Merhaba,
Geçen hafta bugün, Pfizer Türkiye'nin "Açık Eczane Toplantıları" kapsamında Ataköy Hyatt Regency'deydik. Anadolu Yakası'ndan ve hatta İstanbul dışından gelen eczacıların da katıldığı, iki buçuk saate yaklaşan verimli bir görüşme oldu.
Kanun ve Yönetmelik'te belirsizliğini koruyan hala çok fazla şey var. Yanı sıra, farklı il/ilçe sağlık müdürlükleri de kuralları farklı uygulayabiliyor. Bunun örneğini en sık vitrin giydirmesiyle ilgili olarak duyuyoruz; kimi ilçelerde vitrine hiçbir şey konamazken, kimi ilçelerde ise "endikasyon belirtilmeyen ürünlere" yasak uygulanmıyor. Benzer bir durum ruhsatı askıya alma işleminde de var, kimi illerde eczaneyi boşaltıp başka iş yapabiliyormuşsunuz fakat bu her yerde mümkün olmuyor.
Toplantıya katılan eczacılarla bütün bunları konuştuk. Eczacılık mevzuatında en sık karşılaşılan veya en "açık kalmış görünen" yerleri belirledik. Ben de bu sorularımızı sıralayıp açıklayarak, biraz önce Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu'na postaladım.
Metnin tamamı uzun fakat özetle, sorularımız şunlar:
1. Askerliğini eczacı olarak yapmış meslek mensuplarının hizmet puanı hesaplanırken, askerdeki hizmetleri de "meslekte geçirilen yıl" kapsamında olacak mıdır?
Askerlik süresince, TSK tarafından eczacı olarak istihdam edilmek gibi bir durum sözkonusu. O halde bu sürenin de meslekte geçirilen yıldan sayılması gerekir.
2. Vitrin giydirmeleri konusunda, ürünler arasında bir fark var mıdır?
Aslında Yönetmelik böyle bir ayrım yapmamış. Yani giydirme yasağı tüm ürünler için geçerli. Fakat bazı müdürlüklerin "endikasyon belirtilmiyorsa yasak değil" şeklinde görüşleri olduğunu duyduk.
3. Ruhsatı askıya alma işlemi için, eczacının bunu gerektiren bir mazeret sunması gerekli midir?
Kanun'da "birden fazla eczanesi bulunan yerlerde eczacının talebiyle" diyor; yani özel bir gerekçeye ihtiyaç yok. Fakat yönetmelik, "hastalık veya sair mazeret" ifadesini kullanmış. Bu konuyu da sorduk.
4. Ruhsatı askıya alınmış olan eczane yerinin boşaltılması mümkün müdür?
Askı süresinde eczacının başka bir iş yapamayacak olmasına dair bir TİTCK görüşü mevcut. Fakat eczaneyi boşaltıp boşaltmama konusunda en azından bilgimiz dahilinde bir yazılı görüşleri bulunmuyor.
5. İdarenin kamulaştırma kararı, nüfus kriterinin uygulanmasına bir istisna mıdır?
Nüfus kriterinin uygulanmasındaki mücbir sebep istisnalarına kentsel dönüşüm de eklendi, isabet oldu. Yine bir idari karar olan kamulaştırma ise istisna olarak sayılmamış. Fakat eğer istisnanın maksadı eczacıyı kendi sebep olmadığı ve uymak zorunda olduğu kural sebebiyle nüfus kriterine abi olmaktan kurtarmaksa, bunun da sayılması gerekir.
6. Eczaneden 24 saatten fazla ayrılmakla 15 güne kadar ayrılmak arasındaki sınır nedir?
Malum, 24 saatten fazla ayrılıklarda sadece haber veriliyor. Fakat "on beş güne kadar" sürecekse eczanede ikinci/yardımcı eczacı bulunması veya yoksa serbest hekimin nezaret etmesi şart.
Peki eczaneden üç gün ayrılacaksak mesela, bu 24 saatten uzun mudur 15 güne kadar mıdır? Bu ayrımı da sorduk.
7. Eczaneden 15 günden fazla ayrılındığı zaman, eğer ikinci/yardımcı eczacı varsa, mesul müdür tayini yine de zorunlu mudur?
Kanaatimizce olmaması gerekir; çünkü kuralın amacı eczaneyi eczacısız bırakmamak. İkinci/yardımcı eczacının olduğu yerde bu şart zaten sağlanıyor. Fakat "mesul müdür atanır" diyen kuralın dili öyle kesin ki, bu konuda da Kurum görüşünü almak artık bir zorunluluk.
8. Mahalleler de "yerleşim birimi" midir?
Yerleşim biriminin tanımı, Yönetmelik'e değişikliğiyle geldi. Köyken mahalleye dönüştürülen yerler yerleşim birimi olarak tanınmış ama zaten mahalle olarak belirlenmiş bulunan yerlere ilişkin bir ifade yok. Aslında bu, mahalle olarak belirlenen yerlerin yerleşim birimi tanımına girmediği olarak yorumlanmaya müsait ama soralım, yorumumuz "bilgi" haline gelsin.
Bunların cevabı ne zaman gelir bilemiyorum, en fazla bir ay sürecektir.
Pfizer'le bir sonraki "Açık Eczanemiz" eylül ayında. Tüm bunların resmi cevaplarıyla güçlendirilmiş bir çalışma olacak, mutlaka bekleriz :)
Çok sevgiler,
Av. Göksun.
27 Nisan 2016 Çarşamba
Tıbbi Cihaz Kurumu'na sorularımız
Etiketler:
6197,
eczacılık kanunu,
eczacılık yönetmeliği,
eczacının hukuku,
tıbbi cihaz kurumu
12 Nisan 2016 Salı
Yeni Protokol'deki cezai şart değişiklikleri
Tekrar merhaba,
Geçen hafta "Protokol değişti ama metin henüz paylaşılmadı, cezai şartlara neler olduğunu henüz bilmiyoruz" demiştik.
Sonraki günlerde beklenen paylaşım yapıldı. Cezai şartlarda ve uygulanma esaslarında en göze çarpan değişiklikler şunlar:
5.2 - Savunma
Maddedeki önemli değişiklik, sonunda eklenen cümlede.
"Sözleşme feshi, uyarı ve cezai şartlara yapılacak itirazlara ilişkin olarak Protokol taraflarınca ortaklaşa üst itiraz komisyonu oluşturulacaktır."
Şimdiye kadar böyle bir itiraz mekanizması yoktu. Cezai şarta maruz kalan eczacının bunu iptal ettirmesi için yapabileceği tek şey dava açmaktı. Yapılan değişiklikle itiraz imkanı getiriliyor. Çok iyi görünen ama çok kötü de olabilecek bir değişiklik.
