Bunu aslında Twitter'a yazacaktım ama sığmayacak.
Yeni Sağlık Uygulama Tebliği'ni okuyorum, dün çıktı. Açabilirseniz buyrun: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/03/20130324-3.pdf
Açılmıyor, çünkü 300 küsür sayfayı .jpeg olarak .pdf'leyip koymuşlar. Yani hem yüklenmiyor, hem de içinde arama yapamıyorsun.
Bir devletin hasta vatandaşını bu kadar ıvır zıvır-idari kural-ilaç temin sınırı-katılım payı zamazingosu- raporun şu kadarsa bu kadar köfte gibi şeylerle uğraştırmasının insanlığını sorguluyorum.
Diyeceksiniz ki, ama kötüye kullanım, sahte reçeteler, ilaç israfı falan.
Abi bırak allaşkına, sen bugün hayali şirket kuran adamın peşine bu kadar düşmüyorsun, şurada iki sayfa reçetenin derdine mi yanalım?
Evet, sahte reçete - sahte rapor olayları SGK'yı ve devleti gerçekten çok zarara uğratıyor. Ama bir anonim ortaklığı bugün tek imzayla kurup milyonlarca dolarlık hayali faturayı kimseye çaktırmadan muhasebeleştiriyorsan, hastaların peşine bu kadar düşülmesi hiç samimi değil.
Bence yolsuzluk yapacaksanız, gidin hayali ihracat yapın. Yakalanma riski daha az. Sahte reçete olayı yaş abicim, orada bir Sağlık Uygulama Tebliği var Allah seni inandırsın, içinden çıkanın ömrü çıkıyor.
Sahte reçeteyle hayali ihracatın ahlaken hiçbir farkı yok. Ama insanlara "şirket kurma!" diyemedikleri için, "hasta olma!" diyorlar. Gerekirse "Benim şirketim gerçek, hesaplarım da doğru, işte buyrun her şey ortada" diyebiliyorsun. Fakat "Ya vallahi hastayım ben" diyene kadar zaten ölmüş olduğun için, itirazın pek anlamı da kalmıyor.
Sahteciliğin önüne geçmek için sermayeyi karşısına alamayan, hastayı resmen parmağında oynatıyor. Hastalar canının derdindeyken bir de bunlarla mı uğraşsın, onların da sesi çıkmıyor haliyle.
Hastasını bu kadar sahtekar yerine koyan, onu iyileştirmek için bu kadar bin dereden su getiren, vatandaşına bu kadar saygısız bir devletin vatandaşları olarak, hasta olacağımıza ölelim daha iyi.
25 Mart 2013 Pazartesi
Devleti dolandır ama SGK'yı asla!
17 Mart 2013 Pazar
Ya bak Özge çünkü Atatürk tamam mı!
Selam,
Bugün baromuzun olağanüstü genel kurulu yapıldı, malum.
Hem oylama yapılmayacağından, hem de zaten amacı - sonucu belli bir genel kurul olduğundan, ben sadece kısa bir süre bulundum. Oraya giden herkesin amacı zaten belliydi, ortada bir farklılık yok ki beslenesin.
Yalnız bu farklılık olmayışı sanırım iyi olmuş, zaten barındırılmazmışız. Çünkü meğersem, biz oraya mesleğimizi korumaya değil, ırkımızı yüceltmeye gitmişiz. Bizim ""her şeyin üzerinde" sandığımız adaletin de bir etnisitesi varmış. Ama neyse ki biz etnisitelerin en şanlısına mensup olduğumuzdan, hadi yine iyiymişiz.
Ben saat 2'ye doğru oradaydım, ÇHD'li Güray Dağ'ın konuşmasının sonuna yetiştim. Açıkçası salona da girmedim. Bir yandan standlardaki kitaplara bakıp bir yandan dinlerken, kulağımda kalan şey şu oldu:
"Son olarak şunu söylemek istiyorum; eğer avukatlara yönelik operasyon ilk yapıldığında baro yine bu şekilde tepki verebilseydi, bugün bu hale gelmeyecektik."
Bunu duyunca bir alkış bir tepki bekliyor insan değil mi? Çıt çıkmadı. İnanamadım. Yani tamam, kıyametin kopmasını beklemiyorum, baronun tıyneti belli. Ama en azından, sırf konuşma bitti diye bile, insan nezaketen alkışlar ya. Ki iki gram izan sahibi hangi insan evladı, Güray Dağ'ın bu söyleminde yanlışlık bulabilir? Meslektaşlarımız KCK'dan alınırlarken "biz o fotoğrafın içinde olamayız" diye kapris yapıp, aklı ancak ucu kendine dokununca başına gelen ben miyim? (Bu konudan olağan gelen kurulu anlatırken de söz etmiştim, burada: http://koridorda.blogspot.com/2012/10/2012-genel-kurulu-bir-fotografn-hikayesi.html)
Ondan sonra Eminağaoğlu başladı, ben kitaplara bakınmaya devam ettim. Yeri gelmişken belirteyim, bilginin bu kadar pahalı olması da az insanlık dışı değil. Gelmişsin şu yaşına, kocaman profesör olmuşsun, kitaplarını bu fiyata satmanın anlamı nedir? İhtiyacın mı var? Yazdığın herhangi bir mütalaadan zaten dünyanın parasını almıyor musun hocam, yapma allahaşkına yapma bunu ya. Ayıp.
Eminağaoğlu Bey, şahsen tanımadığım ama uzaktan uzağa da pek hoşlanmadığım biridir. Nitekim hislerimin doğruluğu kesin olarak kanıtlandı bugün.
"Verdiği Mahmet Esat Bozkurt Hukuk Ödülü'nü almış olmaktan gurur duyduğum İstanbul Barosu..."
Halbuki ben bu isimde bir ödülün verilmekte olmasından dahi utanıyorum, onu nasıl yapalım?
Ödülün isminin değiştirilmesi meselesi yeni değil, hep vardı. Bu hep istenir, baro hep reddeder. Çünkü Mahmut Esat Bozkurt çok büyük bir hukukçu olduğundan ve Bozkurt-Lotus davasından dolayı.
Şimdi arkadaşlar bir konuda netleşelim, kimse Mahmut Esat Bozkurt'un küçük ya da önemsiz olduğunu söylemiyor. Kanunları hazırlamış mı, evet. Bakalık yapmış mı, yapmış. Uluslararası dava kazanmış mı, o da tamam. Bunlara itiraz eden yok ki.
Fakat siz neden, bu kişinin "Türk'ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir." demiş biri olduğu gerçeğiyle yüzleşmiyorsunuz?
Hadi yıl bindokuzyüzyirmiküsür, dönemsel olarak bunları duymak mümkün. Fakat şimdi? İki binler? Yirmi birinci yüzyıl? Hadi dünya çapında da düşündürmeyeyim sizi, aklınızı açmaya çalışmak gibi bir zahmete de katlanmayın, 20 yıl önce adını anmayacağınız kişiyle bugün pazarlık yapılıyor olması?
Dünya değişiyor hanımlar beyler, birazcık algı, birazcık izan. Kaldı ki, devletimizin uluslararası yargılamada başka büyük bir zaferini bulamıyorsanız, tek başına bu bile utanç vesilesi olmaz mı? Buna rağmen şu zamanda kalkıp Mahmut Esat Bozkurt adına verilen ödülden onur duymak nedir?
Biraz önce Güray Dağ'a tepkisiz kalan salon, nedense bu ödülden gurur duyma söylemini alkışa boğdu. Hah işte baronun aklının dibi bu - diyorsanız yanılıyorsunuz. Daha dibi de var.
O arada salona girdim, bir bakayım diye. Bir Angara Başganı Metin Feyzioğlu çıktı.
Metin Başkan da, Ümit Başkan'dan cevval olmasın, ulusalcıların gözbebeklerindendir. "Sahne performansı" da tam kendisinden beklendiği üzere, genel kurula değil mitinge gelmiş gibiydi.
"Haksızlık nereden ve nasıl gelirse gelsin, biz onun karşısında dururuz. Bu İstanbul'da da böyledir, Diyarbakır'da da, Şırnak'ta da."
Şimdi ben bu söyleme kalkıp "yalan" desem, hakaret suçu işlemiş olmaktan çekinirim. Üstelik de haşa, koca Metin Bey'e yalancı diyecek halim yok. Fakat sanırım, kavramlardan farklı şeyler anlıyoruz.
Benim haksızlık kavramıma, mesela, Diyarbakır'daki meslektaşların "alınmış olması" da giriyor. Fakat Metin Bey "Yok o haksızlık değil; onlar da mesleki faaliyetten alındı tamam ama o başka bu başka" kabilinden düşünüyorsa bilemem. (Hep bu örnekten gidiyorum ama bence en çarpıcısı bu; karşı durduğun siyaset susturulunca tamam, sıra sana gelince ooovvv.)
Derken yine Türk milletine bağladık, yine Mustafa Kemal'in askerleri olduk, yine falan filan. Salon alkıştan yıkıldı, orada o an bir kıyamet koptu. Tam o kıyametin ortasına, Ankara Barosu sıralarından marş gibi bir şeyler duydum. "Ah-ha Onuncu Yıl Marşı'na girsinler de tam olsun..." dedim ama, ne olduğunu anlamadan gelen ses kesildi. (Bu arada, Metin Bey şovunu yaparken bizim başkan hırslanmış mıdır bilemiyorum.)
Arkadaşlar bir konuda anlaşalım, benim Mustafa Kemal'den yana gerçekten bir rahatsızlığım yok. Dönemini oturup layıkıyla araştırmadım, uyguladığı sisteme hakim değilim. Ama 1938 yılında hayata veda etmiş birini şimdiki her olumsuzluktan sorumlu tutacak kadar densiz de değilim. Yani beni Atatürk alerjisi olan insanlardan sanmayın.
