(Peşin bilgi: Aşağıdaki yazıda iyi bir baro kütüphanesi ihtiyacından söz ettim. Kalkıp "Baronun kütüphanesi var bi kere taam mı!" diyecek olanlar için önceden söyleyeyim: Biraz önce telefon edip sordum, Beyoğlu kapalıymış, sadece Çağlayan açıkmış. Mesai saatleri dışında ne haliniz varsa görün, içinde de zaten adliye köşelerinde sıkışmanız bizi ilgilendirmiyor.)
Avukatlık mesleğini başkalarının gözünde havalı kılan şey, Amerikan filmleriydi. Karizmatik salonlar, yakışıklı adamlar, mini etekli kadınlar, jüri önünde sahne şovları filan... Sonra hepimiz, öyle bir dünya olmadığını öğrendik.
Lisans öğrencisiyken zihnimizde bir ton ideal vardı, öyle bir savunma yapacaktık ki hakim afallayacaktı. Mesleğe başladık, bunun böyle olmadığını gördük, ama başta ikna olmadık. "Ama bu çok açık bir şey, bir gerçek, hakim bunu nasıl görmez" dedik. Görmedi.
Sonra hepimiz, önümüze hangi konu gelirse gelsin, istediğimiz yönde bir iki Yargıtay kararıyla "iş kotarmaya" alıştık. Kitaplar en son, o da iyi ihtimalle, staj bitirme "tezi" yazarken açıldı. Bu arada evet, aslen ödevden hiçbir farklı olmayan birkaç sayfalık çalışmaya da tez dedik. Biz o tezi çok önemsedik, fakat aslında karşılarında ter döktüğümüz insanlar belki hayatları boyunca gerçek bir tezi baştan sona okumuş değillerdi. Buradan, mesleki "saygınlığını" tezini sunan meslektaşını aşağılamak üzere kurgulamış olan birtakım meslek büyüklerime selam ederim.
Eğer bir dosyada sıkışmış isek, bizim bir şey düşünmemize gerek yoktu, bütçemiz dahilinde bir hocaya gidip kendisinin mütalaasını alabilirdik. Hakimin -mesela- koskoca Tekinalp'i dinlememe ihtimali yoktu.
Buradaki acınasılık bir tek benim mi umrumda? "Hakim bizi dinlemez, dilekçemizi de okumaz, ama hoca yazarsa okur."
Bakın ben burada hocaların akademik emek ve saygınlığından bahsetmiyorum. Bir konu üzerinde profesörün görüşü elbette ki benimkinden daha derin ve akademik olacaktır, yahu profesörlüğün varlık sebebi bu, ne olacaktı? Eğer yazıma kulp takacaksanız yanlış yerdesiniz. Ben size takabileceğiniz yerleri madde madde sayayım:
1. Davanızı tek başına uzman görüşüne dayandıracaksanız, e hocaya yetki belgesi verin işi o yürütsün kuzum? Uzman görüşü bir dayanaktır, başka bir şey değildir. Argümanı siz üretirsiniz, hocadan destek alırsınız.
2. "Hakim bizi dinlemese bile hocayı dinler" gerçeği maalesef var, fakat bunun bir sorumlusu hakimlerse diğer sorumlusu da avukatlardır. Siz "nasıl olsa düşünmüşü var" diye bir şey düşünmeyip her şeyi akademiklerden beklerseniz, olacağı budur.,
3. Hakimlerin akademikleri dikkate alması yanlış değil. Yanlış olan, avukatları almaması ve avukatların da dikkate alınmak için çaba göstermiyor olması. Sayın meslektaşım, madem hakim milleti hoca görmeyi seviyor, sen neden dilekçeni bir iki bilimsel atıfla süslemiyorsun? Bunun yapmak bu kadar mı zor? Kopyala + yapıştır yapmaya bu kadar mı alıştın?
Arkadaş aç iki sayfa kitap oku ya. Bak bakalım elalem ne demiş. Belki senin davacının dayandığı emsal kararı eleştiren bir yayın vardır, belki yeni bir akıl yürütme şekli öğreneceksin, belki daire hakiminin yazdığı bir kitaptan alıntı yapmak içine yarar...
Hem "hukuk sistemi çok rerörerö yeaa, çok fazla hukuk fakültesi açıldı, eğitim çok kalitesizleşti" vs. diyorsun, hem de o kaliteyi yükseltmek adına yaptığın hiçbir şey yok. Konuşmaya gelince mangalda kül kalmıyor, iki sayfa dilekçe yaz deyince ise hooop kopyala yapıştır.
Barolar da pek işe yaramıyorlar kusura bakmazsanız. Avukatlık salt para kazanma mesleği değildir arkadaşlar, küfrettirmeyin kendinize. Savunma özgürlüğü diyorsunuz ki haklısınız, ama savunmanın niteliği için bugüne kadar "gerçekten" ne yaptınız? İstediğiniz kadar özgür savunun, nitelik yoksa özgürlük neye yarar?
Bir kısmı için konuşuyorum, savunma özgürlüğünden bahsedenlerin asıl derdi para kazanmaya devam edebilmek. Avukatlık mesleğinin artık yapılamaz hale gelmesi, bir kısmınız için "hak" kavramına ilişkin hiçbir şey ifade etmiyor. Haklı olduğumu siz de biliyorsunuz.
Barolardan nerelere geldik ama ne bileyim, Ümit Kocasakal gibi birinin "savunma özgürlüğünden" bahsedebildiğini düşündükçe ruhsatımı-diplomamı iade edesim geliyor. "Pardon ben her şeyi yanlış anlamışım kusura bakmayın" diyerekten, işi gücü bırakıp çiçek yetiştirmekle uğraşmak istiyorum.
Neyse. Benim mesleğin niteliğinin yükseltilmesine ilişkin iki milyon düşüncemden biri şudur ki, baro bünyesinde "doğru düzgün" bir kütüphane şart.
Armağanların, en azından temel kaynakların, hukuk dergilerinin, ulusal ve uluslararası elektronik veritabanlarının, tez merkezinin, her konuda her şeyin elimizin altında olduğu kocaman bir kütüphane - çalışma ortamı. 7/24 internet erişimli, açık raf sistemli, bir sürü masalı, ses yalıtımlı, iyi çalışan bir e-sistemli, üniversite kütüphanesi ayarında bir yer.
Lisans üstü eğitim alan avukatların kendi okullarında kütüphanesi zaten var, fakat okulda çalışmak ayrı, baronun bu imkanı sağlaması apayrı. Bu, mesleğin niteliğine sahip çıkmaktır. Ayrıca, okulla ilişkisi kesilmiş olanlar içtihatlara mahkum mu kalsın?
Mesela Yeşim Hoca geçenlerde bizimle bir Yargıtay kararı paylaştı, culpa in contrahendo ile ilgili. İçinde Alman doktrininden tut, hangi yazarın ne dediğine kadar, sayfalarca bilimsel akıl yürütme var. Sizce bunu Yargıtay kendisi oturup araştırmış olabilir mi? Bizim bilmediğimiz paralel bir Yargıtay var da kimi dosyalarla o mu ilgileniyor? Bırakın allaaşkınıza.
Diyeceğim o ki, siz araştırın abicim. Okunur okunmaz başka bir konu, fakat iyi bir araştırma eşeği sağlam kazığa bağlamaktır. Hem Yargıtay okuyabiliyor kimi zaman. Emsal oluşturmak peşindeyseniz, Yargıtay'ın zaten önceden söylemiş olduklarını ısıtıp ısıtıp önlerine sürerek bir sonuç almak çok mümkün olmayabilir.
İyi çalışmalar,
Göksun.
9 Ocak 2013 Çarşamba
Bir temcit pilavı olarak emsal kararlar.