İyi tarafları:
- Dava açmak uzun bir yoldur. Hiçbir dava 1-2 yıldan daha kısa sürmez. İtiraz yolu davaya gerek bırakmayacak kadar iyi işlerse, eczacıların sorunları çok daha kısa yoldan çözülmüş olur.
-. Dava açmak masraflı da bir yoldur. Davayı kazandığınız takdirde, vezneye ödediğiniz harç ve gider avanslarını geri alırsınız elbette ama, başta tüm o masrafları sizin karşılamanız gerekir.
Kötü - olabilecek - tarafları:
- Davayı açtığınızda, cezanın dava devam ederken uygulanmaması için ihtiyati tedbir kararı alma ihtimaliniz yüksek. Peki Komisyon böyle bir karar verebilecek mi? İtiraz etmiş olmak o cezanın uygulanmasını durduracak mı? Eğer durdurmayacaksa, bu eczacının son derece aleyhine bir durum olacaktır.
Diyelim ki ceza geldi. İtiraz ettiniz. Ama bu esnada fesih ve kesinti uygulaması başladı. İtirazın henüz sonuçlanmamasına rağmen, hem kesintiniz hem de varsa feshiniz devam edecek mi? Edecekse, sonunda siz haklı çıktığınız takdirde, yapılan kesinti ve feshin tazmini nasıl olacak?
- Dava açmak için önce itiraz yolunu tüketmiş olmak gerekecek mi? Yani diyelim ki ben reçete bedelinin 5 katı kadar ceza aldım. Dava açıp bunu iptal ettirmek istiyorum. Önce Komisyon'a gitmiş olmalı mıyım? Bu benim dava yoluyla zaten geç alacağım hakkımı iyice geç alabilmeme sebep olmaz mı? Doğrudan dava açsam bir yıl bekleyeceğim evet, ama bu şekilde üzerine birkaç ay daha eklenmeyecek mi? Hele ki o birkaç ay içinde tedbir uygulanmıyorsa, işim iyice zorlaşmayacak mı?
Bir de şöyle, bana "tuhaf" gelen bir tarafı daha var:
- Bu davayı zaten "SGK isabetli bir karar veremedi, sorunu yargının çözmesi gerekir" diyerek açıyoruz. Aynı kararı aynı kuruma "Şuna bir daha bakın" diye götürmenin çözüme faydası olup olmayacağından gerçekten şüpheliyim.
5.3.2 - İmzanın ilacı alan kişiye ait olmaması
Bu maddede iki değişiklik var. Birincisi, "reçete sahibinin yakını" ifadesi "ilacı alan kişi" olarak değiştirilmiş. Eh fena da olmamış, nitekim eczacı ilaçları teslim alan kişinin hastanın gerçekten yakını olup olmadığını bilemez ve bilmek zorunda da değildir.
Eskiden 5 kat olarak cezai şart tutarı da 2 kata indirilmiş.
5.3.5 - Teslim edilmeyen ilaç
Buradaki ilk değişiklik de yine, "hasta yakını" ifadesinin "ilacı alan kişi" haline gelmiş olması.
Yine, 5 kat olan cezai şart iki kara indirilmiş.
Bir de, olayın tekrarı halinde uygulanacak ceza "reçete" bedelinin 10 katı iken, şimdi "ilaç" bedelinin on katı olmuş.
İlk uygulandığında da zaten ilaç bedelinin beş katı uygulandığından, olması gereken bir değişiklik.
5.3.9 - Gerçeğe aykırı reçete kaydı
Burada sadece tekrar haline ilişkin değişiklik var. Bu durumda iki yıllık olan fesih süresi 1 yıla indirilmiş.
5.3.12 - Muvazaa
Yeni bir cümle eklenmiş. "Eczacı tarafından eczanenin muvazaalı olarak işletildiğinin kuruma bildirilmesi halinde eczanenin ekranı kapatılarak tüm ödemeleri durdurulur."
6.10 - Önceki Protokol zamanından kalan reçeteler
Aslında esas aynı. Deniyor ki, reçeteleriniz eski protokol zamanından kalıp da bu yeni protokol zamanında incelenmişse, yeni protokol uygulanır.
Fark şurada; eskiden bu durum sadece fesihle ilgili cezalarda geçerliydi. Fakat şimdi uyarı ve parasal cezai şartlar bakımından da uygulanacak.
6.11 - Protokol değişikliğinden önce gelmiş olan cezai şartlar
Buradaki değişiklik önemli. Adım adım gidelim,
- Diyelim ki önceki protokolden cezai şart/fesih aldınız
- Buna dava da açtınız
- Derken bu yeni protokol yürürlüğe girdi
Eğer protokol yürürlüğe girdiğinde sizin davanız henüz tamamen sona ermemişse, yeni protokolüm uygulanmasını isteyebiliyorsunuz.
Bunun için mevcut davadan feragat etme şartı da yok.
Fakat tahsil edilmiş olan cezai şart size iade edilmiyor.
Yani diyelim ki 5.3.9'dan 20 kat ceza + iki yıl fesih almıştınız. İptali için dava açtınız, davanız devam ederken protokol değişti. Kuruma başvurarak yeni protokole göre 1 yıllık fesih uygulanmasını talep edebiliyorsunuz.
Bunun için davadan feragat etmeniz gerekmiyor. (SGK böyle bir talepte bulunur mu henüz bilmiyoruz ama bulunmak için yasal dayanağı yok.)
Fakat sizden önceden kesilmiş olan bir miktar varsa, bu size iade edilmiyor. (Zaten sırf bu yüzden bile, sizden feragat istememeli. Belki davayı kazanacaksınız ve SGK size onu geri ödemek zorunda kalacak?)
*
Cezai şartlara ilişkin en belirgin değişiklikler şimdilik bunlar.
Sahte reçetesiz ve tüm ilaçları hastanın bizzat gelip kendisinin teslim aldığı günler dilerim :)
Sevgiler,
Av. Göksun.
Geçen hafta "Protokol değişti ama metin henüz paylaşılmadı, cezai şartlara neler olduğunu henüz bilmiyoruz" demiştik.
Sonraki günlerde beklenen paylaşım yapıldı. Cezai şartlarda ve uygulanma esaslarında en göze çarpan değişiklikler şunlar:
5.2 - Savunma
Maddedeki önemli değişiklik, sonunda eklenen cümlede.
"Sözleşme feshi, uyarı ve cezai şartlara yapılacak itirazlara ilişkin olarak Protokol taraflarınca ortaklaşa üst itiraz komisyonu oluşturulacaktır."
Şimdiye kadar böyle bir itiraz mekanizması yoktu. Cezai şarta maruz kalan eczacının bunu iptal ettirmesi için yapabileceği tek şey dava açmaktı. Yapılan değişiklikle itiraz imkanı getiriliyor. Çok iyi görünen ama çok kötü de olabilecek bir değişiklik.
