Selam,
Ben artık fazla yazmıyorum ya, işte bunun sebepleri var.
Mesela bunlardan biri Twitter. Blog yerine twitter kullanmak aslında korkunç bir basitleştirme ve yüzeyselleştirme, farkındayım. Hatta 1984'teki "new speak'e" de son derece benziyor, bence bu benzetmeyi bir kenara not edin. Bir konuda başı-sonu belli metinler oluşturmak yerine, bir bilemedin iki cümlede ahkam kesiyorsunuz ve o sizin yorumunuz oluyor. Bence anlatılmaz derecede hazin bir komedi.
Bununla yetinmemin sebebi ise, artık uzun ve düzenli yazmaya karşı hevesimin azalmış olması. Hevesimin azalmasının da iki sebebi var, bunlardan biri doktora süreci, diğeri ise ülke gündemi.
Doktora, yani kapısından bakmakta olduğunuz akademik dünya, insana kendini çok "hiç" hissettiriyor. Öğrenmenin asıl etkisi, cehaletin artması oluyor. Siz bilgilere ayırdığınız havuza istediğiniz kadar kaynak ekleyin, her kaynakla birlikte o havuz biraz daha derinleşiyor ve suyun dizlerinizi asla geçmediğini, sığlığınızın hiç kaybolmadığını fark ettiğinizde dehşete kapılıyorsunuz. E ben daha neyin ahkamını keseyim?
Ülke gündemi ise, her ne kadar bu blog'u her gün baştan sona donatmaya yetecek malzeme veriyorsa da, daha çok gezegenden kaçma planları yapmaya yarıyor. Yaşadığım şehri, memleketimi, konuştuğum dili, duyduğum dilleri, yediğim yemekleri gerçekten çok seviyorum ama, insanları sevmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. Ayrımcılıktan, elitizmden, nefret söyleminden, birilerini "ötekileştirmekten" ne kadar kaçarsanız kaçın, adamın biri kalkıp "temyiz hakimlerini devlet başkanı atayacak" dediği zaman, artık "sevgi dolu" kalamıyorsunuz.
Müvekkillerinizin dosyalarına polisin el koyduğu bir yer burası. Anadilde savunma hakkı diye bir kavrama ihtiyaç duyulan, insanların hala bu hakkın peşinden koşmak zorunda olduğu, üstelik o hakkı güç bela aldıkları zaman bile kullanamadıkları bir yer. Halbuki bir devletten olan şikayetlerimiz, vergi oranı, trafik yoğunluğu, ne bileyim, yol çalışmaları filan olmalı - "yaşayamıyor" olmak değil.
Ben bunları yazmak istemiyorum, çünkü o zaman içimdeki nefret söylemini yatıştıramıyorum. Şikayet ettiğim öfke asıl beni ele geçirmiş oluyor. Kendimle çelişiyorum. Kendimi "varoluşçu bir Nazi subayı" gibi hissediyorum. Bunlar benim hayatımda istediğim şeyler değil. Üzgünüm.
İşte bu hakimlerin devlet başkanı tarafından atanma haberinin çıktığı gün, haberi "Hanım koş pasaportumu getir" diyerek paylaşmıştım. İçimdeki hanım kalktı, pasaportumu getirdi, içinden enteresan düşünceler çıktı.
İlkokuldaki matematik derslerinde tahtaya "verilenler" ve " istenenler" diye başlıklar atıp altlarını doldururduk ya, işte ben onu hala uygularım. Şu durumda verilenlerimiz, pasaport, çıkması muhtemel bir vize, derdini anlatacak kadardan biraz iyi İngilizce bilgisi, Almanca öğrenme gerekliliği (Almanca özel hukukun temel dilidir) doktora tez çalışması için yurtdışına gitme niyeti. İstenenler ise öfkelenmeden, aç kalmadan ve İngilizceyle yaşanabilecek, ayrıca Almanca da öğrenilebilecek bir ülke.
"Aç kalmadan" kısmından emin olmadığım için oraya bir şerh düşerek belirtiyorum ki, şu an en gidilesi görünen yer İsviçre. Sakin, "az insanlı," hayatı boyunca tarafsız olmayı başarmış, AB'ye girmeyi "standardımız düşer" diyerek kendisi istememiş, enteresan bir yer. Snob ve elit duruyor ama sinir olunan insan sayısı daha az olursa tahammül de daha kolay olur diye düşünüyorum.
Üşenmedim, İsviçre konusunda biraz kafa yordum. Nasıl bir yermiş diye bakındım, enteresan sonuçlar edindim. Koray bir internet sitesi bulup Zürih ve İstanbul'daki yaşam maliyetini karşılaştırmıştı zaten, ben o karşılaştırmayı bir de Cenevre ile denedim. Buraların İstanbul ile karşılaştırılmasına geçmeden önce şunu söyleyebilirim, Cenevre -genel olarak- Zürih'ten daha ekonomik görünüyor. Tabii her kalemde böyle değil ama listelerden edinilen fikir bu. (Bu arada, Cenevre'nin Fransızca bölgesinde olduğunu biliyorum ama buna takılmayalım, anafikrimiz başka.)
Cenevre'yi İstanbul ile karşılaştırdığımızda, neredeyse her şeyin daha pahalı olduğunu görüyoruz. En az "daha pahalı" olan şey, %20 ile bir kilo pirinç. En fazla daha pahalı olan ise, %87 ile şehir merkezinde olmayan bir evin fiyatı. Listeye bakarsanız, bir çift Nike ayakkabıdan ortalama bir akşam yemeğine kadar, gündelik hayata dair pek çok kalemin düşünülmüş olduğunu görüyoruz. (Aynı sitede "yaşam maliyeti indeksi" gibi indeksler mevcut ama bunlar New York piyasasına göre düzenlendiğinden, bana çok bir şey ifade etmedi.)