Fakat kendisine sevgim ve saygım var diye, Atatürk (c.c) kafasında da değilim izninizle. Ya nasıl bu kadar put kafalı olunabildiğini anlamıyorum, tamam ülkeyi Atatürk kurdu evet, adına para bastık, ilkelerini okuduk öğrendik, cebindeki saat miydi Kur'an mı bunu tartıştık iyi güzel de, abicim biraz "aşalım" artık kendisini ya. 1923 zihniyetiyle mi yönetilelim hala? Ki o zamanın zihniyetiyle yönetileceksek, 1800'lerden sonra özellikle Balkanlardaki tüm etnik gruplar çatır çatır bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kürtleri de bırakalım dönerlerse bizimdir o zaman. Kendinizle çelişiyorsunuz.
Diyeceğim şu ki, sırf böyle adamlar yüzünden vallahi Atatürk'ten soğur insan. Buna "kötü imam adamı dinden eder" benzetmesi yapabilirsiniz. Fakat ben aslında biraz daha acımasızım.
Bildiğimiz gibi, artık "yükselen trend" dindar olmak. Sarık takanın cezasında indirim yapılan bür ülkede yaşar olduk. Bir insanı sırf sarığına-türbanına bakarak değerlendirmenin ne kadar saçma olduğunda sanırım hepimiz hemfikiriz. Bunların göstermelik olduğunu, namaz kılmanın insanı iyi biri yapmayacağını, asıl imanın kalpte bulunacağını söylemeyen çıkar mı, hayır. Peki o zaman, bu mantığı Atatürkçülükte neden kurmuyorsunuz? Her Atatürk sevene ağam-paşam mı diyelim? Her Mustafa Kemal diyen vatanı mı kurtarıyor? "Ben her zaman haklı olduğum gibi son derece de demokratım, çünkü Atatürk!" Ya bırak allahını seversen. Atatürk'ten anladığı kuvayi milliye özentiliği; sonra kalkmış Vehhabi'lere çamur atıyor. Halbuki aradaki tek fark, Atatürk'ün üzerinden henüz 1500 sene geçmemiş olması.
Fakat her zamanki gibi, beni utandıran asıl şey, başkanların konuşmaları değil bu konuşmaların bu kadar takdir görmesi. İnsanların kitlesel davranışlarını gördükçe, distopyalara bir yandan daha da inanıyor, bir yandan en karasını bile yetersiz buluyorum.
Ne düşünüp nasıl biri olacağımıza üç-beş kişi karar veriyor ya, ben böyle dünyanın terazisini devireyim.
Hörmetler,
Göksun.
*
Not: Mahmut Esat Bozkurt'un "vecizelerini" bulmak için Google'a baktığımda, sadece marksist.org'da düzgün bir yazı bulabildim. Bozacı - şıracı ilişkisi gibi görünsün istemiyorum fakat yapacak bir şey yok, sadece orada bulabildim. Buyrun, Umut Sarıkaya'nın Hitler'li Almanlık karikatürünün kaynağını görün: "İnsanlığı çok severim. Lakin Türkçülüğü daha çok." http://www.marksist.org/haberler/4713-kilicdaroglunun-ovguler-duzdugu-fasist-mahmut-esat-bozkurt
Bugün baromuzun olağanüstü genel kurulu yapıldı, malum.
Hem oylama yapılmayacağından, hem de zaten amacı - sonucu belli bir genel kurul olduğundan, ben sadece kısa bir süre bulundum. Oraya giden herkesin amacı zaten belliydi, ortada bir farklılık yok ki beslenesin.
Yalnız bu farklılık olmayışı sanırım iyi olmuş, zaten barındırılmazmışız. Çünkü meğersem, biz oraya mesleğimizi korumaya değil, ırkımızı yüceltmeye gitmişiz. Bizim ""her şeyin üzerinde" sandığımız adaletin de bir etnisitesi varmış. Ama neyse ki biz etnisitelerin en şanlısına mensup olduğumuzdan, hadi yine iyiymişiz.
Ben saat 2'ye doğru oradaydım, ÇHD'li Güray Dağ'ın konuşmasının sonuna yetiştim. Açıkçası salona da girmedim. Bir yandan standlardaki kitaplara bakıp bir yandan dinlerken, kulağımda kalan şey şu oldu:
"Son olarak şunu söylemek istiyorum; eğer avukatlara yönelik operasyon ilk yapıldığında baro yine bu şekilde tepki verebilseydi, bugün bu hale gelmeyecektik."
Bunu duyunca bir alkış bir tepki bekliyor insan değil mi? Çıt çıkmadı. İnanamadım. Yani tamam, kıyametin kopmasını beklemiyorum, baronun tıyneti belli. Ama en azından, sırf konuşma bitti diye bile, insan nezaketen alkışlar ya. Ki iki gram izan sahibi hangi insan evladı, Güray Dağ'ın bu söyleminde yanlışlık bulabilir? Meslektaşlarımız KCK'dan alınırlarken "biz o fotoğrafın içinde olamayız" diye kapris yapıp, aklı ancak ucu kendine dokununca başına gelen ben miyim? (Bu konudan olağan gelen kurulu anlatırken de söz etmiştim, burada: http://koridorda.blogspot.com/2012/10/2012-genel-kurulu-bir-fotografn-hikayesi.html)
Ondan sonra Eminağaoğlu başladı, ben kitaplara bakınmaya devam ettim. Yeri gelmişken belirteyim, bilginin bu kadar pahalı olması da az insanlık dışı değil. Gelmişsin şu yaşına, kocaman profesör olmuşsun, kitaplarını bu fiyata satmanın anlamı nedir? İhtiyacın mı var? Yazdığın herhangi bir mütalaadan zaten dünyanın parasını almıyor musun hocam, yapma allahaşkına yapma bunu ya. Ayıp.
Eminağaoğlu Bey, şahsen tanımadığım ama uzaktan uzağa da pek hoşlanmadığım biridir. Nitekim hislerimin doğruluğu kesin olarak kanıtlandı bugün.
"Verdiği Mahmet Esat Bozkurt Hukuk Ödülü'nü almış olmaktan gurur duyduğum İstanbul Barosu..."
Halbuki ben bu isimde bir ödülün verilmekte olmasından dahi utanıyorum, onu nasıl yapalım?
Ödülün isminin değiştirilmesi meselesi yeni değil, hep vardı. Bu hep istenir, baro hep reddeder. Çünkü Mahmut Esat Bozkurt çok büyük bir hukukçu olduğundan ve Bozkurt-Lotus davasından dolayı.
Şimdi arkadaşlar bir konuda netleşelim, kimse Mahmut Esat Bozkurt'un küçük ya da önemsiz olduğunu söylemiyor. Kanunları hazırlamış mı, evet. Bakalık yapmış mı, yapmış. Uluslararası dava kazanmış mı, o da tamam. Bunlara itiraz eden yok ki.
Fakat siz neden, bu kişinin "Türk'ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir." demiş biri olduğu gerçeğiyle yüzleşmiyorsunuz?
Hadi yıl bindokuzyüzyirmiküsür, dönemsel olarak bunları duymak mümkün. Fakat şimdi? İki binler? Yirmi birinci yüzyıl? Hadi dünya çapında da düşündürmeyeyim sizi, aklınızı açmaya çalışmak gibi bir zahmete de katlanmayın, 20 yıl önce adını anmayacağınız kişiyle bugün pazarlık yapılıyor olması?
Dünya değişiyor hanımlar beyler, birazcık algı, birazcık izan. Kaldı ki, devletimizin uluslararası yargılamada başka büyük bir zaferini bulamıyorsanız, tek başına bu bile utanç vesilesi olmaz mı? Buna rağmen şu zamanda kalkıp Mahmut Esat Bozkurt adına verilen ödülden onur duymak nedir?
Biraz önce Güray Dağ'a tepkisiz kalan salon, nedense bu ödülden gurur duyma söylemini alkışa boğdu. Hah işte baronun aklının dibi bu - diyorsanız yanılıyorsunuz. Daha dibi de var.
O arada salona girdim, bir bakayım diye. Bir Angara Başganı Metin Feyzioğlu çıktı.
Metin Başkan da, Ümit Başkan'dan cevval olmasın, ulusalcıların gözbebeklerindendir. "Sahne performansı" da tam kendisinden beklendiği üzere, genel kurula değil mitinge gelmiş gibiydi.
"Haksızlık nereden ve nasıl gelirse gelsin, biz onun karşısında dururuz. Bu İstanbul'da da böyledir, Diyarbakır'da da, Şırnak'ta da."
Şimdi ben bu söyleme kalkıp "yalan" desem, hakaret suçu işlemiş olmaktan çekinirim. Üstelik de haşa, koca Metin Bey'e yalancı diyecek halim yok. Fakat sanırım, kavramlardan farklı şeyler anlıyoruz.
Benim haksızlık kavramıma, mesela, Diyarbakır'daki meslektaşların "alınmış olması" da giriyor. Fakat Metin Bey "Yok o haksızlık değil; onlar da mesleki faaliyetten alındı tamam ama o başka bu başka" kabilinden düşünüyorsa bilemem. (Hep bu örnekten gidiyorum ama bence en çarpıcısı bu; karşı durduğun siyaset susturulunca tamam, sıra sana gelince ooovvv.)
Derken yine Türk milletine bağladık, yine Mustafa Kemal'in askerleri olduk, yine falan filan. Salon alkıştan yıkıldı, orada o an bir kıyamet koptu. Tam o kıyametin ortasına, Ankara Barosu sıralarından marş gibi bir şeyler duydum. "Ah-ha Onuncu Yıl Marşı'na girsinler de tam olsun..." dedim ama, ne olduğunu anlamadan gelen ses kesildi. (Bu arada, Metin Bey şovunu yaparken bizim başkan hırslanmış mıdır bilemiyorum.)
Arkadaşlar bir konuda anlaşalım, benim Mustafa Kemal'den yana gerçekten bir rahatsızlığım yok. Dönemini oturup layıkıyla araştırmadım, uyguladığı sisteme hakim değilim. Ama 1938 yılında hayata veda etmiş birini şimdiki her olumsuzluktan sorumlu tutacak kadar densiz de değilim. Yani beni Atatürk alerjisi olan insanlardan sanmayın.