İyi tarafları:
- Dava açmak uzun bir yoldur. Hiçbir dava 1-2 yıldan daha kısa sürmez. İtiraz yolu davaya gerek bırakmayacak kadar iyi işlerse, eczacıların sorunları çok daha kısa yoldan çözülmüş olur.
-. Dava açmak masraflı da bir yoldur. Davayı kazandığınız takdirde, vezneye ödediğiniz harç ve gider avanslarını geri alırsınız elbette ama, başta tüm o masrafları sizin karşılamanız gerekir.
Kötü - olabilecek - tarafları:
- Davayı açtığınızda, cezanın dava devam ederken uygulanmaması için ihtiyati tedbir kararı alma ihtimaliniz yüksek. Peki Komisyon böyle bir karar verebilecek mi? İtiraz etmiş olmak o cezanın uygulanmasını durduracak mı? Eğer durdurmayacaksa, bu eczacının son derece aleyhine bir durum olacaktır.
Diyelim ki ceza geldi. İtiraz ettiniz. Ama bu esnada fesih ve kesinti uygulaması başladı. İtirazın henüz sonuçlanmamasına rağmen, hem kesintiniz hem de varsa feshiniz devam edecek mi? Edecekse, sonunda siz haklı çıktığınız takdirde, yapılan kesinti ve feshin tazmini nasıl olacak?
- Dava açmak için önce itiraz yolunu tüketmiş olmak gerekecek mi? Yani diyelim ki ben reçete bedelinin 5 katı kadar ceza aldım. Dava açıp bunu iptal ettirmek istiyorum. Önce Komisyon'a gitmiş olmalı mıyım? Bu benim dava yoluyla zaten geç alacağım hakkımı iyice geç alabilmeme sebep olmaz mı? Doğrudan dava açsam bir yıl bekleyeceğim evet, ama bu şekilde üzerine birkaç ay daha eklenmeyecek mi? Hele ki o birkaç ay içinde tedbir uygulanmıyorsa, işim iyice zorlaşmayacak mı?
Bir de şöyle, bana "tuhaf" gelen bir tarafı daha var:
- Bu davayı zaten "SGK isabetli bir karar veremedi, sorunu yargının çözmesi gerekir" diyerek açıyoruz. Aynı kararı aynı kuruma "Şuna bir daha bakın" diye götürmenin çözüme faydası olup olmayacağından gerçekten şüpheliyim.
5.3.2 - İmzanın ilacı alan kişiye ait olmaması
Bu maddede iki değişiklik var. Birincisi, "reçete sahibinin yakını" ifadesi "ilacı alan kişi" olarak değiştirilmiş. Eh fena da olmamış, nitekim eczacı ilaçları teslim alan kişinin hastanın gerçekten yakını olup olmadığını bilemez ve bilmek zorunda da değildir.
Eskiden 5 kat olarak cezai şart tutarı da 2 kata indirilmiş.
5.3.5 - Teslim edilmeyen ilaç
Buradaki ilk değişiklik de yine, "hasta yakını" ifadesinin "ilacı alan kişi" haline gelmiş olması.
Yine, 5 kat olan cezai şart iki kara indirilmiş.
Bir de, olayın tekrarı halinde uygulanacak ceza "reçete" bedelinin 10 katı iken, şimdi "ilaç" bedelinin on katı olmuş.
İlk uygulandığında da zaten ilaç bedelinin beş katı uygulandığından, olması gereken bir değişiklik.
5.3.9 - Gerçeğe aykırı reçete kaydı
Burada sadece tekrar haline ilişkin değişiklik var. Bu durumda iki yıllık olan fesih süresi 1 yıla indirilmiş.
5.3.12 - Muvazaa
Yeni bir cümle eklenmiş. "Eczacı tarafından eczanenin muvazaalı olarak işletildiğinin kuruma bildirilmesi halinde eczanenin ekranı kapatılarak tüm ödemeleri durdurulur."
6.10 - Önceki Protokol zamanından kalan reçeteler
Aslında esas aynı. Deniyor ki, reçeteleriniz eski protokol zamanından kalıp da bu yeni protokol zamanında incelenmişse, yeni protokol uygulanır.
Fark şurada; eskiden bu durum sadece fesihle ilgili cezalarda geçerliydi. Fakat şimdi uyarı ve parasal cezai şartlar bakımından da uygulanacak.
6.11 - Protokol değişikliğinden önce gelmiş olan cezai şartlar
Buradaki değişiklik önemli. Adım adım gidelim,
- Diyelim ki önceki protokolden cezai şart/fesih aldınız
- Buna dava da açtınız
- Derken bu yeni protokol yürürlüğe girdi
Eğer protokol yürürlüğe girdiğinde sizin davanız henüz tamamen sona ermemişse, yeni protokolüm uygulanmasını isteyebiliyorsunuz.
Bunun için mevcut davadan feragat etme şartı da yok.
Fakat tahsil edilmiş olan cezai şart size iade edilmiyor.
Yani diyelim ki 5.3.9'dan 20 kat ceza + iki yıl fesih almıştınız. İptali için dava açtınız, davanız devam ederken protokol değişti. Kuruma başvurarak yeni protokole göre 1 yıllık fesih uygulanmasını talep edebiliyorsunuz.
Bunun için davadan feragat etmeniz gerekmiyor. (SGK böyle bir talepte bulunur mu henüz bilmiyoruz ama bulunmak için yasal dayanağı yok.)
Fakat sizden önceden kesilmiş olan bir miktar varsa, bu size iade edilmiyor. (Zaten sırf bu yüzden bile, sizden feragat istememeli. Belki davayı kazanacaksınız ve SGK size onu geri ödemek zorunda kalacak?)
*
Cezai şartlara ilişkin en belirgin değişiklikler şimdilik bunlar.
Sahte reçetesiz ve tüm ilaçları hastanın bizzat gelip kendisinin teslim aldığı günler dilerim :)
Sevgiler,
Av. Göksun.
Etiketler:
cezai şartlar,
eczacının hukuku,
eczane protokolü,
sahte reçete,
sgk
4 Nisan 2016 Pazartesi
SGK'nın en sevdiği cezai şartlar
Tekrar merhaba,
TEB ve SGK arasındaki yeni protokol imzalandı. Tam metin henüz sgk.gov.tr'de veya İstanbul Eczacı Odası'nda yayınlanmış değil, TEB'de zaten en son 2012 Protokolü duruyor.
İEO'nun ilanından anladığımız kadarıyla, imzalanan metinde cezai şartlar veya reçete inceleme işlemlerine dair bir değişiklik yok. Bu konuda odalar ve TEB arasında nasıl bir süreç yürütüldü bilemiyorum; benim bildiğim son süreçte protokol taslağı eczacı odalarından "gizli bir bilgiymiş" gibi esirgeniyordu.