Etiketler:
hukuk fakültesi,
hukuk kütüphanesi,
istanbul barosu,
yargıtay
6 Ocak 2013 Pazar
Saygı duyarım...
Bu din iman konularında yazmaktan artık hoşlanmıyorum ama bunu görmezden gelmek istemedim. Neden hoşlanmadığım ise bambaşka bir konu, fakat şöyle özetleyebilirim: Öncelikle konu hakkında konuşanlar bana samimiyetsiz geliyor. Buna rağmen konuşmak da "En samimi benim ülen!" diyormuşçasına, feci bir elitizm algısı oluşturuyor. İkisini de hayatımda istemiyorum.
Ekşisözlük'te "avrupa'da dinin %5 oranla en önemsiz değer olması" diye bir başlık var. Başlıktaki ilk "entry" konuyu özetliyor zaten, fakat yine de başlığa tıklarsanız sözlük yazarlarına da saygıda kusur etmemiş oluruz.
Avrupa Komisyonu, AB üyesi ve adayı ülkelerde en önem verilen değerlerle ilgili bir anket yapmış. Buna ilişkin raporun ismi "Avrupalıların Değerleri" ve şu linkten bulunabilir: http://ec.europa.eu/public_opinion/archives/eb/eb77/eb77_value_en.pdf
Sonuçlara bakınca, birinci sırayı paylaşan iki değer görüyoruz. Bunlar %43'le insan hakları ve insan hayatına saygı.
Öncelikle şunu netleştirelim, bu ikisi aynı şey değil arkadaşlar. İnsan hayatına saygı ile yaşam hakkı farklı şeyler. Yani o hayat, o hayat değil.
İnsan hayatına saygı, yaşamın varlığı kadar içeriğiyle de ilgilidir. Yani siz birine "Senin yaşam hakkına saygı duyuyorum ama şu kıyafeti giymen şartıyla" diyemezsiniz.
İnsan hakları ise, yaşam hakkının ve bunun içeriğiyle ilgili hakların da içinde bulunduğu devasa bir bütündür. Buna yaşam dışında, adil yargılanmadan tutun, mülkiyete kadar, insan olmaya dair tüm haklar girer.
İkinci sırada ise, %40 ile barış geliyor.
Ülkemizde barış, değerden çok "şarta bağlı hak" olarak görülmekte. Nitekim biriyle barışacaksak, önce kendisinden "bizim egemenliğimizi kabul etmesini" bekliyoruz. Yapmayınca da, buna saygı duyup olan biteni sağduyulu bir şekilde değerlendirmek yerine, kendimizi "NASIL KABUL ETMEZSİN ULAN!!1!" diyerekten saçma bir saldırıya geçmekte haklı görüyoruz. Çünkü bizim dediğimiz üzerinde uzlaşılmıyorsa, sorun asla o dediğimiz şeyde olmuyor.
Üçüncü, %28 ile demokrasi. Demokrasi benim aklımı çok karıştıran bir konu; ilkesel olarak farklı bir şey düşünemem ama spekülasyona tanıdığı alan da görmezden gelinecek gibi değil. Demokrasi etiketli yazılardan diğer blog'dakiler daha yeni ve kapsamlı; şuradan görebilirsiniz: http://yazmazsaolecek.blogspot.com/search/label/demokrasi Bu blog'dakilerin linki ise şudur: http://koridorda.blogspot.com/search/label/demokrasi
Fakat netice olarak, demokrasinin özü insana olan saygıya dayanır. Bu sebeple yukarılarda olması zaten doğal bir sonuç.
Dğer sonuçlar ise sırasıyla şöyle gidiyor:
Bireysel özgürlük %23
Adalet %21
Eşitlik %20
Başkalarına destek %15
Hoşgörü %15
Kendini gerçekleştirme %11
Başka kültürler için saygı %9
Din %5
Bilmiyor %1
Bu kavramların bizdeki sıralamalarını, ilgili linkte bulunan çalışmanın 13. pdf sayfasında bulabilirsiniz. Fakat yüzdelerini değilse de, "anlaşılma şekilleri" aynı sırayla şöyle verebileceğimizi düşünüyorum.
Türban özgürlüğü
Mağdur edebiyatından beslenen bir intikam duygusu
Egemen tarafından uygun görülene bahşedilecek bir nimet
Kendi belirlediklerimize destek
Yerlerini bilip astar istemedikleri sürece sorun yok.
"Ben sana yapma demiyorum, hobi olarak yine yap..."
Seni uzaktan saymak saygının en güzeli
Her şey.
Ben bilmem beyim bilir - töbe yarabbim... - ocakta yemeğim var.
Yüzdeler bakımından özellikle dikkat çekenler ise şunlar:
- İnsan hayatına saygıda oranımız yüzde 50. Söze gelince, bu konuda bütün evet bütün anket ülkelerinden öndeyiz. Listede bizim dışımıda 50 yok, en fazla 49 var. Tebrikler.
- Fakat barış kategorisinde, saygıya 49 diyenler yine 40'lardan aşağı inmezken, biz saygıdan yıkılan TC vatandaşları 25'te kalıyoruz. Ki bu da, aynı liste içindeki en düşük orana tekabül ediyor.
Lütfen belirginleştirmeme izin verin: Bu ankette "İnsan hayatına saygım sonsuz" diyen insanların yarısı, barışı korunması gereken bir değer olarak görmüyor. Bu durumda birinci ihtimal, barıştan ayrı bir insan hayatının -demek ki- var olabildiği. İkincisi, bu insanların barışı bir değer değil fakat hak olarak görüp, sadece bu hakkı kazanan hayatlara saygı duymaları. Son ihtimal ise, bizim daha bu ayrımı yapmadan ahkam kesecek kadar "içi boş" insanlardan oluşan bir toplum olmamız. Buyrun istediğinizi seçin.
Din ise, raporda tablo dışında da üzerinde durulduğu üzere, en çok bizim ülkemizde önemli. Bizdeki sonuç %27, ikinci ülke ise 19'da kalmış. Yirmileri gören bir başka ülke yok.
İşte geldik zurnanın akort noktasına. Müslümanlık konusunda ukalalık yapmak istemiyorum, kaldı ki hristiyanlık konusunda zaten yapamam. Fakat siz kendini müslüman olarak tanımlayanlar, o iğneyi kendinize ne zaman batıracaksınız, çok merak ediyorum.
İslam'ın hoşgörü dini olması, insan hayatına saygı öngörmesi filan, birtakım teorik temeller... Belki gerçekten var, nitekim burada din kıyaslamasına girmiyorum çünkü bu bana saçma geliyor. Benim sorunum dinlerden çok inananlarla. İnananların, kendilerini sırf o dine mensup olmakla "şereflendiridikleri" yaklaşımıyla. Siz olaya böyle bakıyorsanız, pardon da ne insana saygısı abicim, sen direkt "benim seçtiğim peygamberi seçmeyen şerefsizdir" diyorsun. Kaldı ki o peygamberi gerçekten seçmiş olsan içim yanmaz. Etrafında gördüğün şeyi bir gram sorgulamadan kabul etmişsin, sonra kalkmış "müslümanlığın ilk şartı okumaktir" diyorsun. Sen de haklısın, oku emriyle kastedilenin ganyan cetveli olmadığını kimse söylememişse demek ki...
Kaldı ki, burada dinin amaç ya da araç başlıklarından hangisine girdiği çok önemli. Eğer bu bir araçsa, insana amacını sorarlar. Eğer amaç salt öteki dünya ise, bunun tek yolu dini kendini şereflendirme aracı olarak görmek midir? Bunu böyle anlayınca, Tanrı'nın yarattığı ve senin dışında kalan unsurlara karşı hiçbir görev ve sorumluluğun kalmıyor mu? Böyle düşününce çok güzelmiş.
