Az önce müvekkil şirketteki İK'cıya uzuuun uzun bağırdım. Bağırdım dediğim, asabi konuştum yani. Ama derdim kesinlikle onunla değildi, her gün on kere konuşuyoruz, asla kabalık etmek istemem. Adam ne yapsın, kararlar onun elinde mi.
Ama bu ne kardeşim ya... Şimdi anlatmayayım, adımız belli sanımız belli. Ama bu ne ya. İş hukuku kültürü ve süreç bilgisinden bu kadar mı alınmaz bir nasip ya? Deliricem, haftanın bilmem kaç günü şehirdışındayım, İstanbul'da olduğum günlerde de Allah bilir ne zaman işten çıkıyorum, neden, olmayan işletmesel kararlara dayalı fesihlerden açılmış işe iadelere cevap yetiştirmek için.
İsyan edicem ya. Motivasyonum heyecanım kalmadı, oldu olacak ilk celse şak diye kabul edilsin davalar, deliliydi kesin süresiydi git-gel'iydi uğraşmayalım. Sonuç değişmeyecek çünkü.
Daha 1 saat önce tramvayda bi ton konuştum, GMY ile telekonferans yaptık. Evet tramvayda. Her sorduklarına cevap verdim, derdimi anlattım, dedim bu iş böyle olmaz. Yolcular da bir güzel "iş yargısı" dersi almış oldular. Hala ne soruyorlar ya.
Nasıl iş lan bu.
22 Haziran 2011 Çarşamba
ya of ama ya
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
işe iade davası,
ücretli avukat
21 Haziran 2011 Salı
biliyorum ama anlatamıyorum
Sabah Beyoğlu Adliyesi'ndeydim, duruşma vardı. Biraz önce geldim.
Ya duruşma saat 9.30'da tamam mı. Ben de 9.20'de filan salonun kapısındaydım, baktım 5. sıradayız, bizden öncekiler de isimlerini B'lemiş. İyi madem bari bir çay içeyim dedim. Gittim aşağıya, aşağıya dediğim arada 15 basamak ve birkaç adımdan ibaret bir mesafe var, çay içtim tost yedim. 09.33'te tekrar kapıdaydım. Baktım bizim duruşma çizilmiş! Nasıl yani ya dedim, davacıyız bi de üstelik. Davalı vekili "Yok almadık sizi bekledik" dedi ama, öyle bir diyor ki, sanki lütfetmiş... Allah Allah ben mi saati yanlış görüyorum acaba diye saate baktım, yok, 09.34 olmuş o arada. O kadar. "Ben de beklettim sandım, neyse ki fazla bekletmemişim" dedim. Neyse girdik duruşmaya kazasız belasız ama, bu tür nezaketsizlikler hoşuma gitmiyor.
*
Muhabere için girdiğim kalemden bir diyalog: (Yok, ben sadece dinleyiciyim.)
- Merhaba, bir şey sorabilir miyim?
- Sor ama zor olmasın.
- Zor değil çok kolay.
- O zaman sen niye bilmiyosun?
Hakkını yemeyeyim, kalemde bu cevabı veren abla gayet yardımcı ve iyi bir abla, bunu da zaten güleryüzle -şaka yapar gibi- söyledi. Ama malum, kalem personeliyle ilişkilerimiz her zaman çok sancılı ve travmalarla dolu olmuştur. O yüzden, bunların şakası bile olmasın bence. Bir de ben sinirliyim bugünlerde, o yüzden herkesi öpesim var.
*
İşim bitti, aşağıda Betül Abla'yla karşılaştık. Hal hatır iş güç filan, şehirdışı performansımdan bahsettim ona da... Bugünlerde her gördüğüme bunu anlatır oldum, yorgunum napim. Dün akşam çok işim olmasına rağmen dayanamayıp 6'da çıkıp gittiğimi, evde de çalışmadığımı, o yüzden bu gece kaçta çıkacağımı bilemediğimi filan anlattım. O da bana eskiden, Bursa'yı artık İstanbul'un bir semti gibi gördüğünü, sabah Bursa'ya duruşmaya gidip öğleden sonra 3'e toplantı koyduğunu anlattı.
Bu bir dönem ve böyle geçecek. Bunun kaçışı yok.
Burada çalışmayı seviyorum, o yüzden başka yerde iş aramam - tabii patronlardan biri benden vazgeçmezse. Ancak kendi işim için ayrılırım. Betül Abla haklı olarak, bir şirket bağlantısı olmadan ayrılmamın çok fazla büyük bir risk olduğunu söylüyor. Haklı, bunun tamamen farkındayım. Fakat ortaya çıkıp "Benim kendi işim var" demediğin takdirde de şirket bulamıyorsun.
Saçma bir daire ve ziyadesiyle fasit. Bakalım görelim...
*
Yarınki Yalova duruşmasını Selda aldı şimdi. Ben Perşembe günküne gideceğim. Fakat o gün aslında okula gidip projemi teslim etmem gerekiyordu... Neyse Hoca'dan rica eder Cuma teslim ederim, zaten kesin süre koymamıştı bana.
Bi rahatlayalım artık ya. Yoruldum, hiçbir şey yapmak istemiyorum. İşlerini yaptığım müvekkile bir işe iade daha açılırsa sokaklarda deli deli bağırmaya başlicam diye korkuyorum. Bir de sanki işimiz yok gibi, Üsküdar iş mahkemeleri işverene yazdığı müzekkereye kesin süre koyuyor. Duruşması temmuzda, fakat Sayın Mahkeme müzekkere cevabı için on gün kesin süre vermiş. Ne ki bu şimdi, ayıp diye bir şey yok mu?
*
Çok sıkıldım. Biliyorum ama anlatamıyorum.
Proje için okula gittiğimde havuza da yazdıracağım adımı. Bu da kendime verdiğim kesin süre olsun.
Göksun.
Ya duruşma saat 9.30'da tamam mı. Ben de 9.20'de filan salonun kapısındaydım, baktım 5. sıradayız, bizden öncekiler de isimlerini B'lemiş. İyi madem bari bir çay içeyim dedim. Gittim aşağıya, aşağıya dediğim arada 15 basamak ve birkaç adımdan ibaret bir mesafe var, çay içtim tost yedim. 09.33'te tekrar kapıdaydım. Baktım bizim duruşma çizilmiş! Nasıl yani ya dedim, davacıyız bi de üstelik. Davalı vekili "Yok almadık sizi bekledik" dedi ama, öyle bir diyor ki, sanki lütfetmiş... Allah Allah ben mi saati yanlış görüyorum acaba diye saate baktım, yok, 09.34 olmuş o arada. O kadar. "Ben de beklettim sandım, neyse ki fazla bekletmemişim" dedim. Neyse girdik duruşmaya kazasız belasız ama, bu tür nezaketsizlikler hoşuma gitmiyor.
*
Muhabere için girdiğim kalemden bir diyalog: (Yok, ben sadece dinleyiciyim.)
- Merhaba, bir şey sorabilir miyim?
- Sor ama zor olmasın.
- Zor değil çok kolay.
- O zaman sen niye bilmiyosun?
Hakkını yemeyeyim, kalemde bu cevabı veren abla gayet yardımcı ve iyi bir abla, bunu da zaten güleryüzle -şaka yapar gibi- söyledi. Ama malum, kalem personeliyle ilişkilerimiz her zaman çok sancılı ve travmalarla dolu olmuştur. O yüzden, bunların şakası bile olmasın bence. Bir de ben sinirliyim bugünlerde, o yüzden herkesi öpesim var.
*
İşim bitti, aşağıda Betül Abla'yla karşılaştık. Hal hatır iş güç filan, şehirdışı performansımdan bahsettim ona da... Bugünlerde her gördüğüme bunu anlatır oldum, yorgunum napim. Dün akşam çok işim olmasına rağmen dayanamayıp 6'da çıkıp gittiğimi, evde de çalışmadığımı, o yüzden bu gece kaçta çıkacağımı bilemediğimi filan anlattım. O da bana eskiden, Bursa'yı artık İstanbul'un bir semti gibi gördüğünü, sabah Bursa'ya duruşmaya gidip öğleden sonra 3'e toplantı koyduğunu anlattı.
Bu bir dönem ve böyle geçecek. Bunun kaçışı yok.
Burada çalışmayı seviyorum, o yüzden başka yerde iş aramam - tabii patronlardan biri benden vazgeçmezse. Ancak kendi işim için ayrılırım. Betül Abla haklı olarak, bir şirket bağlantısı olmadan ayrılmamın çok fazla büyük bir risk olduğunu söylüyor. Haklı, bunun tamamen farkındayım. Fakat ortaya çıkıp "Benim kendi işim var" demediğin takdirde de şirket bulamıyorsun.
Saçma bir daire ve ziyadesiyle fasit. Bakalım görelim...
*
Yarınki Yalova duruşmasını Selda aldı şimdi. Ben Perşembe günküne gideceğim. Fakat o gün aslında okula gidip projemi teslim etmem gerekiyordu... Neyse Hoca'dan rica eder Cuma teslim ederim, zaten kesin süre koymamıştı bana.
Bi rahatlayalım artık ya. Yoruldum, hiçbir şey yapmak istemiyorum. İşlerini yaptığım müvekkile bir işe iade daha açılırsa sokaklarda deli deli bağırmaya başlicam diye korkuyorum. Bir de sanki işimiz yok gibi, Üsküdar iş mahkemeleri işverene yazdığı müzekkereye kesin süre koyuyor. Duruşması temmuzda, fakat Sayın Mahkeme müzekkere cevabı için on gün kesin süre vermiş. Ne ki bu şimdi, ayıp diye bir şey yok mu?
*
Çok sıkıldım. Biliyorum ama anlatamıyorum.
Proje için okula gittiğimde havuza da yazdıracağım adımı. Bu da kendime verdiğim kesin süre olsun.
Göksun.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
ücretli avukat
20 Haziran 2011 Pazartesi
tanıklık etme kültürü
ya arkadaş, davacı tarafın tanığı gelmiş bi ton konuşmuş ama dediği hiçbir şey bize aman aman dokunmuyor. karşı beyanda bulunmasam kimse de "niye bulunmadın" demez, o kadar etkisiz.
gelmiş bizim davalı tanığı, efendim davacı fazlalık olamazmış...
sonra efendim neden kaybediliyor bu işe iade davaları. ne olacağıdı?
gelmiş bizim davalı tanığı, efendim davacı fazlalık olamazmış...
sonra efendim neden kaybediliyor bu işe iade davaları. ne olacağıdı?