Bir yandan umarım bu kez öyle olmamıştır, çünkü elbette öyle olmamalı. Diğer yandan, eğer yine öyle olmuşsa, cezai şartların değişmemesinden odalar bir nebze daha az sorumlu olur. Odalara müdahale imkanı verilmişse ama bu konuda sessiz kalmışlarsa, artık oturup bir zahmet bunun muhasebesini de yapsınlar.
*
Bu yazıdan sonra SGK'nın özel sağlık hizmet sunucularıyla yaptığı sözleşmeyi inceleyeceğiz. Fakat öncelikle, mevcut eczane protokolünde birbirine benzeyen bazı hükümleri hatırlayalım.
*
Protokolde birbiriyle karıştırılan pek çok madde var. Cezai şartlar genelde 5.3.2, 5.3.5 ve 5.3.10'dan geliyor. Ama kafalar öyle karışık ki, mesela 5.3.2'den gelen bir cezanın iptali için dava açtığınızda, SGK size 5.3.10'luk bir cevap verebiliyor.
Ben henüz 5.3.9'dan gelen bir yaptırımla karşılaşmadım, o yüzden 5.3.10'un 5.3.9'dan nerede ayrıldığını SGK nasıl açıklıyor henüz bilmiyorum. Yani bunlar karışık. En "gözde" üç maddeyi ve bir de bence gayet "gözde olabilecek" 5.3.9'u bir gözden geçirelim.
*
Andığımız dört maddeyi ikiye ayırabiliriz.
5.3.2 ve 5.3.5'te, reçetelerde bir sahtelik iddiası yoktur.
5.3.9 ve 5.3.10'da reçetelerde sahtelik iddiası vardır. Gerçi 5.3.9'da her zaman sahtelik sözkonusu olmayabilir, ama olabilir de. İlk ikisinde ise kesin olarak yoktur.
5.3.2, reçetedeki ilaçları teslim alan kişiyle, reçete arkasındaki imza sahibinin aynı kişi olmamasıdır. Bunun cezası reçete bedelinin beş katıdır. (Tekrarında yine 5 kat + 1 ay fesih)
5.3.5 ise, hasta veya yakınına hiç teslim edilmeyen ilaçlar için geçerlidir. Bunun cezası da rine reçetenin 5 katıdır. (Tekrarında ise 10 katı + 6 ay fesih)
Bu iki maddede de reçetenin veya hastanın "gerçekliği" tartışma konusu değildir. SGK imzanın kime ait olduğunu nasıl belirliyor veya ilacın hastaya gerçekten ulaşıp ulaşmadığından nasıl emin oluyor derseniz bunlar ayrı meseleler.
Mesela A kişisi size, B kişisine ait bir reçete getirdi. Siz de bunu karşıladınız. B kişisi, reçeteyi A ismiyle imzaladı gitti. Fakat ilaçları A'ya asla teslim etmedi.
Burada, hem imzanın gerçek olmaması, hem de ilaçların hastaya teslim edilmemesi durumu var. Yani düşünüldüğünde, aslında iki maddeye de girebilirsiniz. Fakat SGK size 5.3.2'yi uygulamalıdır. Çünkü 5.3.5, ilaçların hiç teslim edilmemesini ve sizde kalmasını gerektirir.
*
5.3.9 ve 5.3.10'da ise gerçeğe aykırı durumlar sözkonusu.
5.3.9, "gerçeğe aykırı" reçete kaydıdır. Cezası da reçetenin on katıdır. (Tekrarı halinde 20 katı + 2 yıl fesih)
5.3.10, direkt olarak "sahte" karekod/reçete/rapor kaydıdır. Cezası reçetenin on katıdır. (Tekrarı halinde 10 kat + 1 yıl fesih)
Peki "gerçeğe aykırı" olanla "sahte" olanı nasıl ayırıyoruz?
Bu cevabını henüz bilmediğim bir soru, çünkü SGK'nın 5.3.9'dan verdiği bir cezayı henüz görmedim.
Diğer taraftan, bir reçetenin sahte olup olmadığını eczacının anlayabilmesi zaten pek mümkün değilken, bu madde e-reçeteler için bile uygulanıyor.
Hekim kontrolünde "olması gereken" bir e-reçete sahte olarak düzenlenebiliyor, bundan eczacı sorumlu tutuluyor, reçete tutarının on katı + reçetenin kendisi kadar yaptırıma uğruyor, yıl olmuş 2016 ve bu hala böyle. Gerçekten çok acayip.
Hayır bakın işin iyice saçma hale geldiği yer şurası; diyelim ki 5.3.2'den ceza aldınız. Buna ilişkin soruşturma raporunu görmek ancak dava açınca mümkün, çünkü SGK isimli kurum sizin için uygun gördüğü yüzbinlerce liralık yaptırımın dayanağını sizinle paylaşmaya tenezzül etmiyor. Davayı açıp soruşturma raporunu bir görüyorsunuz ki, meğer sizin o 5.3.2'lik reçeteler sahteymiş.
E o zaman ne oldu da kurum 5.3.10 yerine bu maddeyi uygun gördü?
*
Yani görüldüğü gibi, SGK bu konuda son derece keyfi ve tutarsız.
Müvekkillere, öğrencilere ve sunum yaptığım eczacılara hep aynı şeyi söylüyorum, bence SGK'da bu işe görevli personelin elinde bir kaşe var. Gelişine vuruyor. Nasıl olsa cezai şarta itiraz yolu ancak dava açmak, personel de adeta diyor ki "Ben ne uğraşacağım, eczacı derdini gitsin mahkemeye anlatsın, yargı uğraşsın."
SGK'ya saygısızlık etmem istemem ama başka açıklama bulamıyorum.
Bence bulunacak gibi de değil.
*
Çok sevgiler,
Av. Göksun.
TEB ve SGK arasındaki yeni protokol imzalandı. Tam metin henüz sgk.gov.tr'de veya İstanbul Eczacı Odası'nda yayınlanmış değil, TEB'de zaten en son 2012 Protokolü duruyor.
İEO'nun ilanından anladığımız kadarıyla, imzalanan metinde cezai şartlar veya reçete inceleme işlemlerine dair bir değişiklik yok. Bu konuda odalar ve TEB arasında nasıl bir süreç yürütüldü bilemiyorum; benim bildiğim son süreçte protokol taslağı eczacı odalarından "gizli bir bilgiymiş" gibi esirgeniyordu.
Bir yandan umarım bu kez öyle olmamıştır, çünkü elbette öyle olmamalı. Diğer yandan, eğer yine öyle olmuşsa, cezai şartların değişmemesinden odalar bir nebze daha az sorumlu olur. Odalara müdahale imkanı verilmişse ama bu konuda sessiz kalmışlarsa, artık oturup bir zahmet bunun muhasebesini de yapsınlar.
