Ya ben bu blog olayından sıkıldım. Aslında iyi oluyor, çünkü kendime dair “belge” bırakmak hoşuma gidiyor. Ben kendimi okumayı severim, geçmişi unutmayı ise hiç sevmem. İkisi bir olunca samanlık seyran aslında. Fakat istediğim gibi yapamıyorum.
İşimin gücümün blog olması lazım. “Yani bütün işim gücüm yazmak olacak” :) Çünkü o kadar çok şey geliyor ki aklıma, kendimi olduğum gibi aktarmakta sıkıntı çekiyorum. Kaldı ki, ne kadar uzatırsam o kadar okunmayacak – şimdi çok okunuyor da, o yüzden bu endişe...!
O kadar anahtar sözcük yazmıştım kendime, onları düşündüğüm an gerçekten yazmak da istemiştim, fakat şimdi hiç içimden gelmiyor. Onlar o zaman düşünüldü bitti çünkü, üstünden tonlarca su aktı gitti, şimdi hiç yazasım gelmiyor.
*
Az önce evde börek yaparken tüm ailemi anmış oldum, sonra da “bir börekle herkesi aradan çıkardım” diye kendime güldüm.
Patatesli-kıymalı börek yapıyor olmak bana anneannemi hatırlattı, o öyle yapardı.
Dayım o böreği çok severdi.
Anneannemi anınca dedemi anmaman mümkün değildi.
Böreği tencerede yapınca, yengemi anmak kaçınılmazdı.
Nitekim, kuzenim de yufkayı tavada çeviriverir iki dakkada gözleme yapardı.
Böreğin içini fazla yapmak tam da annemin yapacağı bir iş öte yandan...
Hahaha babam olsaydı “Gözümün önüne koymayın şöyle şeyleri” diye söylenirdi yine.
Böyle böyle mutlu oldum, içim ısındı.
Benzer bir iç ısınmasını sabah da yaşadım, bunu da mutlaka kaydetmeliyim.
Ofisteydim, saat herhalde 10 gibi bir şeylerdi, odamdan duydum ki gelen kişi Gökçe Hanım'ı soruyor. Baktım, bana minik bir çam gelmiş. Canlı ama küçük, minyatür çam. İçinde de güzel bir not yazıyor. İlter göndermiş, o kadar çok sevindim ki anlatamam. İlter’e telefon edemedim sevinçten, çünkü konuşsam ağlardım. Çünkü bunun çok büyük bir simgesel anlamı var. Çiçek gönderen ve içine not yazan bir İlter için iki yıldır bekliyordum ben.
Daha bunun sevinci geçmeden, öğleden önce bir ara, sekreter Züleyha Abla “Göksun bahşişle gel” diye seslendi bana. Yine çiçek, yine not, yine İlter, bu sefer orkide :) O kadar da güzel ki. Şaşkınlık ve sevinçten ağzımı kapatamadım bir süre.
Olay çiçek değil. Çok daha önemli ve güzel bir şey. Bütün romantizmiyle birlikte, bir tür “sonuç alma.” Önemsendiğini gözünle görme elinle tutma. İlter aslında bana çiçek değil, kendime olan güvenimi ve eski güleryüzümü gönderdi. Hiç yapmayacağı şeyleri sırf ben görmek istediğim için yaptı, o gönderdiği şeyler 3-5 liralık bitki değil benim sabrım ve emeğimdi.
Yani çok feci sevindim.
Umarım devamı gelir.
27 Aralık 2010 Pazartesi
23 Aralık 2010 Perşembe
keyword
ankara'dayım
haz küpü ahahahahaha
dün beyoğlu 2 iş'te yine bekledik ama hakimden değil
06 xxx 06, plakanı seçeceğine...
ankara'da to do list
boşanma meselesi
vilson - sebu
"ensari"
kahvaltıdaki adam-kadın
*
cemevi kuracak olan derneğin kapatılması meselesi
radikal'in zaman gibi pazarlanması
haz küpü ahahahahaha
dün beyoğlu 2 iş'te yine bekledik ama hakimden değil
06 xxx 06, plakanı seçeceğine...
ankara'da to do list
boşanma meselesi
vilson - sebu
"ensari"
kahvaltıdaki adam-kadın
*
cemevi kuracak olan derneğin kapatılması meselesi
radikal'in zaman gibi pazarlanması
21 Aralık 2010 Salı
Borçlar Kanunu tasarısı
2 yıl önce yazmış ve bir köşede unutmuşum...
*
Borçlar Kanunu, mevcut tasarısı hakkındaki bazı haberlerin şöyle olduğu bir kanun:
- Ev sahibi konutu kiracıya kullanıma hazır bir şekilde teslim etmekle ve sözleşme süresince aynı durumda bulundurmakla yükümlü olacak.
Tamam çok güzel de, kira hukukunun mevcut halinden bu sonucu halihazırda çıkarmıyor olmak pek zor. Adım adım gidelim:
1. Kira bir sözleşmedir.
2. Sözleşmeye konu olan şeyi (ürün, mal, hizmet, kiralanan...) sözleşmenin ifasına hazır bulundurmamak ya da eksik/yanlış ifa başlı başına bir sözleşmeye aykırılık halidir.
3. Sözleşmeye aykırılık halinin seksen bin tane hukuki sonucu vardır ve bu gerçek, hukukun a'sıdır b'sidir.
Bu yeni madde tamamen kağıt israfı, iyi ki söylediniz yani sayın kanun koyucular, tebrikler.
Her hukuki durumu teker teker saymak, son derece "sınırlayıcı" bir davranıştır. Her tür sözleşmeye aykırılık için ayrı ayrı yaptırım maddesi düzenlenecekse, eskaza düzenlenmeyen aykırılık durumunda bittik, artık anlatırız derdimizi "ama ama ama hukuk mantığı, borçlar hukuku sistemi, ilkeler filan... olmuyo mu öyle..." diye. Hakim ise bize "Olmaz öyle canım maddelerle gel" der.