Fakat kendisine sevgim ve saygım var diye, Atatürk (c.c) kafasında da değilim izninizle. Ya nasıl bu kadar put kafalı olunabildiğini anlamıyorum, tamam ülkeyi Atatürk kurdu evet, adına para bastık, ilkelerini okuduk öğrendik, cebindeki saat miydi Kur'an mı bunu tartıştık iyi güzel de, abicim biraz "aşalım" artık kendisini ya. 1923 zihniyetiyle mi yönetilelim hala? Ki o zamanın zihniyetiyle yönetileceksek, 1800'lerden sonra özellikle Balkanlardaki tüm etnik gruplar çatır çatır bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kürtleri de bırakalım dönerlerse bizimdir o zaman. Kendinizle çelişiyorsunuz.
Diyeceğim şu ki, sırf böyle adamlar yüzünden vallahi Atatürk'ten soğur insan. Buna "kötü imam adamı dinden eder" benzetmesi yapabilirsiniz. Fakat ben aslında biraz daha acımasızım.
Bildiğimiz gibi, artık "yükselen trend" dindar olmak. Sarık takanın cezasında indirim yapılan bür ülkede yaşar olduk. Bir insanı sırf sarığına-türbanına bakarak değerlendirmenin ne kadar saçma olduğunda sanırım hepimiz hemfikiriz. Bunların göstermelik olduğunu, namaz kılmanın insanı iyi biri yapmayacağını, asıl imanın kalpte bulunacağını söylemeyen çıkar mı, hayır. Peki o zaman, bu mantığı Atatürkçülükte neden kurmuyorsunuz? Her Atatürk sevene ağam-paşam mı diyelim? Her Mustafa Kemal diyen vatanı mı kurtarıyor? "Ben her zaman haklı olduğum gibi son derece de demokratım, çünkü Atatürk!" Ya bırak allahını seversen. Atatürk'ten anladığı kuvayi milliye özentiliği; sonra kalkmış Vehhabi'lere çamur atıyor. Halbuki aradaki tek fark, Atatürk'ün üzerinden henüz 1500 sene geçmemiş olması.
Fakat her zamanki gibi, beni utandıran asıl şey, başkanların konuşmaları değil bu konuşmaların bu kadar takdir görmesi. İnsanların kitlesel davranışlarını gördükçe, distopyalara bir yandan daha da inanıyor, bir yandan en karasını bile yetersiz buluyorum.
Ne düşünüp nasıl biri olacağımıza üç-beş kişi karar veriyor ya, ben böyle dünyanın terazisini devireyim.
Hörmetler,
Göksun.
*
Not: Mahmut Esat Bozkurt'un "vecizelerini" bulmak için Google'a baktığımda, sadece marksist.org'da düzgün bir yazı bulabildim. Bozacı - şıracı ilişkisi gibi görünsün istemiyorum fakat yapacak bir şey yok, sadece orada bulabildim. Buyrun, Umut Sarıkaya'nın Hitler'li Almanlık karikatürünün kaynağını görün: "İnsanlığı çok severim. Lakin Türkçülüğü daha çok." http://www.marksist.org/haberler/4713-kilicdaroglunun-ovguler-duzdugu-fasist-mahmut-esat-bozkurt
Etiketler:
atatürk,
çağdaş hukukçular derneği,
istanbul barosu,
mahmut esat bozkurt,
metin feyzioğlu,
önce ilke,
ümit kocasakal
16 Mart 2013 Cumartesi
Kullanmadığım hukuk kitaplarım var, isteyen alsın.
Arkadaşlar selam,
Kitaplığımı temizliyorum. Pek umutlu değilim açıkçası ama, eğer aşağıdaki kitapları almak isteyen varsa gelsin alsın, yoksa kapının önüne koyacağım.
Aralarında roman ya da edebi eser yoktur. Tamamı hukuk, kısmen eski mevzuat. Yine tamamı temiz, hatta bazıları hiç açılmamış.
- Patentin Hukuki ve Cezai Korunması, Şaziye Yurtsever, Adalet 2005 (Sıfır)
- Organ ve Doku Nakillerinde Hekimin Cezai Sorumluluğu, Ahmet Taşkın, Adil 1997 (Sıfır)
- Radyo ve TV yoluyla Kişilik Haklarının İhlali ve Hukuksal Koruma, Sevil Aydın, Adil 1998 (Sıfır)
- Sabıka Kaydının Silinmesi Yasal Hakların İadesi, Dilekçe Örnekleri, Dilaver Aygen, Adil 2003 (Sıfır)
- Medeni Usûl Hukuku, İsmail Ercan, Savaş 2005 (Bu aslında KPSS hazırlık kitabı ama ders notu olarak kullanmıştım ben.)
- Ceza Hukuku, Hakan Hakeri, Seçkin 2005 (Eğer cezadan geçemiyorsanız faydalı olabilir, ders notu gibi kitap.)
- Medeni Usûl Hukuku, Pekcanıtez - Atalay - Özekes, Yetkin 2004
- İçel, Karşılaştırmalı Ceza Hukuku Yasaları, Beta 2002 (Değişiklik ekiyle.) (Yalnız bu sadece kanun arkadaşlar. Maddelerin altında Alman Kn. md. şu, Avusturya Kn. md. bu yazıyor.)
- Seçkin Yayınları'nın küçük boylarından:
. Vergi mevzuatı, 2003
. HUMK ve ilgili mevzuat, 2004
. Borçlar Kanunu, 2003
. Anayasa 2002 ve 1995
. TCK -CMK vs mevzuat, 2005
İsteyen varsa ki lütfen olsun, Moda'da oturuyorum. Haberleşelim.
Esenlikler,
Göksun.
*
Arkadaşlar şu kitaplar az önce gitti:
- Medeni Usûl/İcra İflas/Tebligat pratik çalışma kitabı, Timuçin Muşul, Legal 2005 (Olabilecek en temiz ikinci el.)
- İcra Hukuku Analizleri, Gaul & Yıldırım, 2004 (Nevhis Yıldırım'ın öğrencilerinin işine yarayabilir, Nevhis Hoca Gaul'e bayılır.) (Nevhis dedik ve şimdi üstümüze kara bulutlar çökecek. Oh okulu bitirten Rabb'ime şükürler olsun.)
- İcra ve İflas Hukuku Pratik Çalışmaları, Abdürrahim Karslı, Alternatif 2006 (Tek dersi bununla geçtimdi. Manevi değeri olsa da I HATE İCRA.)
- Elektronik Sözleşmeler, İpek Sağlam, Legal 2007 (Sıfır) (Gerçi başına adımı yazmışım, o kadar.)
- Suçta Araç OLarak İnternetin Teknik ve Hukuki Yönden İncelenmesi, Sevil Yıldız, Nobel 2007 (Sıfır)
- Türk Rekabet Hukuku, Pelin Güven, Yetkin 2003(Sıfır)
- Rekabet Hukuku, Yılmaz Aslan, 1997 (O devasa pembe kitap değil, 300 sayfa bu. Ben de ikinci el almıştım, ama kapladım filan.
Ayşegül Hanım'a teşekkürler :)
Kitaplığımı temizliyorum. Pek umutlu değilim açıkçası ama, eğer aşağıdaki kitapları almak isteyen varsa gelsin alsın, yoksa kapının önüne koyacağım.
Aralarında roman ya da edebi eser yoktur. Tamamı hukuk, kısmen eski mevzuat. Yine tamamı temiz, hatta bazıları hiç açılmamış.
- Patentin Hukuki ve Cezai Korunması, Şaziye Yurtsever, Adalet 2005 (Sıfır)
- Organ ve Doku Nakillerinde Hekimin Cezai Sorumluluğu, Ahmet Taşkın, Adil 1997 (Sıfır)
- Radyo ve TV yoluyla Kişilik Haklarının İhlali ve Hukuksal Koruma, Sevil Aydın, Adil 1998 (Sıfır)
- Sabıka Kaydının Silinmesi Yasal Hakların İadesi, Dilekçe Örnekleri, Dilaver Aygen, Adil 2003 (Sıfır)
- Medeni Usûl Hukuku, İsmail Ercan, Savaş 2005 (Bu aslında KPSS hazırlık kitabı ama ders notu olarak kullanmıştım ben.)
- Ceza Hukuku, Hakan Hakeri, Seçkin 2005 (Eğer cezadan geçemiyorsanız faydalı olabilir, ders notu gibi kitap.)
- Medeni Usûl Hukuku, Pekcanıtez - Atalay - Özekes, Yetkin 2004
- İçel, Karşılaştırmalı Ceza Hukuku Yasaları, Beta 2002 (Değişiklik ekiyle.) (Yalnız bu sadece kanun arkadaşlar. Maddelerin altında Alman Kn. md. şu, Avusturya Kn. md. bu yazıyor.)
- Seçkin Yayınları'nın küçük boylarından:
. Vergi mevzuatı, 2003
. HUMK ve ilgili mevzuat, 2004
. Borçlar Kanunu, 2003
. Anayasa 2002 ve 1995
. TCK -CMK vs mevzuat, 2005
İsteyen varsa ki lütfen olsun, Moda'da oturuyorum. Haberleşelim.
Esenlikler,
Göksun.
*
Arkadaşlar şu kitaplar az önce gitti:
- Medeni Usûl/İcra İflas/Tebligat pratik çalışma kitabı, Timuçin Muşul, Legal 2005 (Olabilecek en temiz ikinci el.)
- İcra Hukuku Analizleri, Gaul & Yıldırım, 2004 (Nevhis Yıldırım'ın öğrencilerinin işine yarayabilir, Nevhis Hoca Gaul'e bayılır.) (Nevhis dedik ve şimdi üstümüze kara bulutlar çökecek. Oh okulu bitirten Rabb'ime şükürler olsun.)