Maaşlar ise elbette İsviçre standartlarına göre, lütfen komik olmayalım. Bu arada, ecnebi memleketleri hakkında bakınırken www.glassdoor.com sitesini de öğrenmiş oldum; maaşlar ve iş imkanları gibi şeyler için faydalı görünüyor. Henüz fazla kurcalamadım, önce şu yazıyı bitireyim kısmetse.
Efendime söyleyeyim, Türkiye öyle kalemlerde daha pahalı veya İsviçre'ye yakın ki, küfretmeden duramıyorsunuz. Eğer burada gece dışarı çıkmalı, gezmeli tozmalı veya spor yapmalı bir hayat istiyorsanız, bunlar için İsviçrelileden daha fazla para ödemeniz gerekiyor. Çünkü neden, bunlar hep Batı ahlaksızlığı ve elbette hepsinin bir karşılığı olmalı.
Yerli üretim biranın, Türkiye'de %33 daha pahalı olduğunu biliyor muydunuz? İthal bira ise %29 daha pahalı. Hayır karıştırmadım, yerel biradaki fark, ithal biradan daha fazla.
Benzinin pahalı olduğunu zaten biliyoruz, oranı %29.
Tenisin %16 daha pahalısını oynuyorsunuz.
"Tenis beyaz Türk oyunu, bira gavur içkisi, arabam da zaten yok" mu diyorsunuz? Aylık "akbil" de daha pahalı. %1. "Yüzde bir ne yaa" demeyin, her şeyin ama her şeyin daha pahalı olduğu bir yerde, İstanbul'un pahalılık kalemlerinden birinin şehiriçi ulaşım olması sizce de sorgulanmayı hak etmiyor mu? "Ama mesafeler çok uzun" derseniz, sirkatinizi söylemiş olmuyor musunuz? Yaşam kalitesinden anlamayan bir toplum olduğumuz zaten açık, haliyle şehir planlamasından da hiç anlamıyoruz.
İstanbul'un pahalı olduğu diğer kalem ise, benim Türkiye'de yaşama isteğimin tabutuna çakılan son çivi oldu.
Ev kredisi (mortgage) faizleri: İsviçre %2.5, İstanbul %12, fark %380.
Alkol alma, fazla dolaşma, ille spor yapacaksan tenis dışında bir şey olsun ve mümkünse asla evin olmasın.
Bunun dışında tabii ki, parasız eğitim isteyemezsin, çevreyi koruma eylemi yapamazsın, kendini anadilinde savunamazsın. Ayrıca, sokak ortasında vurulan birini anmak için "Hepimiz Ermeniyiz" dersen, bir arada yaşadığın insanlar seni kınayacaklardır. Çünkü hepimiz Türküz aslında.
Başka bir arzunuz?
İzlemediğim ama adını çok duyduğum bir film var, Stepford Kadınları diye. İzlemediyseniz özetleyeyim, öyle bir mahalle düşünün ki, buradaki her şey inanılmaz şahane olsun. Stepford, son derece becerikli, anaç, güzel, iyi huylu, gerçek olamayacak kadar düzgün kadınları bulunan bir mahalledir. Fakat gelin görün ki, işler aslında öyle değildir - ama nasıl olduğunu bilmiyorum, dediğim gibi filmi izlemedim. İşte İsviçre, kendisine ilişkin okuduğum her yeni sayfada bana o mahalleyi hatırlatıyor.
Arkadaş, bir ülke bu kadar sorunsuz olamaz, orada bir işler dönüyor ama anlamıyorum.
CERN'in orada olduğunu da düşünürsek, kocaman bir ülke aslında bilimadamların deney ortamı olmasın?
Şimdi siz beni geyik yapıyor sanıyorsunuz ama ben ciddiyim, bir ülke nasıl hala doğrudan demokrasiyle yönetiliyor ve bu süreçte hiçbir sorun yaşanmıyor olabilir? Nasıl ya, bunun gerçekleşebildiği bir toplumun insanlardan oluştuğuna beni ikna edemezsiniz.
"Vatanın bir karış toprağı..." hamasetiyle büyümüş, 90'ların başına denk gelen çocukluğunda üç rengin yan yana durmasının terörizm olduğu öğretilmiş bir TC vatandaşıyım ben. Üç farklı dil konuşulan federatif bir yapının "bölünme" anlamına gelmediğini aklım nasıl alsın? Şaka mı bu?
"Kanun değiştirmezse ölecek" hastalığından muzdarip hükümetlerle yaşayan insanlar olarak, 1848 Anayasasının hala uygulandığı bir ülkede yaşamak bize nasıl fazla gelmesin?
Yahu onu bunu bırakın da, yukarıda bahsettiğim türden bir ülkeden hukuk ithal etmek, çok afedersiniz ama, haddimize nasıl düşüyor, ben asıl onu anlamıyorum. Hadi 20. yüzyılın başında her şey daha yeniydi, umutluyduk, yeni bir devlettik, belki bir gün biz de İsviçre olabilirdik, vs vs ... E olmuyor? Tek partili rejim elbette ki kalamazdı, ama sen çok partilisini de beceremedin? Demokrasinin temsilisini bile eline yüzüne bulaştırdın, bu kavramı tamamen manipülatif bir kapitalizm güçlendiricisi olarak kullandın, yaşam kalitesini ısrarla düşürüp duruyorsun, adamların ülkesindeki mahkemeler artık seninle uğraşmayı reddedetse haklı olacak noktaya geldi... Arkadaş senin neyine İsviçre'nin hukukuyla hukuklanmak?