Yok amacının içinde bu dünyaya ilişkin kaygılar da var ise, e buyur işte önünde koca bir dünya var, bu sendeki saygısızlık nedir? Kendini bu dünyadaki her şeyden ve herkesten değerli görmenin altyapısını bana açıklayabilir misin? Eğer din seni bu dünyadaki barış ve huzur ortamından sorumlu tutmuyorsa, kusura bakma ama sen inandığın şeyi bir gözden geçir derim ben.
Senin dininde cihat diye bir kavram var, insanları "doğru yola sevk etme" yönünde bir görevin olduğunu söylüyorsun, sonra kalkıp "misyoner" diye, işinde gücünde insanların kafasını kesiyorsun.
Eşitlik diyorsun, sonra "Afedersin Ermeni..." diyen adama alkış tutuyorsun.
Bunların bütün sebebi, kavramların "işe geldiği gibi" anlaşılması. Eşitlik, özgürlük, insan hayatına saygı gibi şeyler; "sen vaktiyle benim haklarıma saygı duymadım şimdi ben de seninkine duymayayım da eşitlenelim" şeklinde anlaşılıyor. Ki bu da, hiçbir kavramsal veya düşünsel temelden beslenmeyen, tamamen keyfi ve kof bir anlayış.
Bunu "enteller" de yapıyor yalnız, lütfen kusura bakmayın. Geçen gün Anda'yla bu entel taifesini şöyle andık, efendim neymiş, adam birini öldürüp 15 yıl sonra çıkıp tekrar aramızda dolaşıyormuş. E arkadaş, uzun tutukluluk sürelerinden, cezaevi koşullarından, oralardan buralardan dertlenen de sen değil misin? Tutuklu ya da hükümlülülerin bir kısmına ayrı öbür kısmına ayrı mı davranalım? Adam "adi suçlu" diye içeride ölsün mü? Adil yargılanma ve uygun cezaevi koşulları sadece siyasi suçlulara mı olsun? Peki onların hangilerine yapalım? Allah akıl fikir versin...
Tüm bu yüzeysellik ve sakilliğin sonucu olarak işte buyrun, vatandaş hayata saygı diyor ama başkalarını desteklemeyi o kadar da "iplemiyor." Ne olacaktı?
Bir çay koysaydınız iyiydi.
Ekşisözlük'te "avrupa'da dinin %5 oranla en önemsiz değer olması" diye bir başlık var. Başlıktaki ilk "entry" konuyu özetliyor zaten, fakat yine de başlığa tıklarsanız sözlük yazarlarına da saygıda kusur etmemiş oluruz.
Avrupa Komisyonu, AB üyesi ve adayı ülkelerde en önem verilen değerlerle ilgili bir anket yapmış. Buna ilişkin raporun ismi "Avrupalıların Değerleri" ve şu linkten bulunabilir: http://ec.europa.eu/public_opinion/archives/eb/eb77/eb77_value_en.pdf
Sonuçlara bakınca, birinci sırayı paylaşan iki değer görüyoruz. Bunlar %43'le insan hakları ve insan hayatına saygı.
Öncelikle şunu netleştirelim, bu ikisi aynı şey değil arkadaşlar. İnsan hayatına saygı ile yaşam hakkı farklı şeyler. Yani o hayat, o hayat değil.
İnsan hayatına saygı, yaşamın varlığı kadar içeriğiyle de ilgilidir. Yani siz birine "Senin yaşam hakkına saygı duyuyorum ama şu kıyafeti giymen şartıyla" diyemezsiniz.
İnsan hakları ise, yaşam hakkının ve bunun içeriğiyle ilgili hakların da içinde bulunduğu devasa bir bütündür. Buna yaşam dışında, adil yargılanmadan tutun, mülkiyete kadar, insan olmaya dair tüm haklar girer.
İkinci sırada ise, %40 ile barış geliyor.
Ülkemizde barış, değerden çok "şarta bağlı hak" olarak görülmekte. Nitekim biriyle barışacaksak, önce kendisinden "bizim egemenliğimizi kabul etmesini" bekliyoruz. Yapmayınca da, buna saygı duyup olan biteni sağduyulu bir şekilde değerlendirmek yerine, kendimizi "NASIL KABUL ETMEZSİN ULAN!!1!" diyerekten saçma bir saldırıya geçmekte haklı görüyoruz. Çünkü bizim dediğimiz üzerinde uzlaşılmıyorsa, sorun asla o dediğimiz şeyde olmuyor.
Üçüncü, %28 ile demokrasi. Demokrasi benim aklımı çok karıştıran bir konu; ilkesel olarak farklı bir şey düşünemem ama spekülasyona tanıdığı alan da görmezden gelinecek gibi değil. Demokrasi etiketli yazılardan diğer blog'dakiler daha yeni ve kapsamlı; şuradan görebilirsiniz: http://yazmazsaolecek.blogspot.com/search/label/demokrasi Bu blog'dakilerin linki ise şudur: http://koridorda.blogspot.com/search/label/demokrasi
Fakat netice olarak, demokrasinin özü insana olan saygıya dayanır. Bu sebeple yukarılarda olması zaten doğal bir sonuç.
Dğer sonuçlar ise sırasıyla şöyle gidiyor:
Bireysel özgürlük %23
Adalet %21
Eşitlik %20
Başkalarına destek %15
Hoşgörü %15
Kendini gerçekleştirme %11
Başka kültürler için saygı %9
Din %5
Bilmiyor %1
Bu kavramların bizdeki sıralamalarını, ilgili linkte bulunan çalışmanın 13. pdf sayfasında bulabilirsiniz. Fakat yüzdelerini değilse de, "anlaşılma şekilleri" aynı sırayla şöyle verebileceğimizi düşünüyorum.
Türban özgürlüğü
Mağdur edebiyatından beslenen bir intikam duygusu
Egemen tarafından uygun görülene bahşedilecek bir nimet
Kendi belirlediklerimize destek
Yerlerini bilip astar istemedikleri sürece sorun yok.
"Ben sana yapma demiyorum, hobi olarak yine yap..."
Seni uzaktan saymak saygının en güzeli
Her şey.
Ben bilmem beyim bilir - töbe yarabbim... - ocakta yemeğim var.
Yüzdeler bakımından özellikle dikkat çekenler ise şunlar:
- İnsan hayatına saygıda oranımız yüzde 50. Söze gelince, bu konuda bütün evet bütün anket ülkelerinden öndeyiz. Listede bizim dışımıda 50 yok, en fazla 49 var. Tebrikler.
- Fakat barış kategorisinde, saygıya 49 diyenler yine 40'lardan aşağı inmezken, biz saygıdan yıkılan TC vatandaşları 25'te kalıyoruz. Ki bu da, aynı liste içindeki en düşük orana tekabül ediyor.
Lütfen belirginleştirmeme izin verin: Bu ankette "İnsan hayatına saygım sonsuz" diyen insanların yarısı, barışı korunması gereken bir değer olarak görmüyor. Bu durumda birinci ihtimal, barıştan ayrı bir insan hayatının -demek ki- var olabildiği. İkincisi, bu insanların barışı bir değer değil fakat hak olarak görüp, sadece bu hakkı kazanan hayatlara saygı duymaları. Son ihtimal ise, bizim daha bu ayrımı yapmadan ahkam kesecek kadar "içi boş" insanlardan oluşan bir toplum olmamız. Buyrun istediğinizi seçin.
Din ise, raporda tablo dışında da üzerinde durulduğu üzere, en çok bizim ülkemizde önemli. Bizdeki sonuç %27, ikinci ülke ise 19'da kalmış. Yirmileri gören bir başka ülke yok.