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
işe iade davası,
ücretli avukat
her avukata bir stajyer. mümkünse.
mahkemeye sunulacak işyeri dosyalarının fotokopilerini çekip bunları dosyalayacak, duruşmasına gireceğim dosyaları bulup getirip yapılacak işlemi olup olmadığını söyleyecek, girdiğim duruşmaların yeni duruşma günlerini ve ara kararlarını kaydedecek, yaptığım masrafları yazacak, iş listemi düzenleyecek, kesin süreli işlerimi gözümün içine sokacak bir çalışma arkadaşına ihtiyacım var.
bunların bir kısmını yapan arkadaşa "stajyer" diyoruz.
avukat olarak geçen günüm arttıkça, stajyerlerin gerçekten ne kadar işleri olduğunu, iyi bir stajyerin dünyaya bedel olduğunu ve maalesef, bu çocukların haksızlık olarak gördükleri şeyleri ister istemez yapmak zorunda olduğumu daha çok görüyorum. ben haksızlığa uğradıkça birlikte çalıştıklarıma yansıtabileceğim şeyler de buna paralel oluyor ister istemez. haftada 3-5 saat ofiste olup her şeyi nasıl yetiştirebilirim...
canım stajyerler, derdinizi gerçekten biliyorum. sizin yerinizdeyken belki de pek çoğunuzdan yoğun çalıştım çünkü. vallahi biliyorum.
ama siz beni bilmiyorsunuz. az kaldı, siz de bileceksiniz. fakat umarım bilmezsiniz.
bunların bir kısmını yapan arkadaşa "stajyer" diyoruz.
avukat olarak geçen günüm arttıkça, stajyerlerin gerçekten ne kadar işleri olduğunu, iyi bir stajyerin dünyaya bedel olduğunu ve maalesef, bu çocukların haksızlık olarak gördükleri şeyleri ister istemez yapmak zorunda olduğumu daha çok görüyorum. ben haksızlığa uğradıkça birlikte çalıştıklarıma yansıtabileceğim şeyler de buna paralel oluyor ister istemez. haftada 3-5 saat ofiste olup her şeyi nasıl yetiştirebilirim...
canım stajyerler, derdinizi gerçekten biliyorum. sizin yerinizdeyken belki de pek çoğunuzdan yoğun çalıştım çünkü. vallahi biliyorum.
ama siz beni bilmiyorsunuz. az kaldı, siz de bileceksiniz. fakat umarım bilmezsiniz.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
stajyer avukat,
ücretli avukat
19 Haziran 2011 Pazar
Bir Manş Denizi'ne gidemedim, gün akşam oldu...
Çok canım sıkılıyor bugün. Hiç pazar modumda değilim, bugün cumartesi olmalıydı...
Rica ediyorum buna standart bir pazar akşamı sendromu muamelesi yapmayınız. Pazar akşamlarında insan yarın sabah işe gideceğinin bilincinde olur ve bu yüzden keyifsizdir. Kanıksamış olması gereken şeyin hala canını sıktığı gerçeğinin verdiği sıkıntıyı yaşar insan. Benim bu akşamki halim o değil. Yarın işe gidecek olmayı bile algılayabilmiş değilim, zira bugünlerde evde olamamış olmakla ilgili büyük bir sorunum var :) Moda'da daha çok zaman geçirmeliydim.
İlter benim evde zaman geçirmek isteyişimi salt "ev" olarak anlıyor bazen. Dün bana kendi evi için "Burası da ev" dedi, tamam orası da ev ama, hani gavurların "house" ve "home" kavramları var ya, işte ben gavurun "home" dediği şeyin peşindeyim.
Gerçi bu farkı Türkçe'de de ev ve yuva olarak ifade edebiliriz belki... Bilemiyorum. Yuva kavramı "home" denen şeyi tam karşılamıyor benim anladığım şekliyle. Yuva daha ailesel çağrışımları olan bir kavram, ben ise daha bireysel bir yaşama alanından bahsediyorum.
Bir de ev derken hem oturduğum evden hem de Moda'dan bahsediyorum ben. Güzel burası. 3 saate yakın bi süre çay bahçesinde oturup gazete okudum bugün, bu keyfi başka yerde alamazdım.
Anlayacağınız, bir avukatın günlüğünde bugün çamaşır yıkamak, asmak, etraf toplamak, sahilde gazete okumak ve markete gitmek var. Üşenmezsem, bir süre sonra karnıyarık tenceresinde börek yapmak da olacak. Ama kesin üşenirim. Zaten patatesler de daha haşlanmamış.
*
Antep'ten yazdığım blogda İzmir'e gitme ihtimalimden bahsetmiştim. Gittim hamdolsun. Sabah 8.15'le gidip öğleden sonra 14.15'le döndüm. Valla hiç gezmedim, adliyeden çıkıp doooğruca havaalanına gittim, bilgisayarımı bile götürmedim. O kadar bezginim yani. Normalde İzmir'e gittiğimde illa ki bi deniz kenarına gidiyorum. Bu sefer evime dönmek istedi canım. Pegasus'un 14.15 uçağı her defasında rotar yapıyor gerçi, yine yaptı. Ama olsun.
Bu sefer de, havaalanındaki "sistemler" çalışmadığı için hiçbir firma check-in yapamadı, uçaklar da geç kalktı haliyle. Bu "sistemler" lafına da fena hastayım ama konu o değil. Matriks'teyiz sanki anasını satim, "sistem" olmayınca memlekette bi halt becerilemiyor. Neyse diyordum ki, sistem olmadığı için bunlar check-in işlemini "manuel" yaptılar. Eski yöntemle. Muhtemelen hiçbiri bu işin elle yapıldığı zamanları bilmiyorlardır, o ayrı. Efendim tabi dediğim gibi biz Matriks'te yaşadığımızdan ve "sistem" olmayınca hepimiz birer hiç olduğumuzdan, check-in'i "onlayn" yapılmış olan koltuklar sanki boş gibi tekrar verilmiş yolculara. Uçakta "senin yerin neresi - e peki ben nereye oturucam" gibi ufak krizler yaşandı. Allahtan ayakta kimse kalmadı, biz de Easy-Jet gibi geliverdik.
Dün de öğlene kadar yatıp, öğleden sonra Ercan Akyiğit'in "İş Hukukunda Ödünç İş İlişkisi" kitabını okudum. Ha onu da anlatayım, neden okudum...
Perşembe akşamı proje savunmam vardı. Kübra Hoca, Veliye Hoca ve Taner Hoca beni aldılar karşılarına bir güzel sıkıştırdılar. Geçici iş ilişkisi yazmıştım ben, pek üzerinde durulmayan bir konu. Taner Hoca futbol kiralama hadisesinin bu ilişkiyle bağdaşıp bağdaşmadığını sordu. Valla bayağı bir kafam karıştı. Olur mu olmaz mı diye kastırdılar, ben de kanundaki şartları sıralayıp eğer bu şartlara uyarsa olur dedim en son. Onlar da öyle düşünüyorlarmış. Ben hala emin değilim ama hocalar ikna olduysa tamamdır.
Sadakat yükümü bağlamında rekabet yasağı konusunda sıkıştırdılar biraz. Tamam rekabet yasağı devam ediyor etmesine ama, eğer sürekli işveren bunu bile bile rakip firmaya ödünç vermişse ne olacak? O zaman da "Ne yapalım, biliyorduysa artık buna ilişkin talepte bulunamaz" dedim, onu da atlattık.
Geçersizliğe ilişkin bir şeyler soruldu, ilişki geçersiz sayılacaksa geçerli olduğu düşünülen süreye ilişkin işveren sorumluluğu nasıl olacak filan gibi... Bu konuyu yazmıştım zaten, ona da cevap verdim. İyi oldu. Oybirliğiyle kabul edildi projem, hem de imzalandı şükür :)
Yalnız bu Ercan Akyiğit mesele oldu... Ona atıfta bulunmadığım için Veliye Hoca bayağı bir yüklendi. Bana bir hafta süre verdiler, Akyiğit'i de okuyup atıflarımı tamamlamam için. Tamam yaparım da, Akyiğit'in kitabı okunmuyor ki... Valla hocam kusura bakmayın ama, kafası çok karışık olup da her şeyi birden anlatmaya çalışırken karşısındakinin de kafa karıştıran insanları andırmışsınız biraz.
İşte böyle. İşleyen demir ışıldıyorsa gerçekten, ben artık ayna kıvamında olsam gerek.
(Seçim sonuçlarından hiç bahsetmediğimin farkındayım. Ne gereği var, her şey ortada. Ama o 36 vekile gerçekten çok sevindim, bunu belirtmem lazım.)
*
Bugün 3 saate yakın gazete okudum. Önce Radikal'i sonra Hürriyet'i bitirdim. Bu sefer öyle uzuuuun uzun yazacak malzeme çıkaramadım, belki de yazmaya halim olmadığındandır. Bilahare bakarım tekrar, şimdi keyfim yok.
Fakat şu yazıların linkini mutlaka vermeliyim:
1. Çınar Oskay da gitmiş Radikal'den. Gerçekten üzüldüm. Ersin Tokgöz'e de çok üzülmüştüm. Sırada Koray Çalışkan olmazsa sevinirim.
Yıldırım Türker'i göndermeyi (yürekleri) yemez sanıyorum - yani öyle umuyorum. Aslında çizgisi itibariyle Türker'in Radikal'in her tarafına fazla olduğu çok açık, fakat kendisine çok bağlı ve hayran bir okur kitlesi var. Eğer Türker Radikal'den giderse Radikal artık bambaşkalığını okurun gözüne çok fazla sokmuş olur.
Özgür Mumcu kalsın ama o kalır zaten. Tamam üslubunu çok beğeniyorum ama "gelin itiraf edelim", kendisi bir Ersin Tokgöz değil. Yıldırım Türker ile ise son derece farklılar zaten.
Diyorduk ki Çınar Oskay diyorduk. İşte son yazısı:
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1053314&Yazar=ÇINAR OSKAY&Date=19.06.2011&CategoryID=96
Ben "hayatın unsurlarını" hep son dakika yakalayanlardanım. Bir şeyi tam fark edip hayatıma aldığımda, artık o şeyin sonu gelmiş olur. Radikal de öyle olmuştu, Çınar Oskay da öyle oldu. Son birkaç yazısına yetiştim sadece. Son yazıları basın özgürlüğünün ne kadar da yalan olduğuna ilişkindi, derken o yalandan kendisi de nasibini aldı. Almasaydı iyiydi...
Çınar Oskay, Koray Çalışkan, Ersin Tokgöz, Özgür Mumcu ve Yıldırım Türker'in yazdığı, fakat Akif Beki'nin yazmadığı ve Eyüp Can'ın yönetmediği bir gazete istiyorum. Mümkünse.
2. Ne diyecektim ben 2. madde olarak? Aklımdaydı ama unuttum. Hah ya tamam nasıl unuturum, elbette Yıldırım Türker... Ya bu adam nasıl bir adam, ne yiyip ne içiyor, nerede üretiliyor bunlar, Allah'ım Yıldırım Türker'le aynı ülkede yaşıyor olmaktan aynı lisanı kullanmaktan bile feci gurur duyuyorum...
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&Date=&ArticleID=1053318
Yıldırım Türker, sen nasıl güzel bir insansın...
