7 Mart 2016 Pazartesi

Ekşi Sözlük'te "kanzuk tatsızlığı" ve bazı kanunlar...

Merhaba,

Ekşi Sözlük yazarları, Sözlük'ün hem ortağı, hem avukatı hem de "karar mercii" olan beyefendi tarafından fena halde rahatsız edilmiş durumda. ("Özdeşleşme yasağı" mı, o da nedir, yeni bir dürümcü mü?)

Bu konuda olan biteni ve mevcut hukuki vaziyeti özetlemeye çalıştım. Metnin ilk kısmı Sözlük'ün bugünlerdeki halini ve bu hale ulaşan süreci özetlemek. Yazar arkadaşlar bu hal ve süreci zaten bildiğinden, isterlerse aşağıda ikinci bölüme direkt geçiş yapabilirler.

*

Malum beyefendinin ismini ve rumuzunu ifşa etmekte aslında hukuken bir sakınca yok, neticede kendisi Sözlük'le ilgili basına verdiği beyanlarda ve hatta çıktığı ulusak televizyon yayınlarında bile gizlemiyor kendisini. Zaten kimin kim olduğunu herkes biliyor yani ama yine de nezaket bizde kalsın. Rumuzu olan kanzuk'la devam edelim. İsmini de anmamış oluruz.

Bu kanzuk Bey, küçük harfle başlamamın sebebi tamamen Sözlük formatı böyle olduğu içindir, zaten uzun süredir yazarlar tarafından son derece ağır bir şekilde eleştiriliyordu. Sebebi de oraya yıllarını ve satırlarını vermiş binlerce yazarı sadece "tık artırıcı" olarak görmesiydi. İnsanlar orayı bir "kişisel tarih" olarak görürken, kanzuk için bütün bunlar "tıklanma sayısından" ibaretti.

Sözlük'ün kurucusu ve aslen kimsenin nefret etmediği "ssg," yönetim işlerini kanzuk'a bıraktıktan sonradır ki Sözlük gerçekten bozdu, çok bozdu, öyle böyle bozmadı acayip bozdu, önünü alamadık. "Troll" başlıklar ve entry'ler çoğaldı, reklamdan siteye ulaşamaz olduk, hiçbir yeri rahat rahat eleştirememeye başladık - çünkü kanzuk Bey müvekkillerinin "ticari itibarı" zedelendiği için o entry'lerin silinmesini buyurdu, kimseye sorulmadan format değişiklikleri yapıldı, tepki gösterdiğimizdeyse "Beğenmeyen yazmasın kardeşim" seviyesinde cevaplarla karşılaştık.

Sözlük yüzünden başı devletle derde giren yazarlar oldu. kanzuk elbette bunlara hukuken yardım etmekle mükellef değildi. Ama hiç olmazsa "Ne haliniz varsa görün" tavrı da göstermeseydi be arkadaşım.

Yani bu hikaye uzundur. Sözlük ahalisi kanzuk Bey'den zaten uzun zamandır pek hoşlanmaz.

Peki ne oldu da delirdik? Nasıl oldu da, bu "kişisel tarih koleksiyonundan" sadece bir gün içinde 340 yazar 234 bin entry'sini sildi ve sayı bu yazı yazılırken bile giderek artıyor?

Birkaç gün önce, Sözlük'ün görüntüsü tamamen değiştirildi. Bu yeni hal son derece kullanışsız ve sevimsiz bulundu, çünkü gerçekten öyleydi. Ayrıca her zamanki gibi yine, kimse Sözlük kullanıcılarına "Böyle bir şey yapalım diyoruz, ne dersiniz?" diye sormamıştı.

Kanzuk ise o günlerde çıkıp "Böyle bir şey yaptık ama kusura bakmadınız inşallah" demek yerine, "Siz zaten ne yapsak tepki gösteriyorsunuz!" kabilinden bir cevap verdi. Aslında kanzuk'la ilgili her bir eleştiri için son derece derli toplu yazılmış bir sürü entry var ama bu yazıyı hazırlarken onları derlemek çok ciddi mesai istiyor. Ayrıca sahiplerine mesaj atıp, o mesajı görmelerini bekleyip, burada kullanmak için izin de almak lazım. Kaynak gösteremeyeceğim için atıfta da bulunamıyorum lütfen kusuruma bakmayın.

Neyse konuya dönelim. Daha bu değişiklikle ilgili rahatsızlık azalmış bile değilken, küt diye "Ekşi Şeyler" diye bir icat ortaya kondu.

onedio.com benzeri bir site bu, içeriğinde de Sözlük'teki entry'lerden faydalanılıyor.

Yani Sözlük yazarlarının entry'lerinin başka bir mecrada daha kullanılması hadisesi gündeme geldi.

Ekşi Sözlük son zamanlarda o kadar büyümüş ve reklam almak için o kadar saçma hallere girmiş bir site ki, bir de bu yolla yeni bir para kazanma mecrası ortaya konup yine bunun da sözlük yazarları üzerinden işletilecek olması herkesi çok rahatsız etti.

Biz sadece derdimizi döküyor veya goygoy yapıyorduk, ama kanzuk bizi "tık" olarak görmeye ve bu tık'lar üzerinden sıfırlarını sayamadığımız miktarları kazanmaya devam ediyordu.

Herkes Sözlük'ü o kadar seviyordu ki, halledilemeyecek bir sorun bu noktada bile halen yoktu. Zaten maddi beklentiyle yazan insanlar değildik, birileri kazansındı bize neydi.

Fakat kanzuk Bey yine ortaya çıkıp dedi ki "Yazdığınız her şey bizim mülkiyetimiz altındadır, siz buraya üye olurken bunu istediğimiz yerde kullanma iznini de bize vermiş oldunuz." (Bu arada, kanzuk Bey'in sözleri olarak tırnak içinde belirttiğim ifadeler birebir ifadeleri değildir. Anlamlarını yazıyorum ben.)

Peki gerçekten öyle miydi?
kanzuk Bey "hukuku Türkiye'ye getiren dört kişiden biri" olduğunu gerçekten düşünüyor muydu?
Ülkede hukukun tek adresi Av. kanzuk Bey miydi?
kanzuk Bey'in dediğinin üstüne laf olur muydu?
Diyelim ki hakkımızı devretmişsek ve üzerine söz hakkımız kalmamışsa bile, nasıl olmuştu da bunu yapmıştık, geri dönüşümüz yok muydu?

Bazı hukukçu arkadaşlar, kanzuk Bey'in söylemini kanunun düz metni üzerinden değerlendirip "Yapacak bir şeyimiz yok" kabilinden konuştu. Elbette bu da bir yorumdu, ama "Sözleşme öyle diyorsa tamam o zaman ya napalım" diyecektiysek neden avukat olmuştuk; bir muktedirin yanında iş bulup hayata o iktidarla devam etmek çok daha rahat olmaz mıydı?

Bizim işimiz "Kanun öyleyse hayat da  böyle" demek değil miydi, ya da "kanun öyleyse hayat da böyle" demek bizden başka kimin işi olabilirdi?

Bu soruları kafamda evirip çevirip ulaştığım sonuçları paylaşmam gerektiğini düşündüm. Buyurun dostlar buyurun, Halil İbrahim sofrasına:

*

Konuyu iki açıdan ele almak lazım.

1. Ekşi Sözlük'e üye olurken onayladığımız sözleşmenin Borçlar Kanunu karşısındaki durumu
2.Sözlük'ün "derleme eser" niteliği ve yazarların entry'ler üzerindeki fikri mülkiyet hakları

Öncelikle Borçlar Kanunu meselesine gelelim. Onay ve değişiklik konularından sonra, bu ikisini birden bambaşka bir bağlamda yeniden değerlendireceğiz.

Sözleşme onayı:

kanzuk Bey bizim Sözlük'e üye olurken tüm şartları kabul ettiğimizi, o yüzden de pek itiraz hakkımızın bulunmadığını söylüyor. Fakat Sözlük 1999 yılından beri mevcut bir site, yıl ise bugünlerde 2016. Peki örneğin 2000 yılında üye olmuş biri o tarihte neye "okey" dediğini şu an halen biliyor mu gerçekten?

Sözlük, onayladığımız metni gözümüzün önünde tutan bir mecra değil. İlgili başlıkta duran sözleşme, şu an itibariyle geçerli olan sözleşme. Bizim neye rıza verip neye vermediğimizi muhtemelen sadece Allah biliyor, ateyizlerinkini ise kimin bileceğini bilmiyorum.

Kaldı ki Sözlük o zamanlar "sen ben bizim oğlan" şeklinde bir yerdi. Eni konu bir sözleşme bulunduğunu dahi sanmıyorum.

Sözleşme değişikliği:

İmzaladığımız bir sözleşmede "tek taraflı değişiklik yetkisi" varsa bizim buna itiraz etme hakkımız olmaz mı gerçekten?

Arkadaşlar bu size mantıklı geliyor mu?

Hukuk, her bir cümlesi için yüzbinlerce kitap yazılabilecek bir şeydir. Bunu en iyi hukuk öğrencileri bilir :) Fakat dini metinlerde dünyanın bir "ol!" emriyle başlaması gibi, hukuk da düz "iradeyle" başlayan bir şeydir.