İşte geldik zurnanın akort noktasına. Müslümanlık konusunda ukalalık yapmak istemiyorum, kaldı ki hristiyanlık konusunda zaten yapamam. Fakat siz kendini müslüman olarak tanımlayanlar, o iğneyi kendinize ne zaman batıracaksınız, çok merak ediyorum.
İslam'ın hoşgörü dini olması, insan hayatına saygı öngörmesi filan, birtakım teorik temeller... Belki gerçekten var, nitekim burada din kıyaslamasına girmiyorum çünkü bu bana saçma geliyor. Benim sorunum dinlerden çok inananlarla. İnananların, kendilerini sırf o dine mensup olmakla "şereflendiridikleri" yaklaşımıyla. Siz olaya böyle bakıyorsanız, pardon da ne insana saygısı abicim, sen direkt "benim seçtiğim peygamberi seçmeyen şerefsizdir" diyorsun. Kaldı ki o peygamberi gerçekten seçmiş olsan içim yanmaz. Etrafında gördüğün şeyi bir gram sorgulamadan kabul etmişsin, sonra kalkmış "müslümanlığın ilk şartı okumaktir" diyorsun. Sen de haklısın, oku emriyle kastedilenin ganyan cetveli olmadığını kimse söylememişse demek ki...
Kaldı ki, burada dinin amaç ya da araç başlıklarından hangisine girdiği çok önemli. Eğer bu bir araçsa, insana amacını sorarlar. Eğer amaç salt öteki dünya ise, bunun tek yolu dini kendini şereflendirme aracı olarak görmek midir? Bunu böyle anlayınca, Tanrı'nın yarattığı ve senin dışında kalan unsurlara karşı hiçbir görev ve sorumluluğun kalmıyor mu? Böyle düşününce çok güzelmiş.
Yok amacının içinde bu dünyaya ilişkin kaygılar da var ise, e buyur işte önünde koca bir dünya var, bu sendeki saygısızlık nedir? Kendini bu dünyadaki her şeyden ve herkesten değerli görmenin altyapısını bana açıklayabilir misin? Eğer din seni bu dünyadaki barış ve huzur ortamından sorumlu tutmuyorsa, kusura bakma ama sen inandığın şeyi bir gözden geçir derim ben.
Senin dininde cihat diye bir kavram var, insanları "doğru yola sevk etme" yönünde bir görevin olduğunu söylüyorsun, sonra kalkıp "misyoner" diye, işinde gücünde insanların kafasını kesiyorsun.
Eşitlik diyorsun, sonra "Afedersin Ermeni..." diyen adama alkış tutuyorsun.
Bunların bütün sebebi, kavramların "işe geldiği gibi" anlaşılması. Eşitlik, özgürlük, insan hayatına saygı gibi şeyler; "sen vaktiyle benim haklarıma saygı duymadım şimdi ben de seninkine duymayayım da eşitlenelim" şeklinde anlaşılıyor. Ki bu da, hiçbir kavramsal veya düşünsel temelden beslenmeyen, tamamen keyfi ve kof bir anlayış.
Bunu "enteller" de yapıyor yalnız, lütfen kusura bakmayın. Geçen gün Anda'yla bu entel taifesini şöyle andık, efendim neymiş, adam birini öldürüp 15 yıl sonra çıkıp tekrar aramızda dolaşıyormuş. E arkadaş, uzun tutukluluk sürelerinden, cezaevi koşullarından, oralardan buralardan dertlenen de sen değil misin? Tutuklu ya da hükümlülülerin bir kısmına ayrı öbür kısmına ayrı mı davranalım? Adam "adi suçlu" diye içeride ölsün mü? Adil yargılanma ve uygun cezaevi koşulları sadece siyasi suçlulara mı olsun? Peki onların hangilerine yapalım? Allah akıl fikir versin...
Tüm bu yüzeysellik ve sakilliğin sonucu olarak işte buyrun, vatandaş hayata saygı diyor ama başkalarını desteklemeyi o kadar da "iplemiyor." Ne olacaktı?
Bir çay koysaydınız iyiydi.
Etiketler:
avrupa birliği,
avrupa komisyonu,
demokrasi,
insan hakları
19 Aralık 2012 Çarşamba
İlaç yazdırma saçmalığı üzerinden komplo teorileri
Şimdi çok acayip komplo teorisyenliği yapacağım ama düşününce neden olmasın...
Biliyor olmanızı tabii ki istemem ama, son yıllarda birkaç kere hasta olmuşsanız ilaç fiyatlarının ne kadar düştüğü gözünüzden kaçmamıştır. Örneğin dün, eczacı bir arkadaşımla geçen diyalogdan size bahsedeyim:
- Asist saşe al ama biraz pahalıdır.
- Ne kadar ki? (50 liradan fazla bir şeyler bekliyorum ben)
- 16.5 lira.
- Pahalı dedin?
- Bu fiyat artık pahalıya giriyor...
Bugün ise eve gelirken Augmentin Bid için eczaneye girdim, birkaç sene önce neredeyse 40 liraya aldığım için fiyat beklentim epey yüksek.
- Merhaba, Augmentin Bid 10 tablet alacağım ama, fiyatı nedir acaba?
- 9.5 lira.
- Nası yani? E yazdırmadan alıvereyim o zaman onu ben.
Çünkü yazdırsam şöyle olacaktı:
- 12 lira muayene ücreti (Devlet hastanesi için 12 lira olmuş, Eczacı Hanım söyledi.)
- 3 lira reçete katılım payı (Konu hakkında bilgi için lütfen buraya tıklayınız.)
- 2 liraya yakın da ilaç katılım payı.
Yani 17 lira. İlacın kendisi ise 9.5 lira. Aradaki 7.5 lira da, saatlerce doktor kapısında bekleyip, iyileşmeye dair azıcık olan motivasyonunu da kaybetmiş olmanın ödülü.
Bunları daha önce yazdım zaten, şimdiki derdim başka.
Biliyorsunuz, ilaçların tamamının üzerinde "Reçeteyle satılır" yazar. Doğrusu da budur. Yani aslında ecza ticareti gerçekten kanuna uygun yürütülse, bizim elimizi kolumuzu sallaya sallaya gidip ilaç almamız imkansız olmalıdır.
Fakat şu durumda, hesap ortada, ilacı yazdırmak her anlamda daha pahalıya geliyor. Hem daha çok para veriyor hem de saatlerinizi ziyan ediyorsunuz. Doğal olarak, aşina olduğunuz hastalıklar bakımından doktora gitmek son dere kullanışsız bir yol.
Eczacılık mesleğinin son yıllarda geldiği hale baktığımızda, devletin "insanlar ilaçlarını yazdırmasınlar, eczacılar da reçeteyle SGK'ya filan uğraşmadan direkt elden satışla çalışsınlar, böylece hem SGK'nın yükü azalsın hem vatandaşın işi görülsün hem de eczacılara iş çıkmasın" diye düşündüğünü varsaymak pek mümkün değil. Hatta şimdi kendi yazdığıma kendim bile güldüm, vatandaşın işi mi görülsün? Ahah daha neler.
Acaba devlet, elden satışların iyice artmasıyla artık ilaç yazdırma diye bir şeyin kalmamasını sağlayıp,
1. Devletin ilaç karşılaması kavramını günlük hayatımızdan yavaş yavaş çıkarmak
2. İlaç sanayiini de SGK ile uğraşmak zorunda bırakmamış olmak (Gerçi şu an ilaç üreticileri/ithalatçıları ile SGK'nın nasıl bir temas halinde olabileceklerini bilmiyorum; sektörü tanımadığımdan.)