*
Bu yazıdan sonra SGK'nın özel sağlık hizmet sunucularıyla yaptığı sözleşmeyi inceleyeceğiz. Fakat öncelikle, mevcut eczane protokolünde birbirine benzeyen bazı hükümleri hatırlayalım.
*
Protokolde birbiriyle karıştırılan pek çok madde var. Cezai şartlar genelde 5.3.2, 5.3.5 ve 5.3.10'dan geliyor. Ama kafalar öyle karışık ki, mesela 5.3.2'den gelen bir cezanın iptali için dava açtığınızda, SGK size 5.3.10'luk bir cevap verebiliyor.
Ben henüz 5.3.9'dan gelen bir yaptırımla karşılaşmadım, o yüzden 5.3.10'un 5.3.9'dan nerede ayrıldığını SGK nasıl açıklıyor henüz bilmiyorum. Yani bunlar karışık. En "gözde" üç maddeyi ve bir de bence gayet "gözde olabilecek" 5.3.9'u bir gözden geçirelim.
*
Andığımız dört maddeyi ikiye ayırabiliriz.
5.3.2 ve 5.3.5'te, reçetelerde bir sahtelik iddiası yoktur.
5.3.9 ve 5.3.10'da reçetelerde sahtelik iddiası vardır. Gerçi 5.3.9'da her zaman sahtelik sözkonusu olmayabilir, ama olabilir de. İlk ikisinde ise kesin olarak yoktur.
5.3.2, reçetedeki ilaçları teslim alan kişiyle, reçete arkasındaki imza sahibinin aynı kişi olmamasıdır. Bunun cezası reçete bedelinin beş katıdır. (Tekrarında yine 5 kat + 1 ay fesih)
5.3.5 ise, hasta veya yakınına hiç teslim edilmeyen ilaçlar için geçerlidir. Bunun cezası da rine reçetenin 5 katıdır. (Tekrarında ise 10 katı + 6 ay fesih)
Bu iki maddede de reçetenin veya hastanın "gerçekliği" tartışma konusu değildir. SGK imzanın kime ait olduğunu nasıl belirliyor veya ilacın hastaya gerçekten ulaşıp ulaşmadığından nasıl emin oluyor derseniz bunlar ayrı meseleler.
Mesela A kişisi size, B kişisine ait bir reçete getirdi. Siz de bunu karşıladınız. B kişisi, reçeteyi A ismiyle imzaladı gitti. Fakat ilaçları A'ya asla teslim etmedi.
Burada, hem imzanın gerçek olmaması, hem de ilaçların hastaya teslim edilmemesi durumu var. Yani düşünüldüğünde, aslında iki maddeye de girebilirsiniz. Fakat SGK size 5.3.2'yi uygulamalıdır. Çünkü 5.3.5, ilaçların hiç teslim edilmemesini ve sizde kalmasını gerektirir.
*
5.3.9 ve 5.3.10'da ise gerçeğe aykırı durumlar sözkonusu.
5.3.9, "gerçeğe aykırı" reçete kaydıdır. Cezası da reçetenin on katıdır. (Tekrarı halinde 20 katı + 2 yıl fesih)
5.3.10, direkt olarak "sahte" karekod/reçete/rapor kaydıdır. Cezası reçetenin on katıdır. (Tekrarı halinde 10 kat + 1 yıl fesih)
Peki "gerçeğe aykırı" olanla "sahte" olanı nasıl ayırıyoruz?
Bu cevabını henüz bilmediğim bir soru, çünkü SGK'nın 5.3.9'dan verdiği bir cezayı henüz görmedim.
Diğer taraftan, bir reçetenin sahte olup olmadığını eczacının anlayabilmesi zaten pek mümkün değilken, bu madde e-reçeteler için bile uygulanıyor.
Hekim kontrolünde "olması gereken" bir e-reçete sahte olarak düzenlenebiliyor, bundan eczacı sorumlu tutuluyor, reçete tutarının on katı + reçetenin kendisi kadar yaptırıma uğruyor, yıl olmuş 2016 ve bu hala böyle. Gerçekten çok acayip.
Hayır bakın işin iyice saçma hale geldiği yer şurası; diyelim ki 5.3.2'den ceza aldınız. Buna ilişkin soruşturma raporunu görmek ancak dava açınca mümkün, çünkü SGK isimli kurum sizin için uygun gördüğü yüzbinlerce liralık yaptırımın dayanağını sizinle paylaşmaya tenezzül etmiyor. Davayı açıp soruşturma raporunu bir görüyorsunuz ki, meğer sizin o 5.3.2'lik reçeteler sahteymiş.
E o zaman ne oldu da kurum 5.3.10 yerine bu maddeyi uygun gördü?
*
Yani görüldüğü gibi, SGK bu konuda son derece keyfi ve tutarsız.
Müvekkillere, öğrencilere ve sunum yaptığım eczacılara hep aynı şeyi söylüyorum, bence SGK'da bu işe görevli personelin elinde bir kaşe var. Gelişine vuruyor. Nasıl olsa cezai şarta itiraz yolu ancak dava açmak, personel de adeta diyor ki "Ben ne uğraşacağım, eczacı derdini gitsin mahkemeye anlatsın, yargı uğraşsın."
SGK'ya saygısızlık etmem istemem ama başka açıklama bulamıyorum.
Bence bulunacak gibi de değil.
*
Çok sevgiler,
Av. Göksun.
Etiketler:
cezai şartlar,
eczane protokolü,
sgk,
türk eczacıları birliği
7 Mart 2016 Pazartesi
Ekşi Sözlük'te "kanzuk tatsızlığı" ve bazı kanunlar...
Merhaba,
Ekşi Sözlük yazarları, Sözlük'ün hem ortağı, hem avukatı hem de "karar mercii" olan beyefendi tarafından fena halde rahatsız edilmiş durumda. ("Özdeşleşme yasağı" mı, o da nedir, yeni bir dürümcü mü?)
Bu konuda olan biteni ve mevcut hukuki vaziyeti özetlemeye çalıştım. Metnin ilk kısmı Sözlük'ün bugünlerdeki halini ve bu hale ulaşan süreci özetlemek. Yazar arkadaşlar bu hal ve süreci zaten bildiğinden, isterlerse aşağıda ikinci bölüme direkt geçiş yapabilirler.
*
Malum beyefendinin ismini ve rumuzunu ifşa etmekte aslında hukuken bir sakınca yok, neticede kendisi Sözlük'le ilgili basına verdiği beyanlarda ve hatta çıktığı ulusak televizyon yayınlarında bile gizlemiyor kendisini. Zaten kimin kim olduğunu herkes biliyor yani ama yine de nezaket bizde kalsın. Rumuzu olan kanzuk'la devam edelim. İsmini de anmamış oluruz.