Tek cümlesinden yüzbinlerce  kitap çıkan sözleşmeler hukukunun özü şudur: Bir kere rıza verdik diye yüz de vermedik arkadaşım. Herkes kendi işini doğru düzgün yapsın.

Bunu hemen değişiklik meselesine bağlayalım; eğer bu değişiklik benim için "yapısal" nitelikteyse, yani eğer o koşul en başta olsaydı ben seninle bu sözleşmeyi yapmayacaktıysam, o değişikliği kendi başına yapamazsın. Bana bunu sormak zorundasın. Mesela ben entry'lerimin bana sorulmadan başka bir mecrada kullanılması hakkını asla vermem, benden bunu isteyen bir sözlüğe de asla kaydolmam. Yani bana bunu kafana göre dayatamazsın.

Yok ille kanun hükmü mü istiyorsun, bence isteme, çünkü o zaman bu delikten çıkamazsın. Çünkü 6098 sayılı Borçlar Kanunu, Sözlük'ün öngördüğü sözleşme türü için özel bir hüküm içermediğinden, doğrudan md. 138'e gitmen gerekir. Teknik konuştum ama hukuku Türkiye'ye getiren kişi olan kanzuk Bey bunu anlayacaktır. Fakat şu şekilde özet geçeyim; Kanun'un tanımladığı türden değişiklik, "taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durumun" varlığını gerektirir. Daha çok para kazanma isteğiniz ise, bence beklenmeyen olağanüstü bir durum değildir. Siz hep böyleydiniz.

Onay ve değişiklik meselesinin bağlandığı yer: Genel işlem koşulları

Eveeet işte en sevdiğim.

Sevgili arkadaşlar, borçlar kanunumuz 2012 yılında değişti.

Bu değişiklikle, eskiden sadece Tüketici Kanunu'nda olan "genel işlem koşulları" hükümleri BK'ya da girdi. Yani artık bu hükümler, borçlar hukukuna tabi olan tüm sözleşmeler için sözkonusu olabilecek. Sözlük'le olan üyelik sözleşmemiz de bu kapsama giriyor.

Öncelikle burada bir ayrım yapmamız gerekiyor. 2012'den önceki üyeliklerde bu kanun yoktu. Genel işlem koşulları, 2012 öncesinde sadece Tüketici Kanunu'nda yer alan bir kavramdı. Şimdilik 2012 sonrası için konuşalım, biz "dinozorların" durumuna sonra geçelim.

Konumuzun girişini şöyle yapalım; bkz. 6098 sayılı Borçlar Kanunu madde 20 fıkra 1:
"Genel işlem koşulları, bir sözleşme yapılırken düzenleyenin, ileride çok sayıdaki benzer sözleşmede kullanmak amacıyla, önceden, tek başına hazırlayarak karşı tarafa sunduğu sözleşme hükümleridir."
Bu cümle son derece açık. Bakın özel bir sözleşme türünden bahsetmiyor, yani kanzuk Bey'in burnumuza soktuğu üyelik sözleşmesi de sevdaya dahil.

Peki bu madde ne işe yarıyor? Sizi hemen bir sonraki, yani 21. maddeye bağlıyorum:
"Karşı tarafın menfaatine aykırı genel işlem koşullarının sözleşmenin kapsamına girmesi, sözleşmenin yapılması sırasında düzenleyenin karşı tarafa, bu koşulların varlığı hakkında açıkça bilgi verip, bunların içeriğini öğrenme imkanı sağlamasına ve karşı tarafın da bu koşulları kabul etmesine bağlıdır. Aksi takdirde, genel işlem koşulları yazılmamış sayılır."
Bunu tamamlayan 25. maddeyi de analım,
"Genel işlem koşullarına, dürüstlük kurallarına aykırı olarak, karşı tarafın aleyhine veya onun durumunu ağırlaştırıcı nitelikte hükümler konulamaz." 
(Not: Hocalarımız, bu maddenin 2012 öncesi sözleşmeler için de uygulanacağı görüşünde. Yani o döneme ilişkin sorunu 25. maddeyle aşıyoruz. Oğuzman/Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 2014, c.1, s.171.)
Yani, sözleşmede menfaatimize aykırı bir durum varsa, bu konuda açıkça bilgilendirilmeliyiz, içeriklerini öğrenmeliyiz ve sözleşmeyi bu bilgiyle kabul etmeliyiz.

Dürüstlük kuralına aykırı olma konusunda bir açıklamaya kimsenin ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. O yüzden "menfaate aykırı olma" üzerinden gidelim. Mesela Sözlük formatının değiştirilmesi menfaatimize aykırı mıdır?

Neden olmasın? Ben orada her gün saatlerimi geçiren bir insanım belki, masa başında bir işim var ve Sözlük yan sekmede hep açık. Ara vakitlerimde göz atıp belki bir şeyler yazıp vaktimi öyle geçiriyorum? Yani beni menfaatim zaten altı üstü orada zaman geçirmek? O manasız beyaz fon yüzünden ne olayım kör mü olayım? Zamanımı başka şekilde mi geçireyim?

Mesela sözleşmede "gerekli gördüğümüz takdirde ve hiçbir gerekçe göstermeksizin dilediğimiz içeriği kısmen veya tamamen yayından kaldırma, yazarlığınızı iptal etme, kullanıcı kaydınızı silme haklarını saklı tutmaktayız." diye bir madde var. Bunun neresi hukuka uygun tam olarak? Menfaatime neresi aykırı değil bunun? Onu bir deyin hele?
"...barındırma hizmeti ve benzeri hizmet veren firmaların güvenliği sağlayamaması veya ekşi sözlük’e yasadışı olarak erişilerek bilgilerin ele geçirilmesi gibi hallerde doğrudan ya da dolaylı hiçbir zarara ilişkin sorumluluk kabul etmemekteyiz."
Yok ya? Ben nereden bileceğim sizin bu işi doğru düzgün insanlara yaptırdığınızı? Bakın bu konu gittikçe uzuyor, sizin yüzünüzden saatlerimi vererek yazdığım şu güzelim yazıyı kimse okumayacak ahah,

kanzuk Bey siz hukukla ilgili para kazanmak dışında bir şey bildiğinizden emin misiniz? Hiç alıntı açıklama yapıp da uzatamayacağım, size "ifa yardımcısının fiilinden sorumluluk" diyor ve hızla uzaklaşıyorum. Kanunda var. Herhangi bir borçlar genel kitabında da bulabilirsiniz. Üşenmeyin okuyun, iyi gelir.

Neyse sözleşmeden bu kadar örnek yeter, satır satır okusak bu iş bitmeyecek. Sözleşme eleştirisini başka bir yazıya saklayarak devam edelim.

Diğer bir husus, entry'lerimizi alıp başka yerde kullanmaktan bahsediliyor. E iyi de ben o entry'leri başka bir yer için yazmadım ki, hani benim telifim? Bu benim menfaatime buz gibi aykırı değil mi? O yazıyı mesela onedio kullansa FSEK'e göre gayet güzel dava açma hakkım var, çünkü bir olayda rıza olmayınca dava olur. Ben neden bu telif hakkımdan durduk yerde feragat etmiş olayım? Hiç bana sordunuz mu entry'mi harcarken?

Yani menfaate aykırılık varsa ki bence var, sözleşmenin içeriğini değiştirip de "Tatlım sen buna rıza verdin ama yha" denemiyor. Bu da tamam.

Eğer buna uyulmazsa ne oluyor, bu koşullar yazılmamış sayılıyor. Yok yani, yazılmamış, toner bitmiş, jetonu mu yokmuş aramayıp geçmiş, velhasıl bitmiş.

Yani kanzuk Bey'in özene bezene yazdığı -nı da sanmıyorum, muhtemelen yanında çalışan meslektaşlara yazdırıp işin şöhretini tek başına kullandığı sözleşmedeki değişiklik yetkisi, her türlü "yokum diyor."

Sözleşmenin sonradan değiştirilmesiyle ilgili mu-az-zam bir madde daha var. Buyrun md. 24:
"Genel işlem koşullarının bulunduğu bir sözleşmede veya ayrı bir sözleşmede yer alan ve düzenleyene tek yanlı olarak karşı taraf aleyhine genel işlem koşulları içeren sözleşmenin bir hükmünü değiştirme ya da yeni düzenleme getirme yetkisi veren kayıtlar yazılmamış sayılır."
kanzuk Bey şimdi o elinizdeki değişikliği yavaşça yere bırakın.

Tşk.

Bu konuda son olarak, sıradaki parça "İyi de 'koşulları okudum' kutusunu tıklama o zaman sen de kardeşim!" diyenler için gelsin:
"Burada sözkonusu genel işlem koşulunun karşı tarafça önceden yeterince incelenip değerlendirildiğini, genel işlem koşulunu hazırlayan ve bundan yararlanacak olan taraf ispat edecektir." (Oğuzman/Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 2014, c.1, s.167.)
Kusura bakmayın kanzuk Bey, rızayı kuzenim vermiş. Konu kilit.