- Aynı maddenin devamında geçen: "Sözleşme süresince aynı durumda bulundurmak"
Bu yanlış bir ifadedir, doğrusu "sözleşme süresince aynı nitelikte bulundurmak" gibi bir şey olmalıdır. Zira mevcut hali itibariyle bazı cevval evsahipleri, belki bazı meslektaşlarımız ve hakimlerimiz, "Biz evi on numara teslim ettik kiracıya, bozmadık hiç, gerisi artık onun bileceği iş..." şeklinde bir iddiada bulunabilirler. Yok öyle bişey sayın seyirciler. Zarar vermemek başka, iyileştirmek başka. Evsahibi eğer evi -misal- boyalı olarak kiraya verdiyse, o evin boyası geldiğinde yine boyatmak zorunda arkadaşım. Niye ben veriyorum parasını, 2 sene sonra çıkacağım evin? Farklı kavramlar dedik evet, zarar vermemek bana, iyileştirmek sana düşer.
Kusurum varsa bana zaten rücu edersin. Gerçi onun için açık hüküm yok, o da genel prensip ama olsun.
- Ev sahibi sözleşme imzalandıktan sonra konutta ortaya çıkacak ayıplardan da sorumlu tutulabilecek.
Yapma yaa... Allah devletime zeval vermesin, hukukta böyle çığırlar açan, olmayanı olduran devletimi Allah başımdan eksik etmesin.
Çocuk mu kandırıyosunuz pardon, böyle bir şeyin zaten olduğunu bilmeyen bir sürü kiracıya sanki orijinal bişey yapmış gibi şirinlik göstererek? Sayın kiracılar, yemeyin siz bunu, bu zaten var, olmaz olur mu allasen? Yani nasıl olmaz, "Dostum İzmirli demişsin ama bu kız zenci" durumlarında biz kiracılar öyle çaresiz, harap ve bitap halde oturmak zorundaydık zaten bugüne kadar. Arkadaşım, "Yalıtımı bilem var" denen bir evin duvarlarında nem mantarları varsa sen gider ümüğüne basarsın o evsahibinin. Kimse yeni bişey icad etmiş gibi hissetmesin kendini.
- Kiracı bu ayıptan dolayı gördüğü zararı, yargı kararı olmaksızın kira bedelinden düşebilecek.
Hayır yani bu maddeyi koyanların arasında sayın hocalarımız Prof. Burcuoğlu var, Prof. Eren var, gerçekten değerli bir kurul hazırlıyor tasarıyı. Kurul çalışmaları esnasında dalga filan geçiyorlar herhalde tasarıyı bekleyen vatandaşla. Bugüne kadar, mahkemeye "Banyo tuvalet tesisatı tamamen yalan durumdaydı, alt kata su akıtıyordu, tüm yeri kırdırıp yeniden dizdirdim, 1500 TL masraf ettim, bu bedelin bu ay ödeyeceğim kiradan düşülmesini saygılarımla arz ve talep ederim." diye dilekçe yazmış veya görmüş bir kiracı veya avukat arkadaş varsa parmak kaldırsın.
Böyle durumlarda evsahibini arar deriz ki "Sayın evsahibi ben bu ay kirayı şu kadar eksik ödüyorum sebebi de budur." Evahibi kabul eder ya da etmez, orada bizim söylemimiz bir izin değil haber niteliğindedir, "Adamcağız 3000 beklerken 2000 TL aldı, kirayı kafadan düştüm sanmasın, sebebini söyleyelim" mahiyetinde bir haber vermedir. Kabul ederse ne ala, etmezse kendi bilir, dava açsın, siz de faturanızla gidin mahkemeye, olaylar gelişsin. Nedir bu Amerika'yı yeniden keşfetmişlik.
- Kiracı, evde yaptığı değişikliğin yarattığı değer artışını evsahibinden talep edebilecek.
Edemeyecek miydik hocam? Olur mu öyle şey? Ben adamın pencerelerini PVC yaptırıp bi de hediye mi bırakıcam? Güzelmiş. bu PVC'nin ya da ne bileyim mutfak dolaplarının filan benden sonraki kiracıya yansıtacağı fazlalığı bana mı vercek evsahibi?
Kaldı ki bir kere kapı gibi sebepsiz zenginleşme hükümleri, olmadı vekaletsiz iş görme hükümleri var. Ama yok illa böyle madde koyucaz gözümüzün gördüğü yere. Sonra efendim "hukuk eğitiminin kalitesizliği..." Sen her yere her şeyi koy, hiç arada bağ kurdurma, sonra efendim "E bu yeni nesil hukuk sistemini bilmeden yetişiyor." Bilmez annem. Böyle olmaz çünkü. Sayın hocam, siz kendi yetiştirdiğiniz hukukçulara "bak sen göremezsin ama ben senin gözüne sokayım, böyledir bu, bilmezsin sen" deme ihtiyacındaysanız bu bizim ayıbımız değil. hatırlatayım.
- Kiracı konuta kasten zarar verise ya da komşular için çekilmez olacak davranışlar sergilerse sözleşme hemen feshedilebilecek.
Oh my God. Bu ne şimdi? Kasten zarar verme zaten kanıtlanması zor bir mesele, ama dersin ki efendim işte bakın evin duvarları yıkılmış dolaplar sökülmüş filan... Somut bişeyler gösterebilirsin, kastı kanıtlamak biraz mesele olur. Peki hocam, "Komşular için çekilmez davranış" ne ola? Karaçarşaflı apartmanında başı açık dolaşmak olabilir mi, ya da ne bileyim, hacı apartmanına içkili gelmek? Alt komşunun kocasıyla kesişmek? Üst komşunun kızıyla sevgili olmak? Balkondan masa örtüsü çırpmak? Çekilmez derken? Neler yapıp yapamayacağımızı da söyleseydiniz tam olsaydı.
Çekilmez davranış ve komşuluk hukukuna uymamak zaten bir fesih sebebidir ve bu da somut olaya göre anlaşılabilir bir şeydir, fakat nasıl yani "hemen"?
Ortada tesbit yok, somutlanan bişey yok, ama sen hemen çık evimden. niye? Evde arabesk müzik dinliyomuşsun bitişik komşu rahatsız oluyomuş... Oldu canım.
Fesih tebliğinin ertesi günü eve gelen tahliye memurunu nasıl çıkarıcaz evden? Dua edelim o da arabesk dinliyor olsun, kafalarız evsahibini belki.
