Yazmak istediğim çok şey var ama çok da acıktım... Saat 4.30'dan beri dışarıdayım. Kordon'da oturdum biraz, Gülsevil Alpagut'un Legal'de çıkan bir makalesini okudum çay kahve içtim filan. Bir saat bile değildir oturduğum süre. Onun dışında hep sokaktaydım, hep yürüdüm. Bayağı yürüdüm. Önce İzmir Palas'tan Konak'a doğru yürüdüm, Pasaport'ta İş Bankası'na kadar geldim. Geri dönüp, Kordon boyunca -ara sokaklara da gire çıka- Liman'a geldim. Ara sokaklara girip çıkarken Kıbrıs Şehitleri'ne de çıkmış oldum. Liman'dan devam ettim, Alsancak Garı'ndan -sanırım- Talat Paşa Bulvarı'na geldim, oradan Kıbrıs Şehitleri'nin baş tarafını da bir görüp otele döndüm.
Şimdi tekrar çıkasım var, sadece biraz dinlenmek için geldim otele. Bir de, yoldagörüp denemeye karar verdiğim Köfteci Remzi'ye Sözlük'ten bir bakmak istedim :) Çok fazla entry yok, olanlar da Bostanlı'dakiyle ilgili. Biri, Remzi Baba'nın iki oğlunun ne kadar sevimsiz olduğundan filan bahsetmiş. Muhtemelen şimdiki restoranı o "sevimsiz" oğullar işletiyordur, dur bakalım becerebiliyorlar mı bir görelim...
Gelince devam edeceğim. İzmir'i ne kadar sevdiğimi anlatacağım. İstanbul'u Adana için bırakmam ama İzmir için bırakabilirim diyeceğim :) Kadıköy-Moda (oturduğum semt) bir şehir olsa İzmir olurdu diyeceğim.
Ama önce yemek yemeliyim. Aç Göksun'dan bir cacık olmaz.
Çalıştığım konudan ve adliye günümden sonra bahsederim. Bir de Anayasa Mahkemesi'nin son icraatı var tabii. Sevgiler çok.
30 Mart 2011 Çarşamba
İzmir - 2
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
izmir adliyesi,
ücretli avukat
İzmir :)
Ya arkadaş şu blogger açıldı mı açılmadı mı biri çıkıp bi'şey desin ya... Dün baktım yine kapalı, halbuki önceki gün açıktı, bugün yine açık... Gerçekten yazası gelmiyor insanın. Bu ne böyle iyice saçma sapan bir hal aldı şu iş.
(Son dakika: Saat 15.21 ve TRT1'de "7 yaş ve üzeri" işaretli bir program yayınlanmaya başladı. "Allah Allah o neymiş lan" dedim, hah ne olacağını, Sakarya Fırat... Bu saatte yayınlanıyor ama çocuklara yasak. Oldu canım.)
İzmir'deyim, bu gece burada kalacağım.
İzmir'e her geldiğimde burayı daha çok seviyorum - tabi her geldiğimde hava daha güzel oluyor, bunun etkisini de yadsıyamam :) Ama güzel burası. Otelim de güzel, İzmir Palas'tayım. Arkası Kordon önü Cumhuriyet Caddesi, ben cadde tarafındayım. Bu oteli buralarda gezinirken de görmüş ve "Burası güzel olsa gerek" diye düşünmüştüm, öyleymiş gerçekten de.
(Bir son dakika daha: Şu an dizide bol Allah-ü ekberli bir sahne var, dakikalardır devam ediyor. Haa kurban kesiyorlarmış, işte o Allah-u ekber'den. Ya tamam devlet televizyonusun, böyle dizileri yayınlaman anlaşılır bişey de, şu saate koyup sonra çocuklar izlemesin demek nedir ya? Düşündükçe sinir oluyorum. Benim çocuğum olunca devlet televizyonlarını aletten silicem. Dediydi dersiniz.)