Tekrar söylüyorum, sözleşmeyi oturup hukukçu gözüyle incelesek o Sözlük'ü yıkmamız gerekir. Fakat bunu şimdilik kenara bırakıp, olayın fikri mülkiyet haklarının devri tarafına bakalım.

*

Bu bölümdeki kanunumuz, 5846 sy. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu - yani FSEK.

(Şimdi öncelikle şu cümleyi söyleyip bu konuyu açmadan kapatalım: FSEK'e göre bizim elbette telif ücreti talep etme hakkımız var. Fakat Sözlük'e üye olarak, böyle bir talepte bulunmamayı peşinen kabul ediyoruz. Bu konu çok su kaldırır o yüzden en azından şimdilik girmek istemiyorum; ama lütfen bunun "yasal zorunluluk" olmadığını, tamamen "bizim kabulümüz" olduğunu bilelim.)

FSEK'e göre yazdığımız her tür entry birer "eserdir." Eserler üzerinde de iki ayrı hak kategorisi bulunur.

1. Mali haklar
2. Manevi haklar

Bunları teker teker açıklamanın anlamı yok, işimize yarayan kısmına gelelim.
"...çoğaltma, kopyalama, işleme ve basılı ortam, radyo-televizyon, uydu ve kablo gibi telli veya telsiz yayın yapan kuruluşlar vasıtasıyla veya internet ve sair dijital iletim şekilleri de dahil olmak üzere işaret, ses ve/veya görüntü nakline yarayan araçlar ve sair her türlü araçla yayınlama hakları dahil olmak ancak bunlarla kısıtlı kalmamak kaydıyla tüm mali haklarını hiçbir coğrafi sınırlama olmaksızın, süresiz ve bedelsiz kullanma hakkı(lisans) vermektesiniz."
Arkadaşlar bu çok acayip görünüyor ama sakin olun, "olmayacak" bir şey değil. Mesela yayma hakkını vermeseydik, Sözlük entry'lerin sosyal medyada paylaşım butonlarını koyamazdı oraya. Hatta biz Sözlük'e gönderirdik ama Sözlük onu yayınlayamazdı bile. Bunlar standart şeyler. İşleme hakkını da entry'lerinizde değişiklik yapılması olarak düşünmeyin, eserde değişiklik yapılması bir "manevi haktır" ve onu zaten kimseye vermiyoruz. İşleme dediğimiz, mevcut entry'lerden yeni bir eser meydana getirilmesi durumu, öyle düşünün. Mesela benim size ait bir yazıyı alıp, eğip büküp onu kullanarak yeni bir yazı meydana getirmem de bir işlemedir. Bir şarkının cover'ı da işlemedir. Ama aynı zamanda yeni bir eserdir de. Öyle düşünelim.

Bu maddeye biraz sonra geri döneceğiz ama buraya kadar mesele yok.

Fakat şunu lütfen biri bana açıklasın ya, nolur:
"ekşi sözlük’te oluşturduğunuz/yayınladığınız içeriklerin telif hakları size aittir. bu nedenle ekşi sözlük’te yayınlandığınız içeriğinizi (entrylerinizi) ticari maksatla dahi dilediğiniz şekilde derleyip, kullanabilirsiniz. ancak ekşi sözlük'te yayında olan içeriklerinizi internet üzerinde başka bir sitede daha yayınlamanız halinde ekşi sözlük’e aktif link vermeniz gerekmektedir. "
- Hakkınız size aittir. (Ya nolacağıdı?)
- Dilediğiniz şekilde kullanabilirsiniz (Ahah Allah razı olsun karşim.)
- Ama bize link vermeniz lazım. (Sebep?)

Sözlük'te yazdığım bir şeyi kendi ismimle de paylaşmak istemiş olabilirim.
Ama kendi ismimle paylaştığım yerde Sözlük rumuzumun, rumuzumla paylaşmak istediğim yerde de asıl ismimin bilinmesi istemeyebilirim.
Bir mecrada zaten paylaştığımı unutup, başka bir mecrada yeniden paylaşabilirim.

Size ne?

Arkadaşlar buradaki konu gayet açık, link verin ki adamlar tıklansın. Ama benim Sözlük'te yazma amacım kendimi ifade etmek, senin tık'ınla bir meselem yok ki. Reklam gelirin artacak diye neden ben kendi gizliliğimi riske atmak zorunda kalayım? Bu mahremiyeti sağlayamayacaksam seninle ne işim var benim? Mesela bu da menfatime aykırı.

Adamlar bizi sadece tık olarak görüyor derken işte bundan bahsediyoruz.

Şimdi şu maddeye gelelim ve yukarıda "geri döneceğiz" dediğimiz maddeyle beraber düşünelim:
"oluşturduğunuz içerikler ekşi sözlük’te yayında olduğu müddetçe ekşi teknoloji bu içerikleri başta ekşi şeyler'de olmak üzere, uygun gördüğü bütün ortamlarda kendi kullanımında olan markalar altında ve/veya diğer internet sitelerinde ticari amaçla kullanma hakkına sahip olacaktır. bunu engellemek için kullanılmasını istemediğiniz içeriği silmeniz veya hesabınızı kapamanız yeterlidir ancak bu eylemler sadece ileriye dönük olup, size daha önce yapılmış çalışmalardan entrylerinizin çıkarılması, telif ücreti talep etme ve benzeri bir hak vermeyecektir. daha önce yapılmış çalışmaların yeniden basımı veya yayını da bu nedenle her zaman mümkündür."
Başka yerde yayınlanması konusunda zaten konuştuk, bu olmaz bi kere geçin bunu. Bugün Ekşi Şeyler için yeni bir onay kutusu koymuşlar ki doğrusu budur. Diğer tüm mecralar için de aynı şekilde onay almaları gerekir.

Diğer kısmına gelelim, diyor ki, entry'lerinizi silseniz bile diyor, biz diyor, kullandığımız entry'yi silmeyiz diyor.

Şimdi de "döneceğiz" dediğimiz maddeye dönelim. Orada da ne diyor, "kullanma hakkı vermektesiniz."

Arkadaşlar bir hakkı devretmekle kullandırmak arasında fark vardır.

Bir şeyi devrettiğinizde, o şey artık sizin hükmünüzden tamamen çıkmış olur. Geri girmesi, ancak devrettiğiniz kişinin size geri devretmesiyle veya kullanım hakkı tanımasıyla mümkündür.
Yani diyelim ki işyerinizi devrettiniz, iki ay sonra gelip o işyerine elinizi kolunuzu sallaya sallaya girip patron koltuğuna oturabilir misiniz? Elbette hayır. Bunu yapabilmeniz için, orayı tekrar "devralmanız" ya da yeni patronun size o koltukta oturmak için izin vermesi gerekir.

Fakat birine bir hak tanıdığınızda, e onu geri alabilirsiniz? "Bu entry üzerindeki kullanma hakkını geri alıyorum." Bu kadar? Pardon kanzuk Bey yaşça küçüğünüzüm, bunun mümkün olmadığını tam olarak neden düşündünüz? Lütfen FSEK 59 demeyin, zira o madde "izin belirli bir amaç için verilmişse amaç ortadan kalktığında izin de geri alınabilir" demektedir. Benim kendimi o entry'yle ifade etme amacımın ortadan kalkması yeterli bir gerekçe olmaz mı sizce de?

Bu arada "süresiz lisans" derken kastedilen bu lisansın sonsuna kadar sürmesi değil arkadaşlar. Lisansın belirli bir süresinin olmadığı yani her an geri alınabileceği anlamına geliyor. 

Sözlük'ün silinmiş entry'lerimizi kullanma hakkını hangi hak bağlamında değerlendirmek daha isabetli bilmiyorum. Ben FSEK'le yoğun çalışan biri değilim. Fakat iki taraftan birden bakabiliriz:

1. Yayma hakkı ise, tamam o hakkın kullanılmasına izin verdik, ama hakkı devretmedik. Verdiğimiz izni pekala geri alabiliriz.

2. Yok umuma arz dersek, o FSEK'te tanınan manevi haklardandır ve şu anlama gelir: Bir eser meydana getirmişseniz, bunu ortaya koyup koymamak tamamen sizin bileceğiniz iştir. Mesela Sözlük'e göndermek umuma arz etmektir. 

Bu arz konusunda karar vermek benim devredemeyeceğim kişisel haklarımdansa, arz etmekten vazgeçiyorum, sorun nedir?

*

Son bölüm: Tamam da peki şimdi biz ne yapabiliriz?

1. Veri güvenliği sağlanamadığı için bir sorun yaşarsak, Sözlük'e bu yüzden tazminat davası açabiliriz. Savcılık şikayeti ayrı bir mesele, onu her olayda ayrı değerlendirmek lazım.

2. Sözlük bizim entry'lerimizi kafasına göre her yerde yayınlayamaz, bu konuda açık rızamızı almak zorundadır. Buna uymazsa, mesela Ekşi Şeyler'de biz "okey" dememiş olmamıza rağmen yayınlanmış içeriğimiz varsa, bu içeriğin kaldırılmasını veya içerik üzerinden kazanılan gelirden bir tazminat ödenmesini talep edebiliriz. Hatta ikisini birden de talep edebiliriz.