- İcra ve İflas Hukuku Pratik Çalışmaları, Abdürrahim Karslı, Alternatif 2006 (Tek dersi bununla geçtimdi. Manevi değeri olsa da I HATE İCRA.)
- Elektronik Sözleşmeler, İpek Sağlam, Legal 2007 (Sıfır) (Gerçi başına adımı yazmışım, o kadar.)
- Suçta Araç OLarak İnternetin Teknik ve Hukuki Yönden İncelenmesi, Sevil Yıldız, Nobel 2007 (Sıfır)
- Türk Rekabet Hukuku, Pelin Güven, Yetkin 2003(Sıfır)
- Rekabet Hukuku, Yılmaz Aslan, 1997 (O devasa pembe kitap değil, 300 sayfa bu. Ben de ikinci el almıştım, ama kapladım filan.
Ayşegül Hanım'a teşekkürler :)
15 Mart 2013 Cuma
Sevmenin süresini bilemem de, boşanmak 15 dakika.
Selam,
Başa gelmesi pek istenecek bir şey değil tabii ama, olur da boşanmak isterseniz bilmeniz gerekenler var.
"Anlaşmalı boşanma" kavramını duymuşsunuzdur. Hani çiftler gidip iki günde - tek celsede boşanıyor filan. Evet var böyle bir şey; fakat hakimin karşısına çıkıp "İkimiz de boşanmak istiyoruz, bizi boşayın bence" demekle olmuyor.
Öncelikle bilmeniz gereken şu ki, anlaşma dediğimiz sadece "boşanma isteğinde anlaşma" değil. Çocukların velayeti, tazminat veya nafaka tutarları, bunlar istenmeyecekse istenmediği, evlilik içinde alınan malların paylaşımı... Bunların tamamında anlaşmış olmanız gerekiyor. Aksi takdirde, iki taraf da boşanmak istese bile o artık anlaşmalı değil çekişmeli boşanma olur. Uzun sürer, daha masraflı ve yorucudur. Fakat ben şimdi anlaşmalıdan bahsedeceğim. (Bu arada, çekişmeli boşanma davalarından hoşlanmıyorum, bence o yola hiç girmeyin.)
Eğer çocuğunuz ya da malvarlığınız yoksa, anlaşmalı boşanma protokolü dediğimiz şey en fazla yarım sayfadan ibarettir. Fakat bunlar varsa, artık Allah ne verdiyse yazmak zorunda olduğumuz için, sayfalar da alabilir.
Sırayla, dikkat edilecek hususlar:
1. Eğer zaten bir avukatınız varsa dahi, sizden boşanma için yeni bir vekaletname çıkarmanızı isteyecektir. Çünkü boşanma vekaletnamesi diğerlerinden farklıdır, fotoğraflı ve özel yetkili olur, mahkeme dosyasına da aslı sunulur.
2. Anlaşmalı boşanma için, evliliğinizin üzerinden en az bir sene geçmiş olmalı. Bir seneden daha az süren evliliklerde anlaşmalı boşanma talepleri reddediliyor. Ha siz yine de anlaşır hakimi de ikna ederseniz o ayrı.
2. Anlaşmalı boşanma için, evliliğinizin üzerinden en az bir sene geçmiş olmalı. Bir seneden daha az süren evliliklerde anlaşmalı boşanma talepleri reddediliyor. Ha siz yine de anlaşır hakimi de ikna ederseniz o ayrı.
3. Dava dilekçenizle birlikte, tercihen boşanma protokolünü de sunun. Bu şart değil, protokolü aslında duruşma günü hakim önünde de imzalayabilirsiniz. Fakat duruşma gününü öne aldırmayı filan düşünüyorsanız, hakim protokolü görmek isteyecektir ki haklı.
4. Protokolü mutlaka siz şahsen imzalamalısınız. Sizin yerinize avukatınızın veya vekaleten başka birinin imzalaması mümkün değil.
5. Eğer protokolün hazırlanması ve imzalanması sürecinde eşinizle bir araya gelmek istemiyorsanız, biz hallederiz. Şimdi kullanacağım kelime çok ruhsuz ama başka ifadesi yok, pazarlığı biz yapar, protokolü eşinizden alıp size biz getiririz.
6. Davayı iki taraf bir arada açmak zorunda değil. Tek bir taraf açıp karşı tarafa tebliğ ettirebilir. Fakat duruşma gününü yakın tarihe almak istiyorsanız, iki avukatın beraber gitmesinde fayda var.
7. Protokolün içeriği çok önemli. Çünkü o metin, artık "senet gibi" bir şey olacak. Yani diyelim ki siz 15 Mart 2013 günü 40bin lira tazminat ödemeyi taahhüt edip ödemediniz mi, eski eşiniz eline o protokolün yazıldığı mahkeme kararını aynen alıp icraya gidebilir. Siz de taahhüt edip yerine getirmezseniz, aynı durum sizin için de geçerli.
İşte bu yüzden, yani, doğrudan "icra kabiliyeti" olacağı için, protokolün net olması son derece önemli. Her şey o kadar belirgin olmalı ki, artık yoruma açık bir yer kalmamış olmalı.
- Tarafların birbirine ödeyeceği maddi - manevi tazminat miktarları
- Bu miktarların ödeme günleri
- Eğer evlilik içinde edinilmiş mal varsa bunun paylaşımı:
- Kimin üzerinde kalacak
- Kirasını kim alacak, ya da birine aitken öbüründe kalacaksa o öbürü kira ödeyecek mi
- Kira demişken, eğer bu bir gayrimenkulse, açık adresi yazılmış olacak. Hatta pafta parsel vs isteyen hakimler de oluyor.
- Bankada para varsa ne kadarı kimin olacak
- Mal birinde kalacaksa, diğerine bunun karşılığında bir şey ödeyecek mi, ödeyecekse ne kadar ve ne şekilde
- Evlilik öncesi sahip olunan malların da yine kimin üzerinde kalacağı
- Şimdi aklıma başka bir şey gelmiyor ama özetle böyle yani. Sahipsiz mal kalmasın. Şirket hissesi filan varsa onları da düşünmek lazım.
- Nafaka ödenip ödenmeyeceği, ödenecekse miktarı ve ödeme zamanı (Eş için ayrı, varsa çocuklar için ayrı.)
- Çocukların velayetinin kimde kalacağı, diğer tarafın çocukları ne zaman ve ne şekilde görebileceği
- Çocukların velayetinin kimde kalacağı, diğer tarafın çocukları ne zaman ve ne şekilde görebileceği
- Eğer istiyorsanız cezai şart. Yani bir taraf taahhütünü yerine getirmezse, öbür tarafın ayrıca ödeyeceği ceza miktarı. Bence, birbirinizden iyice nefret etmiyorsanız bu işe girmeyin; ne o öyle satış sözleşmesi yapar gibi.
- Eğer protokolde araç varsa, trafik kaydını yazı işlerinden çıkarıyorlar o sorun değil. Fakat gayrimenkul varsa, hakim tapu aslını görmek isteyebilir. Siz önceden hazır edin ki, işiniz ikinci celseye kalmasın.
- Çocuklarınızın kaydını filan göstermek için nüfus müdürlüğüne gitmeniz gerekmiyor, onlar da yine mahkeme kaleminde halledilen işler. Yani sizin yapacağınız tek şey, davayı açıp duruşmaya gitmek. Tabii protokol süreci ayrı, o sizin pazarlık niyet ve kabiliyetinizle alakalı bir durum.
8. Eğer bir evde süreye bağlanmış bir oturma hakkı tanınacaksa, bunun tapuya şerhini mutlaka isteyin. Evin satılamaması için bu çok önemli.
Bundan sonra süreç şöyle işliyor;
Avukatınız gidip vekaletini ve protokolü sunarak davanızı açacak. Eğer erken gün istiyorsanız eşinizin avukatıyla beraber gidip duruşma gününü alacaklar. Çağlayan'da bir haftada aldık mesela en son, daha kısa süre bile mümkün. Biz cuma gittiğimiz için o günü kaçırdık, çünkü anlaşmalı boşanma günü zaten cumaydı. Belki salı gitseydik önümüzdeki ilk cumaya bile alabilecektik, bilemiyorum. Denemek lazım.
Fakat işte eşinizle görüşmeyi ne kadar istemezseniz istemeyin, o duruşmaya gidip karşılıklı durmak zorundasınız. Bunun kaçışı yok.
Eğer tazminatınızın tamamını ya da bir kısmını duruşma günü alacaksanız, hakim hemen duruşma esnasında kendi gözünün önünde teslimini ister. Eşiniz (o arada halen eşiniz, evet.) size elden teslim eder ama siz "saymazlığım asaletimdedir" diyemezsiniz; parayı mutlaka sayın. Hakim saydıracak çünkü.
Duruşmada hakim taraflara "boşanmak istiyor musunuz" diye soracak. Başka bir şey sormaz, endişeniz olmasın. "Evet, boşanmak istiyorum" derseniz eğer, protokol hükümleriniz mahkeme kararı haline gelecek ve boşanmanıza karar verilecek. Hakim karşısında duracağınız süre, en fazla 15 dakika.
Fakat siz henüz resmen boşanmış olmayacaksınız.
Bir hafta on gün içinde hakkınızda "gerekçeli karar" yazılacak. Bu karar taraflara tebliğ edilecek. Eğer siz, tebliğden itibaren 15 gün içinde kararı temyiz etmezseniz, ya da aynı 15 gün içinde kararı temyiz etmeyeceğinize dair bir dilekçe verirseniz, karar o zaman kesinleşecek. Kesinleşmesi üzerine durum nüfus müdürlüğüne bildirilecek (siz yapmayacaksınız, bunu da mahkeme yapacak) ve böylece artık boşanmış biri olacaksınız.
Eğer ayrıldığınız eşiniz protokole aykırı davranırsa, ödeyeceğim dediği gün ödeme yapmazsa mesela, ya da evden çıkacağım dediği gün çıkmazsa filan, elinizdeki mahkeme kararıyla doğrudan icraya gidebiliyorsunuz. Çocuğu göstermezse de öyle.