Bir şeyler yazasım vardı ama an itibariyle canım sıkıldı birden. Diziye asabım bozuldu bi de başka bir iki bir şeyler daha var. Yau sırf kumandayı almak için kalkamadım diye neden garip gurup şeylere maruz bırakıyorum ki kendimi.
Azcık Kordon'a filan gidiim ben, takıliim or'larda. İçim açılsın.
Sonra şu 25/03'teki basın açıklamasından bahsederim biraz, biraz da adliyelerde "danışma değildir" levhasıyla gezme planlarımdan, icradan...
(Son dakika: Saat 15.21 ve TRT1'de "7 yaş ve üzeri" işaretli bir program yayınlanmaya başladı. "Allah Allah o neymiş lan" dedim, hah ne olacağını, Sakarya Fırat... Bu saatte yayınlanıyor ama çocuklara yasak. Oldu canım.)
İzmir'deyim, bu gece burada kalacağım.
İzmir'e her geldiğimde burayı daha çok seviyorum - tabi her geldiğimde hava daha güzel oluyor, bunun etkisini de yadsıyamam :) Ama güzel burası. Otelim de güzel, İzmir Palas'tayım. Arkası Kordon önü Cumhuriyet Caddesi, ben cadde tarafındayım. Bu oteli buralarda gezinirken de görmüş ve "Burası güzel olsa gerek" diye düşünmüştüm, öyleymiş gerçekten de.
(Bir son dakika daha: Şu an dizide bol Allah-ü ekberli bir sahne var, dakikalardır devam ediyor. Haa kurban kesiyorlarmış, işte o Allah-u ekber'den. Ya tamam devlet televizyonusun, böyle dizileri yayınlaman anlaşılır bişey de, şu saate koyup sonra çocuklar izlemesin demek nedir ya? Düşündükçe sinir oluyorum. Benim çocuğum olunca devlet televizyonlarını aletten silicem. Dediydi dersiniz.)
Bir şeyler yazasım vardı ama an itibariyle canım sıkıldı birden. Diziye asabım bozuldu bi de başka bir iki bir şeyler daha var. Yau sırf kumandayı almak için kalkamadım diye neden garip gurup şeylere maruz bırakıyorum ki kendimi.
Azcık Kordon'a filan gidiim ben, takıliim or'larda. İçim açılsın.
Sonra şu 25/03'teki basın açıklamasından bahsederim biraz, biraz da adliyelerde "danışma değildir" levhasıyla gezme planlarımdan, icradan...
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
izmir adliyesi,
ücretli avukat
23 Mart 2011 Çarşamba
Gerçekten Artık Yeter!
"Gerçekten artık yeter!
Bizler, İstanbul Barosu'na kayıtlı aşağıda imzası yer alan avukatlar olarak, baro adına yürüyüş yaparken kendilerine karşı demokratik şekilde muhalefet eden iki genç kadına fiziksel şiddet uygulanmasını kınıyoruz.
26 binden fazla üyesi olan baronun 6 bin 80 üyesinden aldığı oy ile yönetim görevini yürüten kurulun, tüm üyeler adına gazetelere ilan vermesi, siyasi davaların taraftarlığını yapması, bir çok insan hakkı ihlaline sessiz kalması; mesleğini yürütebilmek adına zorunlu olarak baroya kayıtlı olan ve fakat bu icraatları onaylamayan, anti-demokratik birçok uygulamanın sessiz tanıkları olan bizleri rahatsız etmektedir.
Bu nedenle, 25 Mart Cuma günü saat 13:00'te İstanbul Barosu önündeki basın açıklamasına bizim gibi düşünen meslektaşlarımızı davet ediyoruz.
Arin Manca Beril Eski Burak Diyarbakırlı Gülçin Avşar Mehmet Uçum Oktay Kocaman Mücteba Kılıç Alper Koç"
+ Göksun Gökçe Göndermez
Bizler, İstanbul Barosu'na kayıtlı aşağıda imzası yer alan avukatlar olarak, baro adına yürüyüş yaparken kendilerine karşı demokratik şekilde muhalefet eden iki genç kadına fiziksel şiddet uygulanmasını kınıyoruz.