Doğru düzgün "Benim imkanım şimdiye kadar böyle olageldi ama daha iyisini istiyor ve bunun için çalışıyorum, asıl amacım iktibas değil örnek almaktır" de, ben sana kurban olayım. Böyle bir girişimin de yok ki. Neymiş, Batının ahlaksızlığıymış, emperyalizmmiş, şuymuş buymuş. Gördük annem, senin uğruna fena olduğun cennet vatanın yaptıklarını da gördük, al işte sizin kafanızla becerilenler ancak bu kadar. (Bakın işte bu noktada elitizme kayıyorum, gözlerinizle gördünüz, yazmaktan ben kaçmayayım kimler kaçsın?)
Netice olarak, ben artık bu yazı-çizi işini rölantiye alıyorum arkadaşlar. İşim var. Daha Almaca öğreneceğim, yurtdışına çıkış imkanlarımı zorlayacağım, tezimi yazacak bir okul bulacağım, yazdıktan sonra da nerede kalabiliyorsam orada kalıp; buraya dönüyorsam da hayatıma inziva içinde devam edeceğim.
Hukuku ve hukukla uğraşmayı sapıkça seviyorum. Ama bu bilimin giderek daha da çiğnendiğini görerek yaşamak istemiyorum. Evet mücadele etmek çok kıymetlidir, evet insanın bir ideali varsa o ideal için elinden geleni ardına koymamalıdır, ama ben hukuk ideali için çalışırken boşa kürek çektiğimi hissetmemeliyim.
Biraz önce bir arkadaşım, "yurtdışına gidenler tuvalet temizliyor" dedi. Ben de gazete manşetlerini gösterip "burada kalsam da farklı bir şey yapmayacağım ki" dedim.
Siz Şangay Beşlisine giredurun, aferin.
doktora etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doktora etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Şubat 2013 Cuma
İsviçre vs. Türkiye - Round 1
Etiketler:
avrupa birliği,
doktora,
isviçre,
şangay beşlisi,
yurtdışında yaşamak
21 Kasım 2012 Çarşamba
Bir garip ders çalışsa, kahvesi bitmeden uykusu gelir.
Merhaba yeniden,
Buranın isimini "koridorda" koymamın sebebi, hayatımın o zamanlar adliye koridorlarında geçiyor olmasıydı. Fakat okuyan arkadaşlar biliyorlardır, uzun bir süredir "masa başından" bildiriyorum. Bununla birlikte, koridorlara kısmen de olsa döndüğüm söylenebilir; yalnız bu seferkiler okul koridoru.
Bir süredir doktoradan çok fazla bahsettiğimi fark ettim. Bunu fark eden başkaları da olmuşsa, "öeh artık bu da iyi ki bi okula başladı" diye düşünüyordur. Haklısınız, gerçekten bu konuyla yatıp kalktığım doğrudur, ama izin verin size durumu izah edeyim...
Özetle, ben artık sanırım kafayı yer gibiyim.
Ticaret hukuku bana yabancı bir hukuk, yaşadığım krizi anlatmıştım zaten. Buyrun şurada: http://koridorda.blogspot.com/2012/11/tugceyi-kazyn-altndan-emine-ckar.html Ben Ayşe-Fatma peşindeyken İlayda'nın Ceylinsu'nun meselelerini anlamıyorum, fakat sorun şu ki, bu meseleler hakkında makale yazmam gerekiyor. Peki tamam, anlaşıldı. Nasıl yazılır bu makale, gidersin okulun kütüphanesine, şirketler rafının karşısında durursun. Eline geçen her genel kurul kitabına davranırsın. Eğer bugünlerde Bilgi'nin kütüphanesinde genel kurula veya sadakat yükümüne ilişkin bir kitap arar da bulamazsanız, beni bulun.
Hayır bir de şeytan dürtüyor, diyor ki al bunları yurtdışına kaç. 3-5 kuruş fazla bagaj öderim ama, bir daha katiyen toplayamayacağım kitapları da -çalıntı malıntı- iktisap etmiş olurum. Bugün bir Pulaşlı 100 lira arkadaşım, Tekinalp - Poroy - Çamoğlu'nun yeni baskısı Allah bilir kaça olacak, kaldı ki mesela İmregün'ün 1967 baskısı kitabını ben nereden bulayım? Önemli şeyler bunlar.
İşte hayatın böyle kitaptı kütüphaneydi arasında geçince, valla çok net, resmen gençleşiyorsun. Ben zaten hiçbir zaman takım elbise-topuklu ayakkabı insanı olmadım orası öyle ama, zaten yarım gün okula gideceksen o öğrencilik "üzerinden akıyor." Bir de ben meyilli olduğumdan tabii... Mesela diğer arkadaşlar da öyle plaza insanı görünümünde değiller ama bir "düzgünlükleri" var. Ben, sefil.
Eve dönerken millet tipime bakıyor, çamur bir surat, kot-kazak, sırt çantası, at kuyruğu, elde Tekinalp filan, lisans öğrencisi sanıyorlar. Doktora dersi için makale hazırlamıyorum da vize için sabahlıyorum sanki. Bana öyle "ablasal bir anlayış" içinde bakanın yüzüne "AKTIENGESETZ!" diye bağıracağım o olacak; siz de lütfen yüzüne baktığınız insanlara az dikkat edin. Üç beş gün sonra uzman görüşü peşine düştüğünüzde, o bir zamanlar vapurda gördüğünüz gözleri yanan ama gururlu gençle karşılaşırsanız, bir şey olmaz da, belki mahcup olursanız diye... (Pardon, genç? Ahah küçülüp cebinize de gireyim mi?)
Yalnız doktoradan bahsederken hep şirketlerden dertlenmem boşuna değil ve bunun tek sebebi de benim temelimin sağlam olmaması değil.