- Kiracı, evsahibinin ziyaret talebini kabul etmekle yükümlü olacak.
İnsani ilişkiler çerçevesinde, bir evsahibi satış, onarım, evi müstakbel kiracısına gösterme gibi durumlarda önceden haber vermek kaydıyla evine girebilir zaten, bunun bi sakıncası yok. (zaten bu da yeni ve ayrı bir madde olarak düzenleniyor, bir kaygınız olmasın...) Ama bu yükümlülük nedir kuzuş? Ben mecbur muyum elin adamına/kadınına her istediğinde "buyur gel" demeye? Farkında mısınız ama orada ben yaşıyorum, benim eşyalarım ve benim özel hayatım sözkonusu. Kabul edilebilir gerekçesi varsa ve ancak benim uygun gördüğüm zamanda gelecekse eyvallah ama onun dışında kusura bakmayın kapımın önüne bile gelemez kendisi. Görmiyim.
- Evsahibi evde acil tadilat yapılması gerektiğini belirterek usta getirirse kiracının bu çalışmaya izin vermesi gerekecek.
Ne? Nası yani? Nası ya şaka mı bu?
Acil tadilat gerektiğinden evsahibine ne, o mu bilecek ben mi bilicem? "Göksun Hanım siz bilmiyosunuz ama çatı su alıyor aslında..." mı diyecek evsahibi? Bu bir.
İkincisi, diyelim ki gerçekten evde tadilat lazım ve evsahibi iyi biri olduğu için yaptırmayı kabul etti sağolsun. Benim istediğim zaman girebilir sadece. O çalışma benim uygun gördüğüm bir zamanda olur. Bunun aksi düşünülemez.
Üçüncüsü, tanımadığım bi rsürü adamla öyle zbam diye özel alanıma girmesine izin veremicem üzgünüm. Bu ne ya, hangi devirde yaşıyoruz, bana evini sevaptır diye kiralamıyo ki evsahibi, eşek yüküyle paramı alıyo benim, bi de böyle gestapo gibi dikilecek mi başımda? Teftiş mi edilicem durup durup? Bu ne ya, sanki bağ bağışlıyor, lütuflarıyla boğuyor beni...
Hadi ordan. Hadi ordan!
*
Borçlar Kanunu, mevcut tasarısı hakkındaki bazı haberlerin şöyle olduğu bir kanun:
- Ev sahibi konutu kiracıya kullanıma hazır bir şekilde teslim etmekle ve sözleşme süresince aynı durumda bulundurmakla yükümlü olacak.
Tamam çok güzel de, kira hukukunun mevcut halinden bu sonucu halihazırda çıkarmıyor olmak pek zor. Adım adım gidelim:
1. Kira bir sözleşmedir.
2. Sözleşmeye konu olan şeyi (ürün, mal, hizmet, kiralanan...) sözleşmenin ifasına hazır bulundurmamak ya da eksik/yanlış ifa başlı başına bir sözleşmeye aykırılık halidir.
3. Sözleşmeye aykırılık halinin seksen bin tane hukuki sonucu vardır ve bu gerçek, hukukun a'sıdır b'sidir.
Bu yeni madde tamamen kağıt israfı, iyi ki söylediniz yani sayın kanun koyucular, tebrikler.
Her hukuki durumu teker teker saymak, son derece "sınırlayıcı" bir davranıştır. Her tür sözleşmeye aykırılık için ayrı ayrı yaptırım maddesi düzenlenecekse, eskaza düzenlenmeyen aykırılık durumunda bittik, artık anlatırız derdimizi "ama ama ama hukuk mantığı, borçlar hukuku sistemi, ilkeler filan... olmuyo mu öyle..." diye. Hakim ise bize "Olmaz öyle canım maddelerle gel" der.
- Aynı maddenin devamında geçen: "Sözleşme süresince aynı durumda bulundurmak"
Bu yanlış bir ifadedir, doğrusu "sözleşme süresince aynı nitelikte bulundurmak" gibi bir şey olmalıdır. Zira mevcut hali itibariyle bazı cevval evsahipleri, belki bazı meslektaşlarımız ve hakimlerimiz, "Biz evi on numara teslim ettik kiracıya, bozmadık hiç, gerisi artık onun bileceği iş..." şeklinde bir iddiada bulunabilirler. Yok öyle bişey sayın seyirciler. Zarar vermemek başka, iyileştirmek başka. Evsahibi eğer evi -misal- boyalı olarak kiraya verdiyse, o evin boyası geldiğinde yine boyatmak zorunda arkadaşım. Niye ben veriyorum parasını, 2 sene sonra çıkacağım evin? Farklı kavramlar dedik evet, zarar vermemek bana, iyileştirmek sana düşer.
Kusurum varsa bana zaten rücu edersin. Gerçi onun için açık hüküm yok, o da genel prensip ama olsun.
- Ev sahibi sözleşme imzalandıktan sonra konutta ortaya çıkacak ayıplardan da sorumlu tutulabilecek.
Yapma yaa... Allah devletime zeval vermesin, hukukta böyle çığırlar açan, olmayanı olduran devletimi Allah başımdan eksik etmesin.
Çocuk mu kandırıyosunuz pardon, böyle bir şeyin zaten olduğunu bilmeyen bir sürü kiracıya sanki orijinal bişey yapmış gibi şirinlik göstererek? Sayın kiracılar, yemeyin siz bunu, bu zaten var, olmaz olur mu allasen? Yani nasıl olmaz, "Dostum İzmirli demişsin ama bu kız zenci" durumlarında biz kiracılar öyle çaresiz, harap ve bitap halde oturmak zorundaydık zaten bugüne kadar. Arkadaşım, "Yalıtımı bilem var" denen bir evin duvarlarında nem mantarları varsa sen gider ümüğüne basarsın o evsahibinin. Kimse yeni bişey icad etmiş gibi hissetmesin kendini.
- Kiracı bu ayıptan dolayı gördüğü zararı, yargı kararı olmaksızın kira bedelinden düşebilecek.