26 binden fazla üyesi olan baronun 6 bin 80 üyesinden aldığı oy ile yönetim görevini yürüten kurulun, tüm üyeler adına gazetelere ilan vermesi, siyasi davaların taraftarlığını yapması, bir çok insan hakkı ihlaline sessiz kalması; mesleğini yürütebilmek adına zorunlu olarak baroya kayıtlı olan ve fakat bu icraatları onaylamayan, anti-demokratik birçok uygulamanın sessiz tanıkları olan bizleri rahatsız etmektedir.
Bu nedenle, 25 Mart Cuma günü saat 13:00'te İstanbul Barosu önündeki basın açıklamasına bizim gibi düşünen meslektaşlarımızı davet ediyoruz.
Arin Manca Beril Eski Burak Diyarbakırlı Gülçin Avşar Mehmet Uçum Oktay Kocaman Mücteba Kılıç Alper Koç"
+ Göksun Gökçe Göndermez
Etiketler:
gerçekten artık yeter,
istanbul barosu
faydalı obsesyondan nasıl sıyrılınır...
resmen bozuk cümle kuruyor ve düzeltmeye uğraşmıyorum. sebebim oldun yargı sistemi. (bu halimle bile yargıtay'dan iyiyim, o ayrı.)
hayret, blogger açık?
wuuu bloglarımız açılıyor, etkilendim...
ama o arada çok şey gitti yazılmadan. şimdi de vaktim yok, çok işim var. ama "bir avukatın günlüğü" bağlamında tarihe not düşülsün:
haksız işgal halinde savcıya o kadar gidilmez ki, google'a "haksız işgal savcı şikayet" yazınca alakalı hiçbir şey çıkmıyor.
biz niye gidiyoruz? e biz avukatız. (aslında "avukat" değildi o.)
eğer haksız işgalciye (fuzuli şagile) karşı işlem yapmak istiyorsanız ve amacınız üzüm yemekse,
- 3091 sy. kanunla kaymakamlığa gidebilirsiniz.
- elatmanın önlenmesi davası açabilirsiniz
- ecrimisil talep edebilirsiniz.
- tahliye davası açabilirsiniz.
"yok ben illa bağcı dövücem" demek suretiyle savcılığa gidecekseniz de, tck 116/2'den şikayet edersiniz. konut dokunulmazlığını ihlal maddesinin işyerlerine ilişkin fıkrası. aklınızda bulunsun.
sevgiler çok.
göksun.
ama o arada çok şey gitti yazılmadan. şimdi de vaktim yok, çok işim var. ama "bir avukatın günlüğü" bağlamında tarihe not düşülsün:
haksız işgal halinde savcıya o kadar gidilmez ki, google'a "haksız işgal savcı şikayet" yazınca alakalı hiçbir şey çıkmıyor.
biz niye gidiyoruz? e biz avukatız. (aslında "avukat" değildi o.)
eğer haksız işgalciye (fuzuli şagile) karşı işlem yapmak istiyorsanız ve amacınız üzüm yemekse,
- 3091 sy. kanunla kaymakamlığa gidebilirsiniz.
- elatmanın önlenmesi davası açabilirsiniz
- ecrimisil talep edebilirsiniz.
- tahliye davası açabilirsiniz.
"yok ben illa bağcı dövücem" demek suretiyle savcılığa gidecekseniz de, tck 116/2'den şikayet edersiniz. konut dokunulmazlığını ihlal maddesinin işyerlerine ilişkin fıkrası. aklınızda bulunsun.
sevgiler çok.
göksun.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
fuzuli şagil,
ücretli avukat
7 Mart 2011 Pazartesi
keyword
Abicim sırf şu Torba Kanun ve Sosyal Güvenlik Mevzuatı yüzünden ülkeyi terk edicem şerefsizim.
Yazacak çok şey birikti ama vaktim olduğunda bile halim yok. Çünkü Torba Kanun bitti, bu kez de Sosyal Güvenlik Hukuku sunumunu derleyip toplamam gerekiyor. Yapamıyorum abicim, olmuyor, ben bu sosyal güvenlik mevzuatını cidden anlamıyorum.