Dersin hocası Gül Okutan çok güzel bir insan ve çok iyi bir hoca tamam mı, şu an kendisi hakkında yarım saat boyunca iyi şeyler anlatabilirim. Güler yüzlüdür, öğrencisini sever, anlatmaktan kaçınmaz, derinlemesine düşünür, ouv neler neler. Gerçekten bak, bunu "politically correct" olmak adına söylemiyorum. Dersini yüksek lisansta da almıştım, yani kendisini oradan da biliyorum, Gül Hoca gerçekten "ayrı" biri.
Fakat gelin görün ki, "o bizi prenses peri sanıyor." Arkadaş, dünkü derse 14.15 filan gibi girdik, 5 dakika ara verelim dediğimizde saat olmuştu 16.50 mi ne. (Dayak yemedim ve sayı saymayı biliyorum.) Bir noktadan sonra o dersten kopmamanın imkanı yok. Kendi adıma, Gül Hoca'nın dersinin ilk saatinde gayet dikkatli ve verimliyim, sonra yavaş yavaş dağılmaya başlıyorum, son yarım saat ise tuvalete gitmeye kalan saniyeleri saymakla geçiyor. Ama öte yandan, hocaya bakıyorsunuz, sanki derse daha yeni başlamışız. Öyle bir heyecan, öyle bir aktif hal.
Bence Gül Hoca'nın kök hücresinden Pharmaton filan üretilebilir. Bir de hem hızlı anlatıyor hem de bir sürü detaya giriyor, o dersten isteseniz de kopamıyorsunuz. Yani, beynin artık glikoz bulamaz hale gelse bile gerekirse beynini bayır aşağı vurdurup o dersi yine dinleyeceksin, bunun başka yolu yok. Paşalar gibi dinliyorsun tabii, ama olan başta beynine, sonra mesanene oluyor.
Gül Hoca'dan ders almayı düşünen arkadaşlara nacizane tavsiyem, evet, o dersi alın. Gül Hoca'dan ders almak insanın ufkunu açar, doğrudur. Fakat siz siz olun, dersin sonrasına bir plan yapmayın ya da randevu vermeyin.
Bir kere, siz dersin 5'te biteceğini düşünerek 5.30'ta randevu vermişseniz, kesinlikle geç kalırsınız. Çünkü ders zaten 6'ya doğru bitecek.
Bunu düşünerek 7'ye mi verdiniz, yine olmaz, çünkü haliniz kalmayacak. Gerçi bu kişisel bir mesele olabilir, diğer arkadaşları bilemem ama benim halim kalmıyor. Savaştan çıkmış gibi oluyorum. Ders çıkışında ha bana konuşmuşsun ha 3 ayküu'lu bir embesile; aynı şey. O an bana ne desen, "tamam peki" deyip senin susmanı sağlamaya çalışacağım.
Yalnız dünkü ders arasından sonra hoca hepimize "Sizi yordum madem, besleyeyim o zaman" diyerek kuru kaysı ve fındık ikram etti, o iyi geldi işte. Güzel de neymiş, bayağı ilaç gibi geldi, çok net.
Peki benim şirketler ödevim nasıl gidiyor - ahah bu konuya mutlaka değinmem lazım.
Şimdi benim konum, şirketler topluluğunda hakimiyetin genel kurul kararları yoluyla kötüye kullanılması. Yani özetle, TTK md.202/2'yi çalışıyorum. Ama ticarete aşina olmadığımdan, okuduğum herhangi bir şey beni herhangi bir yere sürükleyebiliyor. Mesela geçenlerde oturup "ne lan bu nama yazılı pay?" diye bakındım. Yine mesela, "iyi de şirketin kendi payını satın alması neden bu kadar önemli ki" diye açtım Pulaşlı okuyayım dedim, Hoca bir yazmış ki sağolsun, anladığım iki zerre varsa onlar da yalan oldu. Neyse sonradan İlyas Çeliktaş'ın tezini okudum da algım açıldı. Allah kendisinden razı olsun.
Dün derste, hissedarın genel kuruldan çıkan karara güvenerek gidip bankadan kredi alması yönünde bir örnek verildi, iyi de ben bunu kurgulayamam ki, bir şirketin hissedarına kredi aldıracak türde nasıl bir kararı olabilir, bu konuda hiçbir fikrim yok. Sermaye artırımı olabilirmiş mesela, hissedar buna iştirak etmek için kredi almak zorunda kalabilirmiş. Çok güzel de, sermaye artırımı ne ki? Of kafayı yemek üzereyim.
Yani bu ticaret ödevlerini başka arkadaşlar 5 birim çalışarak yapabiliyorsa, benim 15 birim çalışmam gerekiyor. Bu tamamen kişisel bir yetersizlik, kimseye bir şey dediğim yok. Yalnız ben gece çalışmalarına alışık değilim, lisans öğrencisiyken bile sabahlamışlığım yoktur. Efendi gibi, sabah başlar yatma vakti bitiririm. Gece 2.30'a kadar çalıştığım tek ders lisedeki analitik geometri idi, onun da hocasından çok korkuyordum ve zaten sınavına da giremedim. Ateşim çıkmıştı, meğer suçiçeği olurmuşum. (Evet lise, evet yaş 16.) Geçenlerde bir gece çalışayım dedim, aldım elime bir kahve, oturdum masanın başına... Fakat alışmadık bünyede ders durmuyor, daha kahvem bitmeden uykum bastırdı. Saat 1 olmadan ben yatmıştım.
Tabii -kendine göre- bu kadar çok çalışmak gerekince tüm algın da belli bir yönde gelişiyor. Geçen gün demokrasi konusunda düşünüyorum tamam mı, çoğunluğun azınlığı ezemeyecek olmasını nasıl anlatacağımı bulmaya çalıştım. Dedim ki "Şimdi bak, sen hakim şirketsin, bağlı şirketin genel kuruluna geldin. Bağlı şirketin vereceği kararı, sırf sen hakimsin diye, kendi istediğin gibi yapabilir misin, hayır. Yaparsan başına 202/2 gelir." Ama o zaman da şu oldu, "E tamam işte, ben küçük ortağın paylarını satın alırım, iyice hakim olurum, çıkıp giden ortak n'aparsa yapsın." İşte sana "Ya sev ya terk et."