Bu arada, bu yazıyı okuduktan sonra feysbuk statüs'üme şöyle yazdım, Sezer bile "fazla" buldu:
"İnsan, karşısında hazırolda bekleyen adamlara ne danışabilir?" - Yıldırım Türker bunu RTE icin demis. Bir an bağlamdan kopup, avukat-müvekkil ilişkisini düşünüyor ve diyorum ki, "Müvekkil her zaman haklıdır" diyen avukata kafam girsin. Ağır oldu ama öyle yani napabilirim.
Diyor ve reca ederim bu bahsi kapatıyorum.
3. Allahınızı severseniz bir bakın ne olur: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/18063019.asp?yazarid=10&gid=61
Ertuğrul Özkök... Daha da bir şey demiyorum. Sizi şu satırlarla -ve linke tıklarsınız devamıyla- başbaşa bırakıyorum:
"Mezarlığın kapısındaki çiçekçiden iki kırmızı gül alırken son 48 saatimi düşündüm. Londra’da Barcelona-Manchester United maçını seyretmiştim. Eurostar hızlı treniyle Manş Denizi’nin altından geçerken, iPod’umda en sevdiğim müzikleri dinlemiştim.
Kimbilir kaçıncı defa Dante okuyordum. Arkamda uzunca bir hayat vardı ve kendimle hesaplaşıyordum. Hesabını verdiklerim de vardı, veremediklerim de... Bir gün sonra o mezarlığa gidecektim ve kararımı işte orada, Manş Denizi'nin altında verdim..."
O mezarlık dediği, Ahmet Kaya'nınki.
Dünyayı dünya ligini takip edip ipod dinleyerek idrak etmek nasıl bir şey bilmiyorum. Benim gibi, Moda'da çay içip gazete okumaktan farklı bir şey olsa gerek. Zira kimi kararlar Manş Denizi'nin altında verilirken, biz Türklerin aklı bambaşka yerlerde çalışıyor, malum...
İşte o yüzden bir şey olamıyoruz biz. Toplumsal olarak Manş Denizi'nin altında ipod dinleyebildiğimiz gün, işte bu iş bitmiştir hocam.
Sevgiler,
Göksun.
Rica ediyorum buna standart bir pazar akşamı sendromu muamelesi yapmayınız. Pazar akşamlarında insan yarın sabah işe gideceğinin bilincinde olur ve bu yüzden keyifsizdir. Kanıksamış olması gereken şeyin hala canını sıktığı gerçeğinin verdiği sıkıntıyı yaşar insan. Benim bu akşamki halim o değil. Yarın işe gidecek olmayı bile algılayabilmiş değilim, zira bugünlerde evde olamamış olmakla ilgili büyük bir sorunum var :) Moda'da daha çok zaman geçirmeliydim.
İlter benim evde zaman geçirmek isteyişimi salt "ev" olarak anlıyor bazen. Dün bana kendi evi için "Burası da ev" dedi, tamam orası da ev ama, hani gavurların "house" ve "home" kavramları var ya, işte ben gavurun "home" dediği şeyin peşindeyim.
Gerçi bu farkı Türkçe'de de ev ve yuva olarak ifade edebiliriz belki... Bilemiyorum. Yuva kavramı "home" denen şeyi tam karşılamıyor benim anladığım şekliyle. Yuva daha ailesel çağrışımları olan bir kavram, ben ise daha bireysel bir yaşama alanından bahsediyorum.
Bir de ev derken hem oturduğum evden hem de Moda'dan bahsediyorum ben. Güzel burası. 3 saate yakın bi süre çay bahçesinde oturup gazete okudum bugün, bu keyfi başka yerde alamazdım.
Anlayacağınız, bir avukatın günlüğünde bugün çamaşır yıkamak, asmak, etraf toplamak, sahilde gazete okumak ve markete gitmek var. Üşenmezsem, bir süre sonra karnıyarık tenceresinde börek yapmak da olacak. Ama kesin üşenirim. Zaten patatesler de daha haşlanmamış.
*
Antep'ten yazdığım blogda İzmir'e gitme ihtimalimden bahsetmiştim. Gittim hamdolsun. Sabah 8.15'le gidip öğleden sonra 14.15'le döndüm. Valla hiç gezmedim, adliyeden çıkıp doooğruca havaalanına gittim, bilgisayarımı bile götürmedim. O kadar bezginim yani. Normalde İzmir'e gittiğimde illa ki bi deniz kenarına gidiyorum. Bu sefer evime dönmek istedi canım. Pegasus'un 14.15 uçağı her defasında rotar yapıyor gerçi, yine yaptı. Ama olsun.
Bu sefer de, havaalanındaki "sistemler" çalışmadığı için hiçbir firma check-in yapamadı, uçaklar da geç kalktı haliyle. Bu "sistemler" lafına da fena hastayım ama konu o değil. Matriks'teyiz sanki anasını satim, "sistem" olmayınca memlekette bi halt becerilemiyor. Neyse diyordum ki, sistem olmadığı için bunlar check-in işlemini "manuel" yaptılar. Eski yöntemle. Muhtemelen hiçbiri bu işin elle yapıldığı zamanları bilmiyorlardır, o ayrı. Efendim tabi dediğim gibi biz Matriks'te yaşadığımızdan ve "sistem" olmayınca hepimiz birer hiç olduğumuzdan, check-in'i "onlayn" yapılmış olan koltuklar sanki boş gibi tekrar verilmiş yolculara. Uçakta "senin yerin neresi - e peki ben nereye oturucam" gibi ufak krizler yaşandı. Allahtan ayakta kimse kalmadı, biz de Easy-Jet gibi geliverdik.
Dün de öğlene kadar yatıp, öğleden sonra Ercan Akyiğit'in "İş Hukukunda Ödünç İş İlişkisi" kitabını okudum. Ha onu da anlatayım, neden okudum...
Perşembe akşamı proje savunmam vardı. Kübra Hoca, Veliye Hoca ve Taner Hoca beni aldılar karşılarına bir güzel sıkıştırdılar. Geçici iş ilişkisi yazmıştım ben, pek üzerinde durulmayan bir konu. Taner Hoca futbol kiralama hadisesinin bu ilişkiyle bağdaşıp bağdaşmadığını sordu. Valla bayağı bir kafam karıştı. Olur mu olmaz mı diye kastırdılar, ben de kanundaki şartları sıralayıp eğer bu şartlara uyarsa olur dedim en son. Onlar da öyle düşünüyorlarmış. Ben hala emin değilim ama hocalar ikna olduysa tamamdır.
Sadakat yükümü bağlamında rekabet yasağı konusunda sıkıştırdılar biraz. Tamam rekabet yasağı devam ediyor etmesine ama, eğer sürekli işveren bunu bile bile rakip firmaya ödünç vermişse ne olacak? O zaman da "Ne yapalım, biliyorduysa artık buna ilişkin talepte bulunamaz" dedim, onu da atlattık.
Geçersizliğe ilişkin bir şeyler soruldu, ilişki geçersiz sayılacaksa geçerli olduğu düşünülen süreye ilişkin işveren sorumluluğu nasıl olacak filan gibi... Bu konuyu yazmıştım zaten, ona da cevap verdim. İyi oldu. Oybirliğiyle kabul edildi projem, hem de imzalandı şükür :)
Yalnız bu Ercan Akyiğit mesele oldu... Ona atıfta bulunmadığım için Veliye Hoca bayağı bir yüklendi. Bana bir hafta süre verdiler, Akyiğit'i de okuyup atıflarımı tamamlamam için. Tamam yaparım da, Akyiğit'in kitabı okunmuyor ki... Valla hocam kusura bakmayın ama, kafası çok karışık olup da her şeyi birden anlatmaya çalışırken karşısındakinin de kafa karıştıran insanları andırmışsınız biraz.
İşte böyle. İşleyen demir ışıldıyorsa gerçekten, ben artık ayna kıvamında olsam gerek.
(Seçim sonuçlarından hiç bahsetmediğimin farkındayım. Ne gereği var, her şey ortada. Ama o 36 vekile gerçekten çok sevindim, bunu belirtmem lazım.)
*
Bugün 3 saate yakın gazete okudum. Önce Radikal'i sonra Hürriyet'i bitirdim. Bu sefer öyle uzuuuun uzun yazacak malzeme çıkaramadım, belki de yazmaya halim olmadığındandır. Bilahare bakarım tekrar, şimdi keyfim yok.
Fakat şu yazıların linkini mutlaka vermeliyim:
1. Çınar Oskay da gitmiş Radikal'den. Gerçekten üzüldüm. Ersin Tokgöz'e de çok üzülmüştüm. Sırada Koray Çalışkan olmazsa sevinirim.
Yıldırım Türker'i göndermeyi (yürekleri) yemez sanıyorum - yani öyle umuyorum. Aslında çizgisi itibariyle Türker'in Radikal'in her tarafına fazla olduğu çok açık, fakat kendisine çok bağlı ve hayran bir okur kitlesi var. Eğer Türker Radikal'den giderse Radikal artık bambaşkalığını okurun gözüne çok fazla sokmuş olur.
Özgür Mumcu kalsın ama o kalır zaten. Tamam üslubunu çok beğeniyorum ama "gelin itiraf edelim", kendisi bir Ersin Tokgöz değil. Yıldırım Türker ile ise son derece farklılar zaten.
Diyorduk ki Çınar Oskay diyorduk. İşte son yazısı:
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1053314&Yazar=ÇINAR OSKAY&Date=19.06.2011&CategoryID=96
Ben "hayatın unsurlarını" hep son dakika yakalayanlardanım. Bir şeyi tam fark edip hayatıma aldığımda, artık o şeyin sonu gelmiş olur. Radikal de öyle olmuştu, Çınar Oskay da öyle oldu. Son birkaç yazısına yetiştim sadece. Son yazıları basın özgürlüğünün ne kadar da yalan olduğuna ilişkindi, derken o yalandan kendisi de nasibini aldı. Almasaydı iyiydi...
Çınar Oskay, Koray Çalışkan, Ersin Tokgöz, Özgür Mumcu ve Yıldırım Türker'in yazdığı, fakat Akif Beki'nin yazmadığı ve Eyüp Can'ın yönetmediği bir gazete istiyorum. Mümkünse.
2. Ne diyecektim ben 2. madde olarak? Aklımdaydı ama unuttum. Hah ya tamam nasıl unuturum, elbette Yıldırım Türker... Ya bu adam nasıl bir adam, ne yiyip ne içiyor, nerede üretiliyor bunlar, Allah'ım Yıldırım Türker'le aynı ülkede yaşıyor olmaktan aynı lisanı kullanmaktan bile feci gurur duyuyorum...
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&Date=&ArticleID=1053318
Yıldırım Türker, sen nasıl güzel bir insansın...
Bu arada, bu yazıyı okuduktan sonra feysbuk statüs'üme şöyle yazdım, Sezer bile "fazla" buldu:
"İnsan, karşısında hazırolda bekleyen adamlara ne danışabilir?" - Yıldırım Türker bunu RTE icin demis. Bir an bağlamdan kopup, avukat-müvekkil ilişkisini düşünüyor ve diyorum ki, "Müvekkil her zaman haklıdır" diyen avukata kafam girsin. Ağır oldu ama öyle yani napabilirim.