Hatırlatıcı sözcükler yazayım, hikayelerini yazamazsam bile ileride okuduğumda hatırlamama faydası olur...
geçen hafta izmir - 4 iş hakimi. bilirkişi ücreti için iki tarafa da kesin süre.
sabah 9'a verelim duruşmayı madem istanbul'dan geliyorsunuz
(burada bir şeyler daha vardı)
ümraniye - eşofmanlı amca - kendi işini soran avukat hanım
cumartesi - villa bosphorus
özgür mumcu - bugünkü yazısı - muhteşem kesinlikle.
blogspot açılmış bugün.
iyi haftalar,
göksun.
Yazacak çok şey birikti ama vaktim olduğunda bile halim yok. Çünkü Torba Kanun bitti, bu kez de Sosyal Güvenlik Hukuku sunumunu derleyip toplamam gerekiyor. Yapamıyorum abicim, olmuyor, ben bu sosyal güvenlik mevzuatını cidden anlamıyorum.
Hatırlatıcı sözcükler yazayım, hikayelerini yazamazsam bile ileride okuduğumda hatırlamama faydası olur...
geçen hafta izmir - 4 iş hakimi. bilirkişi ücreti için iki tarafa da kesin süre.
sabah 9'a verelim duruşmayı madem istanbul'dan geliyorsunuz
(burada bir şeyler daha vardı)
ümraniye - eşofmanlı amca - kendi işini soran avukat hanım
cumartesi - villa bosphorus
özgür mumcu - bugünkü yazısı - muhteşem kesinlikle.
blogspot açılmış bugün.
iyi haftalar,
göksun.
28 Şubat 2011 Pazartesi
İzmir'den Libya'ya talimat kaça gider?
Hay Allah ya, tam keyfim yerinde, buraya gelip oturana kadar bir şeyler yazmaya iyice motive olmuşum, tam deniz kenarında yer de bulmuşum, Vostro’nun pili de var... Ama olacak iş mi şimdi bu, blogspot.com neden açılmıyor ki? Feci keyfim kaçtı.
Halbuki, her ne kadar ve son derece “kendi kendime” takılıyorsam da, izleyiciler bölümündeki tanımadığım 3 kişiyi görmek beni mutlu ediyor.
*
İzmir’deyim. Buraya her geldiğimde, “Allah’ım neden İstanbul, neden...” hezeyanı yaşıyorum. Gerçi burada yaşasam burası da benim için İstanbul gibi olacaktır mutlaka, sanki şimdi İstanbul’da öğleden sonra deniz kenarında çayımı kahvemi alıp yazı yazabiliyor muyum? Halbuki Dolmabahçe Sarayı’ndan bağırsam duyulur, oranın çay bahçesi de muhteşem ve çok ucuzdur. Sonuç? Hiç. Orada çok sevdiğim bir arkadaşım da çalışıyor olmasına rağmen üstelik, Taksim Meydanı’ndan aşağı kaptırıp iki adım yürümüşlüğüm yok.
Allahtan İzmir güzel ve ben sık geliyorum. Şuna bak ya, Moda’da yaşıyorum, her gün iki here vapura biniyorum, Dolmabahçe’nin hemen üstünde çalışıyorum, fakat deniz kenarı keyfi için İzmir’e geldiğime şükrediyorum. “Hayat ne tuhaf vapurlar filan...”
*
Bugünkü adliye anımız davacı vekilimizden. (Bu arada, buranın çingeneleri daha bir laftan anlıyor sanki. Geldi şimdi “fal bakayım” diye, bi hayır dedim direk gitti. Etkilendim.)
Davacı vekilimizle artık tanışıyoruz, çünkü ben sürekli buradayım ve ikimiz de “tanışma yanlısı” insanlarız. İyi anlaştık yani. Neyse, kendisinin bugün karşılıklı olduğumuz mahkemede bir duruşması daha vardı, çıkınca geldi zaptı gösterdi ve duruşmayı anlattı...