Çalışma masasının üzerindeki ikinci şişe suyu da mı bitirdin, işte gitti sana yedek akçe.
Herkesin ihtiyacı olan birini ya da bir şeyi herkesten fazla mı meşgul ettin, al sana haksız rekabet.
Bu doktoraya en çok annen baban mutlu olsun diye mi başladın, buyrun sadakat yükümü.
Bazen çıldıracak gibi olup kendini uysallaştırman mı gerekiyor, hoşgeldin basiretli öğrenci.
Bu arada, dün gece Füsun Nomer'in doktora tezi olan Anonim Ortaklıkta Pay Sahibinin Sadakat Yükümü kitabını okuyorum, hoca sadakat yükümü kavramını anlatıyor... "Bu yüküm farklı sözleşme türlerinde de bulunur" diye örnekler verdikten sonra alta dipnot koymuş, "evlilikte de bulunur" diye. Yani evet tabii bulunur ama, ben yine de kendimi bir an, hocanın özel hayatına girmiş gibi hissettim.
Yazılmış tezlere bakıyorum, iki yüz tane kaynak kullanılmış, bunların 3-5 tanesi Türkçe, gerisi hep Almanca. O bambaşka bir mesele ve nasıl çözüleceğine dair hiçbir fikrim yok.
Diğer derslerimden neden bahsetmediğimi sorarsanız, ticaret kadar zorlanmıyorum da ondan. İş hukukunda esaslı bir sorunum yok ve zaten Kübra Hoca da insanı savaştan çıkmış bir hale getirmiyor. Akşam 6-9 dersi olmasına rağmen, Gül Hoca'nın 2-5 (5?) dersi kadar yorucu geçmiyor. Sakin, başı-sonu belli, yavaş ama sağlam adımlar atılarak işlenen bir ders oluyor. Örneğin, Kübra Hoca'nın dersinde hafif ve rahatlatıcı bir "beyin meltemi" yaşanırken, Gül Hoca'nın dersi, açık alanda on Sandy gücünde geçiyor. Ama tekrar ediyorum, bunun bir sebebi Gül Hoca'nın hiperaktif tarzı ise, diğer sebebi benim temelimin zayıf olması. İş hukuku kadar rahat anlayabiliyor olsam, bu kadar yorulmayacaktım.
Hukukta yöntem ise, Rona Hoca'nın dersleri için konuşuyorum, zaten ders değil keyif. Lisansta alamadığım -ve zaten almam gerektiğinin bilincinde bile olmadığım- Rona Serozan dersini doktorada yakaladığım için çok şanslıyım. Yalnız geçen hafta Kerem Cem Sanlı girmişti, ben o derste yoktum. Bugün de yine o gelecek, bu derste de olasım yok. Fakat bu kadar tembellik yeter.
Ayağımın Kerem Hoca'nın dersine gitmek istememesinin sebebi, dersinden kalmış olmam değil. Aksine, dersinden zaten bu ayak isteksizliği yüzünden kaldım.
Son olarak, yüksek lisansta dersini aldığım Kerim Atamer ne güzel hocaydı... Şimdiki yerini bilmiyorum fakat her neredeyse kulakları çınlasın.
Şimdi artık gideyim de sadakat yükümü okuyayım.
Kolay gelsin,
Göksun.
Buranın isimini "koridorda" koymamın sebebi, hayatımın o zamanlar adliye koridorlarında geçiyor olmasıydı. Fakat okuyan arkadaşlar biliyorlardır, uzun bir süredir "masa başından" bildiriyorum. Bununla birlikte, koridorlara kısmen de olsa döndüğüm söylenebilir; yalnız bu seferkiler okul koridoru.
Bir süredir doktoradan çok fazla bahsettiğimi fark ettim. Bunu fark eden başkaları da olmuşsa, "öeh artık bu da iyi ki bi okula başladı" diye düşünüyordur. Haklısınız, gerçekten bu konuyla yatıp kalktığım doğrudur, ama izin verin size durumu izah edeyim...
Özetle, ben artık sanırım kafayı yer gibiyim.
Ticaret hukuku bana yabancı bir hukuk, yaşadığım krizi anlatmıştım zaten. Buyrun şurada: http://koridorda.blogspot.com/2012/11/tugceyi-kazyn-altndan-emine-ckar.html Ben Ayşe-Fatma peşindeyken İlayda'nın Ceylinsu'nun meselelerini anlamıyorum, fakat sorun şu ki, bu meseleler hakkında makale yazmam gerekiyor. Peki tamam, anlaşıldı. Nasıl yazılır bu makale, gidersin okulun kütüphanesine, şirketler rafının karşısında durursun. Eline geçen her genel kurul kitabına davranırsın. Eğer bugünlerde Bilgi'nin kütüphanesinde genel kurula veya sadakat yükümüne ilişkin bir kitap arar da bulamazsanız, beni bulun.
Hayır bir de şeytan dürtüyor, diyor ki al bunları yurtdışına kaç. 3-5 kuruş fazla bagaj öderim ama, bir daha katiyen toplayamayacağım kitapları da -çalıntı malıntı- iktisap etmiş olurum. Bugün bir Pulaşlı 100 lira arkadaşım, Tekinalp - Poroy - Çamoğlu'nun yeni baskısı Allah bilir kaça olacak, kaldı ki mesela İmregün'ün 1967 baskısı kitabını ben nereden bulayım? Önemli şeyler bunlar.