Hayır yani bu maddeyi koyanların arasında sayın hocalarımız Prof. Burcuoğlu var, Prof. Eren var, gerçekten değerli bir kurul hazırlıyor tasarıyı. Kurul çalışmaları esnasında dalga filan geçiyorlar herhalde tasarıyı bekleyen vatandaşla. Bugüne kadar, mahkemeye "Banyo tuvalet tesisatı tamamen yalan durumdaydı, alt kata su akıtıyordu, tüm yeri kırdırıp yeniden dizdirdim, 1500 TL masraf ettim, bu bedelin bu ay ödeyeceğim kiradan düşülmesini saygılarımla arz ve talep ederim." diye dilekçe yazmış veya görmüş bir kiracı veya avukat arkadaş varsa parmak kaldırsın.
Böyle durumlarda evsahibini arar deriz ki "Sayın evsahibi ben bu ay kirayı şu kadar eksik ödüyorum sebebi de budur." Evahibi kabul eder ya da etmez, orada bizim söylemimiz bir izin değil haber niteliğindedir, "Adamcağız 3000 beklerken 2000 TL aldı, kirayı kafadan düştüm sanmasın, sebebini söyleyelim" mahiyetinde bir haber vermedir. Kabul ederse ne ala, etmezse kendi bilir, dava açsın, siz de faturanızla gidin mahkemeye, olaylar gelişsin. Nedir bu Amerika'yı yeniden keşfetmişlik.
- Kiracı, evde yaptığı değişikliğin yarattığı değer artışını evsahibinden talep edebilecek.
Edemeyecek miydik hocam? Olur mu öyle şey? Ben adamın pencerelerini PVC yaptırıp bi de hediye mi bırakıcam? Güzelmiş. bu PVC'nin ya da ne bileyim mutfak dolaplarının filan benden sonraki kiracıya yansıtacağı fazlalığı bana mı vercek evsahibi?
Kaldı ki bir kere kapı gibi sebepsiz zenginleşme hükümleri, olmadı vekaletsiz iş görme hükümleri var. Ama yok illa böyle madde koyucaz gözümüzün gördüğü yere. Sonra efendim "hukuk eğitiminin kalitesizliği..." Sen her yere her şeyi koy, hiç arada bağ kurdurma, sonra efendim "E bu yeni nesil hukuk sistemini bilmeden yetişiyor." Bilmez annem. Böyle olmaz çünkü. Sayın hocam, siz kendi yetiştirdiğiniz hukukçulara "bak sen göremezsin ama ben senin gözüne sokayım, böyledir bu, bilmezsin sen" deme ihtiyacındaysanız bu bizim ayıbımız değil. hatırlatayım.
- Kiracı konuta kasten zarar verise ya da komşular için çekilmez olacak davranışlar sergilerse sözleşme hemen feshedilebilecek.
Oh my God. Bu ne şimdi? Kasten zarar verme zaten kanıtlanması zor bir mesele, ama dersin ki efendim işte bakın evin duvarları yıkılmış dolaplar sökülmüş filan... Somut bişeyler gösterebilirsin, kastı kanıtlamak biraz mesele olur. Peki hocam, "Komşular için çekilmez davranış" ne ola? Karaçarşaflı apartmanında başı açık dolaşmak olabilir mi, ya da ne bileyim, hacı apartmanına içkili gelmek? Alt komşunun kocasıyla kesişmek? Üst komşunun kızıyla sevgili olmak? Balkondan masa örtüsü çırpmak? Çekilmez derken? Neler yapıp yapamayacağımızı da söyleseydiniz tam olsaydı.
Çekilmez davranış ve komşuluk hukukuna uymamak zaten bir fesih sebebidir ve bu da somut olaya göre anlaşılabilir bir şeydir, fakat nasıl yani "hemen"?
Ortada tesbit yok, somutlanan bişey yok, ama sen hemen çık evimden. niye? Evde arabesk müzik dinliyomuşsun bitişik komşu rahatsız oluyomuş... Oldu canım.
Fesih tebliğinin ertesi günü eve gelen tahliye memurunu nasıl çıkarıcaz evden? Dua edelim o da arabesk dinliyor olsun, kafalarız evsahibini belki.
- Kiracı, evsahibinin ziyaret talebini kabul etmekle yükümlü olacak.
İnsani ilişkiler çerçevesinde, bir evsahibi satış, onarım, evi müstakbel kiracısına gösterme gibi durumlarda önceden haber vermek kaydıyla evine girebilir zaten, bunun bi sakıncası yok. (zaten bu da yeni ve ayrı bir madde olarak düzenleniyor, bir kaygınız olmasın...) Ama bu yükümlülük nedir kuzuş? Ben mecbur muyum elin adamına/kadınına her istediğinde "buyur gel" demeye? Farkında mısınız ama orada ben yaşıyorum, benim eşyalarım ve benim özel hayatım sözkonusu. Kabul edilebilir gerekçesi varsa ve ancak benim uygun gördüğüm zamanda gelecekse eyvallah ama onun dışında kusura bakmayın kapımın önüne bile gelemez kendisi. Görmiyim.
- Evsahibi evde acil tadilat yapılması gerektiğini belirterek usta getirirse kiracının bu çalışmaya izin vermesi gerekecek.
Ne? Nası yani? Nası ya şaka mı bu?
Acil tadilat gerektiğinden evsahibine ne, o mu bilecek ben mi bilicem? "Göksun Hanım siz bilmiyosunuz ama çatı su alıyor aslında..." mı diyecek evsahibi? Bu bir.
İkincisi, diyelim ki gerçekten evde tadilat lazım ve evsahibi iyi biri olduğu için yaptırmayı kabul etti sağolsun. Benim istediğim zaman girebilir sadece. O çalışma benim uygun gördüğüm bir zamanda olur. Bunun aksi düşünülemez.
Üçüncüsü, tanımadığım bi rsürü adamla öyle zbam diye özel alanıma girmesine izin veremicem üzgünüm. Bu ne ya, hangi devirde yaşıyoruz, bana evini sevaptır diye kiralamıyo ki evsahibi, eşek yüküyle paramı alıyo benim, bi de böyle gestapo gibi dikilecek mi başımda? Teftiş mi edilicem durup durup? Bu ne ya, sanki bağ bağışlıyor, lütuflarıyla boğuyor beni...