Aklıma gelenler bunlar. Sorularınız olursa buyrun.
Göksun.
- Eğer protokolde araç varsa, trafik kaydını yazı işlerinden çıkarıyorlar o sorun değil. Fakat gayrimenkul varsa, hakim tapu aslını görmek isteyebilir. Siz önceden hazır edin ki, işiniz ikinci celseye kalmasın.
- Çocuklarınızın kaydını filan göstermek için nüfus müdürlüğüne gitmeniz gerekmiyor, onlar da yine mahkeme kaleminde halledilen işler. Yani sizin yapacağınız tek şey, davayı açıp duruşmaya gitmek. Tabii protokol süreci ayrı, o sizin pazarlık niyet ve kabiliyetinizle alakalı bir durum.
8. Eğer bir evde süreye bağlanmış bir oturma hakkı tanınacaksa, bunun tapuya şerhini mutlaka isteyin. Evin satılamaması için bu çok önemli.
Bundan sonra süreç şöyle işliyor;
Avukatınız gidip vekaletini ve protokolü sunarak davanızı açacak. Eğer erken gün istiyorsanız eşinizin avukatıyla beraber gidip duruşma gününü alacaklar. Çağlayan'da bir haftada aldık mesela en son, daha kısa süre bile mümkün. Biz cuma gittiğimiz için o günü kaçırdık, çünkü anlaşmalı boşanma günü zaten cumaydı. Belki salı gitseydik önümüzdeki ilk cumaya bile alabilecektik, bilemiyorum. Denemek lazım.
Fakat işte eşinizle görüşmeyi ne kadar istemezseniz istemeyin, o duruşmaya gidip karşılıklı durmak zorundasınız. Bunun kaçışı yok.
Eğer tazminatınızın tamamını ya da bir kısmını duruşma günü alacaksanız, hakim hemen duruşma esnasında kendi gözünün önünde teslimini ister. Eşiniz (o arada halen eşiniz, evet.) size elden teslim eder ama siz "saymazlığım asaletimdedir" diyemezsiniz; parayı mutlaka sayın. Hakim saydıracak çünkü.
Duruşmada hakim taraflara "boşanmak istiyor musunuz" diye soracak. Başka bir şey sormaz, endişeniz olmasın. "Evet, boşanmak istiyorum" derseniz eğer, protokol hükümleriniz mahkeme kararı haline gelecek ve boşanmanıza karar verilecek. Hakim karşısında duracağınız süre, en fazla 15 dakika.
Fakat siz henüz resmen boşanmış olmayacaksınız.
Bir hafta on gün içinde hakkınızda "gerekçeli karar" yazılacak. Bu karar taraflara tebliğ edilecek. Eğer siz, tebliğden itibaren 15 gün içinde kararı temyiz etmezseniz, ya da aynı 15 gün içinde kararı temyiz etmeyeceğinize dair bir dilekçe verirseniz, karar o zaman kesinleşecek. Kesinleşmesi üzerine durum nüfus müdürlüğüne bildirilecek (siz yapmayacaksınız, bunu da mahkeme yapacak) ve böylece artık boşanmış biri olacaksınız.
Eğer ayrıldığınız eşiniz protokole aykırı davranırsa, ödeyeceğim dediği gün ödeme yapmazsa mesela, ya da evden çıkacağım dediği gün çıkmazsa filan, elinizdeki mahkeme kararıyla doğrudan icraya gidebiliyorsunuz. Çocuğu göstermezse de öyle.
Aklıma gelenler bunlar. Sorularınız olursa buyrun.
Göksun.
Etiketler:
aile hukuku,
anlaşmalı boşanma,
boşanma protokolü
8 Mart 2013 Cuma
Kargo teslim alınırken dikkat edilecek hususlar
Selam,
Aslında günün anlam ve önemi benim "kadınlık bilinci" üzerine yazmamı gerektiriyor fakat bu konuya girmeyeyim. Aksi takdirde yine sinirleneceğim; fakat dün itibariyle artık sinirli biri olmaktan vazgeçtim.
Yine de özetle belirteyim ki kadınlık bilincinin politize edilmesi, bana çok sağlam gelmiyor. Anlamlanmak için başka hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, salt varlığımızdan kaynaklanan kadınlık onurumuzun gününü elbette kutlarım.
Gelelim asıl meseleye. Biraz önce Ekşisözlük'te Yurtiçi Kargo başlığına bir şeyler yazıldığını gördüm. Bilmeyenler için belirteyim, altına bir şey yazılmış başlıklar solda liste halinde görünüyor. Baktım yazılanlara, her zamanki gibi, yine olumsuz yorumlar...
Ben de bir müşteri olarak çok acayip memnun olduğumu söyleyemem açıkçası. Mesela dün, yaptığım bir online alışverişin teslimi vardı, ürün Yurtiçi ile geldi. Kuryeye "Hasarı filan var mı bir bakayım da öyle imzalayayım" diyorum, "Hayır bakamazsınız, önce teslim almanız lazım" diyor.
Peki hasar bildirimini ne zaman yapıyoruz?
Eski Ticaret Kanunu zamanında, yani 1 Temmuz 2012 öncesinde, şöyle bir hüküm vardı: "Eşyanın kayıtsız ve şartsız kabulü, taşıyıcı aleyhine açılacak dava hakkını düşürür." Hatta, benim de bir kargo şirketinin avukatlığını yaptığım dönemde, şirketi savunmak için en önemli argümanımız bu hükümdü. Siz teslim aldıktan sonra "Ama bu hasarlı!" diyemiyordunuz. Özetle "Teslim almışsınız bir kere, biz hasarın ne zaman oluştuğunu nereden bilelim?" diyerek tazminat talebiniz reddediliyordu. Çok ısrarlıysanız, teslimden sonraki sekiz gün içinde mahkemeye gidiyordunuz, hasar mahkeme kanalıyla tespit ediliyordu, kargo şirketi ödemeyi o zaman paşalar gibi yapıyordu.
Yeni kanun, bizden mahkemeye gitmemizi de istemiyor.
1. Kayıtsız şartsız kabulle ilgili durum aynı. Yani bir kere kabul etmişsek "hasarsız almış" sayılıyoruz. Bu yüzden, ezilmiş-büzülmüş-kıvrılmış vs. kargoları teslim alırken bunu imzaladığımız fişe mutlaka yazalım. Fakat eğer dışarıdan belirgin bir hasar yoksa, içindeki hasarı görmek yani içini açmak için önce teslim almalıyız, evet.
2. Diyelim ki teslim alıp açtınız, bir baktınız ki meğersem kırılmış, dökülmüş, bozulmuş vesaire. O zaman, mahkemeye gitmeniz gerekmeden, yedi gün içinde doğrudan kargo şirketine gidebiliyorsunuz.
3. Kargodan talebiniz yazılı olmalı. Kanun "Bildirim, telekomünikasyon araçları yardımıyla da yapılabilir.
Bildirimde bulunanın kim olduğu herhangi bir şekilde anlaşılıyorsa, imzaya gerek yoktur." diyor, ben buradan e-posta gönderebileceğinizi anlıyorum. Bakınız madde 889.
Peki nasıl yapalım?
1. Eğer kargo poşetinde dışarıdan görünen bir hasar varsa, teslim almak zorunda değiliz. Fakat alıyorsak da almıyorsak da, durumu fişe mutlaka yazalım.
2. Açmak için teslim almamızın gerektiği doğru. Fakat bunu mümkünse kurye gitmeden yapalım, gözünün önünde açalım, eğer hasar varsa ya teslim fişine not düşelim ya da tutanak tutalım. Ki, şirket "ama bikbik" diyemesin.
3. Eğer bunu yapamamışsak, hasarı şirkete bildirmek için yedi günlük süremiz var. E-posta mümkün.
Kargo ve lojistik, operasyon gerektiren ve kolay olmayan sektörler. Bir müşteri olarak benim gözümdeki en büyük sorun, çalışan profili. Fakat bu profil, şirketlerin uygun gördükleri çalışma koşulları böyleyken gerçekten pek kolay düzelmez. Yani biz bizimle kaba konuşan şube çalışanına kızıyoruz ama, o gitse yerine gelecek olan kişi zerre farklı olmayacak, çünkü daha yetkin bir kişi o işi o koşullarla yapmaz.
Bu arada, kargo avukatlığını 13 ay yaptım, sonuç olarak eşyamı kargoya vereceğime gider yerine bizzat götürürüm daha iyi.
Sevgiler,
Göksun.
Aslında günün anlam ve önemi benim "kadınlık bilinci" üzerine yazmamı gerektiriyor fakat bu konuya girmeyeyim. Aksi takdirde yine sinirleneceğim; fakat dün itibariyle artık sinirli biri olmaktan vazgeçtim.
Yine de özetle belirteyim ki kadınlık bilincinin politize edilmesi, bana çok sağlam gelmiyor. Anlamlanmak için başka hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, salt varlığımızdan kaynaklanan kadınlık onurumuzun gününü elbette kutlarım.
Gelelim asıl meseleye. Biraz önce Ekşisözlük'te Yurtiçi Kargo başlığına bir şeyler yazıldığını gördüm. Bilmeyenler için belirteyim, altına bir şey yazılmış başlıklar solda liste halinde görünüyor. Baktım yazılanlara, her zamanki gibi, yine olumsuz yorumlar...
Ben de bir müşteri olarak çok acayip memnun olduğumu söyleyemem açıkçası. Mesela dün, yaptığım bir online alışverişin teslimi vardı, ürün Yurtiçi ile geldi. Kuryeye "Hasarı filan var mı bir bakayım da öyle imzalayayım" diyorum, "Hayır bakamazsınız, önce teslim almanız lazım" diyor.
Peki hasar bildirimini ne zaman yapıyoruz?