Diyor ve reca ederim bu bahsi kapatıyorum.
3. Allahınızı severseniz bir bakın ne olur: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/18063019.asp?yazarid=10&gid=61
Ertuğrul Özkök... Daha da bir şey demiyorum. Sizi şu satırlarla -ve linke tıklarsınız devamıyla- başbaşa bırakıyorum:
"Mezarlığın kapısındaki çiçekçiden iki kırmızı gül alırken son 48 saatimi düşündüm. Londra’da Barcelona-Manchester United maçını seyretmiştim. Eurostar hızlı treniyle Manş Denizi’nin altından geçerken, iPod’umda en sevdiğim müzikleri dinlemiştim.
Kimbilir kaçıncı defa Dante okuyordum. Arkamda uzunca bir hayat vardı ve kendimle hesaplaşıyordum. Hesabını verdiklerim de vardı, veremediklerim de... Bir gün sonra o mezarlığa gidecektim ve kararımı işte orada, Manş Denizi'nin altında verdim..."
O mezarlık dediği, Ahmet Kaya'nınki.
Dünyayı dünya ligini takip edip ipod dinleyerek idrak etmek nasıl bir şey bilmiyorum. Benim gibi, Moda'da çay içip gazete okumaktan farklı bir şey olsa gerek. Zira kimi kararlar Manş Denizi'nin altında verilirken, biz Türklerin aklı bambaşka yerlerde çalışıyor, malum...
İşte o yüzden bir şey olamıyoruz biz. Toplumsal olarak Manş Denizi'nin altında ipod dinleyebildiğimiz gün, işte bu iş bitmiştir hocam.
Sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
ertuğrul özkök,
geçici iş ilişkisi,
özgür mumcu,
radikal
15 Haziran 2011 Çarşamba
son durum
Geçen hafta boyunca neler yapıp ettiğimi katiyen hatırlamıyorum. Bugün daha çarşamba ve daha 3 gün önce biten hafta, sanki bin yıl öncesinde kalmış gibi.
Ciddiyim hatırlamıyorum ama bak. Tek bir an bile. (Hmm Cumartesi Florya'daydım bak onu hatırladım şimdi.)
Unutmadan bu haftayı yazayım:
Pazartesi: Ankara'daydım. Pazar sabah oyumu kullanıp gittim, eşimi dostumu gördüm. Adliye günüm ise korkunçtu, 9 İş kalemi ve vezne arasında birkaç defa gidip gelmece, o mahkemeden karar bu mahkemeden dilekçe, o baro odasından pul, buradakinden çıktı, ötedekinden fotokopi kovalamaca... Suyum çıktı. Neyse öğleden sonra dinlenebildim, yemek yedim kahve içtim filan. Akşam eve tabii ki geç geldim.
Salı: İstanbul'daydım ama ofiste değildim. 12'deki duruşmaya neredeyse 2'de girebildiğim için, ancak 3'te ofiste olabildim. 2 saat duruşma beklememin sebebini de açıklayayım; Sayın Hakim 12.10'a duruşma koyuyor ama o saatte yemeğe çıkıyor... Artı, hangi dosya tanıklı hangisi ne kadar uzun gibi bir ön çalışma yapılmamış olduğundan, benden önceki celse yarım saatten fazla sürdü. İki dosyada ki bunlar seri dosyalar, -tahminen- ikişer tanık dinledi, yani toplamda 8 tanık dinlemiş oldu. Neden bu iki dosyayı sona koymadığını gerçekten bilmiyorum, lütfen sormayın.
Ofise geldim yorgun argın, yemek yiyip masraflarımı toparlarken "Aaa" dedim, "Ben de bir eksiklik var diyordum, iş maillerime bakmadım..." Bakmaz olaydım. 3 yeni davamız olmuş. En bombası, geçen hafta gelen bir davaya ilişkin şirkete müzekkere gelmiş, onu görünce bende jeton düştü, cuma günü duruşması var ben daha cevap yazmamışım! Anında yazdım bitirdim tabi, Allahtan çalışmasını yapmıştım önceden.
Aslında akşam rahat bi 9'a kadar çalışmamı gerektirecek birikmişlikte işim vardı fakat Goran Bregoviç konseri de vardı. Allah biliyor, gitmeden önce gerçekten istemiyordum. İlter bana onunla konserlere gitmiyorum, gezi planlarına iştahlanmıyorum diye kızıyor ama ne yapayım, gerçekten ama gerçekten yorgunum ve evde olmayı çok özlüyorum. Eve ilişkin hiçbir aidiyet hissim kalmadı resmen. Toplamıyorum bile, nasıl olsa gece gelip oyalanıp sonra uyuyup sabah geri çıkıyorum... Koltuğun üstü dağınık kalsa ne kalmasa ne. Haftasonları da ya ofisteyim, ya da "Ya bari bir gün bişey yapmadan boş boş oturayım" diye hiçbir şeyi elleyesim gelmiyor. Özenip bezenip yaptığım sonra daha iki tabak yemeden döktüğüm yemekleri hiç saymyorum.
Öte yandan iyi ki de gitmişim, çok güzel bir konserdi. Balkan müziklerini ve Goran Bregoviç'i zaten severim, canlısı tabii ki daha bi ayrı güzel oldu. Evet işlerim birikmeye devam ediyor ama ne yapalım, hem güzel bi konser görmüş olduk hem de İlter'le yeni bir tartışmadan kurtulduk.
Tabii ki gece geç yattım. 1 miydi neydi. Sabah da 6'da kalktım tabii ki, neden:
Çarşamba: Antep!
Antep'i çok seviyorum, şimdi elli saat anlatabilirim bu sevgimi ama halim yok. Kısaca, bana "ev" hissi veriyor. Yabancılık çekmiyorum. İnsanlar sıcak, yemekler güzel, daha ne olsun :) Yalnız maalesef dosya karara çıktı, Antep'te işimiz kalmadı... Keşke hakime durumu izah edip hiç olmazsa bir celse daha isteseydim ama davalı halimle pek samimi bulunmazdım, hem de Sayın Hakim pek "konuşulabilir" görünmüyordu.
Duruşmama girdim, Halil Usta'da küşlememi yedim, sonra mozaik müzesine gidecektim ama açılmamış. E hani Bakan gidip açılışını yapmıştı? Yalan olmuş o açılış, müze yetişmemiş aslında. Gezemedim tabi, hayallerim yıkıldı.
Ben de Bey Mahallesi'ni göreyim dedim. Dar sokaklı taş evli eski bir mahalleyi restore etmişler. Gittim gördüm, enteresan olmuş. Birkaç fotoğraf çektim, sonra baktım ki çok yoruldum, bir süredir Bayazhan'da oturuyorum. Uzun süredir devam eden bu oturumda sadece bir çay ve bir kahve tükettim, umarım beni kovmazlar :)) Ama yemek de yiyeceğim.
Antep'teyken, insanların size yakınlık göstermeleri için aynı ortamda bulunmanız yetiyor. Adliyedekiler, Halil Usta'da aynı masada yemek yediğim amcalar, garsonlar, "Bir defalık binecekseniz bizden olsun madem" diyen tramvay güvenliği, yol sorulan ablalar... Güzel insanlar. Doğu iyidir :) (Hahaha hatta baro görevlisi olan abla Antep'e gelin gelmek isteyip istemeyeceğimi sordu :) )
Yarın ise, aslında duruşmam olmayacaktı. Çünkü Antep dönüşüm gece 22.05'te, yani 23.30'a doğru taksiye binip 12'de filan evde olabileceğim. Yarın için bana görünen duruşmayı Figen Hanım almıştı sağolsun. Fakat her şey o kadar yolunda gitmiyor her zaman.
Perşembe: İstanbul - Üsküdar. Uçum'ların babaları vefat etmiş dün akşam, Allah rahmet eylesin. Bu durumda işbirliğinin önemi elbette daha çok artıyor, Ensar Abi'yi duruşmaya gönderecek halimiz yok. Üsküdar da benim payıma düştü.
Ofise öğlen varabileceğim ama yine erken çıkıp okula gideceğim. Zira artık yüksek lisansımın son dönemecine geldik; proje savunmamı yapacağım. 3 hoca beni karşısına alıp sıkıştırıverecek ama ben yılmaz bir direniş gösterip o diplomayı alacağım... Gibi geliyor bana yani öyle umuyorum, bakalım... :)))
Yani sözün özü, yine eve geç gideceğim.
Cuma mı dediniz? Hah...
Cuma: İzmir. Aslında İzmir'e gitmeyecektim, bu da sonradan çıktı. Ensar Abi gidemeyeceği için, o gün İzmir'deki duruşmalardan biri de benim olduğu için, kader beni seçti :) Diğer duruşma Selda'nın, ama o gün Selda'nın Bakırköy'de de bir sürü duruşması keşfi filan var, onlara gidecek. Bana İzmir'in yolları, sana kurşunlar diyeceğim, yok, olmadı.
Eve ne zaman geleceğimi bilmiyorum. Bilet fiyatıyla ilgili bir durum ama herhalde 14.15'e binerim. Yani lütfen öyle olsun. 16'da evde olayım.
Cumartesi: İstanbul - karışık :) Aslında cumartesi günü benim bayağı bildiğin mesai yapmam lazım. Her şey birikti, haftaya da yine bir ton duruşma var, Ensar Abi gelemez, onun duruşmalarına da gireceğiz. Bu hafta sadece 3 saat ofisteydim, evet sadece dün 15-18 arası 3 saat. O yüzden, tüm birikmişleri cumartesi halletmem lazım. Fakat İlter Çubuklu Hayal Kahvesi'nden kahvaltı indirimi almış. Onu kullanmalıyız. Umarım hava açmış olur, çünkü orada kahvaltı yapmak eminim ki çok güzel bir şeydir. Bozulmasın.
O kahvaltıdan sonra ben kendimi biliyorsam hayatta da ofise gitmem. Gidilmez zaten, ayıp diye bir şey var. Ama gitmezsem başıma neler gelebileceğini şimdilik hesaplayamıyorum, önce yarın ofise gidip haftaya duruşma programının son halini görmem lazım.
Pazar: Ev? Nası yani? Pazar günü İlter Sonispere'ye gidiyor. Evde, yani ev derken bunu geniş anlamda kullanıyorum, Moda'da olacağım. Rahat 3 makinelik çamaşır birikti, yazlık-kışlık halen yapılmadı, her tarafta ayrı bi kıyafet duruyor... Biraz toparlanayım.
Yorgunum, hem de çok.
Beni akşamları güleryüzle karşılayacak, güzel yemek yapan, eli yüzü düzgün, oturmayı kalkmayı bilen bir hanımkızla evlenmek niyetindeyim.
Beni ancak paklar.
Öptüm,
Göksun.
Ciddiyim hatırlamıyorum ama bak. Tek bir an bile. (Hmm Cumartesi Florya'daydım bak onu hatırladım şimdi.)