Bu kanzuk Bey, küçük harfle başlamamın sebebi tamamen Sözlük formatı böyle olduğu içindir, zaten uzun süredir yazarlar tarafından son derece ağır bir şekilde eleştiriliyordu. Sebebi de oraya yıllarını ve satırlarını vermiş binlerce yazarı sadece "tık artırıcı" olarak görmesiydi. İnsanlar orayı bir "kişisel tarih" olarak görürken, kanzuk için bütün bunlar "tıklanma sayısından" ibaretti.
Sözlük'ün kurucusu ve aslen kimsenin nefret etmediği "ssg," yönetim işlerini kanzuk'a bıraktıktan sonradır ki Sözlük gerçekten bozdu, çok bozdu, öyle böyle bozmadı acayip bozdu, önünü alamadık. "Troll" başlıklar ve entry'ler çoğaldı, reklamdan siteye ulaşamaz olduk, hiçbir yeri rahat rahat eleştirememeye başladık - çünkü kanzuk Bey müvekkillerinin "ticari itibarı" zedelendiği için o entry'lerin silinmesini buyurdu, kimseye sorulmadan format değişiklikleri yapıldı, tepki gösterdiğimizdeyse "Beğenmeyen yazmasın kardeşim" seviyesinde cevaplarla karşılaştık.
Sözlük yüzünden başı devletle derde giren yazarlar oldu. kanzuk elbette bunlara hukuken yardım etmekle mükellef değildi. Ama hiç olmazsa "Ne haliniz varsa görün" tavrı da göstermeseydi be arkadaşım.
Yani bu hikaye uzundur. Sözlük ahalisi kanzuk Bey'den zaten uzun zamandır pek hoşlanmaz.
Peki ne oldu da delirdik? Nasıl oldu da, bu "kişisel tarih koleksiyonundan" sadece bir gün içinde 340 yazar 234 bin entry'sini sildi ve sayı bu yazı yazılırken bile giderek artıyor?
Birkaç gün önce, Sözlük'ün görüntüsü tamamen değiştirildi. Bu yeni hal son derece kullanışsız ve sevimsiz bulundu, çünkü gerçekten öyleydi. Ayrıca her zamanki gibi yine, kimse Sözlük kullanıcılarına "Böyle bir şey yapalım diyoruz, ne dersiniz?" diye sormamıştı.
Kanzuk ise o günlerde çıkıp "Böyle bir şey yaptık ama kusura bakmadınız inşallah" demek yerine, "Siz zaten ne yapsak tepki gösteriyorsunuz!" kabilinden bir cevap verdi. Aslında kanzuk'la ilgili her bir eleştiri için son derece derli toplu yazılmış bir sürü entry var ama bu yazıyı hazırlarken onları derlemek çok ciddi mesai istiyor. Ayrıca sahiplerine mesaj atıp, o mesajı görmelerini bekleyip, burada kullanmak için izin de almak lazım. Kaynak gösteremeyeceğim için atıfta da bulunamıyorum lütfen kusuruma bakmayın.
Neyse konuya dönelim. Daha bu değişiklikle ilgili rahatsızlık azalmış bile değilken, küt diye "Ekşi Şeyler" diye bir icat ortaya kondu.
onedio.com benzeri bir site bu, içeriğinde de Sözlük'teki entry'lerden faydalanılıyor.
Yani Sözlük yazarlarının entry'lerinin başka bir mecrada daha kullanılması hadisesi gündeme geldi.
Ekşi Sözlük son zamanlarda o kadar büyümüş ve reklam almak için o kadar saçma hallere girmiş bir site ki, bir de bu yolla yeni bir para kazanma mecrası ortaya konup yine bunun da sözlük yazarları üzerinden işletilecek olması herkesi çok rahatsız etti.
Biz sadece derdimizi döküyor veya goygoy yapıyorduk, ama kanzuk bizi "tık" olarak görmeye ve bu tık'lar üzerinden sıfırlarını sayamadığımız miktarları kazanmaya devam ediyordu.
Herkes Sözlük'ü o kadar seviyordu ki, halledilemeyecek bir sorun bu noktada bile halen yoktu. Zaten maddi beklentiyle yazan insanlar değildik, birileri kazansındı bize neydi.
Fakat kanzuk Bey yine ortaya çıkıp dedi ki "Yazdığınız her şey bizim mülkiyetimiz altındadır, siz buraya üye olurken bunu istediğimiz yerde kullanma iznini de bize vermiş oldunuz." (Bu arada, kanzuk Bey'in sözleri olarak tırnak içinde belirttiğim ifadeler birebir ifadeleri değildir. Anlamlarını yazıyorum ben.)
Peki gerçekten öyle miydi?
kanzuk Bey "hukuku Türkiye'ye getiren dört kişiden biri" olduğunu gerçekten düşünüyor muydu?
Ülkede hukukun tek adresi Av. kanzuk Bey miydi?
kanzuk Bey'in dediğinin üstüne laf olur muydu?
Diyelim ki hakkımızı devretmişsek ve üzerine söz hakkımız kalmamışsa bile, nasıl olmuştu da bunu yapmıştık, geri dönüşümüz yok muydu?
Bazı hukukçu arkadaşlar, kanzuk Bey'in söylemini kanunun düz metni üzerinden değerlendirip "Yapacak bir şeyimiz yok" kabilinden konuştu. Elbette bu da bir yorumdu, ama "Sözleşme öyle diyorsa tamam o zaman ya napalım" diyecektiysek neden avukat olmuştuk; bir muktedirin yanında iş bulup hayata o iktidarla devam etmek çok daha rahat olmaz mıydı?
Bizim işimiz "Kanun öyleyse hayat da böyle" demek değil miydi, ya da "kanun öyleyse hayat da böyle" demek bizden başka kimin işi olabilirdi?
Bu soruları kafamda evirip çevirip ulaştığım sonuçları paylaşmam gerektiğini düşündüm. Buyurun dostlar buyurun, Halil İbrahim sofrasına:
*
Konuyu iki açıdan ele almak lazım.
1. Ekşi Sözlük'e üye olurken onayladığımız sözleşmenin Borçlar Kanunu karşısındaki durumu
2.Sözlük'ün "derleme eser" niteliği ve yazarların entry'ler üzerindeki fikri mülkiyet hakları
Öncelikle Borçlar Kanunu meselesine gelelim. Onay ve değişiklik konularından sonra, bu ikisini birden bambaşka bir bağlamda yeniden değerlendireceğiz.