Bir tanıkları Libya’da çalışıyormuş, ifadesinin de Libya’da alınması gerekiyor tabii ki. Geçenlerde 1000 lira masraf yatırmışlar işte efendim yazı gönderilecek ifade alınacak diye. Fakat şimdi Libya’da durumlar malum, ifadeyi kim alacak nerede nasıl alacak, işler karışık... Hakim şöyle (yani şunun gibi bir şeyler) yazdırmış zabıta: “Libya’daki halk ayaklanması sebebiyle orada bulunan Türk vatandaşları Türk hükümeti tarafından Türkiye’ye getirildiğinden, tanığın Türkiye’ye gelecek olması da pek muhtemel olduğundan, talimatın tanığın yerleşim yeri olan Burdur’a yazılmasına...” (Burdur’u attım.)
Komik ve anı olmayı hak eden bir zabıt ama hakim ne yapsın. Ortalık karışık.
Bu arada, geçen Sözlük’te trenchkot’un bir entry’si vardı, sanırım Mehmet Ali Birand başlığında. Özetle diyor ki, “Mehmet Ali Birand Libya’daki olayların sonuçlar için ‘geçer bunlar’ diyor ama, oradaki işlerin batması kaç firmanın iflası demek haberiniz var mı sizin” gibi bir şeyler. Hakikaten de, olaya öyle bakınca vallahi oturup ağlayasım geliyor. Yok, biraz taşkalpli bir ağlama bu, ölen siviller filan için değil. Şimdi böyle yazında kendimi çok Anakin Skywalker gibi hissettim ama gerçekten diyorum, ben en çok oradaki işleri yüzünden iflas eden şirketler için üzülüyorum. Yazık lan.
Ölen siviller ve Libya halkı için olan hissimde biraz da takdir ve saygı var. Üzülmek değil bu tam olarak, onlar olması gerekeni yapıyorlar ve bu “olması gereken” bu kadar geç kaldığı için sonuçlar da bu kadar vahim. Er ya da geç ölünecekti, çünkü yapacak başka bir şey yoktu. Ama çok saygı duydum cidden söylüyorum; ve bu vakte kadar pek sesleri çıkmamış toplumların birden bire patladıkları bir devirde yaşadığım için içten içe keyifleniyorum.
İleride bir gün bu yıllarımı, halk ayaklanmalarını takip ettiğim, Mehmet Uçum’la çalıştığım, İzmir Pasaport’ta çay içip blog yazdığım, İzmir’de arkadaşlar edindiğim ve Coen filmlerini izlediğim bir dönem olarak hatırlayacağım.
Bu arada Mehmet Ağabey, olur da blogumu okursan, valla billa ben seni çok seviyorum. Bunu kalkıp ofisin ortasında söylemiyorsam bir sebebi var. (Nasreddin Hoca’nın sakız nüktesini hatırlatırım.)
İzmir’den şöyle bir şikayetim var, burada doğru düzgün buzdolabı süsü yok. Şimdi bu şöyle bir şikayet, benim koleksiyonumla alakalı. Ben her gittiğim yerden magnet toplarım, gerçi Fransa’dan çok eksiğim var ama olsun. Ama ne yapabilirdim, belki on tane yer gezdim bu sene Fransa’da, 3.5 yuro desek 70 lira sırf magnete verecektim ve fakat gerçekten çok çulsuzdum o vakitler. (Şimdi de pek çullu sayılmam ama olsun.)