Unutmadan bu haftayı yazayım:
Pazartesi: Ankara'daydım. Pazar sabah oyumu kullanıp gittim, eşimi dostumu gördüm. Adliye günüm ise korkunçtu, 9 İş kalemi ve vezne arasında birkaç defa gidip gelmece, o mahkemeden karar bu mahkemeden dilekçe, o baro odasından pul, buradakinden çıktı, ötedekinden fotokopi kovalamaca... Suyum çıktı. Neyse öğleden sonra dinlenebildim, yemek yedim kahve içtim filan. Akşam eve tabii ki geç geldim.
Salı: İstanbul'daydım ama ofiste değildim. 12'deki duruşmaya neredeyse 2'de girebildiğim için, ancak 3'te ofiste olabildim. 2 saat duruşma beklememin sebebini de açıklayayım; Sayın Hakim 12.10'a duruşma koyuyor ama o saatte yemeğe çıkıyor... Artı, hangi dosya tanıklı hangisi ne kadar uzun gibi bir ön çalışma yapılmamış olduğundan, benden önceki celse yarım saatten fazla sürdü. İki dosyada ki bunlar seri dosyalar, -tahminen- ikişer tanık dinledi, yani toplamda 8 tanık dinlemiş oldu. Neden bu iki dosyayı sona koymadığını gerçekten bilmiyorum, lütfen sormayın.
Ofise geldim yorgun argın, yemek yiyip masraflarımı toparlarken "Aaa" dedim, "Ben de bir eksiklik var diyordum, iş maillerime bakmadım..." Bakmaz olaydım. 3 yeni davamız olmuş. En bombası, geçen hafta gelen bir davaya ilişkin şirkete müzekkere gelmiş, onu görünce bende jeton düştü, cuma günü duruşması var ben daha cevap yazmamışım! Anında yazdım bitirdim tabi, Allahtan çalışmasını yapmıştım önceden.
Aslında akşam rahat bi 9'a kadar çalışmamı gerektirecek birikmişlikte işim vardı fakat Goran Bregoviç konseri de vardı. Allah biliyor, gitmeden önce gerçekten istemiyordum. İlter bana onunla konserlere gitmiyorum, gezi planlarına iştahlanmıyorum diye kızıyor ama ne yapayım, gerçekten ama gerçekten yorgunum ve evde olmayı çok özlüyorum. Eve ilişkin hiçbir aidiyet hissim kalmadı resmen. Toplamıyorum bile, nasıl olsa gece gelip oyalanıp sonra uyuyup sabah geri çıkıyorum... Koltuğun üstü dağınık kalsa ne kalmasa ne. Haftasonları da ya ofisteyim, ya da "Ya bari bir gün bişey yapmadan boş boş oturayım" diye hiçbir şeyi elleyesim gelmiyor. Özenip bezenip yaptığım sonra daha iki tabak yemeden döktüğüm yemekleri hiç saymyorum.
Öte yandan iyi ki de gitmişim, çok güzel bir konserdi. Balkan müziklerini ve Goran Bregoviç'i zaten severim, canlısı tabii ki daha bi ayrı güzel oldu. Evet işlerim birikmeye devam ediyor ama ne yapalım, hem güzel bi konser görmüş olduk hem de İlter'le yeni bir tartışmadan kurtulduk.
Tabii ki gece geç yattım. 1 miydi neydi. Sabah da 6'da kalktım tabii ki, neden:
Çarşamba: Antep!
Antep'i çok seviyorum, şimdi elli saat anlatabilirim bu sevgimi ama halim yok. Kısaca, bana "ev" hissi veriyor. Yabancılık çekmiyorum. İnsanlar sıcak, yemekler güzel, daha ne olsun :) Yalnız maalesef dosya karara çıktı, Antep'te işimiz kalmadı... Keşke hakime durumu izah edip hiç olmazsa bir celse daha isteseydim ama davalı halimle pek samimi bulunmazdım, hem de Sayın Hakim pek "konuşulabilir" görünmüyordu.
Duruşmama girdim, Halil Usta'da küşlememi yedim, sonra mozaik müzesine gidecektim ama açılmamış. E hani Bakan gidip açılışını yapmıştı? Yalan olmuş o açılış, müze yetişmemiş aslında. Gezemedim tabi, hayallerim yıkıldı.
Ben de Bey Mahallesi'ni göreyim dedim. Dar sokaklı taş evli eski bir mahalleyi restore etmişler. Gittim gördüm, enteresan olmuş. Birkaç fotoğraf çektim, sonra baktım ki çok yoruldum, bir süredir Bayazhan'da oturuyorum. Uzun süredir devam eden bu oturumda sadece bir çay ve bir kahve tükettim, umarım beni kovmazlar :)) Ama yemek de yiyeceğim.
Antep'teyken, insanların size yakınlık göstermeleri için aynı ortamda bulunmanız yetiyor. Adliyedekiler, Halil Usta'da aynı masada yemek yediğim amcalar, garsonlar, "Bir defalık binecekseniz bizden olsun madem" diyen tramvay güvenliği, yol sorulan ablalar... Güzel insanlar. Doğu iyidir :) (Hahaha hatta baro görevlisi olan abla Antep'e gelin gelmek isteyip istemeyeceğimi sordu :) )
Yarın ise, aslında duruşmam olmayacaktı. Çünkü Antep dönüşüm gece 22.05'te, yani 23.30'a doğru taksiye binip 12'de filan evde olabileceğim. Yarın için bana görünen duruşmayı Figen Hanım almıştı sağolsun. Fakat her şey o kadar yolunda gitmiyor her zaman.
Perşembe: İstanbul - Üsküdar. Uçum'ların babaları vefat etmiş dün akşam, Allah rahmet eylesin. Bu durumda işbirliğinin önemi elbette daha çok artıyor, Ensar Abi'yi duruşmaya gönderecek halimiz yok. Üsküdar da benim payıma düştü.
Ofise öğlen varabileceğim ama yine erken çıkıp okula gideceğim. Zira artık yüksek lisansımın son dönemecine geldik; proje savunmamı yapacağım. 3 hoca beni karşısına alıp sıkıştırıverecek ama ben yılmaz bir direniş gösterip o diplomayı alacağım... Gibi geliyor bana yani öyle umuyorum, bakalım... :)))
Yani sözün özü, yine eve geç gideceğim.
Cuma mı dediniz? Hah...
Cuma: İzmir. Aslında İzmir'e gitmeyecektim, bu da sonradan çıktı. Ensar Abi gidemeyeceği için, o gün İzmir'deki duruşmalardan biri de benim olduğu için, kader beni seçti :) Diğer duruşma Selda'nın, ama o gün Selda'nın Bakırköy'de de bir sürü duruşması keşfi filan var, onlara gidecek. Bana İzmir'in yolları, sana kurşunlar diyeceğim, yok, olmadı.
Eve ne zaman geleceğimi bilmiyorum. Bilet fiyatıyla ilgili bir durum ama herhalde 14.15'e binerim. Yani lütfen öyle olsun. 16'da evde olayım.
Cumartesi: İstanbul - karışık :) Aslında cumartesi günü benim bayağı bildiğin mesai yapmam lazım. Her şey birikti, haftaya da yine bir ton duruşma var, Ensar Abi gelemez, onun duruşmalarına da gireceğiz. Bu hafta sadece 3 saat ofisteydim, evet sadece dün 15-18 arası 3 saat. O yüzden, tüm birikmişleri cumartesi halletmem lazım. Fakat İlter Çubuklu Hayal Kahvesi'nden kahvaltı indirimi almış. Onu kullanmalıyız. Umarım hava açmış olur, çünkü orada kahvaltı yapmak eminim ki çok güzel bir şeydir. Bozulmasın.
O kahvaltıdan sonra ben kendimi biliyorsam hayatta da ofise gitmem. Gidilmez zaten, ayıp diye bir şey var. Ama gitmezsem başıma neler gelebileceğini şimdilik hesaplayamıyorum, önce yarın ofise gidip haftaya duruşma programının son halini görmem lazım.
Pazar: Ev? Nası yani? Pazar günü İlter Sonispere'ye gidiyor. Evde, yani ev derken bunu geniş anlamda kullanıyorum, Moda'da olacağım. Rahat 3 makinelik çamaşır birikti, yazlık-kışlık halen yapılmadı, her tarafta ayrı bi kıyafet duruyor... Biraz toparlanayım.
Yorgunum, hem de çok.
Beni akşamları güleryüzle karşılayacak, güzel yemek yapan, eli yüzü düzgün, oturmayı kalkmayı bilen bir hanımkızla evlenmek niyetindeyim.
Beni ancak paklar.
Öptüm,
Göksun.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
ücretli avukat
6 Haziran 2011 Pazartesi
geç kalmış haber özetleri :)
Haziran başı itibariyle, İzmir’in dağlarında çiçekler açmış mı bir bakayım dedim...
İyi ki de demişim, hem gezdim, hem de Pasaport’ta oturmayı çok seviyorum. Buraya gelince, “yazma” havası kendiliğinden zuhur ediveriyor.
Efendim, değişken ruh halim iki dakka sabit durabilseydi eğer, cumartesi günkü Radikal’den seçtiğim haberlerle size bir Pazar neşesi yazmak niyetindeydim. Ama fakat lakin, sinüs eğrisinden hallice seyreden ve yaşlandığım zaman etrafımda kimseyi bulamayacak olmam yönünde ciddi endişelere sebep olan dengesizliğim yine gösterdi kendini.
Benim yine canım sıkkın. Sürekli sıkılıyor efendim, durduramıyoruz. Büyürsem geçer diyorum, fakat ya büyümüyorum, ya da büyüyünce geçmiyor. Bilemiyorum.
Büyümek sanırım, Sayın Bülent Arınç gibi olmayı gerektiren bir şey. Nitekim kendisi, “Sussaydı Ümit Boyner’den özür dileyebilirdim” buyurmuş. Özür dilenecek bir şey yaptığının farkında olup bunu böyle “delikanlıca” ifade edebilmek bağlamında Sayın Arınç’a en derin saygılarımı sunmak boynumun borcu; bu büyüklüğü mesela “Referandum öncesi de konsomatris demişlerdi” diyen Ümit Boyner’de göremiyoruz. Kendisi sadece, ruhsuz ve somut bir tespit yapmakla yetinmiş. Halbuki Sayın Arınç gibi olmak, “Evet ya ben de çok konuşuyorum bazen gerçekten...” diyebilmeyi gerektirir. Üzgünüm Sayın Boyner, kavgayı siz uzatıyorsunuz... Bundan sonra herhangi bir olayda “Seçim öncesinde de pornocu demişlerdi” derseniz, bilin ki bu kavga daha da uzayacak ve sebebi yine siz olacaksınız.
Laf aramızda, Sayın Arınç yine özür diler dilemesine de, şimdi Sayın Boyner dediği için dilemiş gibi olacak ya, onu istemiyor. Ben de öyleydim mesela ergenken, bir düşünün siz de öylesinizdir mutlaka. Mesela sabah yüz yıkama alışkanlığı gerçekten kazandığımda eşşek kadar olmuştum afedersiniz, neden, ablam istisnasız her sabah “yüzünü yıkadın mı” diye sorduğu için... İnat değil mi, sırf her gün soruyor diye yıkamazdım. Ama ne zaman ablam bu sorgu sual işini bıraktı, olay tamamen benim kişisel inisiyatifime kaldı, yüz de yıkadım, diş bile fırçaladım kimse demeden. Yani diyeceğim, bu tamamen “ergen ruh haliyle” ilgili bir şey.