Sözleşme onayı:
kanzuk Bey bizim Sözlük'e üye olurken tüm şartları kabul ettiğimizi, o yüzden de pek itiraz hakkımızın bulunmadığını söylüyor. Fakat Sözlük 1999 yılından beri mevcut bir site, yıl ise bugünlerde 2016. Peki örneğin 2000 yılında üye olmuş biri o tarihte neye "okey" dediğini şu an halen biliyor mu gerçekten?
Sözlük, onayladığımız metni gözümüzün önünde tutan bir mecra değil. İlgili başlıkta duran sözleşme, şu an itibariyle geçerli olan sözleşme. Bizim neye rıza verip neye vermediğimizi muhtemelen sadece Allah biliyor, ateyizlerinkini ise kimin bileceğini bilmiyorum.
Kaldı ki Sözlük o zamanlar "sen ben bizim oğlan" şeklinde bir yerdi. Eni konu bir sözleşme bulunduğunu dahi sanmıyorum.
Sözleşme değişikliği:
İmzaladığımız bir sözleşmede "tek taraflı değişiklik yetkisi" varsa bizim buna itiraz etme hakkımız olmaz mı gerçekten?
Arkadaşlar bu size mantıklı geliyor mu?
Hukuk, her bir cümlesi için yüzbinlerce kitap yazılabilecek bir şeydir. Bunu en iyi hukuk öğrencileri bilir :) Fakat dini metinlerde dünyanın bir "ol!" emriyle başlaması gibi, hukuk da düz "iradeyle" başlayan bir şeydir.
Tek cümlesinden yüzbinlerce kitap çıkan sözleşmeler hukukunun özü şudur: Bir kere rıza verdik diye yüz de vermedik arkadaşım. Herkes kendi işini doğru düzgün yapsın.
Bunu hemen değişiklik meselesine bağlayalım; eğer bu değişiklik benim için "yapısal" nitelikteyse, yani eğer o koşul en başta olsaydı ben seninle bu sözleşmeyi yapmayacaktıysam, o değişikliği kendi başına yapamazsın. Bana bunu sormak zorundasın. Mesela ben entry'lerimin bana sorulmadan başka bir mecrada kullanılması hakkını asla vermem, benden bunu isteyen bir sözlüğe de asla kaydolmam. Yani bana bunu kafana göre dayatamazsın.
Yok ille kanun hükmü mü istiyorsun, bence isteme, çünkü o zaman bu delikten çıkamazsın. Çünkü 6098 sayılı Borçlar Kanunu, Sözlük'ün öngördüğü sözleşme türü için özel bir hüküm içermediğinden, doğrudan md. 138'e gitmen gerekir. Teknik konuştum ama hukuku Türkiye'ye getiren kişi olan kanzuk Bey bunu anlayacaktır. Fakat şu şekilde özet geçeyim; Kanun'un tanımladığı türden değişiklik, "taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durumun" varlığını gerektirir. Daha çok para kazanma isteğiniz ise, bence beklenmeyen olağanüstü bir durum değildir. Siz hep böyleydiniz.
Onay ve değişiklik meselesinin bağlandığı yer: Genel işlem koşulları
Eveeet işte en sevdiğim.
Sevgili arkadaşlar, borçlar kanunumuz 2012 yılında değişti.
Bu değişiklikle, eskiden sadece Tüketici Kanunu'nda olan "genel işlem koşulları" hükümleri BK'ya da girdi. Yani artık bu hükümler, borçlar hukukuna tabi olan tüm sözleşmeler için sözkonusu olabilecek. Sözlük'le olan üyelik sözleşmemiz de bu kapsama giriyor.
Öncelikle burada bir ayrım yapmamız gerekiyor. 2012'den önceki üyeliklerde bu kanun yoktu. Genel işlem koşulları, 2012 öncesinde sadece Tüketici Kanunu'nda yer alan bir kavramdı. Şimdilik 2012 sonrası için konuşalım, biz "dinozorların" durumuna sonra geçelim.
Konumuzun girişini şöyle yapalım; bkz. 6098 sayılı Borçlar Kanunu madde 20 fıkra 1:
Peki bu madde ne işe yarıyor? Sizi hemen bir sonraki, yani 21. maddeye bağlıyorum:
Dürüstlük kuralına aykırı olma konusunda bir açıklamaya kimsenin ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. O yüzden "menfaate aykırı olma" üzerinden gidelim. Mesela Sözlük formatının değiştirilmesi menfaatimize aykırı mıdır?
Neden olmasın? Ben orada her gün saatlerimi geçiren bir insanım belki, masa başında bir işim var ve Sözlük yan sekmede hep açık. Ara vakitlerimde göz atıp belki bir şeyler yazıp vaktimi öyle geçiriyorum? Yani beni menfaatim zaten altı üstü orada zaman geçirmek? O manasız beyaz fon yüzünden ne olayım kör mü olayım? Zamanımı başka şekilde mi geçireyim?
Mesela sözleşmede "gerekli gördüğümüz takdirde ve hiçbir gerekçe göstermeksizin dilediğimiz içeriği kısmen veya tamamen yayından kaldırma, yazarlığınızı iptal etme, kullanıcı kaydınızı silme haklarını saklı tutmaktayız." diye bir madde var. Bunun neresi hukuka uygun tam olarak? Menfaatime neresi aykırı değil bunun? Onu bir deyin hele?
kanzuk Bey siz hukukla ilgili para kazanmak dışında bir şey bildiğinizden emin misiniz? Hiç alıntı açıklama yapıp da uzatamayacağım, size "ifa yardımcısının fiilinden sorumluluk" diyor ve hızla uzaklaşıyorum. Kanunda var. Herhangi bir borçlar genel kitabında da bulabilirsiniz. Üşenmeyin okuyun, iyi gelir.
Neyse sözleşmeden bu kadar örnek yeter, satır satır okusak bu iş bitmeyecek. Sözleşme eleştirisini başka bir yazıya saklayarak devam edelim.
Diğer bir husus, entry'lerimizi alıp başka yerde kullanmaktan bahsediliyor. E iyi de ben o entry'leri başka bir yer için yazmadım ki, hani benim telifim? Bu benim menfaatime buz gibi aykırı değil mi? O yazıyı mesela onedio kullansa FSEK'e göre gayet güzel dava açma hakkım var, çünkü bir olayda rıza olmayınca dava olur. Ben neden bu telif hakkımdan durduk yerde feragat etmiş olayım? Hiç bana sordunuz mu entry'mi harcarken?
Yani menfaate aykırılık varsa ki bence var, sözleşmenin içeriğini değiştirip de "Tatlım sen buna rıza verdin ama yha" denemiyor. Bu da tamam.
Eğer buna uyulmazsa ne oluyor, bu koşullar yazılmamış sayılıyor. Yok yani, yazılmamış, toner bitmiş, jetonu mu yokmuş aramayıp geçmiş, velhasıl bitmiş.