3. Silinmiş entry'lerimizin üzerinde hak iddia edilmemesi için, "silinmiş entry'lerim üzerinde önceden vermiş bulunduğum kullanım hakkınızın sona ermiş bulunduğunu; sildiğim entry'lerin yayınlandığı başka mecralar var ise buralardan silinmesini, aksi halde hakkınızda yasal yollara başvuracağımı..." gibi bir bildirimde bulunmamız gerekir.

*

Arkadaşlar içerikte de yazdım, ben FSEK'le fazla uğraşmışlığı olan biri değilim. O sebeple, yazdıklarım "bilirkişi raporu" hükmünde değildir. Yazdığım bir sürü şeyi yazarken öğrendim ve düşündüm, bir şeyi "beraber yapıyormuşuz" hissi verdi bu, ki bu histen ayrıca mutlu oldum. 

Bilgi veya söylemde hatam ya da eksiğim varsa lütfen affedin, ama vallahi çok uğraştım, sekiz dolu dolu sayfa olmuş bak :) 

İnsaflı eleştirilerinizi bekliyorum :)

Çok sevgiler,
Göksun.

14 Ocak 2016 Perşembe

İşyerinde psikolojik tacize karşı kanun yolları

Bugünlerde işyerinde psikolojik tacizle ilgili üst üste sorular geliyor. Hakkındaki çalışmalar ve örnek kararlar giderek artıyor ama bu konu bizim için hala - ve maalesef yeni sayılır.

Bir kişinin manevi şiddet gördüğü için tazminat talep etmesi, bizim gündelik hayatımızın zaten içinde olmalıydı. İnsanlar başkalarının onurunu kırmaması gerektiğini zaten bilmeli, onuru kırılan insanlar da bunun dava konusu edilebileceğini zaten bilmeli, hukuk sistemi ise bu davaların kazanılacağını zaten çoktan öngörmüş olmalıydı.

Fakat bizim özelde hizmet anlayışımız, genelde ise kalıplaşmış davranış şekillerimiz, bu tür bir bilincin ancak bu yıllarda gündeme gelmesine sebep oldu.

İşyerimizde sorun mu yaşıyoruz? Sanıyoruz ki istifa edince her şey çözülecek - ki istifa edebiliyor muyuz o zaten ayrı bir mesele...

Aynı davranış kalıbını özel hayatlarımızda görmek de mümkün. "Peki dersen kavga çıkmaz" diyerek iyi niyetlerle başladığımız yapıcı davranışlarımız bir süre sonra ciddi bir psikolojik mesele haline gelmiyor mu? Temelinde aynı şey. Fakat birinde sizin için "Ama o benim annem - eşim - arkadaşım!" denebiliyorken, diğerinde "Göksun? Haaa şu ikinci kattaki kızı mı diyorsun, üç müydü, n'oldu daha istifa etmedi mi o?" deniyor.

Buradaki duygusallık çift yönlü. Birincisi Göksun'un istifa etmeye direnen, maddi olarak kendince haklı sebeplere dayanan fakat manevi olarak kendini gereksiz zorlayan tavrı. İkincisi, Göksun'un istifasıyla şirketinin (!) 2 kuruş eksik zarar etmesini kişisel bir mesele haline getiren yönetici.

Türkiye'deki hizmet sektörünün, algısının ve hukukunun, kısacası "hizmet havzasının" bence en önemli sorunlarından biri bu "duygusallık." İşverenle kendini bir tutan veya çalıştığı yeri bir "kişisel mesele" haline getiren çalışanlar çok fazla.

Çünkü bu bir davranış kültürü, bir çalışma ahlakı meselesi. Psikolojik taciz kavramı tek bir işyeri üzerinden ortaya çıkmadığı gibi, bizim tek bir işyerinden kurtulmamızla da sona ermeyecek.

Belki hukuk hala olması gereken seviyede değil, ama hani direne direne kazanacaktık?

*
Psikolojik taciz, ya da çok kullanılan ama benim son derece sevimsiz bulduğum ifadesiyle "mobbing," genel olarak işyerinizden "nefret etmenize sebep olan sistematik davranışlar" olarak özetlenebilir.

Cinsel tacizden çok daha yukarıda bir kavramdır. Cinsel taciz elbette psikolojik tacizi de içerir, ama psikolojik tacizin cinsellikle hiç ilgisi olmayabilir.

Direkt "patrondan" gelmesi de gerekmez. Yöneticiniz, aynı konumda olduğunuz biri hatta sizin altınızdaki bir kişi bile bunu yapabilir. Fakat yönetici olmayan birinin yapması halinde, başınıza gelenlerden yöneticiyi haberdar etmeniz gerekir. Taciz buna rağmen devam edebiliyorsa, daha doğrusu yönetim sizi korumak için hiçbir şey yapmıyorsa, o takdirde artık onlar da bu eylemin bir parçası olurlar.

Bu taciz ille işyerinin ortasında bağırarak aşağılamak şeklinde olmak zorunda değildir. Davranışlardaki hal tavırdan, maaş veya terfi imkanlarının kullandırılmamasına, işlerinin onun elinden alınmasına, insan içinde küçük düşürülmesine, izin taleplerinin ya kullandırılmaması ya da en olmadık şekil ve zamanlarda kullandırılmasına kadar, sizi o işyerinden uzaklaştıran her şey buna girebilir.

Mesele şu ki, bu davranışların "sistematik" olması gerekir. Yani "hoca bana taktı" diyecek bir durum olması lazım.

Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Hoca gerçekten size takmış olabilir, sevmiyordur, kıskanıyordur, ruh hastasıdır, her şey olur. En "gözde" sebep ise elbette istifaya zorlamaktır.

İşte pek çok olayda, ki bunu avukatlığımın ilk yılında ben de yapmıştım keşke o zaman biri beni uyarsaydı, "Allah müstehaklarını versin" deyip istifayı basıp gidiyoruz. Kıdem tazminatımızı düşünmediğimiz gibi, bizden ihbar tazminatı istemediklerine şükrediyoruz. Eh, işe yarayan bir tacizin dünyadan silinmesi için de bir sebep yok tabii ki.

Oysa hem İş Kanunu hem de Borçlar Kanunu, bu konuda hükümler içerir.

1. İş Kanunu

İş Kanunu, işçiler arasında ayrımcılık yapılmasını kesin olarak yasaklar. İstihdam edilenlerin arasında cinsiyet, cinsel yönelim, din-inanç, dil-etnik köken... hiçbir konuda hiçbir ayrım yapılamaz. Eşit işe eşit ücret de ayrıca bir kuraldır, yani işçilerinizi sosyal yönden ayırmadığınız gibi ekonomik olarak da ayıramazsınız. Aynı statüde çalışan işçilerin ücreti de aynı olmak zorundadır. Bu kural "eşit işlem borcu" olarak anılır.

İşveren eşit işlem borcuna aykırı davranmış olabilir. Herhangi bir psikolojik baskı unsuru uygulamakta da olabilir. Hiçbiri olmasa bile, tek bir olayda işçiye hakaret etmiş veya suç isnadında bulunmuş da olabilir.

Direkt olarak kanunun cümlesini kopyalayayım, "işveren işçinin veya ailesi üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak şekilde sözler söyler, davranışlarda bulunursa veya işçiye cinsel tacizde bulunursa" derhal istifa edebilirsiniz.

"Derhal" olmanın önemi şuradadır; normalde bir işyerinden öylece istifa edilmez. Nasıl ki işveren işçiyi çıkardığını önceden bildirmek zorundaysa, işçi de istifasını önceden bildirmek zorundadır. Fakat bazı hallerde iki tarafın da bu işi "derhal" yapmaya hakkı vardır, bu hal de onlardan biridir.

Yanı sıra, eğer bu sebeple istifa etmişseniz, kıdem tazminatına da hak kazanırsınız.

Bunun da önemi şuradadır; normal koşullarda istifa eden işçiye kıdem tazminatı ödenmez. Yani isteyen işveren elbette ödeyebilir, ama istifa eden işçi bu tazminatı yasal olarak talep edemez. Ama siz yukarıdaki kanun cümlesine dayanarak istifa etmişseniz, kıdeminizi almanız gerekir.

Eh, hiçbir işveren "Evet ben gerçekten de epey uğraştım seninle, haklısın" demeyeceğinden, günün sonunda bu tazminatı alabilmek için dava açmanız gerekiyor.

Diğer bir husus; yine yukarıdaki cümleye dayanarak istifa edecekseniz, bunun bir süresinin olması. Kanun, derhal istifa sebeplerinden biri varsa, o sebepten itibaren ancak 6 iş günü içinde istifa edilirse size bu tazminatı öngörüyor. Bu durumda "İyi de müdürün bana her gün yapmadığı ayrı ayrı kalmıyor, altı günü ben nereden nasıl hesaplayacağım?" - Haklısınız, sizi kanun değilse de Yargıtay düşünmüş. Diyor ki Ankara'da hakimler, "Eğer süregiden bir psikolojik taciz durumu var ise altı iş günlük süre uygulanmaz."