Bugün Pasaport’a gelmeden önce Kızlarağası Hanı’nda dolandım, magnet aradım sağda solda. Yok abicim, Türkler magnet yapmaktan kesinlikle anlamıyorlar, hele İzmirliler hiç anlamıyor. Türk magnetlerinde bir kere, bir fotoğraf basma hastalığı var. Hiç “bir grafik yapalım, yaratıcı bir şeyler olsun, uyduruk malzeme kullanmayalım şık görünsün...” gibi dertleri yok bizimkilerin, anca klişe fotoğraflar bas (onların da hepsi aynı olsun) ya da bulabildiğin en ucuz ve uyduruk malzemeden kabartma bişeyler yap. İstanbul’da bu hep Ayasofya’dır, İzmir’de ise Saat Kulesi. Hadi İstanbul’da Sultanahmet’ten cam bir magnet bulup aldım, üstünde İstanbul yazmıyorsa da lale desenli olduğundan derdini anlatıyor. Peki İzmir? Hı? Bir Saat Kulesi midir İznmir’li magnetçilerin tüm sunabileceği? Allah muhafaza kulenize bir şey olsa ne yapacaksınız? Turistlere “kusura bakmayın bizim tek görselimiz olan kule yıkıldı, magnet üretimi bitti” mi diyeceksiniz? Ya kardeşim, şu Pasaport’un seyir teraslarını koysan bile daha güzel be. Allahını seversen İzmir’e gelen kaç kişi Saat Kulesi’ni görmeye geliyor? Bari bi Meryem Ana koy, üstüne İzmir yaz, martılı denizli pelikanlı bir şey yap, Kordon’da rakı balık yapan bir çift koy, hadi onu da bulamadın o çooook anlattığınız kumrudan koy... Tabi bunların hiçbiri fotoğraf olmasın, bunu söylemeye gerek duymamalıydım aslında...
Bu arada, bugün Adliye’den buraya otobüsle geldim. Hoşuma gitti, öğrendim artık. Hangi otobüsle geldiğimi unuttum ama olsun, bindiğimin üstünde zaten Gümrük yazıyordu, bir de 120 numaraya binebilirmişim. Üç binişlik biletim de oldu, iki biniş kaldı.
Bu çok binişlik kartlar da, belediyelerin yeni kazıklama makinesi oldu ha. İstanbul’da da böyle, tek bir kere bineceksen bile 5 binişlik alıyorsun. Niye ki abi, biri bana bundaki tüketici menfaatini anlatabilir mi? Önceki gelişlerimden birinde vapura binerken iskeledeki bir abla kendi kartını kullandırmıştı sağolsun, madem bi kere binecekmişsiniz diyerekten. Bu sefer 6.5 lira bayılıp kart aldım, artık farz oldu bir dahaki gelişimde kullanmam lazım... Neyse zaten 30’unda kalmalı geleceğim, o vakit kullanırım herhalde. Ne yapayım bütün gün adliyede.
Yeter şimdilik. Rüzgar ediyor, ellerim üşüdü yazarken. Gerçi pilim daha idare eder, ama artık yazmakta zorlanmaya başladım. Hem daha gazete okuyacağım. Biraz daha oturup havaalanına giderim, bu yazdığımı da blog’a ne zaman koyabilirim Allah bilir. Hala açılmıyor blogspot.
Öperim çok :)
Göksun.
*
Not: Aslında yazarken de post edebilirmişim... Şu an havaalanındayım uçağımı bekliyorum. koridorda.blogspot.com yazınca zinhar açılmıyor, fakat blogger.com yazında şak diye açıyorsun. Bi saçma bi garip...
Halbuki, her ne kadar ve son derece “kendi kendime” takılıyorsam da, izleyiciler bölümündeki tanımadığım 3 kişiyi görmek beni mutlu ediyor.
*
İzmir’deyim. Buraya her geldiğimde, “Allah’ım neden İstanbul, neden...” hezeyanı yaşıyorum. Gerçi burada yaşasam burası da benim için İstanbul gibi olacaktır mutlaka, sanki şimdi İstanbul’da öğleden sonra deniz kenarında çayımı kahvemi alıp yazı yazabiliyor muyum? Halbuki Dolmabahçe Sarayı’ndan bağırsam duyulur, oranın çay bahçesi de muhteşem ve çok ucuzdur. Sonuç? Hiç. Orada çok sevdiğim bir arkadaşım da çalışıyor olmasına rağmen üstelik, Taksim Meydanı’ndan aşağı kaptırıp iki adım yürümüşlüğüm yok.