3a. Sık tüketilen ilaçların reçetesiz satışını yasallaştırmak
3b. Reçetesiz satışı yasallaştırmamak fakat bu kez eczacılara reçetesiz ilaç satmaktan cezalar yağdırmak
amaçlarını güdüyor olabilir mi?
Çünkü şaka gibi, yani bunun hiçbir mantıklı açıklaması olamaz, 9.5 liralık ilaca insan nasıl 17 lira öder, öderse bunun adı nasıl "sosyal güvenlik" olur? Öküzün altında buzağı aramıyorum, mandanın söğüt dalına çıkamayacağını anlatmaya çalışıyorum.
Sağlık reformu dedikleri bu işte, buyrun hayrını görün.
Sevgiler,
Göksun.
Biliyor olmanızı tabii ki istemem ama, son yıllarda birkaç kere hasta olmuşsanız ilaç fiyatlarının ne kadar düştüğü gözünüzden kaçmamıştır. Örneğin dün, eczacı bir arkadaşımla geçen diyalogdan size bahsedeyim:
- Asist saşe al ama biraz pahalıdır.
- Ne kadar ki? (50 liradan fazla bir şeyler bekliyorum ben)
- 16.5 lira.
- Pahalı dedin?
- Bu fiyat artık pahalıya giriyor...
Bugün ise eve gelirken Augmentin Bid için eczaneye girdim, birkaç sene önce neredeyse 40 liraya aldığım için fiyat beklentim epey yüksek.
- Merhaba, Augmentin Bid 10 tablet alacağım ama, fiyatı nedir acaba?
- 9.5 lira.
- Nası yani? E yazdırmadan alıvereyim o zaman onu ben.
Çünkü yazdırsam şöyle olacaktı:
- 12 lira muayene ücreti (Devlet hastanesi için 12 lira olmuş, Eczacı Hanım söyledi.)
- 3 lira reçete katılım payı (Konu hakkında bilgi için lütfen buraya tıklayınız.)
- 2 liraya yakın da ilaç katılım payı.
Yani 17 lira. İlacın kendisi ise 9.5 lira. Aradaki 7.5 lira da, saatlerce doktor kapısında bekleyip, iyileşmeye dair azıcık olan motivasyonunu da kaybetmiş olmanın ödülü.
Bunları daha önce yazdım zaten, şimdiki derdim başka.
Biliyorsunuz, ilaçların tamamının üzerinde "Reçeteyle satılır" yazar. Doğrusu da budur. Yani aslında ecza ticareti gerçekten kanuna uygun yürütülse, bizim elimizi kolumuzu sallaya sallaya gidip ilaç almamız imkansız olmalıdır.
Fakat şu durumda, hesap ortada, ilacı yazdırmak her anlamda daha pahalıya geliyor. Hem daha çok para veriyor hem de saatlerinizi ziyan ediyorsunuz. Doğal olarak, aşina olduğunuz hastalıklar bakımından doktora gitmek son dere kullanışsız bir yol.
Eczacılık mesleğinin son yıllarda geldiği hale baktığımızda, devletin "insanlar ilaçlarını yazdırmasınlar, eczacılar da reçeteyle SGK'ya filan uğraşmadan direkt elden satışla çalışsınlar, böylece hem SGK'nın yükü azalsın hem vatandaşın işi görülsün hem de eczacılara iş çıkmasın" diye düşündüğünü varsaymak pek mümkün değil. Hatta şimdi kendi yazdığıma kendim bile güldüm, vatandaşın işi mi görülsün? Ahah daha neler.
Acaba devlet, elden satışların iyice artmasıyla artık ilaç yazdırma diye bir şeyin kalmamasını sağlayıp,
1. Devletin ilaç karşılaması kavramını günlük hayatımızdan yavaş yavaş çıkarmak
2. İlaç sanayiini de SGK ile uğraşmak zorunda bırakmamış olmak (Gerçi şu an ilaç üreticileri/ithalatçıları ile SGK'nın nasıl bir temas halinde olabileceklerini bilmiyorum; sektörü tanımadığımdan.)
3a. Sık tüketilen ilaçların reçetesiz satışını yasallaştırmak
3b. Reçetesiz satışı yasallaştırmamak fakat bu kez eczacılara reçetesiz ilaç satmaktan cezalar yağdırmak
amaçlarını güdüyor olabilir mi?
Çünkü şaka gibi, yani bunun hiçbir mantıklı açıklaması olamaz, 9.5 liralık ilaca insan nasıl 17 lira öder, öderse bunun adı nasıl "sosyal güvenlik" olur? Öküzün altında buzağı aramıyorum, mandanın söğüt dalına çıkamayacağını anlatmaya çalışıyorum.
Sağlık reformu dedikleri bu işte, buyrun hayrını görün.
Sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
eczacının hukuku,
ilaç katılım payı,
reçete karşılanması,
sahte reçete,
sgk
14 Aralık 2012 Cuma
Önce İlke iktidarı: Mesleğe verilen en büyük zarar
Bu arada nasyonal sosyalizm filan deyince, İstanbul Barosu'nun aklıma gelmesi de aslında gayet normal.
Biliyorsunuz, bizim baromuzun hukuk savunuculuğu poz vermekle alakalı olduğundan, içinde bulunulacak fotoğraf çok önem arz ediyor. Şurada uzun uzun anlatmıştım: http://koridorda.blogspot.com/2012/10/2012-genel-kurulu-bir-fotografn-hikayesi.html
Kısaca özetleyecek olursak; Baromuzun avukatların tutuklu yargılandığı KCK'ya müdahil olmamasının sebebi, Başkan tarafından, "o fotoğrafta bulunmak istemedikleri" şeklinde açıklanmıştı. Siyasi tarafını bir yana bırakalım; avukatların mesleki faaliyetleri sebebiyle yargılandığı bir davaya katılmayı kendine yakıştırmamanın isabetini takdirinize bırakıyorum. (11 bin oy meselesine girmiyorum, birbirimizi kırmayalım şimdi.)
Baromuz, biliyorsunuz ki Pınar Selek davasını da pek ciddiye almadı. Dün gözlemci olarak Kazım Kolcuoğlu'nu görevlendirmişlerdi, heyet "duruşma zaten aleni, gözlemci kabulüne ne gerek var" diyerek talebi reddetti.
Baronun Pınar Selek meselesine yaklaşımı umrumda değil. Bu iktidardan zaten gelişmiş bir hak hukuk algısı beklemek, tam olarak abesle iştigal.
Fakat artık olay, Pınar'dan Selek'ten çıktı. Burada hukukun ve savunmanın özünün katledilmesi var, olmayacak şeylerin olması ve tuzun kokması hadiseleri var. Pınar Selek'in cezalandırılmasını vicdanen onaylıyor olabilirsiniz o sizin bileceğiniz iş, fakat bunun "bu şekilde" yapılabilecek olmasının kabulüne sessiz kalmak nedir?
Aynı mahkemede üç gün sonra bu sefer siz, "Sayın Başkan, dosya müvekkilim yönünden artık karara bağlanmıştır, bundan geri dönüş hukuken mümkün değildir" demeyecek misiniz? "Dosyadaki bilirkişi raporları çelişiktir, bu durumda bu hüküm kurulamaz" savunması yapmayacak mısınız? Hakimin reddi talebini yine aynı hakimin karara bağlamasına sessiz mi kalacaksınız?
Siz sayın Baro, kendisiyle yatıp kalktığınız Ergenekon ve Balyoz davalarında bu tür savunmalarda bulunmuyor musunuz? Oradaki varlığınız eğer sırf adil yargılanma hakkı ile ilgiliyse, bir siyasi duruş sergilemiyor iseniz, aynı hak Pınar Selek için sözkonusu değil mi? Bugün Pınar'a gelen yarın size gelmeyecek mi?