Özetle; İş Kanunu'ndaki hakkımız istifa haliyle ilgili bir hak. Yaptığı şey, bize çalıştığımız yılın, verdiğimiz emeğin yasal karşılığını ödetmekten ibaret. Üzerine bir şey koymuyor, biz yine o tacize uğradığımızla kalıyoruz.

2. Borçlar Kanunu

Eveeeet, bu güzel.

Borçlar Kanunu 2011 yılında değişti. Eski kanunda işverenin işçiyi gözetme borcu, daha çok "iş sağlığı ve güvenliği" ekseninde bir borçtu. İşçinin ruhsal bütünlüğü, kanunu - genel hükümler hariç - pek ilgilendirmiyordu.

Yeni kanunda ise, açık açık deniyor ki, işveren işçinin kişiliğine ve psikolojik bütünlüğüne saygı göstermek zorundadır. Kesin.

Kaldı ki bu hüküm olmasaydı bile, eski kanundan beri mevcut olan başka bir madde daha var: "Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir."

Derseniz ki "Tamam da sevgili Göksun, ben bu işyeri yüzünden terapiye gittim o kadar, maddi zararım ne olacak?" Alırız arkadaşlar, hepsinin kanunda yeri var, hepsini alırız.

Buradaki meseleyi İş Kanunu'ndan ayıran nokta şu; manevi tazminat talep etmek için istifa etmeniz şart değil.

Haklısınız, dava açtığınız bir yerde çalışmak da gerçekçi değil. Ama eğer bu sebeple işten çıkarılırsanız, hiçbir tazminatınızı kaybetmiş olmuyorsunuz. O ihbarların o kıdemlerin yine ödenmesi gerekiyor.

Yani Borçlar Kanunu, size zaten emeğinizin yasal karşılığı olanı değil, direkt olarak manevi zararınızın tazminini sağlıyor. Yalnız şunu dikkate almakta fayda var, Türkiye hukuku bizim filmlerde gördüğümüz tarzda bir hukuk değil. Klasik örnek olduğu üzere, mesela karton bardakta aldığınız kahve elinizi yaktığı için yüzbinlerce lira kazanmayacaksınız. Yargıtay'ın kriteri, tazminat davasını bir "zenginleşme yolu" haline getirmemek. Fakat yargı dünyası o kadar "evlerden uzak" bir halde ki, zenginleşmenin bu şeklini zaten siz de istemezsiniz...

3. İki tazminat bir arada olabiliyor mu?

Elbette. Tek davayla, "tek parça, full HD."

4. Başka?

Fazla mesainiz, kullanmadığınız izinleriniz, almadığınız ikramiyeleriniz... Ödenmeyen neyiniz varsa, hepsini talep edebilirsiniz. "32 kısım tekmili birden."

*
İşimizde, evimizde, hayatımızda, ülkemizde, hiçbir yerde, hiçkimsenin hiçkimseyi hiçbir şeye zorlamadığı günler dilerim.

Fakat lütfen, bu manevi şiddeti en başta kendimize uygulamayalım.

Sevgiler,
Göksun.

11 Ocak 2016 Pazartesi

Yeni SGK Protokolü'nde değişen cezalar

Merhaba,

Eczanelerin SGK reçetesi karşılayabilmesini sağlayan protokolün süresi, aslında Temmuz 2015'te dolmuştu. Yenisi yetişmeyince bu süre önce 1 Ekim'e, sonra 31 Aralık'a ötelendi.

Yeni protokol 31 Aralık'ta nihayet imzalandı. Geçerlilik süresi olarak 31 Mart 2016 verilmiş. Söylenene göre o tarihte daha kapsamlı bir protokol imzalanacakmış, ama bu ihtimal bana pek gerçekçi gelmiyor. Temmuzda imzalanacak metni aralık sonunda ancak "geçici olarak" hazırlayan bürokrasiden, üç ayda yeni bir metin beklemek gerçekçi değil.

SGK böylece, yayınlamaya iki yıldır ara verdiğim bilgi notlarıma dönmeme de vesile oldu. Nitekim bir "eczacı avukatı" olarak bu yeni protokole de elbette çalışacaktım.

Burada sadece kesintiler, fesihler ve cezai şartlarla ilgili değişiklikleri bulacaksınız. SUT'la, reçetenin kendisiyle veya diğer konularla ilgili değişiklikler için, bağlı olduğunuz eczacı odasından bilgi almayı lütfen ihmal etmeyiniz.


  • Yeni madde - 3.15 - Reçetedeki ilaçla uyumlu olmayan rapor:
Yeni eklenen bu maddeye göre, "Reçete girişi aşamasında reçetedeki ilaçlarla uyumlu olmayan rapor seçilmiş ancak sistemde reçetedeki ilaçlarla uyumlu hasta adına düzenlenmiş rapor varsa KESİNTİ YAPILMAZ."

  • Yeni madde - 3.17 - Yönlendirmenin yaptırımı:
Reçete toplama/yönlendirme, 2012 Protokolü'nün 5.3.14 maddesine göre 3 aylık feshe sebep oluyordu.

Bu protokolde ise 5.3.14'teki ilgili düzenleme tamamen kaldırıldı. İlgili fiiller için 3.17 numaralı yeni bir madde eklendi. Buna göre, reçete toplama/yönlendirme halinde durum İl Sağlık Müdürlüğü'ne bildirilecek ve para cezası verilecek.

  • Ödeme süresiyle ilgili 4.3.4 ve 4.3.5 madde:
Bu iki maddede, fatura tesliminden itibaren 60 gün içinde %75 avans ödemesi yapılıyordu, 90 gün içinde ise reçetelerin tamamı incelenip ödeniyordu.

Yeni halde, inceleme yine 90 günde bitiriliyor ama avans ödemesinin tamamı 60 gün içinde yapılıyor. 

  • Reçete kesintisiyle ilgili 4.3.6 madde:
Maddenin eski halinde, cezai şart uygulanan hallerde reçete bedelinin de ödenmeyeceği yazıyordu. Yenisinde ise, eğer 5.3.3, 5.3.6 ve 5.3.14'ten ceza almışsanız, size bu kesinti uygulanmayacak.

  • Savunma usûlüyle ilgili 5.2 madde:
Daha önce SGK'ya savunma vermişseniz, size sizinle ilgili hiçbir evrakın veya reçete suretinin verilmediğini biliyorsunuzdur. İşte yeni 5.2'ye göre, talep ederseniz, itham edildiğiniz iş ve işlemlere dair belgelerin birer örneğini alabiliyorsunuz.

  • Katılım payı tahsiliyle ilgili 5.3.6 madde:
Bundan sonra, eşdeğer ilaç uygulaması nedeniyle oluşan fiyat farkını tahsil etmemenin de cezası var.

  • Adres değişikliğiyle ilgili 5.3.13 madde:
Eğer yeriniz aslında değişmemişse, sokak ismi veya kapı numarası gibi şeyler belediyenin yaptığı değişiklikle alakalıysa, bunun için ceza ödemeyeceksiniz. (Bunun yazılmasına ihtiyaç duyulmasıyla ilgili yüz yüzeyken konuşuruz.)

  • Katılım payı almamak için reçete silinmesiyle ilgili 5.3.14 madde:
Eski ceza silinmiş reçete başına 250 TL idi. Şimdi bu 100 TL, ama tekrar tespit edilirse bu kez 300 TL.

  • Fesih sonrası yeniden sözleşme yapılmasıyla ilgili 6.8 madde:
Bu değişiklikler biraz karışık.

- "Kurum alacakları tahsil edilmeden ve fesih süresi tamamlanmadan yeni sözleşme yapılmaz." cümlesi çıkarılmış. Fakat fesih süresi devam ederken sözleşme yapılabileceğine dair yeni bir cümle konmamış. Nasıl uygulanacağını göreceğiz.

- Fesihli eczanenin devri halinde, devralan eczacıyla fesih bitmeden sözleşme yapılmayacağına dair cümle de çıkarılmış. Ama yapılabileceğine dair bir cümle yine konmamış. Bunu da göreceğiz, bekliyoruz.

- 2012 Protokolü'nde, nitelikli dolandırıcılıktan ceza almışsanız, SGK sizinle bir daha sözleşme yapmıyordu. Bu yeni protokolde o da kaldırılmış.

  • İhtiyati tedbir alan eczacıyla yeniden sözleşme yapılmasıyla ilgili 6.11 madde:
"Sözleşmenin yenilenmesi gerektiğinde ihtirazi kayıtla sözleşme yenilenir" cümlesi eklenmiş.

  • Cezai şartın alt sınırıyla ilgili 6.17 madde:
2012 Protokolü'nde, cezai şartın reçete veya ilaç bedelinden az olamayacağı düzenlenmişti. Bu düzenleme devam ediyor, fakat alt sınır 5.3.6 ve 5.3.14 maddelerinde uygulanmıyor. 

  • Sıralı dağıtımla ilgili olan Ek 4'ün 12 ve 13. maddeleri:
12. maddenin eski halinde, sıralı dağıtım kurallarına uyulmadığının ilk kez tespitinte yazılı uyarı, ikincisinde ise tüm sıralardan 6 aylık men vardı. 