Hadi ordan. Hadi ordan!
Etiketler:
borçlar kanunu
20 Aralık 2010 Pazartesi
just for the record
kayıtlara geçsin:
listeye göre 22 aralık perşembe günü gebze'de duruşmam vardı. ofisten arabayla ve arabayı kullanan arkadaşla gidecektim. mis gibi.
önce, perşembe günü ankara'da bir duruşma olduğu ortaya çıktı (bunun nasıl olduğunu bilmiyorum) ve o duruşma bana patladı.
cuma günü ise hiç duruşmam yoktu, bu aslında alışıldık bir durum değil. fakat ne hikmetse, birdenbire, o gün de ortaya bir duruşma çıktı; üstelik o da ankara'da.
yani perşembe günü ankara'ya gidip cuma döneceğim. neden? 30'ar saniye sürecek iki duruşmaya girmek için.
lütfen kayıtlara geçsin:
bir daha böyle bir durumda sesimi yükselteceğim. çünkü cumartesi günü çok güzel bi şehirdışı takvimi yapıp herkese gönderdim, dikkat ricasında bulundum, mehmet abi'ye "buna dikkat edilmezse 'alan gider' uygulanması için eylem yapıcam" dedim ve yapıcam, evet.
listeye göre 22 aralık perşembe günü gebze'de duruşmam vardı. ofisten arabayla ve arabayı kullanan arkadaşla gidecektim. mis gibi.
önce, perşembe günü ankara'da bir duruşma olduğu ortaya çıktı (bunun nasıl olduğunu bilmiyorum) ve o duruşma bana patladı.
cuma günü ise hiç duruşmam yoktu, bu aslında alışıldık bir durum değil. fakat ne hikmetse, birdenbire, o gün de ortaya bir duruşma çıktı; üstelik o da ankara'da.
yani perşembe günü ankara'ya gidip cuma döneceğim. neden? 30'ar saniye sürecek iki duruşmaya girmek için.
lütfen kayıtlara geçsin:
bir daha böyle bir durumda sesimi yükselteceğim. çünkü cumartesi günü çok güzel bi şehirdışı takvimi yapıp herkese gönderdim, dikkat ricasında bulundum, mehmet abi'ye "buna dikkat edilmezse 'alan gider' uygulanması için eylem yapıcam" dedim ve yapıcam, evet.
Etiketler:
bir avukatın günlüğü,
ücretli avukat
19 Aralık 2010 Pazar
Ceza Kanunu değişti.
Günaydın,
Geçen gün gazetelerde okuduğumuz TCK değişikliği bugün yayınlamış. Görevi kötüye kullanmak artık "o kadar da" suç değil. Değişen kısımları metin üstünde belirtiyorum:
"MADDE 257. - (1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç(menfaat) sağlayan kamu görevlisi, bir yıldan üç yıla kadar(altı aydan iki yıla kadar) hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar(üç aydan bir yıla kadar) hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) İrtikâp suçunu oluşturmadığı takdirde, görevinin gereklerine uygun davranması için veya bu nedenle kişilerden kendisine veya bir başkasına çıkar sağlayan kamu görevlisi, birinci fıkra hükmüne göre(bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile) cezalandırılır. "
Cumhurbaşkanımızın kefil olma şekli çok garantiliymiş. Zira artık kefil olmasa da olur.
İyi pazarlar,
Göksun.
Geçen gün gazetelerde okuduğumuz TCK değişikliği bugün yayınlamış. Görevi kötüye kullanmak artık "o kadar da" suç değil. Değişen kısımları metin üstünde belirtiyorum:
"MADDE 257. - (1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç(menfaat) sağlayan kamu görevlisi, bir yıldan üç yıla kadar(altı aydan iki yıla kadar) hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar(üç aydan bir yıla kadar) hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) İrtikâp suçunu oluşturmadığı takdirde, görevinin gereklerine uygun davranması için veya bu nedenle kişilerden kendisine veya bir başkasına çıkar sağlayan kamu görevlisi, birinci fıkra hükmüne göre(bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile) cezalandırılır. "
Cumhurbaşkanımızın kefil olma şekli çok garantiliymiş. Zira artık kefil olmasa da olur.
İyi pazarlar,
Göksun.
Etiketler:
ceza kanunu,
görevi kötüye kullanmak
16 Aralık 2010 Perşembe
Bakırköy'de bütün gün...
Gözlerim yanıyor. Sabah 5’te kalkmaktan nefret ediyorum.
Yine şehir dışındaydım.
*
Anlatmadığım hikayeler, geçen cumadan başlıyor. Bugün ise Perşembe. yazmaya vaktim olmadı diyeceğim ama, “vaktim olmadı” ifadesinin karşılığını açıklamam gerekiyor. Aslında boş vakitlerim oldu elbet. Ama o vakitleri “gerçekten boş” geçirmeyi tercih ettim. Yoruluyorum, yorgunum, sürekli başım ağrıyor. Şehir dışı meselesi değil sadece, tam olarak nedir bilemiyorum, sadece yorgunum ve başım ağrıyor.
Bu kadar depresif olmak istemezdim, nitekim yazının başında öyle değildim. Fakat bugün teyzemin 20. senesi, kuzenimin Feysbuk durumunu görmek keyfimi kaçırdı. Teyzemi kaybettiğimizde ben 6.5 yaşındaydım, çok hatırlamıyorum. Ama kuzenimle empati yapmaya çalıştığım zaman ciğerimin yerinden çıktığını hissediyorum ve bu beni ağlatmaya fazla fazla yetiyor.
*
Ben bir ağrı kesici alıp geleyim...
*
Geçen Perşembe günkü havayı hatırlıyor musunuz? Sırf öyle günler yüzünden kendi işimi yapmaktan vazgeçebilirim... Ücretli avukat olmanın bence tek güzel yanı, müvekiller genelde şirket olduğu için mis gibi taksi kullanabiliyosun. Soğuk+yağmur+rüzgar kombosunda kendimi bütün gün otobüs beklerken düşünmek istemiyorum...