İşte hayatın böyle kitaptı kütüphaneydi arasında geçince, valla çok net, resmen gençleşiyorsun. Ben zaten hiçbir zaman takım elbise-topuklu ayakkabı insanı olmadım orası öyle ama, zaten yarım gün okula gideceksen o öğrencilik "üzerinden akıyor." Bir de ben meyilli olduğumdan tabii... Mesela diğer arkadaşlar da öyle plaza insanı görünümünde değiller ama bir "düzgünlükleri" var. Ben, sefil.
Eve dönerken millet tipime bakıyor, çamur bir surat, kot-kazak, sırt çantası, at kuyruğu, elde Tekinalp filan, lisans öğrencisi sanıyorlar. Doktora dersi için makale hazırlamıyorum da vize için sabahlıyorum sanki. Bana öyle "ablasal bir anlayış" içinde bakanın yüzüne "AKTIENGESETZ!" diye bağıracağım o olacak; siz de lütfen yüzüne baktığınız insanlara az dikkat edin. Üç beş gün sonra uzman görüşü peşine düştüğünüzde, o bir zamanlar vapurda gördüğünüz gözleri yanan ama gururlu gençle karşılaşırsanız, bir şey olmaz da, belki mahcup olursanız diye... (Pardon, genç? Ahah küçülüp cebinize de gireyim mi?)
Yalnız doktoradan bahsederken hep şirketlerden dertlenmem boşuna değil ve bunun tek sebebi de benim temelimin sağlam olmaması değil.
Dersin hocası Gül Okutan çok güzel bir insan ve çok iyi bir hoca tamam mı, şu an kendisi hakkında yarım saat boyunca iyi şeyler anlatabilirim. Güler yüzlüdür, öğrencisini sever, anlatmaktan kaçınmaz, derinlemesine düşünür, ouv neler neler. Gerçekten bak, bunu "politically correct" olmak adına söylemiyorum. Dersini yüksek lisansta da almıştım, yani kendisini oradan da biliyorum, Gül Hoca gerçekten "ayrı" biri.
Fakat gelin görün ki, "o bizi prenses peri sanıyor." Arkadaş, dünkü derse 14.15 filan gibi girdik, 5 dakika ara verelim dediğimizde saat olmuştu 16.50 mi ne. (Dayak yemedim ve sayı saymayı biliyorum.) Bir noktadan sonra o dersten kopmamanın imkanı yok. Kendi adıma, Gül Hoca'nın dersinin ilk saatinde gayet dikkatli ve verimliyim, sonra yavaş yavaş dağılmaya başlıyorum, son yarım saat ise tuvalete gitmeye kalan saniyeleri saymakla geçiyor. Ama öte yandan, hocaya bakıyorsunuz, sanki derse daha yeni başlamışız. Öyle bir heyecan, öyle bir aktif hal.
Bence Gül Hoca'nın kök hücresinden Pharmaton filan üretilebilir. Bir de hem hızlı anlatıyor hem de bir sürü detaya giriyor, o dersten isteseniz de kopamıyorsunuz. Yani, beynin artık glikoz bulamaz hale gelse bile gerekirse beynini bayır aşağı vurdurup o dersi yine dinleyeceksin, bunun başka yolu yok. Paşalar gibi dinliyorsun tabii, ama olan başta beynine, sonra mesanene oluyor.
Gül Hoca'dan ders almayı düşünen arkadaşlara nacizane tavsiyem, evet, o dersi alın. Gül Hoca'dan ders almak insanın ufkunu açar, doğrudur. Fakat siz siz olun, dersin sonrasına bir plan yapmayın ya da randevu vermeyin.
Bir kere, siz dersin 5'te biteceğini düşünerek 5.30'ta randevu vermişseniz, kesinlikle geç kalırsınız. Çünkü ders zaten 6'ya doğru bitecek.
Bunu düşünerek 7'ye mi verdiniz, yine olmaz, çünkü haliniz kalmayacak. Gerçi bu kişisel bir mesele olabilir, diğer arkadaşları bilemem ama benim halim kalmıyor. Savaştan çıkmış gibi oluyorum. Ders çıkışında ha bana konuşmuşsun ha 3 ayküu'lu bir embesile; aynı şey. O an bana ne desen, "tamam peki" deyip senin susmanı sağlamaya çalışacağım.
Yalnız dünkü ders arasından sonra hoca hepimize "Sizi yordum madem, besleyeyim o zaman" diyerek kuru kaysı ve fındık ikram etti, o iyi geldi işte. Güzel de neymiş, bayağı ilaç gibi geldi, çok net.
Peki benim şirketler ödevim nasıl gidiyor - ahah bu konuya mutlaka değinmem lazım.
Şimdi benim konum, şirketler topluluğunda hakimiyetin genel kurul kararları yoluyla kötüye kullanılması. Yani özetle, TTK md.202/2'yi çalışıyorum. Ama ticarete aşina olmadığımdan, okuduğum herhangi bir şey beni herhangi bir yere sürükleyebiliyor. Mesela geçenlerde oturup "ne lan bu nama yazılı pay?" diye bakındım. Yine mesela, "iyi de şirketin kendi payını satın alması neden bu kadar önemli ki" diye açtım Pulaşlı okuyayım dedim, Hoca bir yazmış ki sağolsun, anladığım iki zerre varsa onlar da yalan oldu. Neyse sonradan İlyas Çeliktaş'ın tezini okudum da algım açıldı. Allah kendisinden razı olsun.
Dün derste, hissedarın genel kuruldan çıkan karara güvenerek gidip bankadan kredi alması yönünde bir örnek verildi, iyi de ben bunu kurgulayamam ki, bir şirketin hissedarına kredi aldıracak türde nasıl bir kararı olabilir, bu konuda hiçbir fikrim yok. Sermaye artırımı olabilirmiş mesela, hissedar buna iştirak etmek için kredi almak zorunda kalabilirmiş. Çok güzel de, sermaye artırımı ne ki? Of kafayı yemek üzereyim.