Allahtan İzmir güzel ve ben sık geliyorum. Şuna bak ya, Moda’da yaşıyorum, her gün iki here vapura biniyorum, Dolmabahçe’nin hemen üstünde çalışıyorum, fakat deniz kenarı keyfi için İzmir’e geldiğime şükrediyorum. “Hayat ne tuhaf vapurlar filan...”
*
Bugünkü adliye anımız davacı vekilimizden. (Bu arada, buranın çingeneleri daha bir laftan anlıyor sanki. Geldi şimdi “fal bakayım” diye, bi hayır dedim direk gitti. Etkilendim.)
Davacı vekilimizle artık tanışıyoruz, çünkü ben sürekli buradayım ve ikimiz de “tanışma yanlısı” insanlarız. İyi anlaştık yani. Neyse, kendisinin bugün karşılıklı olduğumuz mahkemede bir duruşması daha vardı, çıkınca geldi zaptı gösterdi ve duruşmayı anlattı...
Bir tanıkları Libya’da çalışıyormuş, ifadesinin de Libya’da alınması gerekiyor tabii ki. Geçenlerde 1000 lira masraf yatırmışlar işte efendim yazı gönderilecek ifade alınacak diye. Fakat şimdi Libya’da durumlar malum, ifadeyi kim alacak nerede nasıl alacak, işler karışık... Hakim şöyle (yani şunun gibi bir şeyler) yazdırmış zabıta: “Libya’daki halk ayaklanması sebebiyle orada bulunan Türk vatandaşları Türk hükümeti tarafından Türkiye’ye getirildiğinden, tanığın Türkiye’ye gelecek olması da pek muhtemel olduğundan, talimatın tanığın yerleşim yeri olan Burdur’a yazılmasına...” (Burdur’u attım.)
Komik ve anı olmayı hak eden bir zabıt ama hakim ne yapsın. Ortalık karışık.
Bu arada, geçen Sözlük’te trenchkot’un bir entry’si vardı, sanırım Mehmet Ali Birand başlığında. Özetle diyor ki, “Mehmet Ali Birand Libya’daki olayların sonuçlar için ‘geçer bunlar’ diyor ama, oradaki işlerin batması kaç firmanın iflası demek haberiniz var mı sizin” gibi bir şeyler. Hakikaten de, olaya öyle bakınca vallahi oturup ağlayasım geliyor. Yok, biraz taşkalpli bir ağlama bu, ölen siviller filan için değil. Şimdi böyle yazında kendimi çok Anakin Skywalker gibi hissettim ama gerçekten diyorum, ben en çok oradaki işleri yüzünden iflas eden şirketler için üzülüyorum. Yazık lan.
Ölen siviller ve Libya halkı için olan hissimde biraz da takdir ve saygı var. Üzülmek değil bu tam olarak, onlar olması gerekeni yapıyorlar ve bu “olması gereken” bu kadar geç kaldığı için sonuçlar da bu kadar vahim. Er ya da geç ölünecekti, çünkü yapacak başka bir şey yoktu. Ama çok saygı duydum cidden söylüyorum; ve bu vakte kadar pek sesleri çıkmamış toplumların birden bire patladıkları bir devirde yaşadığım için içten içe keyifleniyorum.
İleride bir gün bu yıllarımı, halk ayaklanmalarını takip ettiğim, Mehmet Uçum’la çalıştığım, İzmir Pasaport’ta çay içip blog yazdığım, İzmir’de arkadaşlar edindiğim ve Coen filmlerini izlediğim bir dönem olarak hatırlayacağım.
Bu arada Mehmet Ağabey, olur da blogumu okursan, valla billa ben seni çok seviyorum. Bunu kalkıp ofisin ortasında söylemiyorsam bir sebebi var. (Nasreddin Hoca’nın sakız nüktesini hatırlatırım.)