13. maddede ise, yine Ek 4 esaslarına uyulmadığı takdirde 5.000 TL para cezası veriliyordu.

Bu ikisi, yeni protokolde tek bir "12. madde" olarak düzenlendi. Yeni halde, ilk tespitte yazılı uyarı, sonrasında 5.000 TL para cezası, en nihayetinde ise tüm sıralardan 6 ay men cezası var.

*

Benim tespit edebildiğim, daha doğrusu benim "avukat olarak işimin düşeceği" değişiklikler bunlar.

Diğer taraftan, SGK reçetesi yapan her eczacının başına her an her şey gelebilir, o da sistemimizin güzelliği :)

Çok sevgiler ve çok kolaylıklar,
Av. Göksun.

12 Mart 2014 Çarşamba

mahkemenin topçu kışlası kararı ne anlama geliyor?

selam,

bu sabah işe gelirken düşündüğüm şeyi somut olarak yaşamak çok tatlı: biz sosyal medyayı geçen yaza kadar hep yüzeyselleşme ile ilişkilendirdik. ama aslında buralar ne büyük bir aydınlanma mecraları.

facebook'ta bir arkadaşım, hürriyet gazetesinin "mahkemeden topçu kışlası kararı: onayı uygundur" başlıklı bugünkü haberini paylaşmış. başka bir arkadaşın sorması üzerine habere bakındım, buyrun mesele şudur:

bizim bildiğimiz şey tektir, "taksim projesi davası" der geçeriz. fakat hukuk aşırı detaylı ve bu yüzden asap bozan bir şeydir. taksim projesi dediğimiz olayın içinde, hem trafik düzenlenmesi, hem topçu kışlası, hem bu düzenlemeler ve binalar için yapılması gereken imar planı değişiklikleri, hem yine bunlar için gerekli koruma kurulları izinleri, hem muhtemelen şu an aklıma gelmeyen başka şeyler de var. bunların her biri ayrı bir hukuki işlemdir, yani aslında her biri ayrı birer dava konusudur.

gezi parkı'na topçu kışlası ya da başka herhangi bir şey yapılması için, öncelikle imar planının değişmesi gerekiyor. çünkü planlarda orası park ve idare, park olan yere bina yapamaz. yani plan değişikliği ve kışla yapılması farklı kararlar. planı belediye değiştirdi ve o ayrı bir dava konusu oldu zaten, kışla ise karışık mesele. koruma kurulları filan giriyor devreye.

topçu kışlası projesi için, öncelikle koruma kurulu'nun onayı gerekiyordu. kurul ise projeyi kamu yararına aykırı bularak reddetmişti. yüksek kurul ise, koruma kurulu'nu haksız bularak projeyi onaylamıştı.

yani yeni bir hukuki işlemimiz oldu: yüksek kurulun onayı. bunun iptali için yeniden dava açılması gerekiyordu, nitekim açıldı. işte bugünkü haber, o davanın sonucu.

hatırlarsanız, geçen sene topçu kışlası hakkında yürütmenin durdurulması kararı verilmişti ve hepimiz sevinmiştik. işte bu dava o dava.

yürütmenin durdurulması, bir "son karar" değildir. normalde, bir işlem hakkında dava açmak o işlemi durdurmaz. yani sen istediğin kadar itiraz et, eğer mahkemeden yürütmenin durdurulmasını istememişsen veya istemişsin de reddedilmişse, o işlemin yapılmasını durduramazsın. işte mahkeme, bizim sevindiğimiz o kararda aslında kışla sevicilere "benim bu davayı bitirmeme daha çok var, o arada sen bir dur allahını seversen zaten ortalık karışık" demiş olmuştu.

son kararı ise, "kışlada sıkıntı yok, bırakınız yapsınlar" şeklinde oldu.

fakat enseyi -şimdilik- karartmayalım. çünkü bu dava, kışlanın yapılmasını tek başına sağlayacak nitelikte değil.

biraz önce söylediğimiz gibi, ortada bir de imar planı meselesi var. tekrar edelim, imar planı değişmezse, kışla projesi onaylansa bile yapılamaz. çünkü o projenin gerçekleşeceği fiziki alan yaratılmamış olur.

imar planına ilişkin dava ise, şimdilik bizim lehimize sonuçlandı. yani istanbul idare mahkemesi, belediyenin planını reddetti. fakat karara itiraz edildi ve dosya danıştay'da. eğer danıştay "belediye haklıdır, tiz yapın plan değişikliğini" derse, haziran is coming arkadaşlar.

özetle böyle. şimdilik hiçbir şey bitmiş değil ama gevşemeyelim.

sevgiler,
göksun.




11 Mart 2014 Salı

13 ağır ceza ve bakanlığın yetki kavgası sezon 1 bölüm 1

selam,

şu 13 ağır ceza meselesini anlamaya çalıştım biraz, size de anlatayım.

13 ağır ceza, son ismiyle özel yetkili mahkeme, bildiğimiz ismiyle devlet güvenlik mahkemesi idi. ergenekon davası da bu mahkemede görülerek 5 ağustos 2013'te karara çıkmıştı.

yasal tutukluluk süresi 10 yıldı. yani on yıldır tutuklu bulunan ve haklarındaki karar kesinleşmemiş olan sanıklar, azami süre dolduğu için tahliye olabilirdi.

içinde bulunduğumuz 2014 mart ayında ise, kanun değişikliği yapılarak hem tutukluluk sınırı 5 yıla çekildi, hem de özel yetkili mahkemeler kaldırıldı.

burada araya girerek bir hatırlatma yapmama izin verin, tutukluluğun on yıla düşmesi dahi zaten daha üç günlük olaydır. hatırlarsınız, hizbullah sanıkları 2011 yılında bu şekilde tahliye olmuştu. buyrun ilgili haber: http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/01/04/hizbullahin.muebbet.saniklarina.tahliye/601834.0/

tabii böyle olunca, ergenekon'un 5 yıldan uzun süredir içeride olan sanıkları patır patır tahliye talebinde bulundular. fakat sıkıntı şu oldu ki, kararı veren 13 ağır ceza mahkemesi, özel yetkiliydi ve bahsettiğimiz kanun değişikliği bu mahkemeleri kapatmıştı.

işte olay burada kopuyor. hsyk ve adalet bakanlığı diyor ki, kapatılan mahkemeler artık karar veremez, sadece dosyalarını devreder. 13 ağır da diyor ki, beni meclis kapatamaz, duanla doğmadım ki bedduanla öleyim.

gelelim mevzuat kısmına.

1. anayasa md.159/8: “kurul, … adalet bakanlığının, bir mahkemenin kaldırılması veya yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini karara bağlar …” (kurul dediğimiz hsyk işte.)

2. hsyk kanunu md.4/1: "4/1 maddesi “kurulun görevleri şunlardır: a) bakanlığın, bir mahkemenin kaldırılması veya yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini karara bağlamak ...”

3. adli yargı ilk derece mahkemeleri ... hakkında kanun md.15/3: “coğrafî durum ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak bir ceza mahkemesinin kaldırılmasına …, adalet bakanlığının önerisi üzerine hâkimler ve savcılar yüksek kurulunca karar verilir.”

görüldüğü üzere, bu mevzuatta söylenen açık: adalet bakanlığı önerir, hsyk bu öneri hakkında karar verir.

peki o halde, hsyk ve adalet bakanlığı neden 13 ağır'ın aslında "olmadığında" ısrarlı?

1. kurulmaya kanunla karar veriliyorsa kapatılmaya da kanunla karar verilir. çünkü usûlde paralellik ilkesi bunu gerektirir. (usûlde paralellik, "duamla doğduysan bedduamla ölürsün" demek oluyor.)

2. hsyk'nın yetkisi, coğrafi durum ve iş yoğunluğu gibi sebeplere dayanan kapatmalara ilişkindir. örneğin istanbul 23. sulh ceza mahkemesini kapatabilir. fakat bir mahkemeyi kategorik olarak kapatmak, dostum orada dur...

3. bu mahkemelerin yasal dayanağı cmk'nın 250. maddesi idiyse ve bu dayanak kaldırıldıysa, sen daha neye göre kime göre kendini var sayıyorsun?

4. varlığını kanuna dayandırırken sorun yoktu da, şimdi yokluğunu dayandırınca neden sorun var? kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun?

5. vaktiyle dgm'ler kanunla kaldırılırken hiç itiraz gelmemişti, şimdi öym'leri kaldırmamın nasıl bir sakıncası olabilir?

size de bu tartışma nereden baksan tutarsızlık içinde değil mi?

bakın yorum burada çok önemli işte. yetkinin 13 ağır'da kaldığı görüşüne dayanak olabilecek hükümlerde, hep "bir mahkemeden" söz edilmiş. yani kategorik bir durum yok ortada, tek bir mahkeme var. aynen bakanlığın söylediği şey yani. fakat bu maddeden kategorik bir yetki çıkarmak istiyorsanız, madde gerekçelerine ve uygulama şekillerine bakmalısınız. bu konuda bir teamül oluşmuş olmalı ve o teamüle göre yönlenmelisiniz - aksini gerektiren bir durum yoksa.