Sayın Arınç Beyefendi’nin, internetin özellikle ergenlerin kullandığı şekline kafayı bu kadar takmış olmasının sebebi de, doğrudan bu ruh halidir bana kalırsa. Buna “amatör ruh” da diyebiliriz elbet, siyaseten daha doğru olur.
(Bu arada az önce yanımdan İzmir Emniyet Müdürlüğü Deniz Polisi’nin Polis 1 adlı çok şık teknesi geçti. İçindeki polisler de üniformalıydı ama –bu şaka değil- sen adamlara böyle güzel bir tekne, böyle güzel deniz polisi kadrosu veriyorsan lacivert polis mayosu da vereceksin arkadaşım. Polisinki de can. Üniformayla mı atlasın denize?)
Paralel ruh hali Sayın Başbakanımızda da mevcut hamdolsun. Ama o 14-15 değil de, daha çok 16-17 yaşındakiler gibi. Zira daha siyasi, meydanlarda kaset maset filan olayına gidiyor. Beni bozar, hayatta da o topa girmem. Ama neyse ki ergenliğini ortaya döken The Economist olayı da patladı son günlerde; yoksa tezimize örnek bulamayacaktık. Sayın Başbakan’ın tavrı, iki gün önce kendisine gülümseyen kızı başkasına kaptıran liseli tavrı değilse daha da klavye yüzü görmeyeyim. Eh, liseliler “çete” demez tabii, ne kadar edepsiz olabildiklerini biliyoruz, yukarıda değindik. İşte Sayın Erdoğan 14 değil 17 yaşında olduğundan, “jargona” biraz daha aşina.
Yalnız söylemlerdeki özgünlük konusunda, Sayın Bahçeli tahtını kaptırmamaya çok kararlı. (Gerçi yıl olmuş 2011, 3. Selim bile tahtını kaptırmış, Bahçeli de pek güvenmesin kendine... Dostça uyaralım.)
Sayın Bahçeli, bu kez de “PKK-MHP çatışması istiyorlar, bu oyuna gelmeyeceğiz” demiş Kırşehir’de.
Ben size bir şey diyeyim mi, o konuşan Bahçeli filan değil. Olamaz. Kemal Sunal – Fatma Girik filmi olan Japon İşi’ndeki Başak Bebek gibi bir şey o. Ya da aslında bu olay, yani bunu diyen bir Bahçeli duymak, Türkiye’de merdiven altında on yıllardır devam eden klon çalışmalarının açık tezahürüdür.
“PKK-MHP çatışması istiyorlar, bu oyuna gelmeyeceğiz” diyen bir Bahçeli... Yo dostum yo, bu püskevit filan da değil, bambaşka bir şey... Ya da biz bugüne kadar bambaşka bir Devlet Bahçeli tanıdık, gerçek Devlet Bahçeli demir maskesiyle onyıllardır bir adada çürümeye bırakılmıştı... Oktay Vural, Mehmet Şandır ve bilemediğim 2 kahraman şilahşor gidip onu kurtardılar ve siyaset sahnesine geri getirdiler. Başka da bir açıklama getiremiyorum... Demir Maskeli Devlet... Haziran 2011’de tüm meydanlarda....
Bir değişim öyküsü de Diyarbakır’da yaşanıyor sessiz sakin. Diyarbakır Başsavcısı Sayın Durdu Kavak, Dicle Üniversitesi’nde Kürtçe şarkı dinlemiş! İnanabiliyor musunuz sayın seyirciler! Bu ülkede milyonlarca insanın konuştuğu bir dilde şarkı dinleyebilen bir savcımız var! Hayaldi, gerçek oldu!
“2006’da olsa buradakileri tutuklatırdım” diyen Sayın Kavak, sözlerini “Gördüğünüz gibi tüm uzuvlarımla tam bir beyefendiyim” diye sürdürmüş.
Ben bu noktada bir şey söylemek istemiyorum. Sayın Kavak’a ve kendisinin uzuvlarıyla muhatap olan herkese hayatta başarılar dileyerek hızla uzaklaşıyorum. Siz devam edebilirsiniz.
Yalnız bu uzuvlarla muhatap olma konusu enteresan. Düşündüğümüzden çok daha derinlik arz ediyor. Nitekim, Sayın Fethullah Gülen’in İzmir’deki eski berberi, İzmir 1. bölge 3. sıradan milletvekili adayı olmuş.
Şu an oturduğum yere gelirken kendisinin koca afişini gördüm, evet, bıyığı gerçekten de mesleğine yakışacak kadar muntazam bir bademlik arz ediyor. Bu anlamda kendisine kusur atfedemiyorum. Beyefendi belli ki iyi berber.
Bu konuda Vilson Hocamla telefonda biraz sohbet ettik. “Göksuncum düşünsene, kendisi koskoca Fethullah Gülen’in bir uzvu, bedeninin bir parçası üzerinde sınırlı da olsa bir tasarruf yetkisi kullanıyor, o aday olmayacak sen ben mi olacağız” dedi haklı olarak. Ben hiç öyle düşünmemiştim. Sonra olayı bir adım daha ileri taşıyarak, Sayın Gülen’in başka bir uzvu üzerinde yine sınırlı da olsa tasarruf yetkisi kullanabilen başka bir meslek grubunu andık karşılıklı. Ara sıra edepli biri olabildiğim için sohbeti burada kesmek istedim, fakat uzuvlarla muhatap olmanın çok farklı şekilleri var. İzmir 3. sıra adaylığından çok daha önemli konumlara getirilenler hakkında çok büyük bir merak içine düşüverdim. Ne yapayım, bir saç kesimi İzmir 3. sıra ise, insan oradan pay biçmez mi?
Uzuvlar üzerinde tasarruf yetkisini tek kullanan milletvekili adayları değil elbet. Polisler de var. Yalnız burada şöyle bir fark var; ilk durumda yetki bizzat o hakkın sahibi tarafından veriliyor. Sözkonusu polis olunca ise, vatandaşlar olarak üzerimizdeki tasarruf hakkının aslında bize ait değil devlete ait olduğunu, ya da belki daha doğru ifadeyle, devlet menfaatlerinin bizim kendi üzerimizdeki tasarruf hakkından daha üstün olduğunu anlıyoruz.
Vatandaşlar olarak bu durumu öyle kabullenmişiz ve tasarruf hakkımızı devletin re’sen kullanabilecek olmasını öyle içselleştirmişiz ki, aman bu hakkı ben kendi ellerimle vermeyeyim diye nereden kıvıracağımızı, “siyaseten doğruyu” nereden bulacağımızı şaşırmışız. Nitekim Hopa’da kaburgası kırılan İbrahim Aksu’nun babası Sayın Kadir Aksu, aynen “Bizim Hopa’nın polisleri değil, dışarıdan gelen polis ekibi dövüyor. Yerli polisimiz müdahale etseydi böyle olmazdı. Olayı Erzurum, Giresun, Ordu’dan gönderilen çevik kuvvet ateşledi” demiş.
Şimdi, olayın Çevik Kuvvet tarafından ateşlenip ateşlenmediği apayrı bir konu. Benim dediğimin bununla alakası yok.
İyi de kardeşim, polis polistir. “Bizim kendi cellatımız yapmadı, komşu köyün cellatı yaptı” demekten farkını gösterene 37 ekran renkli televizyon hediye edeceğim. Kaldı ki, bu da kendi çapında bir nefret söylemi içermiyor mu allahaşkına? Bizim polisimiz yapmadı ne demek ya, eğer devlette 1 Mayıs polisi ayrı, adliye polisi ayrı, Giresun çevik kuvveti ve Hopa’nın yerel polisi ayrıysa, ya biz Hopa’ya yerleşelim ya Hopa bize gelsin. Bu mudur yani.
Hopa polisi yapmamış... Muhtemelen Kadir Amca “Yau bu basın masın iki güne gider, bu polisle yine ben kalırım bi başıma...” diye düşündü ki yüzde yüz haklı. Söylemine tırnak kadar kızılamaz, çünkü Kadir Amca böyle bir kaygı içindeyse yüzde bir milyon haklı. İnsanlara bu korkuyu salanlar utansın, başka ne diyeyim. Asabım bozuldu... “Aşşaa maallenin polisleri” yapmışmış... Te Allaam ya...
Neyse ki ülkede güzel şeyler de oluyor. Oral Çalışlar’ın köşe yazısının konusu Mustafa Balbay. Sayın Balbay’ın hapishanede çekilmiş bir fotoğrafı da var köşenin orta yerinde. Eğer Google’dan bulursam sizinle de paylaşacağım, karmanızı severseniz bir bakın. O entellektüel havaya bakınca içiniz açılacak. Raflarda onlarca kitap, bir köşede çiçekli minderin üstüne oturmuş yarınlara umutla ve aydınlıkla bayan Mustafa Balbay, sağ alt köşede bir ucundan buğulu bir şekilde görünerek görselliğin dramatik etkisini artıran çaydanlık... Dertli gönüllere giren, işte benim Zeki Müren... Haa şimdi gördüm, kırdığı dizinin üstüne de ince belliyi konduruvermiş... İşte halk çocuğu, işte halkın aydınlık yüzünün temsilcisi, işte entellektüel Türkiye’nin güvencesi, işte –alt fotoğrafta- 5 litrelik bidonlarla kol çalışan halkçı Ertuğrul Özkök!
Sayın Balbay’ın adının karıştığı andıçlarla gerçek bir alakası var mıdır ve varsa nasıldır gerçekten bilmiyorum. Fakat görülen o ki, andıçlara karışmakla bir şey olunmayacağını anlamış, kendisini poz verme işine vermiş. Pek çok ünlümüzün muzdarip olduğu “içeride kitap yazmazsa ölecek” hastalığına da tutulmuş, Silivri Üçlemesi geliyormuş yoldaymış. İçeriden çok değerli eserlerini gönderen pek çok aydın elbet vardır, fakat artık bu tür işler Tuğba Özay’la anılıyor; lütfen bunu birileri Sayın Balbay’a hatırlatsın. Tüm samimiyetimle iyi niyetliyim.
Bir samimiyet göstergesi daha, aman diyeyim, bir yerlerden alıntı yapacaksa bile Q harfini zinhar kullanmasın. Zira İsmail Beşikçi’nin gerekçeli kararı çıkmış; kendisi Kandil’i Qandil diye yazmış olduğu için 15 ay hapis almıştı. Mahkeme başkanı hariç, diğer iki üye diyor ki “Kandil Dağı olarak adlandırılan yerin başharfinin Türkçe alfabede bulunmayan q harfiyle yazımının dahi PKK’nın dile getirdiği Kürtçe alfabe talebinin propagandası amacıyla yapıldığı...”