Eski Ticaret Kanunu zamanında, yani 1 Temmuz 2012 öncesinde, şöyle bir hüküm vardı: "Eşyanın kayıtsız ve şartsız kabulü, taşıyıcı aleyhine açılacak dava hakkını düşürür." Hatta, benim de bir kargo şirketinin avukatlığını yaptığım dönemde, şirketi savunmak için en önemli argümanımız bu hükümdü. Siz teslim aldıktan sonra "Ama bu hasarlı!" diyemiyordunuz. Özetle "Teslim almışsınız bir kere, biz hasarın ne zaman oluştuğunu nereden bilelim?" diyerek tazminat talebiniz reddediliyordu. Çok ısrarlıysanız, teslimden sonraki sekiz gün içinde mahkemeye gidiyordunuz, hasar mahkeme kanalıyla tespit ediliyordu, kargo şirketi ödemeyi o zaman paşalar gibi yapıyordu.
Yeni kanun, bizden mahkemeye gitmemizi de istemiyor.
1. Kayıtsız şartsız kabulle ilgili durum aynı. Yani bir kere kabul etmişsek "hasarsız almış" sayılıyoruz. Bu yüzden, ezilmiş-büzülmüş-kıvrılmış vs. kargoları teslim alırken bunu imzaladığımız fişe mutlaka yazalım. Fakat eğer dışarıdan belirgin bir hasar yoksa, içindeki hasarı görmek yani içini açmak için önce teslim almalıyız, evet.
2. Diyelim ki teslim alıp açtınız, bir baktınız ki meğersem kırılmış, dökülmüş, bozulmuş vesaire. O zaman, mahkemeye gitmeniz gerekmeden, yedi gün içinde doğrudan kargo şirketine gidebiliyorsunuz.
3. Kargodan talebiniz yazılı olmalı. Kanun "Bildirim, telekomünikasyon araçları yardımıyla da yapılabilir.
Bildirimde bulunanın kim olduğu herhangi bir şekilde anlaşılıyorsa, imzaya gerek yoktur." diyor, ben buradan e-posta gönderebileceğinizi anlıyorum. Bakınız madde 889.
Peki nasıl yapalım?
1. Eğer kargo poşetinde dışarıdan görünen bir hasar varsa, teslim almak zorunda değiliz. Fakat alıyorsak da almıyorsak da, durumu fişe mutlaka yazalım.
2. Açmak için teslim almamızın gerektiği doğru. Fakat bunu mümkünse kurye gitmeden yapalım, gözünün önünde açalım, eğer hasar varsa ya teslim fişine not düşelim ya da tutanak tutalım. Ki, şirket "ama bikbik" diyemesin.
3. Eğer bunu yapamamışsak, hasarı şirkete bildirmek için yedi günlük süremiz var. E-posta mümkün.
Kargo ve lojistik, operasyon gerektiren ve kolay olmayan sektörler. Bir müşteri olarak benim gözümdeki en büyük sorun, çalışan profili. Fakat bu profil, şirketlerin uygun gördükleri çalışma koşulları böyleyken gerçekten pek kolay düzelmez. Yani biz bizimle kaba konuşan şube çalışanına kızıyoruz ama, o gitse yerine gelecek olan kişi zerre farklı olmayacak, çünkü daha yetkin bir kişi o işi o koşullarla yapmaz.
Bu arada, kargo avukatlığını 13 ay yaptım, sonuç olarak eşyamı kargoya vereceğime gider yerine bizzat götürürüm daha iyi.
Sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
kargo teslimi,
ticaret hukuku,
yeni ticaret kanunu,
yurtiçi kargo
28 Şubat 2013 Perşembe
"Sosyal Bilimler Fakültesi Hukuk Anabilim Dalı"
Selam,
Aslında bugün, sabah askeri mahkemedeki hallerimi anlatmaya niyetliydim. Yolu düşmüş arkadaşlar bilirler, Selimiye'de gördüğümüz davranışın düzgünlüğü hiçbir yerde yok. İnanmıyorsunuz biliyorum ama vallahi yok.
Sonracığıma, Anadolu Adliyesi'nden gelen basın açıklamasını okudum, bunun geyiğini yapayım dedim. Çünkü o açıklamayla ancak geyik yapılır. Fakat bu konuya girmekten vazgeçiyorum; üzerine yeni bir şey söylenemeyecek kadar kalıplaşmış eleştiri unsurlarını tekrar sıralamanın alemi yok. Sıkıldım anlayacağınız.
Fakaaat, öyle bir haber gördüm ki, bunu aktarmam lazım.
Hatırlar mısınız bilemiyorum, bir ara hukuk fakülteleri beş yıla çıkıyordu. Ben şahsen bunu mantıklı bulmuştum, hatta o +1 yılın en azından belli bir oranda "adliyede geçmesi" gerektiğini düşünüyordum. Çünkü fakülteden çıkıp adliyeye düştüğümüzde gerçekten acınacak durumda oluyoruz. Onu bırakın, kimi okullarda bazı temel dersler yerine başka dersler okutuluyor, çünkü hepsine zaman yok. Roma hukukunun, hiç sevmesem de icra iflasın okutulmadığı hukuk fakültesi mi olur allaşkına? Yap beş sene, eksiğin kalmasın.
Bu arada yeri gelmişken, lütfen kusura bakmayın ama, Roma hukuksuz hukuk fakültesi de hiç kendini nimetten saymasın.
Derken, "Maraş'tan bir haber geldi... Dediler ki Meyrik öldü..."
Maraş dediğim Milliyet gazetesi, Meyrik de bizim hukuk aslında.
Şöyle ki arkadaşlar, hukuk fakültesi bırakın beşe çıkması, üçe iniyormuş. Üç senede ne anlatacaklar bilmiyorum. Fakat şöyle şeyler olabilir:
- Avukat savcı hakim ilişkisinde temel kurallar: Hiyerarşiye giriş.
- Savcılar ve hakimler için kraldan çok kralcı olma yöntemleri
- Avukatlar için adliye girişinde x-ray'e koyulmaya uygun çanta modelleri
- Savunma hakkının temel esasları I (Hakkın kapsamı olarak savcının ve hakimin takdir yetkisi)
- Savunma hakkının temel esasları II (Hakimin takdir yetkisinin kapsamı olarak devlet başkanının iradesi)
- Terörist teşhis yöntemleri
- Özellikle büyük çaplı hukuk davalarında bilirkişinin anlam ve önemi.
- Hukukun kaynağı olarak lafzi ve demogojik yorum
- Hakim ve savcılar için temel bilgisayar bilgisi: Ctrl+c ve ctrl+v ile gerekçeli karar yazdırmak.
İşte bitti gitti. Altı üstü dokuz ders. Ben ki İstanbul Hukuk'taki son dönemimde 11 ders almış insanım, 9 ders 3 senede evleviyetle alınır - yalnız bu mezunlar muhtemelen "evleviyet" kavramını de bilmez, o ayrı.
Benim kişisel hayalim, bu konuda en başından beri acımasızdım yeni olmadım, hukuk fakültesine öyle "gelişigüzel" girilmemesi yönünde. İnsanların hayatlarıyla oynuyorsunuz, "hak" kavramı üzerinde kafa yorup işinizin "mecburiyeti" olarak siyaset yapıyorsunuz. Bir hukukçunun asıl uğraşı hakkın korunması bağlamında insanlık onurudur; siz aslında bununla iştigal ediyorsunuz. Ama neden, istediğiniz ya da bu derinliği anladığınızdan mı, hayır. Puanınız yettiğinden, aileniz istediğinden, hoşlandığınız çocuk oraya gittiğinden, şundan bundan. Ya da belki sırf hukuk fakültesini havalı bulduğunuzdan. Aferin tebrikler. Sonra böyle oluyor işte.
Hukuk dediğin fakülteye, önce gider temel bilimlerde 1-2 sene takılır bilimsel bir "algı" edinirsin, sonra girersin. Dünyadan haberin olur, neyin neden önemli olduğunu kavrayacak hale gelirsin, sonra sana ver ederler hak kavramını, hukuk teorilerini, temel medeni hukuk bilgilerini. Artık oradan alır yürürsün, borçlarıydı cezasıydı.
Ya allaşkına, siz hukuktaki siyaseti gerçekten sadece "kamu hukukunda" mı görüyorsunuz? Özel hukuku kim yaratıyor, o normlar gökten zembille mi indi? Gerçek ya da tüzel kişilerin, şirketlerin, eşlerin ve çocukların uymaları gereken kurallar, devletin hukuk politikasıyla ilgili değil mi? Bu politikayı cezada tespit etmek zor değil, çünkü her şey zaten ortada. Ama Borçlar Kanunu hükümlerinin nasıl bir zihniyetle geldiği sizi hiç mi ilgilendirmiyor? Sendikalar Kanunu'nu devlet baskıcı bir kafayla değiştirdi de Ticaret Kanunu'nu değiştiren kafa acayip eşitlikçi, son derece adil, feci sosyal bir kafa mı?
Bunları sorgulamıyor olamazsınız ya yapmayın.
Gerçi sen ben sonuz zaten. Koca koca dersleri dört yılda bitirmeye boş yer kasmışız, bak meğersem üç yılda olup bitebiliyormuş bu işler. Yarın bir gün bir "sosyal bilimler fakültesi" kurup şimdiki tüm sosyal bilim fakültelerini de anabilim dalı yapar bunlar.
Hani saçınız biraz fazla kesildiğinde üzülürseniz "Aman canım kökü sende nasıl olsa" denir ya. İşte mesleğin kökü artık bizde filan değil arkadaşlar. Kimsede değil, çünkü öyle bir kök kalmadı.
Çanta aratmayarak, duruşmada ayağa kalkmayarak, İstiklal'de cübbeli yürüyüşe katılarak filan, kusura bakmayın da mastürbasyondan başka bir şey yapmıyoruz.
Sevgiler,
Göksun.
Aslında bugün, sabah askeri mahkemedeki hallerimi anlatmaya niyetliydim. Yolu düşmüş arkadaşlar bilirler, Selimiye'de gördüğümüz davranışın düzgünlüğü hiçbir yerde yok. İnanmıyorsunuz biliyorum ama vallahi yok.