Sonra, kendi yaptıklarınıza bakmadan, size "darbeci" diyen üç beş çocuktan şikayetçi oluyorsunuz. Bundan da sonra, gelip demokrasi nutukları atıyorsunuz.
Ya Allahaşkına, insan biraz mahcup olur, biraz utanma bilir ya.
Biliyorsunuz, bizim baromuzun hukuk savunuculuğu poz vermekle alakalı olduğundan, içinde bulunulacak fotoğraf çok önem arz ediyor. Şurada uzun uzun anlatmıştım: http://koridorda.blogspot.com/2012/10/2012-genel-kurulu-bir-fotografn-hikayesi.html
Kısaca özetleyecek olursak; Baromuzun avukatların tutuklu yargılandığı KCK'ya müdahil olmamasının sebebi, Başkan tarafından, "o fotoğrafta bulunmak istemedikleri" şeklinde açıklanmıştı. Siyasi tarafını bir yana bırakalım; avukatların mesleki faaliyetleri sebebiyle yargılandığı bir davaya katılmayı kendine yakıştırmamanın isabetini takdirinize bırakıyorum. (11 bin oy meselesine girmiyorum, birbirimizi kırmayalım şimdi.)
Baromuz, biliyorsunuz ki Pınar Selek davasını da pek ciddiye almadı. Dün gözlemci olarak Kazım Kolcuoğlu'nu görevlendirmişlerdi, heyet "duruşma zaten aleni, gözlemci kabulüne ne gerek var" diyerek talebi reddetti.
Baronun Pınar Selek meselesine yaklaşımı umrumda değil. Bu iktidardan zaten gelişmiş bir hak hukuk algısı beklemek, tam olarak abesle iştigal.
Fakat artık olay, Pınar'dan Selek'ten çıktı. Burada hukukun ve savunmanın özünün katledilmesi var, olmayacak şeylerin olması ve tuzun kokması hadiseleri var. Pınar Selek'in cezalandırılmasını vicdanen onaylıyor olabilirsiniz o sizin bileceğiniz iş, fakat bunun "bu şekilde" yapılabilecek olmasının kabulüne sessiz kalmak nedir?
Aynı mahkemede üç gün sonra bu sefer siz, "Sayın Başkan, dosya müvekkilim yönünden artık karara bağlanmıştır, bundan geri dönüş hukuken mümkün değildir" demeyecek misiniz? "Dosyadaki bilirkişi raporları çelişiktir, bu durumda bu hüküm kurulamaz" savunması yapmayacak mısınız? Hakimin reddi talebini yine aynı hakimin karara bağlamasına sessiz mi kalacaksınız?
Siz sayın Baro, kendisiyle yatıp kalktığınız Ergenekon ve Balyoz davalarında bu tür savunmalarda bulunmuyor musunuz? Oradaki varlığınız eğer sırf adil yargılanma hakkı ile ilgiliyse, bir siyasi duruş sergilemiyor iseniz, aynı hak Pınar Selek için sözkonusu değil mi? Bugün Pınar'a gelen yarın size gelmeyecek mi?
Sonra, kendi yaptıklarınıza bakmadan, size "darbeci" diyen üç beş çocuktan şikayetçi oluyorsunuz. Bundan da sonra, gelip demokrasi nutukları atıyorsunuz.
Ya Allahaşkına, insan biraz mahcup olur, biraz utanma bilir ya.
Etiketler:
istanbul barosu,
nasyonal sosyalizm,
önce ilke,
pınar selek,
ulusalcılık
7 Aralık 2012 Cuma
Eczacı ne yaşar ne yaşamaz
Merhaba arkadaşlar,
Bu sefer sözüm eczacılara. Yani aslında Türkiye'deki meslek birliği anlayışını merak eden herkese, ama yine de en çok eczacılara.
Şimdi arkadaşlar, olayın vehametini izah edebilmek için biraz temelden başlayayım. Biliyorsunuz haklarımızın bir kısmı kanunla düzenlenir. Mesela eczane açabilmek, mesul müdür tayin edebilmek, eczanemizi iki yıl kapalı tutabilmek, devir ya da nakil işlemi gibi şeyler, hep kanuni haktır.
TBMM tarafından kabul edilen kanunla tanınmış bir hakkın, herhangi bir idari kurum tarafından şarta bağlanması sözkonusu olabilir mi?
Olamaz arkadaşlar. Olacaksa bile, ancak başka bir kanunla olur.
Doğrudan kanunla verilmiş bir hakkı, hiçbir kurum, kendi yazdığı yönetmelikle engelleyemez.
Fakat bu TEB, geçtiğimiz günlerde yeni bir yönetmelik yayınladı. "Eczacı bilgi sistemi" diye bir sistemden söz etti ve tüm eczacıları buna kaydolmaya mecbur bıraktı.
Tamam, buraya kadar bir sorun yok . Yeni Eczacılık Kanunu'nda devir-nakil-yeni açılış işlemleri puan esasına göre olacağı için merkezi bir kayıt sistemi mantıksız değil. Fakat yeni yönetmeliğin 37. maddesi diyor ki, "Eczacı Bilgi Sisteminde kaydı bulunmayan eczacı, Türk Eczacıları Birliği Kanunu ile Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanunun kendisine verdiği haklardan yararlanamaz."
Bunun anlamı şudur: Eğer sizin bu sistemde kaydınız yoksa, sadece devir-nakil vs işlemlerini değil, örneğin iki yıl kapalı tutma işlemini de yapamazsınız. Oda seçimlerinde oy da veremezsiniz. Askere gidiyorsanız mesul müdür de tayin edemezsiniz.
Yani siz, bu sisteme kayıtlı değilseniz, TEB için "yok hükmünde" olursunuz.
Peki, bu yok hükmündeki eczacıdan, aidat alınmayacak mı? Bu eczane denetlenmeyecek mi, ya da ruhsatı için iptal davası mı açılacak? Nedir bu "yokluğun" diğer yüzü?
Şöyle düşünebilirsiniz, "ama bu kural aslında mantıklı, kayıtlı olmayan eczacıyı TEB nereden bilsin?" Tamam haklısınız fakat bakın aynı maddenin iki önceki cümlesi ne diyor: "Üyelik kaydına karar verildiği takdirde bu işlem, oda tarafından Eczacı Bilgi Sistemine kaydedilmek zorundadır."
Yani arkadaşlar, bu kaydı asıl yapacak olan eczacının kendisi bile değil eczacı odalarıyken, yaptırım doğrudan eczacı üzerinde doğuyor. Sizin olan bitenden haberiniz dahi yokken, diyelim ki Oda'da işler karıştı ve sizin kaydınız eksik kaldı, bir bakıyorsunuz ki aslında yokmuşsunuz.
İşte size, güzel ülkemizden meslek birliği manzaraları.
Bu arada şunu da lütfen unutmayın, TEB yönetimini, sizin seçtiğiniz Oda'lar seçiyor. Mesleğin halinden şikayetlenirken bunu da akılda tutmakta fayda var.
Çok sevgiler,
Göksun.
Bu sefer sözüm eczacılara. Yani aslında Türkiye'deki meslek birliği anlayışını merak eden herkese, ama yine de en çok eczacılara.
Şimdi arkadaşlar, olayın vehametini izah edebilmek için biraz temelden başlayayım. Biliyorsunuz haklarımızın bir kısmı kanunla düzenlenir. Mesela eczane açabilmek, mesul müdür tayin edebilmek, eczanemizi iki yıl kapalı tutabilmek, devir ya da nakil işlemi gibi şeyler, hep kanuni haktır.
TBMM tarafından kabul edilen kanunla tanınmış bir hakkın, herhangi bir idari kurum tarafından şarta bağlanması sözkonusu olabilir mi?