İşte ben o gün, neyse ki pek dolaşmış sayılmam, sabahtan akşama kadar Bakırköy Adliyesi’ndeydim. Sabah nasıl gittiğimi ve adliyeye vardığımda nasıl göründüğümü gerçekten anlatamam... Kot giymiştim ve ayağımda da kalın lastikli bot vardı. Bir yandan botlar gıcırdıyor, bir yandan paçalarım ıslak ve ağırlaşmış olduğu için birbirine sürtünüp lüzumsuz sesler çıkarıyor, saç baş zaten yalan olmuş, üstelik bir de zangırdıyorum üşümekten, offf o halimle AB’den sığınma isteyebilirdim.
Peki neden bu hal vaziyet? Zapta adımı yazdırıp önceki beyanlarımızı tekrar etmek için.
Duruşmanın biri 10’da öbürü 13.30’daydı, tabi 13.30 duruşmasına 16’da girmiş olmamın bi haber değeri yok. Vaka-yı adiye böyle bişey. Neyse kitap ve gazete almıştım tabii ki yanıma, o yüzden vakit geçirmek çok sorun olmadı.
Baro odasında (4. kattaki) Evrim’le karşılaştım mesela. Dosyadan fotokopi almak için dilekçe yazıyordu. Vekaletin olan dosyadan suret almak için dilekçe yazmak zaten yeterince saçma bişey, bi de üstelik karşı tarafın delilleri için yazıyor dilekçeyi Evrim. Davacı vekilinin delil olarak sunduğu dosyadan fotokopi vermiyorlarmış kalemdekiler, illa dilekçe yazıp havale almak gerekiyormuş. Savunma hakkımızı kullanmak için hakimden havale almamız gerekiyor yani yargı dünyamızda.
Öğlen Vilson Hocamı aradım “Buralardayım, size uğramayı düşünmüştüm ama adliyeden çıkamicam, bari arayıp hatır sorayım...” diyerek, meğer o da adliyeye gelecekmiş. Karşılaşmak iyi oldu, avukat milleti birbirini en rahat adliyede görebiliyor. Üstelik, geldiğinde ben 7. kat 5. bloktaydım kendisi 1. kat 1. blokta; “Hocam tamamen ayrı dünyaların insanlarıyız...” dememe rağmen üşenmedi geldi bizim oraya.
Hadi 5-10 dakikayı da öyle geçirdik, yahu benim sıram hala gelmiyor... Nasıl bir hakim bu anlamıyorum ki... Ne yapıyor içeride, tanıklara ne anlattırıyor, nedir olan biten?
Sıra bize gelince anladım...
Hakime Hanım, dosya baştan beri kendisinde olmasına rağmen hiçbir şey hatırlamıyor olacak ki, celse esnasında baştan sona kadar bir daha okudu dosyayı. Evet. Biz taraf vekilleri olarak davayı baştan sonra bi özetledik (o kadar duruşma beklemenin olumlu tarafı: sizin olmayan dosyaları da bolca okuyup öğreniyorsunuz) Sayın Hakim bilirkişi raporunu bi okudu, rapordaki sonuçlarla bizim talebimizi bi karşılaştırdı, bişeyleri anlamadı ya da görmedi tekrar sordu, sunulan ihtarnameyi bulamadı benden kendi dosyamın içindeki ihtarname aslını aldı vs vs...
Sonra da, bizi “Karar vericem biraz dışarı çıkar mısınız” diye kapı dışarı etti. Avukat Bey’le konuşuyoruz:
- Ya bu bilirkişi de hep aynı şeyi yapıyor, hakim misin kardeşim hesabını yap bırak...
- Evet ya bi ton esasa girmiş, bi de hep bu adama veriyolar dosyaları niyeyse...
- Bu hakim hep bu bilirkişiye verir evet. Ben bi dosyada bilirkişiye itiraz ettim "hukuki tavsif yapıyor, bilirkişi esasa giremez" dedim. Hakim demesin mi "Avukat Bey zaten o yüzden bu kişiye veriyoruz" diye... Hakim kendi okumayıp bilirkişiye veriyor, raporun aynısını da karar diye yazdırıyor.
- ...
Daha ne diyeyim ki bu hakim için?
Neyse duruşma bitti, dava kısmen kabul edildi. Ama zaten ben kararı dinlemedim bile, o kadar baymış haldeydim ki! Sanırım büyük kısmını kabul etti, zaptı okumadım bile. Koşar adım adliyeden uzaklaşmak istiyordum ve doğal olarak asansörlere yöneldim. Fakat hepimizin bildiği gibi, Bakırköy’ün özellikle ortasındaki asansörler Godot gibidir. Tabii ki çok bekledim, o arada yandaki “VIP” asansöründen bir sürü katip faydalandı. Kırmızı halılar, halılı yolu “maraba yolundan” ayıran trabzan gibi şeyler, (onlara ne denir bilmiyorum) özel asansörler filan... Biz de “hukukçuyuz” diye dolaşalım ortalıkta. Bizim tuvaletimiz bile yok, alem kırmızı halıda yürüyor.
Adliyeden çıkıp kendimi bir taksiye attım şükür. Yolda, aslında Balıkesir’de yaşayan fakat buraya annesini ziyarete gelen şoför beyin, trafik sorununu Kürtlere bağladığı bir söyleve maruz kaldım. “Burada çok Kürt var, hepsi buraya geldi. Balıkesir’de hiç yoktur. Bizim orada Selanik göçmeni çok var, onlar da çok içerler ama iyilerdir kimseye bir zararları yoktur” diye anlattı bişeyler. “Hıı hıı” deyip dinlermiş gibi yaptım.
Cuma günü işte öyle bir gündü.
Pazartesiyi ayrı bir blog olarak yazayım, yoksa cidden tek blog on sayfa filan olacak. Daha bunun Konyası, Sirkecisi Ankarası var.
Tu bi kontinyud,
Göksun.
Yine şehir dışındaydım.