Yani bu ticaret ödevlerini başka arkadaşlar 5 birim çalışarak yapabiliyorsa, benim 15 birim çalışmam gerekiyor. Bu tamamen kişisel bir yetersizlik, kimseye bir şey dediğim yok. Yalnız ben gece çalışmalarına alışık değilim, lisans öğrencisiyken bile sabahlamışlığım yoktur. Efendi gibi, sabah başlar yatma vakti bitiririm. Gece 2.30'a kadar çalıştığım tek ders lisedeki analitik geometri idi, onun da hocasından çok korkuyordum ve zaten sınavına da giremedim. Ateşim çıkmıştı, meğer suçiçeği olurmuşum. (Evet lise, evet yaş 16.) Geçenlerde bir gece çalışayım dedim, aldım elime bir kahve, oturdum masanın başına... Fakat alışmadık bünyede ders durmuyor, daha kahvem bitmeden uykum bastırdı. Saat 1 olmadan ben yatmıştım.
Tabii -kendine göre- bu kadar çok çalışmak gerekince tüm algın da belli bir yönde gelişiyor. Geçen gün demokrasi konusunda düşünüyorum tamam mı, çoğunluğun azınlığı ezemeyecek olmasını nasıl anlatacağımı bulmaya çalıştım. Dedim ki "Şimdi bak, sen hakim şirketsin, bağlı şirketin genel kuruluna geldin. Bağlı şirketin vereceği kararı, sırf sen hakimsin diye, kendi istediğin gibi yapabilir misin, hayır. Yaparsan başına 202/2 gelir." Ama o zaman da şu oldu, "E tamam işte, ben küçük ortağın paylarını satın alırım, iyice hakim olurum, çıkıp giden ortak n'aparsa yapsın." İşte sana "Ya sev ya terk et."
Çalışma masasının üzerindeki ikinci şişe suyu da mı bitirdin, işte gitti sana yedek akçe.
Herkesin ihtiyacı olan birini ya da bir şeyi herkesten fazla mı meşgul ettin, al sana haksız rekabet.
Bu doktoraya en çok annen baban mutlu olsun diye mi başladın, buyrun sadakat yükümü.
Bazen çıldıracak gibi olup kendini uysallaştırman mı gerekiyor, hoşgeldin basiretli öğrenci.
Bu arada, dün gece Füsun Nomer'in doktora tezi olan Anonim Ortaklıkta Pay Sahibinin Sadakat Yükümü kitabını okuyorum, hoca sadakat yükümü kavramını anlatıyor... "Bu yüküm farklı sözleşme türlerinde de bulunur" diye örnekler verdikten sonra alta dipnot koymuş, "evlilikte de bulunur" diye. Yani evet tabii bulunur ama, ben yine de kendimi bir an, hocanın özel hayatına girmiş gibi hissettim.
Yazılmış tezlere bakıyorum, iki yüz tane kaynak kullanılmış, bunların 3-5 tanesi Türkçe, gerisi hep Almanca. O bambaşka bir mesele ve nasıl çözüleceğine dair hiçbir fikrim yok.
Diğer derslerimden neden bahsetmediğimi sorarsanız, ticaret kadar zorlanmıyorum da ondan. İş hukukunda esaslı bir sorunum yok ve zaten Kübra Hoca da insanı savaştan çıkmış bir hale getirmiyor. Akşam 6-9 dersi olmasına rağmen, Gül Hoca'nın 2-5 (5?) dersi kadar yorucu geçmiyor. Sakin, başı-sonu belli, yavaş ama sağlam adımlar atılarak işlenen bir ders oluyor. Örneğin, Kübra Hoca'nın dersinde hafif ve rahatlatıcı bir "beyin meltemi" yaşanırken, Gül Hoca'nın dersi, açık alanda on Sandy gücünde geçiyor. Ama tekrar ediyorum, bunun bir sebebi Gül Hoca'nın hiperaktif tarzı ise, diğer sebebi benim temelimin zayıf olması. İş hukuku kadar rahat anlayabiliyor olsam, bu kadar yorulmayacaktım.
Hukukta yöntem ise, Rona Hoca'nın dersleri için konuşuyorum, zaten ders değil keyif. Lisansta alamadığım -ve zaten almam gerektiğinin bilincinde bile olmadığım- Rona Serozan dersini doktorada yakaladığım için çok şanslıyım. Yalnız geçen hafta Kerem Cem Sanlı girmişti, ben o derste yoktum. Bugün de yine o gelecek, bu derste de olasım yok. Fakat bu kadar tembellik yeter.
Ayağımın Kerem Hoca'nın dersine gitmek istememesinin sebebi, dersinden kalmış olmam değil. Aksine, dersinden zaten bu ayak isteksizliği yüzünden kaldım.
Son olarak, yüksek lisansta dersini aldığım Kerim Atamer ne güzel hocaydı... Şimdiki yerini bilmiyorum fakat her neredeyse kulakları çınlasın.
Şimdi artık gideyim de sadakat yükümü okuyayım.
Kolay gelsin,
Göksun.
Etiketler:
bilgi üniversitesi,
doktora,
gül okutan,
kübra doğan yenisey,
şirketler topluluğu,
ticaret hukuku
9 Kasım 2012 Cuma
Tuğçe'yi kazıyın, altından Emine çıkar.
Aaay ay, bu doktora beni öldürecek...
