdi gençler, bizim ülkemizde bu ilke uygulanmıyor biliyorsunuz. Üzerinde şüphe olmasına bile gerek kalmadan hoop tutuklanıyorsun. Ama biz "olan" değil "olması gereken hukukun peşindeki insanlarız, ona göre konuşalım.
Olması gereken, bir kişinin suçlu olduğu kesin olarak ispatlanana kadar o kişiyi o suçtan cezalandırmamaktır.
Nasıl ki "Evinde 19 tane çakmak var" ya da "Poşu ne iş?" diyerek bir insanın terörist olduğuna karar veremezsen, sırf "içimde öyle bir his var" diyerek de sevgilinin seni aldattığı sonucuna ulaşamazsın. Ayıp diye bir şey var.
Bunun ihbarı - suçüstüsü var, ihbar edenin kimliği var, yazılı delili, tanık anlatımı, olay yeri incelemesi, teknik takibi, abi zilyon tane kriteri var. Sen bana kalkmış diyorsun ki, "içime doğdu, ben anlarım"
Şimdi sen "Ben anlarım..." diyerek adama trip atıyosun ama, ne oldu, boynunda ruj izi mi buldun? Sadece pms yaşıyor olmayasın, uçan kuştan huysuzlanan?
"On dakikadır telefonun kapalı, kiminleydin ha kiminleydin!" diye bağırıyorsun ama, ne oldu yani, kızın üzerine dinleme cihazı yerleştirmiştin de inlemelerini mi duydun? Of "boy kompleksinden" genelde bunlar.
"Kimdi o yanındaki, pek neşeli gülüyordunuz..." diye akşamı zehir ettin çocuğa, salak mısın kızım sen, adamın ilk ve tek tanıdığı kız sensin mi sanıyorsun?
"Akşam akşam neden arıyor bu dümbük seni?" - Aynı şekilde, tek erkek sensin hayattaki. Koçum benim.
Of içimi şişiriyorsunuz yemin ederim.
Kıskançlık başka şey, "Aha kesin beni aldatıyor, telefonu açmadıysa kesin başkasıyla iş pişiriyordur şimdi" tribi başka şey.
Kendiniz hastasınız, bari bizi hasta etmeyin olm.
*
Bugünkü dersimiz bu kadar.
Bir sonraki dersimizde, şüpheden sanık yararlanır ilkesini uygularken en sık karşılaştığımız "hukuka aykırı delil" sorununa değineceğiz.
İnsan hayatına müdahale ve verilen kararın temyizinden bahsedeceğiz.
Bir konudan daha bahsedelim zira üçer üçer gidiyoruz ama şimdi aklıma gelmedi, o da sürpriz olsun.
Sevgiler,
Göksun. :)
7 Şubat 2012 Salı
RG - Şark hizmeti vs.
Herkese günaydın,
Resmi Gazete Haber Bülteni'nde bugün şunlar var, altını çizip yassılaştırdığım ibareler iptal edilmiş:
- Medeni Kanun 303/2'de değişiklik var. Soybağı meselesi. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/02/20120207-16.htm
- Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu md. Ek 4'te de değişiklik var. Zorunlu hizmet meselesi. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/02/20120207-20.htm
Ha eğer burada amaç doktorları istifadan kaçınır hale getirmekse, bunun yolu bu olmamalı. Çünkü istifa eden doktor zaten doğu hizmeti istemediği için ediyor, zaten neden geri dönsün ki? Döndüğü zaman bir de zamlı hizmet edecekse hiç dönmez.
Devlet kavramıyla aram bu yüzden hoş değil. Kardeşim vatandaşının memleketin bir yerinden kaçmasını istemiyorsan, orayı kaçılmayacak hale sen getireceksin. Böyle "kaçar da dönersen seni daha çok tutarım" diyerek olmaz bu işler, çünkü zorla gittiği yerden kaçan adam zaten dönmez.
- Vergi Usul Kanunu Ek 13'te de değişiklik var. Memura ek ödeme meselesi.
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/02/20120207-19.htm
Çok sevgiler,
Göksun.
Resmi Gazete Haber Bülteni'nde bugün şunlar var, altını çizip yassılaştırdığım ibareler iptal edilmiş:
- Medeni Kanun 303/2'de değişiklik var. Soybağı meselesi. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/02/20120207-16.htm
"MADDE 303.- Babalık davası, çocuğun doğumundan önce veya sonra açılabilir. Ananın dava hakkı, doğumdan başlayarak bir yıl geçmekle düşer.