(bu arada şunu da belirteyim, tahliye kararını veren 20 ve 21, öym değildi.)

bence buradaki sorun 13'ün ne olup olmadığı değil. tarihsel sıralamayla gidelim:

1. tutukluluk sürelerinin gündem değiştirme maksatlı bir kullanım aracı haline getirilmiş olması. lütfen yanlış anlaşılmayayım, elbette süre kısalmasın demiyorum. zamanlaması manidar diyorum. 2011'deki de öyleydi bugünkü de böyle.

2. herkesin ergenekon'a bağlanmış olması sebebiyle, zirve katillerinin dahi bırakılmış olması. bugün karşı gazetesinde barış terkoğlu'nun bu konuda bir yazısı var. kendisini severim/sevmem diyecek kadar okumuşluğum yok, ama bugünkü yazısı dikkate değerdi. özetle diyor ki, o kadar çok sanığı ve olayı, böyle bir operasyona hazırlık maksadıyla ergenekon'a bağlamış görünüyorlar. neden olmasın? öte yandan, bu fikre gerçekmiş gibi sarılmak da diğer sanıklar hakkında iyimser bir bakış haline geçmeye sebep olabilir. dikkat etmek lazım.

yine de, bu iddia çok ciddi ve üzerinde durulmaya çok değer. sedat peker'le ilker başbuğ'u, merdan yanardağ'la alparslan aslan'ı bir arada düşünmek kolay değil. bu bağlantılar ifşa edilmeden, olayın masumiyetine inanmak kolay değil.

3. mahkemenin "kanunu tanımıyorum" demesi nedir arkadaş ya? ha bana de ki "sen yürütmesin ben yargıyım ve bu yüzden kimse kimseye karışamaz" dese, haklı. ama buradaki durum farklı, mahkeme bir bakanlar kurulu kararını filan değil direkt kanunu tanımadığını belirtiyor.

acaba burada 13'ün öngördüğü sistem şu mu; cmk değişti tamam. dayanak ortadan kalktı. şu durumda bakanlık hsyk'ya kapatma önerisi vermeli ve hsyk da tamam deyip kapatmalı. mantıklı görünüyor.

ama işte uygulama şekline bakmak lazım. ben dgm'ler kapandığında bu işlerin nasıl olduğunu bilmiyorum, o yüzden kim haklıdır kim haksızdır diye karar verebilecek yetkinlikte değilim. 13 ağır'ın gerekçelerini bir tamam okumak ve konuyu bunlara göre tekrar düşünmek lazım.

şimdi acilen çıkmam lazım, 7 vapuruna yetişeyim ki 7.30'da boğa'da olayım.

çok sevgiler,
göksun.










11 mart 2014 salı, 14:24 itibariyle olan biten.

bu sabah çok fena uyandım, sensiz olmaz, sensiz olmaz...

ben zaten sabahları fena uyanırım çünkü geçireceğimiz gün belli. izafiyet teorisi hep fizikten gidiyor ama, bir günü türkiye'de geçirip ömründen 5 yıl kaybetmekle, aynı günü sakin ve düzgün bir bölgede yaşayıp ömrüne 5 yıl katmak gerçeği nasıl açıklanacak? fizikçilerin biraz sosyal politika filan da bilmesi lazım.

söğütlüçeşme'deyim, metrobüse yürüyorum. söğütlüçeşme parkı'nın etrafı, tcdd tarafından çitlerle kapatılmış durumda. park lan, park. insanlar gelip nefes alsın, ayakları toprağa değsin diye yapılmış bir yer. ama içinden geçemiyorsun. sadece belli giriş-çıkış noktaları var. çünkü senin kamun, sana yasak!

o çitlere asılmış aday afişleri var. ben zaten hiçbirine yakın değilim ama chp'ninkinin yüzü, allah affetsin, bana fena halde burhan kuzu'yu hatırlatıyor. hale bak ya diyorum, salt bir adamın korkusundan kalkıp içimize sinmeyen insanlara oy vermeye zorlanıyoruz. böyle demokraasi dostlar başına. umudunu tamamen iktidarın rezaletlerine bağlayan muhalefet mi olur? işte burada oluyor.

parka giriş yapıyorum. her yerde olduğu gibi, burada da suriyeli insanlar var. dileniyorlar, çünkü yapacak başka hiçbir şeyleri yok. bir de küçük kız çocukları var, herhalde 2.5 yaşında filan. incecik yağan yağmurun altında, pembe ayakkabılarıyla koşturup oynuyor.

o insanların yüzüne bakamıyorum. çünkü yok benim yüzüm.

ben ayağımda çizmem ve üzerimde paltomla işe giderken, onların orada dilenmemesi için hiçbir şey yapmazken, yok benim yüzüm.

fakat çocuk benim yanımdan, neredeyse çarpacak mesafeden geçince, artık kendimi tutamayıp ağlamaya başlıyorum. yüzüm yok, onun yerinde olan şey, her an akmaya hazır bir su birikintisi.

metrobüste ya kitap ya da tweet okurum. bu sefer seçimimi kitaptan yana yapıyorum. henüz olan bitenden haberim yok.

"neden artık yazmıyorum ki ben?" diye düşünüyorum, "ne güzel, geçenlerde geri dönmüştüm, neden tekrar bıraktım?"

bunu düşündükçe bile kalbim sıkışıyor. çünkü sedat peker bile bırakıldı. dün, adını sayısını dahi tutamadığım kadar çok insan ki bunlar hükümlü, pat diye sokağa salınıverdi. sabah aslında 1994'e filan uyandık. ya da yok ya, 94 de değil, daha kötü bir dünya. çünkü çıkanların "ötekileri" hala içeride. bir mahkeme meclisi tanımadı, ama haberleri doğru düzgün okumadım. "kardeşim sen yürütmesin bense yargı, benim kararıma karışma!" demişse haklıdır. bunu çoktan demiş olmalıydı zaten. haberle ilgilenirsem gelir onu da yazarım bilahare. (son dakika: yazıyı bitirmeden önce, hem bu konuda hem de kck tutukluları hakkında birer mail geldi. olay sırasına sadık kalmak için bu konuya aşağıda tekrar döndüm.)

son haftaların olaylarını şöyle bir gözden geçirdim, arkadaşım, gündem dediğin ömür alıyor, dayanamıyorum. daha bunun hdp linci var, berkin için hastane nöbetine gidenlere "müdahale" edilmesi var, var oğlu var.

sahi, berkin'e ne oldu acaba, dün kötü diyorlardı?

işe geldim, maillere bakıyorum. işte en dayanamadığım türden bir mail: açıktan söylenemeyen rte arabuluculuğu. böyle bir grup insan var; açıkça destekleyemiyorlar çünkü halen içlerine sinmeyen bir taraf var neyse ki, ama öte yandan gönülleri ısrarla ondan yana.

bu davranış modelini inanılmaz temelsiz ve manasız buluyorum. insan bu tavrı ancak ailesinden ya da dostlarından birine geliştirebilir çünkü. tam olarak "yapmış bir hata..." anlayışı bu. yapılan küçük (!) hatanın milyonlarca yuro ve onlarca can anlamına gelmesi bu insanları ilgilendirmiyor. hadi en yakın dostunun hatasını ailene affettirmeye çalışırsın bu makul ve yer yer gereklidir. fakat aynı tavır başbakana yönelince, insan arkasında elbette bir menfaat arıyor. öte yandan, aile ve dost örneğinde dahi, herkesin kırmızı çizgileri vardır ve o çizgiyi geçen tarafa rest çekilir. buralardaki çizgi ya yok, ya akıl almayacak bir yerde, ya da artık pembeleşmiş. bilemiyorum, allah affetsin.

o esnada "aaa... berkin..."

kalakaldım.

hiç beklenmeyen bir son değildi ama bu, berkin'in öldürüldüğü gerçeğinin etkisini azaltmıyor.

böyle günlerde, sosyal medyadaki arkadaşlarımızın rte arabulucusu ve sağ-sevici paylaşımlarını nedense göremiyoruz. sebebini sormadım ama sorsam "linç edilmekten korkuyoruz" cevabını alacağımı biliyorum. birden bire, sanki biz caniymişiz de, bu insanlar bizden korkup saklanma gereği duyuyorlarmış gibi olacak. ne mağdurluk arkadaş ya. bi bitmediniz. gerçi iyi de oldu, şu kafayla bir de sağ zırva hiç çekilmezdi. bu arada sol zırva olmazmış ya da sağ zırva demekmiş gibi bir düşüncem yok, öyle anlaşılmak istemem. ama bu konuda söylenecek olan saçmalıkları bir şekilde sınıflandırmam gerekiyordu. bunun için lütfen kusuruma bakmayın.

büyük troll'ler yine iş başındalar ama. mesela meryem gayberi. suriye'deki çocuklara üzülmeyenlerin berkin'e üzülmesini samimiyetsiz buluyormuş. http://i.hizliresim.com/xJy4gn.png

neyse ki bu sabah söğütlüçeşme'deki suriyeli çocuğu görmüşüm. yoksa berkin'e üzülemeyecektim. tez vakitte meryem hanım'a bir name yazıp, "berkin'e üzülme yeterlik koşulunu" sağladığımı bildirmeyi düşünüyorum.