Üç tane ders alıyorum tamam mı, şirketler topluluğu, hukukta yöntem ve iş hukukunda emredici hükümler rejimi. Hukukta yöntem zaten muhteşem bir ders, "hukuki akıl yürütme şekilleri" ile ilgileniyoruz. İş hukukunu ise az çok biliyorum - hatta ukalalık yapayım, bu konudaki temelimin hiç fena olmadığını düşünüyorum. Ama şirketler topluluğuna gelince iş değişiyor.
Mesele konuyu anlamamak değil. Kavramların değişikliği. Yoksa, nüve hep aynı, her özel hukuk ilişkisinde bir.
Düşünün ki, bir insan bir insanı aldattığı zaman bu dünyanın her yerinde "aynı anlama gelen" bir şeydir. Ben size, ortak arkadaşlarımız olan Ali ve Ayşe arasındaki hikayeyi anlatırsam buna geliştireceğiniz algı ile, tanımadığınız Berk ve Selin'in hikayesine göstereceğiniz algı farklı olur. Ali'lerin neden bu hale geldiğini enine boyuna konuşabilecek durumdayken, Berk'ler konusunda bir fikir öne süremezsiniz.
İşte ben de, Ticaret Kanunu'na bir şey diyemiyorum. Anlatılan hikayelerin temeli, sözleşmeye aykırılık, haksız fiil, ifa imkansızlığı, borçlu veya alacaklı temerrüdü... Bunlar hep bildiğimiz şeyler. Ama genel kurul kim? Pay sahipliğiyle oy hakkı neden bu kadar faklı? Sadakat yükümünü biliyoruz, ama yönetim kurulu üyesi diye birini tanımıyorum ben, o nereden çıktı?
Mesela şu an önümde, TTK'nın şirketler topluluğuna ilişkin hükümlerinden 202/2 var. Özetle diyor ki, bir paydaş bakımından genel kurul kararlarında hakimiyet kullanımından doğan bir zarar sözkonusuysa, o paydaşın (belli şartlarda) dava açma hakkı vardır.
Sonra şartlardan bahsetmiş. Bu şartların "özü," kusur, zarar ve illiyet bağı.
E hacı haksız fiil bu? Ama görünme şekli değişik.
Yani aslında dön dolaş, her şeyde aynı yere geliyoruz. Makyajını silince, Melis'in altından da bildiğimiz Hafize çıkıyor. Ama işte o fondöten katmanı biraz yoğun, bu tanışıklığı her zaman göremiyorsun.
Kübra Hoca, doktora öğrenciliğinin yüksek lisansa benzemediği konusunda beni uyarmıştı, ben de "anlıyorum, göze aldım" demiştim - nitekim bu konuda fikrim değişmiş değil. Ama gerçekten zormuş, ben bugün bunu gördüm.
*
(Başlık, Av. Faruk Erem'in "Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar" sözünün kendisine ayıp edilmiş halidir. Üstadın anısına saygıyla.)
Üç tane ders alıyorum tamam mı, şirketler topluluğu, hukukta yöntem ve iş hukukunda emredici hükümler rejimi. Hukukta yöntem zaten muhteşem bir ders, "hukuki akıl yürütme şekilleri" ile ilgileniyoruz. İş hukukunu ise az çok biliyorum - hatta ukalalık yapayım, bu konudaki temelimin hiç fena olmadığını düşünüyorum. Ama şirketler topluluğuna gelince iş değişiyor.
Mesele konuyu anlamamak değil. Kavramların değişikliği. Yoksa, nüve hep aynı, her özel hukuk ilişkisinde bir.
Düşünün ki, bir insan bir insanı aldattığı zaman bu dünyanın her yerinde "aynı anlama gelen" bir şeydir. Ben size, ortak arkadaşlarımız olan Ali ve Ayşe arasındaki hikayeyi anlatırsam buna geliştireceğiniz algı ile, tanımadığınız Berk ve Selin'in hikayesine göstereceğiniz algı farklı olur. Ali'lerin neden bu hale geldiğini enine boyuna konuşabilecek durumdayken, Berk'ler konusunda bir fikir öne süremezsiniz.
İşte ben de, Ticaret Kanunu'na bir şey diyemiyorum. Anlatılan hikayelerin temeli, sözleşmeye aykırılık, haksız fiil, ifa imkansızlığı, borçlu veya alacaklı temerrüdü... Bunlar hep bildiğimiz şeyler. Ama genel kurul kim? Pay sahipliğiyle oy hakkı neden bu kadar faklı? Sadakat yükümünü biliyoruz, ama yönetim kurulu üyesi diye birini tanımıyorum ben, o nereden çıktı?
Mesela şu an önümde, TTK'nın şirketler topluluğuna ilişkin hükümlerinden 202/2 var. Özetle diyor ki, bir paydaş bakımından genel kurul kararlarında hakimiyet kullanımından doğan bir zarar sözkonusuysa, o paydaşın (belli şartlarda) dava açma hakkı vardır.
Sonra şartlardan bahsetmiş. Bu şartların "özü," kusur, zarar ve illiyet bağı.
E hacı haksız fiil bu? Ama görünme şekli değişik.
Yani aslında dön dolaş, her şeyde aynı yere geliyoruz. Makyajını silince, Melis'in altından da bildiğimiz Hafize çıkıyor. Ama işte o fondöten katmanı biraz yoğun, bu tanışıklığı her zaman göremiyorsun.
Kübra Hoca, doktora öğrenciliğinin yüksek lisansa benzemediği konusunda beni uyarmıştı, ben de "anlıyorum, göze aldım" demiştim - nitekim bu konuda fikrim değişmiş değil. Ama gerçekten zormuş, ben bugün bunu gördüm.
*
(Başlık, Av. Faruk Erem'in "Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar" sözünün kendisine ayıp edilmiş halidir. Üstadın anısına saygıyla.)
Etiketler:
doktora,
iş hukuku,
şirketler topluluğu,
ticaret hukuku,
yeni ticaret kanunu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)