Olamaz arkadaşlar. Olacaksa bile, ancak başka bir kanunla olur.
Doğrudan kanunla verilmiş bir hakkı, hiçbir kurum, kendi yazdığı yönetmelikle engelleyemez.
Fakat bu TEB, geçtiğimiz günlerde yeni bir yönetmelik yayınladı. "Eczacı bilgi sistemi" diye bir sistemden söz etti ve tüm eczacıları buna kaydolmaya mecbur bıraktı.
Tamam, buraya kadar bir sorun yok . Yeni Eczacılık Kanunu'nda devir-nakil-yeni açılış işlemleri puan esasına göre olacağı için merkezi bir kayıt sistemi mantıksız değil. Fakat yeni yönetmeliğin 37. maddesi diyor ki, "Eczacı Bilgi Sisteminde kaydı bulunmayan eczacı, Türk Eczacıları Birliği Kanunu ile Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanunun kendisine verdiği haklardan yararlanamaz."
Bunun anlamı şudur: Eğer sizin bu sistemde kaydınız yoksa, sadece devir-nakil vs işlemlerini değil, örneğin iki yıl kapalı tutma işlemini de yapamazsınız. Oda seçimlerinde oy da veremezsiniz. Askere gidiyorsanız mesul müdür de tayin edemezsiniz.
Yani siz, bu sisteme kayıtlı değilseniz, TEB için "yok hükmünde" olursunuz.
Peki, bu yok hükmündeki eczacıdan, aidat alınmayacak mı? Bu eczane denetlenmeyecek mi, ya da ruhsatı için iptal davası mı açılacak? Nedir bu "yokluğun" diğer yüzü?
Şöyle düşünebilirsiniz, "ama bu kural aslında mantıklı, kayıtlı olmayan eczacıyı TEB nereden bilsin?" Tamam haklısınız fakat bakın aynı maddenin iki önceki cümlesi ne diyor: "Üyelik kaydına karar verildiği takdirde bu işlem, oda tarafından Eczacı Bilgi Sistemine kaydedilmek zorundadır."
Yani arkadaşlar, bu kaydı asıl yapacak olan eczacının kendisi bile değil eczacı odalarıyken, yaptırım doğrudan eczacı üzerinde doğuyor. Sizin olan bitenden haberiniz dahi yokken, diyelim ki Oda'da işler karıştı ve sizin kaydınız eksik kaldı, bir bakıyorsunuz ki aslında yokmuşsunuz.
İşte size, güzel ülkemizden meslek birliği manzaraları.
Bu arada şunu da lütfen unutmayın, TEB yönetimini, sizin seçtiğiniz Oda'lar seçiyor. Mesleğin halinden şikayetlenirken bunu da akılda tutmakta fayda var.
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
eczacılık kanunu,
eczacının hukuku,
resmi gazete,
türk eczacıları birliği
5 Aralık 2012 Çarşamba
Bayandan temiz.
Eczacıların diplomalarını kiraladığı gibi, ben de avukatlık ruhsatımı kiralayayım diyorum.
Daha önce, her ama her yerde, istisnasız herkese, mesleğini nasıl sapıkça sevdiğini anlatan ben, artık avukatlık yapmak istemiyorum.
Çünkü olmayacağı açık. Ben "şirket huylu" biri değilim, kendine kurumsal süsü vermeye çalışan ama patronların veya yöneticilerin ego mastürbasyonundan öte gitmeyen saçma sapan ticarethanelerde çalışmak istemiyorum.
Devlet kurumu mantığında çalışan yerlerde kendimi mutlu hissetmemin de imkanı yok.
Ofis açayım desem, avukatlık artık bir masa bir bilgisayarla yapılacak iş değil. Büyük ofislerin olduğu bir ortamda "derdini anlatacak kadar konuşmak" bile mesele. Küçük alacaklarının peşinde olan büyük bir kesim elbette var ve bunlar o büyük ofislere gidemiyorlar. Kabul. Ama ücret de ödeyemiyorlar. Nasıl yapalım?
Üstelik bu insanlara çift fatura kesmek lazım, hukuki yardım ve psikolojik destek için. Gelen müvekkil hem saatlerce konuşup hem de "hukuku sizden iyi bilen biri" olabiliyor. Siz bu insanın gözünde, "Aman canım iki laf edip dünyayı alıyor zaten, benden de kâr etmesin" diye düşünülen biri oluyorsunuz. Ama ev sahibinin veya vergi dairesinin gözünde ne olduğunuzu kimse sorgulamıyor.
Akademisyenlik desek, aslında iyi deriz. Fakat bunun için eğitim altyapımı yeterli görmüyorum. Zira anladığım kadarıyla, yabancı kolejden mezun ya da yurtdışında master yapmış olmayanı akademiye almıyorlar. Başvuru dilekçemin üzerine "PİS FAKİR!" yazıp beni kovarlar diye korkuyorum.
Yani ortada kaldım.
Doktora eğitimimin bana hissettirdiği ise şu oldu: Bu kediyse et nerede, bu etse kediye ne oldu?
Ben kendimi akademiye bu kadar vereceksem bunun bana mesleki geri dönüşü olacak mı, eğer olmayacaksa ben neden bu kadar uğraşıyorum?
Hem çalışıp hem doktora yapayım derken, en son ne zaman elime bir roman aldığımı veya bir film izlediğimi unutan biri oldum. Ev-okul-iş dışında en ufak bir hayatım kalmamış olması zaten bambaşka bir hadise. Dünyayı "doktrinden okuyan" biri olacaksam, hayat bunun neresinde?
Ben artık böyle yaşamak istemiyorum. Ama doktorayı bırakamam, çünkü ömrümü tüketen ve adına hukuk denen bu Gaia kuyusunu, maalesef ki çok seviyorum. Ama belki bu sinirle onu da bırakmaya karar veririm, söz veremiyorum.
Özetle, böyle aşkın ızdırabını skiyim afedersiniz.
KİRALIK RUHSAT!!!111!!bir
- Bayandan temiz.
- Muammer Aydın öncesinden kalma, Kazım Kolcuoğlu imzalı
- 2008 tarihli
- Alındığından beri neredeyse zarfından bile çıkarılmamış
- Hiçbir disiplin soruşturmasına konu olmamış
Orijinal, zarfı içinde, duvar yüzü görmemiş ruhsat.
Banka, kurum gibi büyük müvekiller bağlamış olan ama vekaleti olmadığı için iş yapamayan takip elemanlarına kiralıktır.
Harcını ödeyemediği için ruhsat alamayan stajyer arkadaşların, ruhsattaki fotoğrafa benzemeleri gerekmektedir. Fotoğraf, 24 yaşında kara kuru bir genç kıza ait olup, erkek adayların başvurmaması rica olunur.
Ruhsat sahibi İstanbul Hukuk lisans ve Bilgi Üniversitesi yüksek lisans mezunu olup, şu an yine Bilgi'de doktora eğitimini sürdürmektedir. Talep halinde bu bilgiler de kullanılabilecek olup, ayrıca ücretlendirilecektir.
Daha önce, her ama her yerde, istisnasız herkese, mesleğini nasıl sapıkça sevdiğini anlatan ben, artık avukatlık yapmak istemiyorum.
Çünkü olmayacağı açık. Ben "şirket huylu" biri değilim, kendine kurumsal süsü vermeye çalışan ama patronların veya yöneticilerin ego mastürbasyonundan öte gitmeyen saçma sapan ticarethanelerde çalışmak istemiyorum.
Devlet kurumu mantığında çalışan yerlerde kendimi mutlu hissetmemin de imkanı yok.