Sonracığıma, Anadolu Adliyesi'nden gelen basın açıklamasını okudum, bunun geyiğini yapayım dedim. Çünkü o açıklamayla ancak geyik yapılır. Fakat bu konuya girmekten vazgeçiyorum; üzerine yeni bir şey söylenemeyecek kadar kalıplaşmış eleştiri unsurlarını tekrar sıralamanın alemi yok. Sıkıldım anlayacağınız.
Fakaaat, öyle bir haber gördüm ki, bunu aktarmam lazım.
Hatırlar mısınız bilemiyorum, bir ara hukuk fakülteleri beş yıla çıkıyordu. Ben şahsen bunu mantıklı bulmuştum, hatta o +1 yılın en azından belli bir oranda "adliyede geçmesi" gerektiğini düşünüyordum. Çünkü fakülteden çıkıp adliyeye düştüğümüzde gerçekten acınacak durumda oluyoruz. Onu bırakın, kimi okullarda bazı temel dersler yerine başka dersler okutuluyor, çünkü hepsine zaman yok. Roma hukukunun, hiç sevmesem de icra iflasın okutulmadığı hukuk fakültesi mi olur allaşkına? Yap beş sene, eksiğin kalmasın.
Bu arada yeri gelmişken, lütfen kusura bakmayın ama, Roma hukuksuz hukuk fakültesi de hiç kendini nimetten saymasın.
Derken, "Maraş'tan bir haber geldi... Dediler ki Meyrik öldü..."
Maraş dediğim Milliyet gazetesi, Meyrik de bizim hukuk aslında.
Şöyle ki arkadaşlar, hukuk fakültesi bırakın beşe çıkması, üçe iniyormuş. Üç senede ne anlatacaklar bilmiyorum. Fakat şöyle şeyler olabilir:
- Avukat savcı hakim ilişkisinde temel kurallar: Hiyerarşiye giriş.
- Savcılar ve hakimler için kraldan çok kralcı olma yöntemleri
- Avukatlar için adliye girişinde x-ray'e koyulmaya uygun çanta modelleri
- Savunma hakkının temel esasları I (Hakkın kapsamı olarak savcının ve hakimin takdir yetkisi)
- Savunma hakkının temel esasları II (Hakimin takdir yetkisinin kapsamı olarak devlet başkanının iradesi)
- Terörist teşhis yöntemleri
- Özellikle büyük çaplı hukuk davalarında bilirkişinin anlam ve önemi.
- Hukukun kaynağı olarak lafzi ve demogojik yorum
- Hakim ve savcılar için temel bilgisayar bilgisi: Ctrl+c ve ctrl+v ile gerekçeli karar yazdırmak.
İşte bitti gitti. Altı üstü dokuz ders. Ben ki İstanbul Hukuk'taki son dönemimde 11 ders almış insanım, 9 ders 3 senede evleviyetle alınır - yalnız bu mezunlar muhtemelen "evleviyet" kavramını de bilmez, o ayrı.
Benim kişisel hayalim, bu konuda en başından beri acımasızdım yeni olmadım, hukuk fakültesine öyle "gelişigüzel" girilmemesi yönünde. İnsanların hayatlarıyla oynuyorsunuz, "hak" kavramı üzerinde kafa yorup işinizin "mecburiyeti" olarak siyaset yapıyorsunuz. Bir hukukçunun asıl uğraşı hakkın korunması bağlamında insanlık onurudur; siz aslında bununla iştigal ediyorsunuz. Ama neden, istediğiniz ya da bu derinliği anladığınızdan mı, hayır. Puanınız yettiğinden, aileniz istediğinden, hoşlandığınız çocuk oraya gittiğinden, şundan bundan. Ya da belki sırf hukuk fakültesini havalı bulduğunuzdan. Aferin tebrikler. Sonra böyle oluyor işte.
Hukuk dediğin fakülteye, önce gider temel bilimlerde 1-2 sene takılır bilimsel bir "algı" edinirsin, sonra girersin. Dünyadan haberin olur, neyin neden önemli olduğunu kavrayacak hale gelirsin, sonra sana ver ederler hak kavramını, hukuk teorilerini, temel medeni hukuk bilgilerini. Artık oradan alır yürürsün, borçlarıydı cezasıydı.
Ya allaşkına, siz hukuktaki siyaseti gerçekten sadece "kamu hukukunda" mı görüyorsunuz? Özel hukuku kim yaratıyor, o normlar gökten zembille mi indi? Gerçek ya da tüzel kişilerin, şirketlerin, eşlerin ve çocukların uymaları gereken kurallar, devletin hukuk politikasıyla ilgili değil mi? Bu politikayı cezada tespit etmek zor değil, çünkü her şey zaten ortada. Ama Borçlar Kanunu hükümlerinin nasıl bir zihniyetle geldiği sizi hiç mi ilgilendirmiyor? Sendikalar Kanunu'nu devlet baskıcı bir kafayla değiştirdi de Ticaret Kanunu'nu değiştiren kafa acayip eşitlikçi, son derece adil, feci sosyal bir kafa mı?
Bunları sorgulamıyor olamazsınız ya yapmayın.
Gerçi sen ben sonuz zaten. Koca koca dersleri dört yılda bitirmeye boş yer kasmışız, bak meğersem üç yılda olup bitebiliyormuş bu işler. Yarın bir gün bir "sosyal bilimler fakültesi" kurup şimdiki tüm sosyal bilim fakültelerini de anabilim dalı yapar bunlar.
Hani saçınız biraz fazla kesildiğinde üzülürseniz "Aman canım kökü sende nasıl olsa" denir ya. İşte mesleğin kökü artık bizde filan değil arkadaşlar. Kimsede değil, çünkü öyle bir kök kalmadı.
Çanta aratmayarak, duruşmada ayağa kalkmayarak, İstiklal'de cübbeli yürüyüşe katılarak filan, kusura bakmayın da mastürbasyondan başka bir şey yapmıyoruz.
Sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
anadilde savunma,
anadolu adliyesi,
avukatın aranması,
bir avukatın günlüğü,
hak kuramı,
hukuk fakültesi,
insan hakları,
savunma özgürlüğü,
yeni hukuk fakülteleri
22 Şubat 2013 Cuma
Kalbi kırık icra müdürü :'(
Bugün hukuk hakkında söylenecek küçük küçük bir sürü şey var. Neresinden başlasam...
Şu geçen günkü hakim meselesinden başlayayım. Gittim dosyanın fotokopisini aldım, haftasonu iyice çalışıp çocuğun tutukluluğuna itiraz edeceğim.
Onun dışında, durumu Baro'nun avukat hakları ve çocuk hakları merkezlerine ilettim. Fakat o mahkeme gözlemci taleplerini reddediyormuş, "Çocuk duruşmaları kapalı yapılır" diye. İyi de arkadaş, çocuk duruşmasının kapalı olmasının amacı zaten o çocuğun korunması, sen kapalılığın ardında deli gibi hak ihlali yapıyorsan koruma bunun neresinde? Biz çocuğu zaten senden korumaya çalışıyoruz, bilemiyorum farkında mısın.
HSYK şikayetini ise şimdilik ertelesem mi diyorum. Adam gözlemci talebini reddederse, şikayetimde o reddin anlamsızlığını da anlatmış olurum uzun uzun. Yoksa dilekçe hazır, gönderilmeye müsait, ama işte şu meseleyi de eklersem daha iyi olur diye düşünüyorum. Bu konuda henüz karar vermedim. Fakat bir düşüncem de şu, eğer hakimi reddedeceksem, red dilekçesinde "hakim halihazırda HSYK'da şikayet edilmiş durumdadır. Hakkında şikayet bulunan bir hakimin dosyaya bakması uygun değildir" yazmak bence fena fikir değil. Yani önce hangisini yapsam bilemiyorum, haftasonu çalışırken Sezer'e de sorar bir yol çizerim kendime. Hadi bakalım.
***
Bu sabah Kartal Adliyesi'ne gittim tamam mı. Metro çıkışından Adliye'ye doğru o meydan var ya, kocaman. Su içindeydi. Göletleri atlataraktan yürürken, "Arkadaş şu devirde bi düzgün taş döşemeyi bile beceremiyorsunuz, sonra boyunuza bakmadan adliye yapmaya kalkışıyorsunuz..." diye söylendim.
Dümdüz ettiğin yerin eğimini, yağmur yağınca ne hale gelebileceğini, yağmur denen hayat gerçeğini değerlendirmekten acizsin, ama dünyanın en büyük adliyesini yaptık diye atmadık hava bırakmıyorsun. Densizlikten başka bir şey değil.
Neyse işimin olduğu kaleme gittim, bir yandan işimi bekliyor bir yandan konuşmaları dinliyorum. Meğersem geçenlerde duruşma salonlarından birini, üstelik de duruşma esnasında su basmış. Olmuş bu. Dünyanın en büyük adliyesi, yıl 2013. Saygılar Türkiye.
***
Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru kararları yayınlanmaya başlandı. Bugün belki sekiz on tane filan yayınlamışlar. Süre bakımından red olanları pek incelemedim, fakat iki karardan söz etmek istiyorum müsaitseniz.
İlk kararımız, tipik bir "hak aramayı bilmeyen vatandaşın yaşadığı heyecan" örneği.
Talep sahipleri, tazminat davasında davalı olmuşlar. Olay hakkında iki ayrı bilirkişi raporu alınmış, karar ise davalıların aleyhine olan rapora göre verilmiş. Bu kişiler de, "raporlardaki çelişki giderilmeden karar verilmiştir" diyerek Anayasa Mahkemesi'ne başvurmayı uygun görmüşler.
Bir Yargıtay vardı, ne oldu ona? Bilmiyoruz. Nitekim davalılar da bilmiyor olsa gerek ki, temyizden önce AYM'ye gittikleri için doğal olarak red kararı almışlar. Yanı sıra, "başvurucunun iddiasının kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin olduğu, derece mahkemesi kararlarının bariz bir şekilde keyfilik de içermediği anlaşıldığından, başvurunun diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir." de denmiş. Katılıyorum.