Başkan ise buna karşılık, AİHS 10. maddesindeki anlatım özgürlüğüne dayanmış. Peh...
Bizim okulda, Prof. Burcuoğlu’nun söylediği söylenen bir söz vardır; “Nereye dayanacağını bilmeyen hukukçu gider MK 2’ye dayanır” dermiş kendisi. Ha işte bu Başkan’ın da yaptığı bu... Dayanak bulamıyor, nereden kurtarsa bilemiyor, dayıyor AİHS 10’u. Ama diğer iki hakim akıllı maşallah, onlar da aynı maddenin 2. fıkrasını dayanak göstermişler. Demişler ki, toprak bütünlüğünün tehlikede olduğu hallerde bu özgürlükler sınırlanabilir... İşte böyle sayın seyirciler, Qandil yazanı 15 ay içeri atınca çok feci kurtuldu toprak bütünlüğümüz. Ya işte ben bu askerleri politikacıları cidden anlamıyorum, tutturmuşlar bi toprak bütünlüğü bi devlet bi bişey... Kardeşim işte bak Q’yi kullandırmayınca çat diye kurtuluyor bütünlüğün, sen daha neyin derdindesin ki allahaşkına?
Sanırım sorun Diyarbakır’daki Kürtçe levhalarda... Onları ve KCK sanıklarını da ortadan kaldırınca olacak bitecek bu iş. Sonra efendim, Sayın Başbakan Kürt bölgesinde konuşsun artık, özgürlük diye demokrasi diye... İster misiniz, AKP mitinglerinde açılan Kürtçe ya da başka dillerdeki dövizlerin sahiplerine bir şey olmasın da diğer parti mitinglerindeki döviz taşıyıcıları tutuklansın? Olur mu olur...
Allah kahretsin ben bunu nasıl düşünemedim, tabii ya... Daha sabah, AKP’nin İstanbul mitinginde döviz kullandırılmadığını okudum... İşte bundan! Ya ne olacaktı? Kendi taraftarlarını tutuklamak zorunda kalmasınlar diye...
Belki de bu yüzden, yani “görünür” ifade özgürlüğü “alenen” yalan olduğundan, son on-on beş yılda insanlar bilişim işlerine ister istemez ısındılar. Artık insanlar Sözlük’lerden Feysbuk’lardan tanışıyor, msn’de Skype’ta yazışıyor ve webcam aracılığıyla öpüşüyorlar. Gayet normal. Sokağa çıktığın anda ne zaman göz altına alınacağını bilemiyorsun. Gerçi devlet-i âlimiz bunun da bir çözümünü buldu, artık internette de güvende değiliz ama ben şimdi başka bir şey söyleyeceğim.
Sanal dünyaya bu kadar kaydırılan ve pratik zekası da her daim örnek olmuş bir toplumun, bu işten nemalanmayı öğrenmesi elbet uzun sürmeyecekti. İşte buyrun, bir inşaat bekçisi bilişim suçundan yakalanmış. Bu vatandaş, bekçi kulübesi olarak kullandığı barakadan internete bağlanarak, arkadaşlarının feysbuk ve msn şifrelerini kırmış, sonra da insanlardan para istemiş. Böyle böyle 15bin lira toplamış, sonra da bu parayı yine internette bahis sitelerinde bir güzel yemiş.
Evet, gençlerin pornocu olmasını gerçekten istemiyoruz. Bahisçi olsunlar, hem de hırsızlık parayla.
Bu da olmazsa ve eğer yeteri kadar “prezentabl kadınlar” iseler, akaryakıt istasyonlarında kasiyer olarak çalışabilir; müşterilerin kredi kartı bilgilerini kopyalayabilirler. Böyle de bir çete yakalanmış zira. Var yani, bu da var.
Sözlerimizi, Işıl Cinmen’in Cumartesi Radikal’de çıkan çok güzel yazısından bir alıntıyla tamamlayalım, ama siz alıntıyla yetinmeyin, yazının tamamını okuyun. Okuyun, kontrol edeceğim.
“Sen benim internette hangi siteye girdiğimle, hangi kitabı okuduğumla, kaç yaşında içtiğimle, kaç kere aşık olup kiminle seks yaptığımla uğraşırken ben çoktan, dünyayı bu yüzyılda yaşayanların arasında dahil olmuştum.”
Geri kalmamak dileğiyle, sevgiler,
Göksun.
İyi ki de demişim, hem gezdim, hem de Pasaport’ta oturmayı çok seviyorum. Buraya gelince, “yazma” havası kendiliğinden zuhur ediveriyor.
Efendim, değişken ruh halim iki dakka sabit durabilseydi eğer, cumartesi günkü Radikal’den seçtiğim haberlerle size bir Pazar neşesi yazmak niyetindeydim. Ama fakat lakin, sinüs eğrisinden hallice seyreden ve yaşlandığım zaman etrafımda kimseyi bulamayacak olmam yönünde ciddi endişelere sebep olan dengesizliğim yine gösterdi kendini.
Benim yine canım sıkkın. Sürekli sıkılıyor efendim, durduramıyoruz. Büyürsem geçer diyorum, fakat ya büyümüyorum, ya da büyüyünce geçmiyor. Bilemiyorum.
Büyümek sanırım, Sayın Bülent Arınç gibi olmayı gerektiren bir şey. Nitekim kendisi, “Sussaydı Ümit Boyner’den özür dileyebilirdim” buyurmuş. Özür dilenecek bir şey yaptığının farkında olup bunu böyle “delikanlıca” ifade edebilmek bağlamında Sayın Arınç’a en derin saygılarımı sunmak boynumun borcu; bu büyüklüğü mesela “Referandum öncesi de konsomatris demişlerdi” diyen Ümit Boyner’de göremiyoruz. Kendisi sadece, ruhsuz ve somut bir tespit yapmakla yetinmiş. Halbuki Sayın Arınç gibi olmak, “Evet ya ben de çok konuşuyorum bazen gerçekten...” diyebilmeyi gerektirir. Üzgünüm Sayın Boyner, kavgayı siz uzatıyorsunuz... Bundan sonra herhangi bir olayda “Seçim öncesinde de pornocu demişlerdi” derseniz, bilin ki bu kavga daha da uzayacak ve sebebi yine siz olacaksınız.
Laf aramızda, Sayın Arınç yine özür diler dilemesine de, şimdi Sayın Boyner dediği için dilemiş gibi olacak ya, onu istemiyor. Ben de öyleydim mesela ergenken, bir düşünün siz de öylesinizdir mutlaka. Mesela sabah yüz yıkama alışkanlığı gerçekten kazandığımda eşşek kadar olmuştum afedersiniz, neden, ablam istisnasız her sabah “yüzünü yıkadın mı” diye sorduğu için... İnat değil mi, sırf her gün soruyor diye yıkamazdım. Ama ne zaman ablam bu sorgu sual işini bıraktı, olay tamamen benim kişisel inisiyatifime kaldı, yüz de yıkadım, diş bile fırçaladım kimse demeden. Yani diyeceğim, bu tamamen “ergen ruh haliyle” ilgili bir şey.
Sayın Arınç Beyefendi’nin, internetin özellikle ergenlerin kullandığı şekline kafayı bu kadar takmış olmasının sebebi de, doğrudan bu ruh halidir bana kalırsa. Buna “amatör ruh” da diyebiliriz elbet, siyaseten daha doğru olur.
(Bu arada az önce yanımdan İzmir Emniyet Müdürlüğü Deniz Polisi’nin Polis 1 adlı çok şık teknesi geçti. İçindeki polisler de üniformalıydı ama –bu şaka değil- sen adamlara böyle güzel bir tekne, böyle güzel deniz polisi kadrosu veriyorsan lacivert polis mayosu da vereceksin arkadaşım. Polisinki de can. Üniformayla mı atlasın denize?)
Paralel ruh hali Sayın Başbakanımızda da mevcut hamdolsun. Ama o 14-15 değil de, daha çok 16-17 yaşındakiler gibi. Zira daha siyasi, meydanlarda kaset maset filan olayına gidiyor. Beni bozar, hayatta da o topa girmem. Ama neyse ki ergenliğini ortaya döken The Economist olayı da patladı son günlerde; yoksa tezimize örnek bulamayacaktık. Sayın Başbakan’ın tavrı, iki gün önce kendisine gülümseyen kızı başkasına kaptıran liseli tavrı değilse daha da klavye yüzü görmeyeyim. Eh, liseliler “çete” demez tabii, ne kadar edepsiz olabildiklerini biliyoruz, yukarıda değindik. İşte Sayın Erdoğan 14 değil 17 yaşında olduğundan, “jargona” biraz daha aşina.
Yalnız söylemlerdeki özgünlük konusunda, Sayın Bahçeli tahtını kaptırmamaya çok kararlı. (Gerçi yıl olmuş 2011, 3. Selim bile tahtını kaptırmış, Bahçeli de pek güvenmesin kendine... Dostça uyaralım.)
Sayın Bahçeli, bu kez de “PKK-MHP çatışması istiyorlar, bu oyuna gelmeyeceğiz” demiş Kırşehir’de.
Ben size bir şey diyeyim mi, o konuşan Bahçeli filan değil. Olamaz. Kemal Sunal – Fatma Girik filmi olan Japon İşi’ndeki Başak Bebek gibi bir şey o. Ya da aslında bu olay, yani bunu diyen bir Bahçeli duymak, Türkiye’de merdiven altında on yıllardır devam eden klon çalışmalarının açık tezahürüdür.
“PKK-MHP çatışması istiyorlar, bu oyuna gelmeyeceğiz” diyen bir Bahçeli... Yo dostum yo, bu püskevit filan da değil, bambaşka bir şey... Ya da biz bugüne kadar bambaşka bir Devlet Bahçeli tanıdık, gerçek Devlet Bahçeli demir maskesiyle onyıllardır bir adada çürümeye bırakılmıştı... Oktay Vural, Mehmet Şandır ve bilemediğim 2 kahraman şilahşor gidip onu kurtardılar ve siyaset sahnesine geri getirdiler. Başka da bir açıklama getiremiyorum... Demir Maskeli Devlet... Haziran 2011’de tüm meydanlarda....
Bir değişim öyküsü de Diyarbakır’da yaşanıyor sessiz sakin. Diyarbakır Başsavcısı Sayın Durdu Kavak, Dicle Üniversitesi’nde Kürtçe şarkı dinlemiş! İnanabiliyor musunuz sayın seyirciler! Bu ülkede milyonlarca insanın konuştuğu bir dilde şarkı dinleyebilen bir savcımız var! Hayaldi, gerçek oldu!
“2006’da olsa buradakileri tutuklatırdım” diyen Sayın Kavak, sözlerini “Gördüğünüz gibi tüm uzuvlarımla tam bir beyefendiyim” diye sürdürmüş.
Ben bu noktada bir şey söylemek istemiyorum. Sayın Kavak’a ve kendisinin uzuvlarıyla muhatap olan herkese hayatta başarılar dileyerek hızla uzaklaşıyorum. Siz devam edebilirsiniz.