Ofis açayım desem, avukatlık artık bir masa bir bilgisayarla yapılacak iş değil. Büyük ofislerin olduğu bir ortamda "derdini anlatacak kadar konuşmak" bile mesele. Küçük alacaklarının peşinde olan büyük bir kesim elbette var ve bunlar o büyük ofislere gidemiyorlar. Kabul. Ama ücret de ödeyemiyorlar. Nasıl yapalım?
Üstelik bu insanlara çift fatura kesmek lazım, hukuki yardım ve psikolojik destek için. Gelen müvekkil hem saatlerce konuşup hem de "hukuku sizden iyi bilen biri" olabiliyor. Siz bu insanın gözünde, "Aman canım iki laf edip dünyayı alıyor zaten, benden de kâr etmesin" diye düşünülen biri oluyorsunuz. Ama ev sahibinin veya vergi dairesinin gözünde ne olduğunuzu kimse sorgulamıyor.
Akademisyenlik desek, aslında iyi deriz. Fakat bunun için eğitim altyapımı yeterli görmüyorum. Zira anladığım kadarıyla, yabancı kolejden mezun ya da yurtdışında master yapmış olmayanı akademiye almıyorlar. Başvuru dilekçemin üzerine "PİS FAKİR!" yazıp beni kovarlar diye korkuyorum.
Yani ortada kaldım.
Doktora eğitimimin bana hissettirdiği ise şu oldu: Bu kediyse et nerede, bu etse kediye ne oldu?
Ben kendimi akademiye bu kadar vereceksem bunun bana mesleki geri dönüşü olacak mı, eğer olmayacaksa ben neden bu kadar uğraşıyorum?
Hem çalışıp hem doktora yapayım derken, en son ne zaman elime bir roman aldığımı veya bir film izlediğimi unutan biri oldum. Ev-okul-iş dışında en ufak bir hayatım kalmamış olması zaten bambaşka bir hadise. Dünyayı "doktrinden okuyan" biri olacaksam, hayat bunun neresinde?
Ben artık böyle yaşamak istemiyorum. Ama doktorayı bırakamam, çünkü ömrümü tüketen ve adına hukuk denen bu Gaia kuyusunu, maalesef ki çok seviyorum. Ama belki bu sinirle onu da bırakmaya karar veririm, söz veremiyorum.
Özetle, böyle aşkın ızdırabını skiyim afedersiniz.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
ücretli avukat
3 Aralık 2012 Pazartesi
Askeri mevzuatın hınk mı deyicisi?
Selam,
Ya ben büyük resim görme konusunda çok yetenekli değilimdir. Fakat bir süredir dikkatimi çeken bir şey var.
Anayasa Mahkemesi kararlarına bakarken, sonuçlarına dair bir tahmin yöntemi geliştirmiş olduğumu fark ettim. Eğer başvuru askeri kanunlardan birine dayanıyorsa, çok büyük oranda kabul ediliyor. Diğer kanunlar bakımından kabul edilenler de var elbet, fakat oran daha düşük.
Yani, askeri olmayan mevzuata ilişkin yapılan 100 iptal talebinin -tamamen atıyorum- birkaç tanesi kabul ediliyorsa, askeri mevzuata ilişkin taleplerinin onlarcası kabul ediliyor. Gibi geliyor bana.
Cumartesi günkü gazetede, 5 yeni AYM kararı yayınlandı. Üç tanesi askeri mevzuata, diğerleri TCK'ya ilişkin. Siviller reddedilmiş, askeriler kabul. Buyrun:
"1- 25.10.1963 günlü, 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 12. maddesinin “… eğer suç Askeri Ceza Kanununda yazılı bir suç ise sanıkların yargılanmaları askeri mahkemelere…” bölümünün Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
2- 353 sayılı Kanun’un 12. maddesinde yer alan “… eğer suç Askeri Ceza Kanununda yazılı bir suç ise sanıkların yargılanmaları askeri mahkemelere…” bölümünün iptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan maddenin kalan bölümünün de, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince İPTALİNE," http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-22.htm
"25.10.1963 günlü, 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 10. maddesinin birinci fıkrasının (C) bendinin, Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, " http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-23.htm
"1- 28.5.1988 günlü, 3466 sayılı Uzman Jandarma Kanunu’nun 16. maddesinin birinci fıkrasının “Mülki, adli ve askeri görevlerini yaptıkları sırada işledikleri suçlardan (6) aydan fazla hapis cezasına hüküm giyenler.” biçimindeki (d) bendinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE," http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-24.htm
Bunlar da TCK kararları:
"26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (a) bendinin son cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE," http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-21.htm
"26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun, 141. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile 142. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE" http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-20.htm
Yanılıyor olabilirim, fakat bende oluşan his bu yönde. Tabii bu değişikliklerin "ne yönde" olduğu da önemli. Yapılan düzenlemenin sıklığı, düzenlemeye muhtaç normun fazlalığından kaynaklanıyor da olabilir; belki aslında bu değişiklikler son derece olumlu adımlardır.
Not etmiş olmak istedim. Eğer bir gün oturup detaylı bir inceleme yaparsam sonuçlarını paylaşırım.
Sevgiler,
Göksun.
Ya ben büyük resim görme konusunda çok yetenekli değilimdir. Fakat bir süredir dikkatimi çeken bir şey var.
Anayasa Mahkemesi kararlarına bakarken, sonuçlarına dair bir tahmin yöntemi geliştirmiş olduğumu fark ettim. Eğer başvuru askeri kanunlardan birine dayanıyorsa, çok büyük oranda kabul ediliyor. Diğer kanunlar bakımından kabul edilenler de var elbet, fakat oran daha düşük.
Yani, askeri olmayan mevzuata ilişkin yapılan 100 iptal talebinin -tamamen atıyorum- birkaç tanesi kabul ediliyorsa, askeri mevzuata ilişkin taleplerinin onlarcası kabul ediliyor. Gibi geliyor bana.
Cumartesi günkü gazetede, 5 yeni AYM kararı yayınlandı. Üç tanesi askeri mevzuata, diğerleri TCK'ya ilişkin. Siviller reddedilmiş, askeriler kabul. Buyrun:
"1- 25.10.1963 günlü, 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 12. maddesinin “… eğer suç Askeri Ceza Kanununda yazılı bir suç ise sanıkların yargılanmaları askeri mahkemelere…” bölümünün Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
2- 353 sayılı Kanun’un 12. maddesinde yer alan “… eğer suç Askeri Ceza Kanununda yazılı bir suç ise sanıkların yargılanmaları askeri mahkemelere…” bölümünün iptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan maddenin kalan bölümünün de, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince İPTALİNE," http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-22.htm
"25.10.1963 günlü, 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 10. maddesinin birinci fıkrasının (C) bendinin, Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, " http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-23.htm
"1- 28.5.1988 günlü, 3466 sayılı Uzman Jandarma Kanunu’nun 16. maddesinin birinci fıkrasının “Mülki, adli ve askeri görevlerini yaptıkları sırada işledikleri suçlardan (6) aydan fazla hapis cezasına hüküm giyenler.” biçimindeki (d) bendinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE," http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-24.htm
Bunlar da TCK kararları:
"26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (a) bendinin son cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE," http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-21.htm
"26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun, 141. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile 142. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (f) bendinin, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE" http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/12/20121201-20.htm
Yanılıyor olabilirim, fakat bende oluşan his bu yönde. Tabii bu değişikliklerin "ne yönde" olduğu da önemli. Yapılan düzenlemenin sıklığı, düzenlemeye muhtaç normun fazlalığından kaynaklanıyor da olabilir; belki aslında bu değişiklikler son derece olumlu adımlardır.
Not etmiş olmak istedim. Eğer bir gün oturup detaylı bir inceleme yaparsam sonuçlarını paylaşırım.
Sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
anayasa mahkemesi,
askeri yargı,
resmi gazete
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)