İkinci karar, taahhütü ihlal suçuna ilişkin.
Talep sahibi, taahhütü ihlal suçundan hapis cezası verilmesinin AİHS'ye aykırı olduğunu belirtmiş. Aslında aynı suçtan yargılanan başkaları beraat edebiliyorken kendisinin neden edemediğini de konu etmiş ama ben bunu incelemeye değer bulmuyorum. Nitekim bu da yine "hak aramayı bilmeden vatandaşın yaşadığı heyecan" olarak özetlenebilecek bir husus.
Mahkemenin bu talebi red gerekçesi çok enteresan. Gerçi taahhütü ihlalin AİHS'ye aykırı olmadığına dair AYM kararı mevcut zaten ama ben onu okumamıştım, içeriğini aşağıdaki paragrafı okuyunca öğrenmiş oldum:
"2004 sayılı Kanun’un 340. maddesinde icra dairesinde kararlaştırılan ödeme şartının borçlu tarafından ihlali düzenlenmektedir. Maddede yaptırıma bağlanan sözleşmeye dayalı bir borcun ödenmemesi olmayıp, borçlunun haczedilen malının satışının taksitle ödeme teklif ve taahhüdü gerçekleşene kadar ertelenmesine ilişkin, resmî makamlar huzurunda verilen taahhüdün makbul bir sebep olmaksızın yerine getirilmemesidir. Burada korunan hukuki yarar, kişilerce devlet kurumlarına verilen sözlerin tutulması ve kamu otoritesine olan itimadın sarsılmamasıdır. (Anayasa Mahkemesinin 21/11/2002 tarih ve E.2000/415, K.2002/166 sayılı kararı)."
Var ya yemin ederim, bunun böyle algılanacağı vallahi aklımın ucuna gelmezdi. Ufkum açıldı, hayata artık çok farklı gözlerle bakar oldum.
Şimdi biz alacaklıya ödeme taahhütünde bulunurken aslında devlete mi söz vermiş oluyormuşuz? Zeki Müren de bizi mi görüyormuş?
Mal beyanında bulunmayışımız, kamu otoritesine olan itimadın alacaklı yönünden sarsılması değil miymiş de ondaki hapis cezası kalkmış?
Bu son dediğimden lütfen, mal beyanında bulunmamanın hapis gerektirmesini savunduğumu düşünmeyin. Bence her ikisi de hapis gerektirmemeli; benim sözünü etmek istediğim şey AYM'nin alıntıladığım gerekçesinin -bence- tutarsızlığı.
Vay arkadaş ya. Sıradaki şarkı acılı icra müdüründen vicdansız borçluya gitsin: "Söz vermiştin bana... Yanıbaşımda yaşlanmaya..."
***
Aklıma gelmişken... Candan Erçetin'i yukarıda andığım şarkıdan dolayı kınıyorum. Gerçi kendisini kınamaya sebep ziyadesiyle çok, fakat günahlarının en büyüğü bence bu şarkıdır.
Hürmetler,
Göksun.
Şu geçen günkü hakim meselesinden başlayayım. Gittim dosyanın fotokopisini aldım, haftasonu iyice çalışıp çocuğun tutukluluğuna itiraz edeceğim.
Onun dışında, durumu Baro'nun avukat hakları ve çocuk hakları merkezlerine ilettim. Fakat o mahkeme gözlemci taleplerini reddediyormuş, "Çocuk duruşmaları kapalı yapılır" diye. İyi de arkadaş, çocuk duruşmasının kapalı olmasının amacı zaten o çocuğun korunması, sen kapalılığın ardında deli gibi hak ihlali yapıyorsan koruma bunun neresinde? Biz çocuğu zaten senden korumaya çalışıyoruz, bilemiyorum farkında mısın.
HSYK şikayetini ise şimdilik ertelesem mi diyorum. Adam gözlemci talebini reddederse, şikayetimde o reddin anlamsızlığını da anlatmış olurum uzun uzun. Yoksa dilekçe hazır, gönderilmeye müsait, ama işte şu meseleyi de eklersem daha iyi olur diye düşünüyorum. Bu konuda henüz karar vermedim. Fakat bir düşüncem de şu, eğer hakimi reddedeceksem, red dilekçesinde "hakim halihazırda HSYK'da şikayet edilmiş durumdadır. Hakkında şikayet bulunan bir hakimin dosyaya bakması uygun değildir" yazmak bence fena fikir değil. Yani önce hangisini yapsam bilemiyorum, haftasonu çalışırken Sezer'e de sorar bir yol çizerim kendime. Hadi bakalım.
***
Bu sabah Kartal Adliyesi'ne gittim tamam mı. Metro çıkışından Adliye'ye doğru o meydan var ya, kocaman. Su içindeydi. Göletleri atlataraktan yürürken, "Arkadaş şu devirde bi düzgün taş döşemeyi bile beceremiyorsunuz, sonra boyunuza bakmadan adliye yapmaya kalkışıyorsunuz..." diye söylendim.
Dümdüz ettiğin yerin eğimini, yağmur yağınca ne hale gelebileceğini, yağmur denen hayat gerçeğini değerlendirmekten acizsin, ama dünyanın en büyük adliyesini yaptık diye atmadık hava bırakmıyorsun. Densizlikten başka bir şey değil.
Neyse işimin olduğu kaleme gittim, bir yandan işimi bekliyor bir yandan konuşmaları dinliyorum. Meğersem geçenlerde duruşma salonlarından birini, üstelik de duruşma esnasında su basmış. Olmuş bu. Dünyanın en büyük adliyesi, yıl 2013. Saygılar Türkiye.
***
Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru kararları yayınlanmaya başlandı. Bugün belki sekiz on tane filan yayınlamışlar. Süre bakımından red olanları pek incelemedim, fakat iki karardan söz etmek istiyorum müsaitseniz.
İlk kararımız, tipik bir "hak aramayı bilmeyen vatandaşın yaşadığı heyecan" örneği.
Talep sahipleri, tazminat davasında davalı olmuşlar. Olay hakkında iki ayrı bilirkişi raporu alınmış, karar ise davalıların aleyhine olan rapora göre verilmiş. Bu kişiler de, "raporlardaki çelişki giderilmeden karar verilmiştir" diyerek Anayasa Mahkemesi'ne başvurmayı uygun görmüşler.
Bir Yargıtay vardı, ne oldu ona? Bilmiyoruz. Nitekim davalılar da bilmiyor olsa gerek ki, temyizden önce AYM'ye gittikleri için doğal olarak red kararı almışlar. Yanı sıra, "başvurucunun iddiasının kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin olduğu, derece mahkemesi kararlarının bariz bir şekilde keyfilik de içermediği anlaşıldığından, başvurunun diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir." de denmiş. Katılıyorum.
İkinci karar, taahhütü ihlal suçuna ilişkin.
Talep sahibi, taahhütü ihlal suçundan hapis cezası verilmesinin AİHS'ye aykırı olduğunu belirtmiş. Aslında aynı suçtan yargılanan başkaları beraat edebiliyorken kendisinin neden edemediğini de konu etmiş ama ben bunu incelemeye değer bulmuyorum. Nitekim bu da yine "hak aramayı bilmeden vatandaşın yaşadığı heyecan" olarak özetlenebilecek bir husus.
Mahkemenin bu talebi red gerekçesi çok enteresan. Gerçi taahhütü ihlalin AİHS'ye aykırı olmadığına dair AYM kararı mevcut zaten ama ben onu okumamıştım, içeriğini aşağıdaki paragrafı okuyunca öğrenmiş oldum:
"2004 sayılı Kanun’un 340. maddesinde icra dairesinde kararlaştırılan ödeme şartının borçlu tarafından ihlali düzenlenmektedir. Maddede yaptırıma bağlanan sözleşmeye dayalı bir borcun ödenmemesi olmayıp, borçlunun haczedilen malının satışının taksitle ödeme teklif ve taahhüdü gerçekleşene kadar ertelenmesine ilişkin, resmî makamlar huzurunda verilen taahhüdün makbul bir sebep olmaksızın yerine getirilmemesidir. Burada korunan hukuki yarar, kişilerce devlet kurumlarına verilen sözlerin tutulması ve kamu otoritesine olan itimadın sarsılmamasıdır. (Anayasa Mahkemesinin 21/11/2002 tarih ve E.2000/415, K.2002/166 sayılı kararı)."
Var ya yemin ederim, bunun böyle algılanacağı vallahi aklımın ucuna gelmezdi. Ufkum açıldı, hayata artık çok farklı gözlerle bakar oldum.
Şimdi biz alacaklıya ödeme taahhütünde bulunurken aslında devlete mi söz vermiş oluyormuşuz? Zeki Müren de bizi mi görüyormuş?
Mal beyanında bulunmayışımız, kamu otoritesine olan itimadın alacaklı yönünden sarsılması değil miymiş de ondaki hapis cezası kalkmış?
Bu son dediğimden lütfen, mal beyanında bulunmamanın hapis gerektirmesini savunduğumu düşünmeyin. Bence her ikisi de hapis gerektirmemeli; benim sözünü etmek istediğim şey AYM'nin alıntıladığım gerekçesinin -bence- tutarsızlığı.
Vay arkadaş ya. Sıradaki şarkı acılı icra müdüründen vicdansız borçluya gitsin: "Söz vermiştin bana... Yanıbaşımda yaşlanmaya..."
***
Aklıma gelmişken... Candan Erçetin'i yukarıda andığım şarkıdan dolayı kınıyorum. Gerçi kendisini kınamaya sebep ziyadesiyle çok, fakat günahlarının en büyüğü bence bu şarkıdır.
Hürmetler,
Göksun.
Etiketler:
aihm,
anadolu adliyesi,
anayasa mahkemesi,
çocuk mahkemeleri,
icra iflas kanunu,
resmi gazete
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)