İzmir’den şöyle bir şikayetim var, burada doğru düzgün buzdolabı süsü yok. Şimdi bu şöyle bir şikayet, benim koleksiyonumla alakalı. Ben her gittiğim yerden magnet toplarım, gerçi Fransa’dan çok eksiğim var ama olsun. Ama ne yapabilirdim, belki on tane yer gezdim bu sene Fransa’da, 3.5 yuro desek 70 lira sırf magnete verecektim ve fakat gerçekten çok çulsuzdum o vakitler. (Şimdi de pek çullu sayılmam ama olsun.)
Bugün Pasaport’a gelmeden önce Kızlarağası Hanı’nda dolandım, magnet aradım sağda solda. Yok abicim, Türkler magnet yapmaktan kesinlikle anlamıyorlar, hele İzmirliler hiç anlamıyor. Türk magnetlerinde bir kere, bir fotoğraf basma hastalığı var. Hiç “bir grafik yapalım, yaratıcı bir şeyler olsun, uyduruk malzeme kullanmayalım şık görünsün...” gibi dertleri yok bizimkilerin, anca klişe fotoğraflar bas (onların da hepsi aynı olsun) ya da bulabildiğin en ucuz ve uyduruk malzemeden kabartma bişeyler yap. İstanbul’da bu hep Ayasofya’dır, İzmir’de ise Saat Kulesi. Hadi İstanbul’da Sultanahmet’ten cam bir magnet bulup aldım, üstünde İstanbul yazmıyorsa da lale desenli olduğundan derdini anlatıyor. Peki İzmir? Hı? Bir Saat Kulesi midir İznmir’li magnetçilerin tüm sunabileceği? Allah muhafaza kulenize bir şey olsa ne yapacaksınız? Turistlere “kusura bakmayın bizim tek görselimiz olan kule yıkıldı, magnet üretimi bitti” mi diyeceksiniz? Ya kardeşim, şu Pasaport’un seyir teraslarını koysan bile daha güzel be. Allahını seversen İzmir’e gelen kaç kişi Saat Kulesi’ni görmeye geliyor? Bari bi Meryem Ana koy, üstüne İzmir yaz, martılı denizli pelikanlı bir şey yap, Kordon’da rakı balık yapan bir çift koy, hadi onu da bulamadın o çooook anlattığınız kumrudan koy... Tabi bunların hiçbiri fotoğraf olmasın, bunu söylemeye gerek duymamalıydım aslında...
Bu arada, bugün Adliye’den buraya otobüsle geldim. Hoşuma gitti, öğrendim artık. Hangi otobüsle geldiğimi unuttum ama olsun, bindiğimin üstünde zaten Gümrük yazıyordu, bir de 120 numaraya binebilirmişim. Üç binişlik biletim de oldu, iki biniş kaldı.
Bu çok binişlik kartlar da, belediyelerin yeni kazıklama makinesi oldu ha. İstanbul’da da böyle, tek bir kere bineceksen bile 5 binişlik alıyorsun. Niye ki abi, biri bana bundaki tüketici menfaatini anlatabilir mi? Önceki gelişlerimden birinde vapura binerken iskeledeki bir abla kendi kartını kullandırmıştı sağolsun, madem bi kere binecekmişsiniz diyerekten. Bu sefer 6.5 lira bayılıp kart aldım, artık farz oldu bir dahaki gelişimde kullanmam lazım... Neyse zaten 30’unda kalmalı geleceğim, o vakit kullanırım herhalde. Ne yapayım bütün gün adliyede.
Yeter şimdilik. Rüzgar ediyor, ellerim üşüdü yazarken. Gerçi pilim daha idare eder, ama artık yazmakta zorlanmaya başladım. Hem daha gazete okuyacağım. Biraz daha oturup havaalanına giderim, bu yazdığımı da blog’a ne zaman koyabilirim Allah bilir. Hala açılmıyor blogspot.
Öperim çok :)
Göksun.
*
Not: Aslında yazarken de post edebilirmişim... Şu an havaalanındayım uçağımı bekliyorum. koridorda.blogspot.com yazınca zinhar açılmıyor, fakat blogger.com yazında şak diye açıyorsun. Bi saçma bi garip...
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
izmir adliyesi,
ücretli avukat
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)