Çocuğa doğumdan sonra kayyım atanmışsa, çocuk hakkında bir yıllık süre, atamanın kayyıma tebliği tarihinde; hiç kayyım atanmamışsa çocuğun ergin olduğu tarihte işlemeye başlar.Daha önceden babanın açacağı dava bakımından "her halde beş yıl içinde dava hakkı düşer" kuralı iptal edildiği için, hukuk politikasında tutarlılık adına bu değişikliği yapmışlar. Olmuş bence.
Çocuk ile başka bir erkek arasında soybağı ilişkisi varsa, bir yıllık süre bu ilişkinin ortadan kalktığı tarihte işlemeye başlar.Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa, sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir.”
- Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu md. Ek 4'te de değişiklik var. Zorunlu hizmet meselesi. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/02/20120207-20.htm
“EK MADDE 4- Tıp fakülteleri dekanlıkları ve eğitim hastaneleri baştabiplikleri mezun olan veya uzmanlık ve yan dal uzmanlık öğrenimini tamamlayan tabip ve uzman tabiplerin isim ve adreslerini onbeş gün içinde Sağlık Bakanlığına bildirmekle yükümlüdürler. Diploma ve uzmanlık belgelerinin Sağlık Bakanlığınca tescil işlemlerini müteakip en geç iki ay içerisinde, Devlet hizmeti yükümlülüğü olan personel, atama yerleri ve atama işlemine ilişkin süreç internet sayfasında ilân edilir. Bu ilân tebligat yerine geçer.
Eş durumu ve sağlık mazereti nedeniyle yapılacak atamalar hariç personelin görev yerleri, tercih hakkı verilmek sureti ile kurayla belirlenir. Atama sonuçlarının internet sayfasında ilânını müteakip, gerekli hallerde belgelerini tamamlamak üzere ilgili personele yirmi gün süre verilir.
Devlet hizmeti yükümlülük süresi, personelin atandığı yerde göreve katılması ile başlar. Belge ile ispatı mümkün zorunlu sebepler olmaksızın süresi içinde göreve başlamayanlar ile başladıktan sonra ayrılanların görev yapmadıkları gün sayısı Devlet hizmeti yükümlülük süresine ilave edilir. Ancak ilave edilen süre, atama yerine göre belirlenen asıl süreden fazla olamaz.
Devlet hizmeti yükümlülüğü kapsamındaki personel, bu görevlerini tamamlamadan mesleklerini icra edemezler.”Bu şundan olmuş, doktor Şınak'tayken istifa edip sonra memuriyete dönmüş. Bu kez Mardin'e göndermişler. Herkese 500 gün zorunlu hizmet varken bu doktora 1000 gün uygun görmüşler. Doktor da dava açmış ve haklı bence. Neticede tek bir zorunlu hizmet var, buna zam yapmanın anlamı yok.
Ha eğer burada amaç doktorları istifadan kaçınır hale getirmekse, bunun yolu bu olmamalı. Çünkü istifa eden doktor zaten doğu hizmeti istemediği için ediyor, zaten neden geri dönsün ki? Döndüğü zaman bir de zamlı hizmet edecekse hiç dönmez.
Devlet kavramıyla aram bu yüzden hoş değil. Kardeşim vatandaşının memleketin bir yerinden kaçmasını istemiyorsan, orayı kaçılmayacak hale sen getireceksin. Böyle "kaçar da dönersen seni daha çok tutarım" diyerek olmaz bu işler, çünkü zorla gittiği yerden kaçan adam zaten dönmez.
- Vergi Usul Kanunu Ek 13'te de değişiklik var. Memura ek ödeme meselesi.
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/02/20120207-19.htm
"4. Maliye Bakanı:Yani işte "iyi bişey yapıyosan tüm memurlara yap" gibi bişey.
a) (Mülga : 5/7/1991-KHK - 433/16md.; Yeniden düzenleme: 19/8/1991-KHK- 449/3 md. Değişik : 20/3/1997-KHK - 570/12 md.)
Maliye Bakanlığı ile bağlı kuruluşlarının merkez ve taşra teşkilatında çalışan memurlar ile sözleşmeli personele (Vergi Denetim Kurulu Başkan ve Yardımcıları, Vergi Müfettişi ve Yardımcıları ile bağlı kuruluşların kadro karşılığı sözleşmeli personeli hariç) en yüksek Devlet memuru aylığının (ek gösterge dahil) % 200’ünü geçmemek üzere ek ödeme yaptırmaya, ..."
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
babalık davası,
resmi gazete,
vergi usul kanunu,
zorunlu hizmet
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)