*
Anlatmadığım hikayeler, geçen cumadan başlıyor. Bugün ise Perşembe. yazmaya vaktim olmadı diyeceğim ama, “vaktim olmadı” ifadesinin karşılığını açıklamam gerekiyor. Aslında boş vakitlerim oldu elbet. Ama o vakitleri “gerçekten boş” geçirmeyi tercih ettim. Yoruluyorum, yorgunum, sürekli başım ağrıyor. Şehir dışı meselesi değil sadece, tam olarak nedir bilemiyorum, sadece yorgunum ve başım ağrıyor.
Bu kadar depresif olmak istemezdim, nitekim yazının başında öyle değildim. Fakat bugün teyzemin 20. senesi, kuzenimin Feysbuk durumunu görmek keyfimi kaçırdı. Teyzemi kaybettiğimizde ben 6.5 yaşındaydım, çok hatırlamıyorum. Ama kuzenimle empati yapmaya çalıştığım zaman ciğerimin yerinden çıktığını hissediyorum ve bu beni ağlatmaya fazla fazla yetiyor.
*
Ben bir ağrı kesici alıp geleyim...
*
Geçen Perşembe günkü havayı hatırlıyor musunuz? Sırf öyle günler yüzünden kendi işimi yapmaktan vazgeçebilirim... Ücretli avukat olmanın bence tek güzel yanı, müvekiller genelde şirket olduğu için mis gibi taksi kullanabiliyosun. Soğuk+yağmur+rüzgar kombosunda kendimi bütün gün otobüs beklerken düşünmek istemiyorum...
İşte ben o gün, neyse ki pek dolaşmış sayılmam, sabahtan akşama kadar Bakırköy Adliyesi’ndeydim. Sabah nasıl gittiğimi ve adliyeye vardığımda nasıl göründüğümü gerçekten anlatamam... Kot giymiştim ve ayağımda da kalın lastikli bot vardı. Bir yandan botlar gıcırdıyor, bir yandan paçalarım ıslak ve ağırlaşmış olduğu için birbirine sürtünüp lüzumsuz sesler çıkarıyor, saç baş zaten yalan olmuş, üstelik bir de zangırdıyorum üşümekten, offf o halimle AB’den sığınma isteyebilirdim.
Peki neden bu hal vaziyet? Zapta adımı yazdırıp önceki beyanlarımızı tekrar etmek için.
Duruşmanın biri 10’da öbürü 13.30’daydı, tabi 13.30 duruşmasına 16’da girmiş olmamın bi haber değeri yok. Vaka-yı adiye böyle bişey. Neyse kitap ve gazete almıştım tabii ki yanıma, o yüzden vakit geçirmek çok sorun olmadı.
Baro odasında (4. kattaki) Evrim’le karşılaştım mesela. Dosyadan fotokopi almak için dilekçe yazıyordu. Vekaletin olan dosyadan suret almak için dilekçe yazmak zaten yeterince saçma bişey, bi de üstelik karşı tarafın delilleri için yazıyor dilekçeyi Evrim. Davacı vekilinin delil olarak sunduğu dosyadan fotokopi vermiyorlarmış kalemdekiler, illa dilekçe yazıp havale almak gerekiyormuş. Savunma hakkımızı kullanmak için hakimden havale almamız gerekiyor yani yargı dünyamızda.
Öğlen Vilson Hocamı aradım “Buralardayım, size uğramayı düşünmüştüm ama adliyeden çıkamicam, bari arayıp hatır sorayım...” diyerek, meğer o da adliyeye gelecekmiş. Karşılaşmak iyi oldu, avukat milleti birbirini en rahat adliyede görebiliyor. Üstelik, geldiğinde ben 7. kat 5. bloktaydım kendisi 1. kat 1. blokta; “Hocam tamamen ayrı dünyaların insanlarıyız...” dememe rağmen üşenmedi geldi bizim oraya.
Hadi 5-10 dakikayı da öyle geçirdik, yahu benim sıram hala gelmiyor... Nasıl bir hakim bu anlamıyorum ki... Ne yapıyor içeride, tanıklara ne anlattırıyor, nedir olan biten?
Sıra bize gelince anladım...
Hakime Hanım, dosya baştan beri kendisinde olmasına rağmen hiçbir şey hatırlamıyor olacak ki, celse esnasında baştan sona kadar bir daha okudu dosyayı. Evet. Biz taraf vekilleri olarak davayı baştan sonra bi özetledik (o kadar duruşma beklemenin olumlu tarafı: sizin olmayan dosyaları da bolca okuyup öğreniyorsunuz) Sayın Hakim bilirkişi raporunu bi okudu, rapordaki sonuçlarla bizim talebimizi bi karşılaştırdı, bişeyleri anlamadı ya da görmedi tekrar sordu, sunulan ihtarnameyi bulamadı benden kendi dosyamın içindeki ihtarname aslını aldı vs vs...
Sonra da, bizi “Karar vericem biraz dışarı çıkar mısınız” diye kapı dışarı etti. Avukat Bey’le konuşuyoruz:
- Ya bu bilirkişi de hep aynı şeyi yapıyor, hakim misin kardeşim hesabını yap bırak...
- Evet ya bi ton esasa girmiş, bi de hep bu adama veriyolar dosyaları niyeyse...
- Bu hakim hep bu bilirkişiye verir evet. Ben bi dosyada bilirkişiye itiraz ettim "hukuki tavsif yapıyor, bilirkişi esasa giremez" dedim. Hakim demesin mi "Avukat Bey zaten o yüzden bu kişiye veriyoruz" diye... Hakim kendi okumayıp bilirkişiye veriyor, raporun aynısını da karar diye yazdırıyor.
- ...
Daha ne diyeyim ki bu hakim için?
Neyse duruşma bitti, dava kısmen kabul edildi. Ama zaten ben kararı dinlemedim bile, o kadar baymış haldeydim ki! Sanırım büyük kısmını kabul etti, zaptı okumadım bile. Koşar adım adliyeden uzaklaşmak istiyordum ve doğal olarak asansörlere yöneldim. Fakat hepimizin bildiği gibi, Bakırköy’ün özellikle ortasındaki asansörler Godot gibidir. Tabii ki çok bekledim, o arada yandaki “VIP” asansöründen bir sürü katip faydalandı. Kırmızı halılar, halılı yolu “maraba yolundan” ayıran trabzan gibi şeyler, (onlara ne denir bilmiyorum) özel asansörler filan... Biz de “hukukçuyuz” diye dolaşalım ortalıkta. Bizim tuvaletimiz bile yok, alem kırmızı halıda yürüyor.