Yalnız bu uzuvlarla muhatap olma konusu enteresan. Düşündüğümüzden çok daha derinlik arz ediyor. Nitekim, Sayın Fethullah Gülen’in İzmir’deki eski berberi, İzmir 1. bölge 3. sıradan milletvekili adayı olmuş.
Şu an oturduğum yere gelirken kendisinin koca afişini gördüm, evet, bıyığı gerçekten de mesleğine yakışacak kadar muntazam bir bademlik arz ediyor. Bu anlamda kendisine kusur atfedemiyorum. Beyefendi belli ki iyi berber.
Bu konuda Vilson Hocamla telefonda biraz sohbet ettik. “Göksuncum düşünsene, kendisi koskoca Fethullah Gülen’in bir uzvu, bedeninin bir parçası üzerinde sınırlı da olsa bir tasarruf yetkisi kullanıyor, o aday olmayacak sen ben mi olacağız” dedi haklı olarak. Ben hiç öyle düşünmemiştim. Sonra olayı bir adım daha ileri taşıyarak, Sayın Gülen’in başka bir uzvu üzerinde yine sınırlı da olsa tasarruf yetkisi kullanabilen başka bir meslek grubunu andık karşılıklı. Ara sıra edepli biri olabildiğim için sohbeti burada kesmek istedim, fakat uzuvlarla muhatap olmanın çok farklı şekilleri var. İzmir 3. sıra adaylığından çok daha önemli konumlara getirilenler hakkında çok büyük bir merak içine düşüverdim. Ne yapayım, bir saç kesimi İzmir 3. sıra ise, insan oradan pay biçmez mi?
Uzuvlar üzerinde tasarruf yetkisini tek kullanan milletvekili adayları değil elbet. Polisler de var. Yalnız burada şöyle bir fark var; ilk durumda yetki bizzat o hakkın sahibi tarafından veriliyor. Sözkonusu polis olunca ise, vatandaşlar olarak üzerimizdeki tasarruf hakkının aslında bize ait değil devlete ait olduğunu, ya da belki daha doğru ifadeyle, devlet menfaatlerinin bizim kendi üzerimizdeki tasarruf hakkından daha üstün olduğunu anlıyoruz.
Vatandaşlar olarak bu durumu öyle kabullenmişiz ve tasarruf hakkımızı devletin re’sen kullanabilecek olmasını öyle içselleştirmişiz ki, aman bu hakkı ben kendi ellerimle vermeyeyim diye nereden kıvıracağımızı, “siyaseten doğruyu” nereden bulacağımızı şaşırmışız. Nitekim Hopa’da kaburgası kırılan İbrahim Aksu’nun babası Sayın Kadir Aksu, aynen “Bizim Hopa’nın polisleri değil, dışarıdan gelen polis ekibi dövüyor. Yerli polisimiz müdahale etseydi böyle olmazdı. Olayı Erzurum, Giresun, Ordu’dan gönderilen çevik kuvvet ateşledi” demiş.
Şimdi, olayın Çevik Kuvvet tarafından ateşlenip ateşlenmediği apayrı bir konu. Benim dediğimin bununla alakası yok.
İyi de kardeşim, polis polistir. “Bizim kendi cellatımız yapmadı, komşu köyün cellatı yaptı” demekten farkını gösterene 37 ekran renkli televizyon hediye edeceğim. Kaldı ki, bu da kendi çapında bir nefret söylemi içermiyor mu allahaşkına? Bizim polisimiz yapmadı ne demek ya, eğer devlette 1 Mayıs polisi ayrı, adliye polisi ayrı, Giresun çevik kuvveti ve Hopa’nın yerel polisi ayrıysa, ya biz Hopa’ya yerleşelim ya Hopa bize gelsin. Bu mudur yani.
Hopa polisi yapmamış... Muhtemelen Kadir Amca “Yau bu basın masın iki güne gider, bu polisle yine ben kalırım bi başıma...” diye düşündü ki yüzde yüz haklı. Söylemine tırnak kadar kızılamaz, çünkü Kadir Amca böyle bir kaygı içindeyse yüzde bir milyon haklı. İnsanlara bu korkuyu salanlar utansın, başka ne diyeyim. Asabım bozuldu... “Aşşaa maallenin polisleri” yapmışmış... Te Allaam ya...
Neyse ki ülkede güzel şeyler de oluyor. Oral Çalışlar’ın köşe yazısının konusu Mustafa Balbay. Sayın Balbay’ın hapishanede çekilmiş bir fotoğrafı da var köşenin orta yerinde. Eğer Google’dan bulursam sizinle de paylaşacağım, karmanızı severseniz bir bakın. O entellektüel havaya bakınca içiniz açılacak. Raflarda onlarca kitap, bir köşede çiçekli minderin üstüne oturmuş yarınlara umutla ve aydınlıkla bayan Mustafa Balbay, sağ alt köşede bir ucundan buğulu bir şekilde görünerek görselliğin dramatik etkisini artıran çaydanlık... Dertli gönüllere giren, işte benim Zeki Müren... Haa şimdi gördüm, kırdığı dizinin üstüne de ince belliyi konduruvermiş... İşte halk çocuğu, işte halkın aydınlık yüzünün temsilcisi, işte entellektüel Türkiye’nin güvencesi, işte –alt fotoğrafta- 5 litrelik bidonlarla kol çalışan halkçı Ertuğrul Özkök!
Sayın Balbay’ın adının karıştığı andıçlarla gerçek bir alakası var mıdır ve varsa nasıldır gerçekten bilmiyorum. Fakat görülen o ki, andıçlara karışmakla bir şey olunmayacağını anlamış, kendisini poz verme işine vermiş. Pek çok ünlümüzün muzdarip olduğu “içeride kitap yazmazsa ölecek” hastalığına da tutulmuş, Silivri Üçlemesi geliyormuş yoldaymış. İçeriden çok değerli eserlerini gönderen pek çok aydın elbet vardır, fakat artık bu tür işler Tuğba Özay’la anılıyor; lütfen bunu birileri Sayın Balbay’a hatırlatsın. Tüm samimiyetimle iyi niyetliyim.
Bir samimiyet göstergesi daha, aman diyeyim, bir yerlerden alıntı yapacaksa bile Q harfini zinhar kullanmasın. Zira İsmail Beşikçi’nin gerekçeli kararı çıkmış; kendisi Kandil’i Qandil diye yazmış olduğu için 15 ay hapis almıştı. Mahkeme başkanı hariç, diğer iki üye diyor ki “Kandil Dağı olarak adlandırılan yerin başharfinin Türkçe alfabede bulunmayan q harfiyle yazımının dahi PKK’nın dile getirdiği Kürtçe alfabe talebinin propagandası amacıyla yapıldığı...”
Başkan ise buna karşılık, AİHS 10. maddesindeki anlatım özgürlüğüne dayanmış. Peh...
Bizim okulda, Prof. Burcuoğlu’nun söylediği söylenen bir söz vardır; “Nereye dayanacağını bilmeyen hukukçu gider MK 2’ye dayanır” dermiş kendisi. Ha işte bu Başkan’ın da yaptığı bu... Dayanak bulamıyor, nereden kurtarsa bilemiyor, dayıyor AİHS 10’u. Ama diğer iki hakim akıllı maşallah, onlar da aynı maddenin 2. fıkrasını dayanak göstermişler. Demişler ki, toprak bütünlüğünün tehlikede olduğu hallerde bu özgürlükler sınırlanabilir... İşte böyle sayın seyirciler, Qandil yazanı 15 ay içeri atınca çok feci kurtuldu toprak bütünlüğümüz. Ya işte ben bu askerleri politikacıları cidden anlamıyorum, tutturmuşlar bi toprak bütünlüğü bi devlet bi bişey... Kardeşim işte bak Q’yi kullandırmayınca çat diye kurtuluyor bütünlüğün, sen daha neyin derdindesin ki allahaşkına?
Sanırım sorun Diyarbakır’daki Kürtçe levhalarda... Onları ve KCK sanıklarını da ortadan kaldırınca olacak bitecek bu iş. Sonra efendim, Sayın Başbakan Kürt bölgesinde konuşsun artık, özgürlük diye demokrasi diye... İster misiniz, AKP mitinglerinde açılan Kürtçe ya da başka dillerdeki dövizlerin sahiplerine bir şey olmasın da diğer parti mitinglerindeki döviz taşıyıcıları tutuklansın? Olur mu olur...
Allah kahretsin ben bunu nasıl düşünemedim, tabii ya... Daha sabah, AKP’nin İstanbul mitinginde döviz kullandırılmadığını okudum... İşte bundan! Ya ne olacaktı? Kendi taraftarlarını tutuklamak zorunda kalmasınlar diye...
Belki de bu yüzden, yani “görünür” ifade özgürlüğü “alenen” yalan olduğundan, son on-on beş yılda insanlar bilişim işlerine ister istemez ısındılar. Artık insanlar Sözlük’lerden Feysbuk’lardan tanışıyor, msn’de Skype’ta yazışıyor ve webcam aracılığıyla öpüşüyorlar. Gayet normal. Sokağa çıktığın anda ne zaman göz altına alınacağını bilemiyorsun. Gerçi devlet-i âlimiz bunun da bir çözümünü buldu, artık internette de güvende değiliz ama ben şimdi başka bir şey söyleyeceğim.
Sanal dünyaya bu kadar kaydırılan ve pratik zekası da her daim örnek olmuş bir toplumun, bu işten nemalanmayı öğrenmesi elbet uzun sürmeyecekti. İşte buyrun, bir inşaat bekçisi bilişim suçundan yakalanmış. Bu vatandaş, bekçi kulübesi olarak kullandığı barakadan internete bağlanarak, arkadaşlarının feysbuk ve msn şifrelerini kırmış, sonra da insanlardan para istemiş. Böyle böyle 15bin lira toplamış, sonra da bu parayı yine internette bahis sitelerinde bir güzel yemiş.
Evet, gençlerin pornocu olmasını gerçekten istemiyoruz. Bahisçi olsunlar, hem de hırsızlık parayla.
Bu da olmazsa ve eğer yeteri kadar “prezentabl kadınlar” iseler, akaryakıt istasyonlarında kasiyer olarak çalışabilir; müşterilerin kredi kartı bilgilerini kopyalayabilirler. Böyle de bir çete yakalanmış zira. Var yani, bu da var.
Sözlerimizi, Işıl Cinmen’in Cumartesi Radikal’de çıkan çok güzel yazısından bir alıntıyla tamamlayalım, ama siz alıntıyla yetinmeyin, yazının tamamını okuyun. Okuyun, kontrol edeceğim.
“Sen benim internette hangi siteye girdiğimle, hangi kitabı okuduğumla, kaç yaşında içtiğimle, kaç kere aşık olup kiminle seks yaptığımla uğraşırken ben çoktan, dünyayı bu yüzyılda yaşayanların arasında dahil olmuştum.”
Geri kalmamak dileğiyle, sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
durdu kavak,
hopa,
ifade özgürlüğü,
radikal
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)