twitter'da berkin'e ilişkin çok güzel ve acıklı paylaşımlar var. retweet'lerden filan bakarsınız zaten, şimdi tek tek anlatmayayım.

ama şunu görmeniz lazım: "belki vuran polisin berkin yaşında çocuğu vardır. o babanın eve getirdiği para, bu çocukların kanı.” http://www.radikal.com.tr/radikal2/cocugum_neden_burada_yatiyor-1161011

gözlerim sağda solda gezinirken, yeni şafak'ın "vicdan farkı" başlıklı haberini gördü. şu: http://yenisafak.com.tr/dunya-haber/vicdan-farki-10.3.2014%20-625014

suriye'de esma esad bir yerlerde bebek severken, başka bir yerde başka bebekler ölüyormuş. vay efendim esma esad çok duyarsızmış. (bu arada, gazete tabii ki esed diyor, bin yıllık kankalarının ismini yanlış biliyorlarmışsa demek ki.) o esma hanım'ın kendi sorunu ama, yeni şafak ve tabanı gerçekten bu kadar mı kör? mısırlı esma'ya ağlarken kendi ülkesinde 14 yaşında polis tarafından öldürülen çocuğu anmamak, gezi'de ölenlerden bu ölümü hak etmişler gibi konuşmak nedir? ben buna ağır terbiyesizlik diyorum.

ağır terbiyesizlik deyince, tam olarak aynı şey değil ama, bir de murat yetkin gerçeği var. efendim bugün çok ağır bir yazı yazmış, eh artık o adam da delirmişmiş tabii. buyrun: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/murat_yetkin/benim_ekmek_almaya_cikan_kardesimi-1180618

valla murat bey, ne öyle diyen ne böyle diyen, ama bunu demezken bir ertuğrul özkök de olmayan, efendi bir köşe yazarı olmaktan ibarettir. yorumsuzdur, tarafsızdır, siyaseten doğrunun sözlük karşılığıdır.

fakat kusura bakmasın, bugünkü yazısını "delirmiş" olmasına filan veremiyorum.

neticede ana akım medya insanıdır. doğrudan kendisinin alo'su belki yoktur ama bu ona uzanan alo'lar olmadığını göstermez. ki bu alo belki çok uzaklardan geliyor da olabilir, üsluptaki ani değişikliğin sebebinin bu olmadığını kim bilebilir?

ortalık yıkılırken, murat yetkin'in berkin elvan üzerine aniden üslup değiştirmesi = abdullah gül'ün elvan ailesini daha dün arayıp adeta "acı var mı acı" diye sormuş olması. fark göremiyorum, üzgünüm.

o esnada maillere bakmaya devam ettim. kemal kerinçsiz de çıktı malum, gözümüz aydın. boş durmamış, "mustafa kemal'in askeri, mahmut esat bozkurt'un hukukçularıyız. mücadeleye kaldığımız yerden devam edeceğiz" demiş, eksik olmasın. nedense, aklıma 6-7 eylül'de beyoğlu'nda yağmacılıktan kendini kaybetmiş lüzumsuz vatandaşlar geldi.

derken bir tweet gördüm, adliyede bir kadın vurulmuş. türkiye, buna o kadar şaşırılmayacak bir yer ki. ciddiyim umursamadım ki bu umursamayış tek başına bir trajedidir. berkin tweet'leri okumaya devam ettim.

sonra yemeğe gittim. trt 1'de anket sonuçları vardı: tüik'e göre halkımızın %60 küsürü mutlu, %11'i ise mutsuzmuş. canlarım yhaaa...

allahtan yemekteki başka bir arkadaş kanalı değiştirdi. o kanaldaki alt yazıda gördüm, adliyede öldürülen kadın boşanma duruşmasından çıkıyormuş meğer. oğlu öldürmüş. oğlu. kendisinin doğurduğu. babasından boşanıyor diye.

artık iyice uyuşmuş bir şekilde yerime dönüp mail vs okumaya devam ettim. işte o esnada ve tam bunları yazarken, yukarıda sözünü ettiğim yazılar geldi.

13 ağır cezanın meselesi düşündüğümden çok daha uzun, onu ayrı bir post'ta yazayım. özetle;

- 13 ağır, özel yetkili mahkeme.
- özel yetkili mahkemeler kanun değişikliğiyle kaldırıldı.
- ellerindeki işleri devretmeleri lazım, yeni karar veremiyorlar.
- yani salıverilme taleplerini karara bağlayamazlardı. fakat bağladılar, red yönünde.
- sonracıma, "mahkemeler kanunla kapatılamaz" meselesi koptu.
- anayasa, gerçekten de mahkemelerin hsyk tarafından kapatılacağını düzenliyor.
- fakat adalet bakanlığı diyor ki, "o kapatma bu kapatma değil. buradaki durum farklı. kanunla kapatılmıştır ve konu kapanmıştır."

bunu biraz sonra ayrıca yazacağım. anlık düşünceyle içinden çıkılacak iş değil bu.

diğer konu ise kck tutuklularıyla ilgili. dün ortada çılgın gibi tahliye rüzgarı eserken, biliyoruz ki bu kişilere dönüp de halin nedir diyen olmadı. bugün ise, 91 kck tutuklusu için verilen tahliye talebi, kendi avukatları tarafından geri çekilmiş. şurada: http://www.taraf.com.tr/haber-kck-davasinda-91-kisinin-tahliye-talebi-geri-cekildi-150409/

"mahkemenizin 3 gün gibi kısa bir sürede 7 bin 580 sayfa iddianameyi, yaklaşık 500 klasörlük ek delilleri inceleyerek vermiş olduğu 2014/251 değişik iş nolu kararında belirtildiği üzere, tamamı tape kayıtlarından oluşan ve bir örneği adli emanette saklanan delillerin; müvekkillerce yok edilmeleri, gizlenmeleri ve değiştirmeleri yönündeki mahkemenizin endişesini paylaşmaktayız. ... pkk/kck örgütünün halen faaliyetlerine devam ediyor olması, müvekkillerin tahliye edilmeleri durumunda örgütün dağ kadrosuna katılabilecekleri yönündeki tespitler, sanık vekilleri olarak bizleri de endişelendirmiştir. ... bu nedenle mahkemenizin ve yargıçlarının gereksiz yere meşgul edilmemesi, yoğun iş yükü altındaki yargıçların daha fazla mağdur edilmemesi için ... dilekçemizden ve tahliye taleplerimizden vazgeçtiğimizi beyan eder, talebimizin kabulünü dileriz."

ve saat 14:24.

tek bir dakika çalışılamayan bir iş günü daha.

teşekkürler türkiye.

20 Şubat 2014 Perşembe

kardeşe tecavüz, tahliye, annenin beyanı, filan.

selam alıp verecek halim kalmadı, kusura bakmayın.

biraz önce ekşisözlük'te gördüğüm bir başlık sayesinde haberim oldu; diyarbakır'da 9 yaşındaki kız kardeşine farklı zamanlarda 5 kez tecavüz etmekle yargılanan 18 yaşındaki gencin tahliyesine karar verilmiş. kaçma ve delil karartma imkanı olmadığı için.

(haber linki: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/43205/9_yasindaki_kardesine_tecavuz_eden_agabeye_tahliye.html )

buradaki mide bulantımı anlatmama gerek yok, başka bir şey demeye geldim. çünkü o kız çocuğunun şu an hepimiz zaten farkındayız - diye umuyorum.

"Duruşmada ilk söz alan anne L.A., oğlundan şikayetçi olmadığını belirterek, 'Oğlum tutuklu olduğundan dolayı mağdurum' dedi".

başka sözüm yok sayın hakim.

çünkü, kızına tecavüz eden oğlundan şikayetçi olamayan bir kadın var.
kızına tecavüz eden oğlu tutuklu olduğu için mağdur olan bir kadın var.
tecavüz edilen ve ona tecavüz eden çocuğu ile birlikte yaşamaya devam edecek olan bir kadın var.
evinde acaba başka nelere şahit olduğundan, duruşmaya gelip bunu diyebilmiş olan bir kadın var.

eğer bu kendi iradesi değilse korkutulmuş, yok kendi iradesiyse delirmiş ya da delirtilmiş bir kadın var.

ama sanığın kaçma ihtimali yok.

babanın beyanı? yok. ya da bilmiyoruz.
oğlundan şikayetçi olan ya da olmayan erkeği bilmiyoruz.
kızına tecavüz eden ya da etmeyen erkeği bilmiyoruz.
kadına mahkemede beyan verdirten ya da verdirtmeyen erkeği bilmiyoruz.
belki erkek hiç yok, onu da bilmiyoruz.

çünkü bu iş kadın üzerinden yürüyor, çünkü dikkat çeken o.
baba "şikayetçi değilim" derse olmaz, ama anne derse olur. çünkü kadın olan odur.

erkek mağdurum dese hakim "mağdur olacağına çalış, oğlunu tahliye etmiyorum" diyebilir, ama kadın mağdurum derse mağdurdur ve o sanık tahliye edilmelidir.

bu esnada çocuğa ne olur, işte onu allah bilir.