Adliyeden çıkıp kendimi bir taksiye attım şükür. Yolda, aslında Balıkesir’de yaşayan fakat buraya annesini ziyarete gelen şoför beyin, trafik sorununu Kürtlere bağladığı bir söyleve maruz kaldım. “Burada çok Kürt var, hepsi buraya geldi. Balıkesir’de hiç yoktur. Bizim orada Selanik göçmeni çok var, onlar da çok içerler ama iyilerdir kimseye bir zararları yoktur” diye anlattı bişeyler. “Hıı hıı” deyip dinlermiş gibi yaptım.
Cuma günü işte öyle bir gündü.
Pazartesiyi ayrı bir blog olarak yazayım, yoksa cidden tek blog on sayfa filan olacak. Daha bunun Konyası, Sirkecisi Ankarası var.
Tu bi kontinyud,
Göksun.
Etiketler:
bilirkişi ücreti,
bir avukatın günlüğü,
ücretli avukat
Adalet Akademisi Örtmen Yönetmeliği
Merhaba arkadaşlar,
Bu Adalet Akademisi meselesi eskidi, teee 2008 seçimlerinden önce konuşuyorduk biliyorum. Bu Akademi'ye karşı herhangi bir yerden herhangi bir müracaat vs var mı bilmiyorum, konuya da hakim değilim zaten. Belki bunları çok konuşmuş da olabiliriz yani.
Bugünkü RG'de, TAA Öğretim Elemanları ve Çalışanları hakkında bir yönetmelik var. İsmi bayağı uzun, yazma üşendim. Linki şudur: http://rega.basbakanlik.gov.tr/main.aspx?home=http://rega.basbakanlik.gov.tr/eskiler/2010/12/20101216.htm&main=http://rega.basbakanlik.gov.tr/eskiler/2010/12/20101216.htm
Akademinin hakim, savcı, avukat, noter ve adliye personelinin tümüne birden yönelik olduğu açık. Fakat örtmenlerimizin neden hep yüksek yargıdan olması gerektiğini anlamadım!? Öyle düzenlenmiş - pardon tam olarak öyle değilmiş bir daha baktım. Yüksek hakimleri kendi başkanlıkları seçiylor, bir de noterler var tabi ki. Noterler, benim bin kere dairesine gidip bir kere yerinde görmediğim insan grubu, bana meslek öğretecek. Pöeh diyorum izninizle. Çok istiyorlarsa Sayın Abdullah Gül'e hocalık yapabilirler, noterlik vasfını pekiştirmek maksatlı.
Yalnız bir de şöyle bişey var, "alanında uzman diğer kişiler" olarak da araştırmacı ve danışman olarak görevlendirilebiliyormuşuz. "Alanında uzman diğer kişi." - bildiğin yeminli mali müşavir, olmadı teknik bilirkişi. O da, araştırmacı olarak. Yanlış olmasın.
Ben adliye koridorları alanında hiç de fena değilimdir mesela, katiplerle - genelde- çok güzel anlaşırım. Hangi adliyenin orada ne yenir bilirim filan. Hangi hakim yetki belgesine vekalet harcı istiyor sayarım. Uzmanlığımı alıp avukatlara adliye pratiği, hakim ve savcılara da avukatlara nasıl davranılacağı konusunda ders vermeye talibim. Noterlere ise en baştan başlamak gerekecek, onunla uğraşamicam. "Bak bu bir dosya, en alta vekaleti koyarsın..."
Neyse benim uçağım kalkıyor. Size sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Göksun.
Bu Adalet Akademisi meselesi eskidi, teee 2008 seçimlerinden önce konuşuyorduk biliyorum. Bu Akademi'ye karşı herhangi bir yerden herhangi bir müracaat vs var mı bilmiyorum, konuya da hakim değilim zaten. Belki bunları çok konuşmuş da olabiliriz yani.
Bugünkü RG'de, TAA Öğretim Elemanları ve Çalışanları hakkında bir yönetmelik var. İsmi bayağı uzun, yazma üşendim. Linki şudur: http://rega.basbakanlik.gov.tr/main.aspx?home=http://rega.basbakanlik.gov.tr/eskiler/2010/12/20101216.htm&main=http://rega.basbakanlik.gov.tr/eskiler/2010/12/20101216.htm
Akademinin hakim, savcı, avukat, noter ve adliye personelinin tümüne birden yönelik olduğu açık. Fakat örtmenlerimizin neden hep yüksek yargıdan olması gerektiğini anlamadım!? Öyle düzenlenmiş - pardon tam olarak öyle değilmiş bir daha baktım. Yüksek hakimleri kendi başkanlıkları seçiylor, bir de noterler var tabi ki. Noterler, benim bin kere dairesine gidip bir kere yerinde görmediğim insan grubu, bana meslek öğretecek. Pöeh diyorum izninizle. Çok istiyorlarsa Sayın Abdullah Gül'e hocalık yapabilirler, noterlik vasfını pekiştirmek maksatlı.
Yalnız bir de şöyle bişey var, "alanında uzman diğer kişiler" olarak da araştırmacı ve danışman olarak görevlendirilebiliyormuşuz. "Alanında uzman diğer kişi." - bildiğin yeminli mali müşavir, olmadı teknik bilirkişi. O da, araştırmacı olarak. Yanlış olmasın.
Ben adliye koridorları alanında hiç de fena değilimdir mesela, katiplerle - genelde- çok güzel anlaşırım. Hangi adliyenin orada ne yenir bilirim filan. Hangi hakim yetki belgesine vekalet harcı istiyor sayarım. Uzmanlığımı alıp avukatlara adliye pratiği, hakim ve savcılara da avukatlara nasıl davranılacağı konusunda ders vermeye talibim. Noterlere ise en baştan başlamak gerekecek, onunla uğraşamicam. "Bak bu bir dosya, en alta vekaleti koyarsın..."
Neyse benim uçağım kalkıyor. Size sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Göksun.
Etiketler:
adalet akademisi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)