Yani kanzuk Bey'in özene bezene yazdığı -nı da sanmıyorum, muhtemelen yanında çalışan meslektaşlara yazdırıp işin şöhretini tek başına kullandığı sözleşmedeki değişiklik yetkisi, her türlü "yokum diyor."
Sözleşmenin sonradan değiştirilmesiyle ilgili mu-az-zam bir madde daha var. Buyrun md. 24:
Tşk.
Bu konuda son olarak, sıradaki parça "İyi de 'koşulları okudum' kutusunu tıklama o zaman sen de kardeşim!" diyenler için gelsin:
Tekrar söylüyorum, sözleşmeyi oturup hukukçu gözüyle incelesek o Sözlük'ü yıkmamız gerekir. Fakat bunu şimdilik kenara bırakıp, olayın fikri mülkiyet haklarının devri tarafına bakalım.
*
Bu bölümdeki kanunumuz, 5846 sy. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu - yani FSEK.
(Şimdi öncelikle şu cümleyi söyleyip bu konuyu açmadan kapatalım: FSEK'e göre bizim elbette telif ücreti talep etme hakkımız var. Fakat Sözlük'e üye olarak, böyle bir talepte bulunmamayı peşinen kabul ediyoruz. Bu konu çok su kaldırır o yüzden en azından şimdilik girmek istemiyorum; ama lütfen bunun "yasal zorunluluk" olmadığını, tamamen "bizim kabulümüz" olduğunu bilelim.)
FSEK'e göre yazdığımız her tür entry birer "eserdir." Eserler üzerinde de iki ayrı hak kategorisi bulunur.
1. Mali haklar
2. Manevi haklar
Bunları teker teker açıklamanın anlamı yok, işimize yarayan kısmına gelelim.
Bu maddeye biraz sonra geri döneceğiz ama buraya kadar mesele yok.
Fakat şunu lütfen biri bana açıklasın ya, nolur:
- Dilediğiniz şekilde kullanabilirsiniz (Ahah Allah razı olsun karşim.)
- Ama bize link vermeniz lazım. (Sebep?)
Ekşi Sözlük yazarları, Sözlük'ün hem ortağı, hem avukatı hem de "karar mercii" olan beyefendi tarafından fena halde rahatsız edilmiş durumda. ("Özdeşleşme yasağı" mı, o da nedir, yeni bir dürümcü mü?)
Bu konuda olan biteni ve mevcut hukuki vaziyeti özetlemeye çalıştım. Metnin ilk kısmı Sözlük'ün bugünlerdeki halini ve bu hale ulaşan süreci özetlemek. Yazar arkadaşlar bu hal ve süreci zaten bildiğinden, isterlerse aşağıda ikinci bölüme direkt geçiş yapabilirler.
*
Malum beyefendinin ismini ve rumuzunu ifşa etmekte aslında hukuken bir sakınca yok, neticede kendisi Sözlük'le ilgili basına verdiği beyanlarda ve hatta çıktığı ulusak televizyon yayınlarında bile gizlemiyor kendisini. Zaten kimin kim olduğunu herkes biliyor yani ama yine de nezaket bizde kalsın. Rumuzu olan kanzuk'la devam edelim. İsmini de anmamış oluruz.
Bu kanzuk Bey, küçük harfle başlamamın sebebi tamamen Sözlük formatı böyle olduğu içindir, zaten uzun süredir yazarlar tarafından son derece ağır bir şekilde eleştiriliyordu. Sebebi de oraya yıllarını ve satırlarını vermiş binlerce yazarı sadece "tık artırıcı" olarak görmesiydi. İnsanlar orayı bir "kişisel tarih" olarak görürken, kanzuk için bütün bunlar "tıklanma sayısından" ibaretti.
Sözlük'ün kurucusu ve aslen kimsenin nefret etmediği "ssg," yönetim işlerini kanzuk'a bıraktıktan sonradır ki Sözlük gerçekten bozdu, çok bozdu, öyle böyle bozmadı acayip bozdu, önünü alamadık. "Troll" başlıklar ve entry'ler çoğaldı, reklamdan siteye ulaşamaz olduk, hiçbir yeri rahat rahat eleştirememeye başladık - çünkü kanzuk Bey müvekkillerinin "ticari itibarı" zedelendiği için o entry'lerin silinmesini buyurdu, kimseye sorulmadan format değişiklikleri yapıldı, tepki gösterdiğimizdeyse "Beğenmeyen yazmasın kardeşim" seviyesinde cevaplarla karşılaştık.
Sözlük yüzünden başı devletle derde giren yazarlar oldu. kanzuk elbette bunlara hukuken yardım etmekle mükellef değildi. Ama hiç olmazsa "Ne haliniz varsa görün" tavrı da göstermeseydi be arkadaşım.
Yani bu hikaye uzundur. Sözlük ahalisi kanzuk Bey'den zaten uzun zamandır pek hoşlanmaz.
Peki ne oldu da delirdik? Nasıl oldu da, bu "kişisel tarih koleksiyonundan" sadece bir gün içinde 340 yazar 234 bin entry'sini sildi ve sayı bu yazı yazılırken bile giderek artıyor?
Birkaç gün önce, Sözlük'ün görüntüsü tamamen değiştirildi. Bu yeni hal son derece kullanışsız ve sevimsiz bulundu, çünkü gerçekten öyleydi. Ayrıca her zamanki gibi yine, kimse Sözlük kullanıcılarına "Böyle bir şey yapalım diyoruz, ne dersiniz?" diye sormamıştı.
Kanzuk ise o günlerde çıkıp "Böyle bir şey yaptık ama kusura bakmadınız inşallah" demek yerine, "Siz zaten ne yapsak tepki gösteriyorsunuz!" kabilinden bir cevap verdi. Aslında kanzuk'la ilgili her bir eleştiri için son derece derli toplu yazılmış bir sürü entry var ama bu yazıyı hazırlarken onları derlemek çok ciddi mesai istiyor. Ayrıca sahiplerine mesaj atıp, o mesajı görmelerini bekleyip, burada kullanmak için izin de almak lazım. Kaynak gösteremeyeceğim için atıfta da bulunamıyorum lütfen kusuruma bakmayın.
Neyse konuya dönelim. Daha bu değişiklikle ilgili rahatsızlık azalmış bile değilken, küt diye "Ekşi Şeyler" diye bir icat ortaya kondu.
onedio.com benzeri bir site bu, içeriğinde de Sözlük'teki entry'lerden faydalanılıyor.
Yani Sözlük yazarlarının entry'lerinin başka bir mecrada daha kullanılması hadisesi gündeme geldi.
Ekşi Sözlük son zamanlarda o kadar büyümüş ve reklam almak için o kadar saçma hallere girmiş bir site ki, bir de bu yolla yeni bir para kazanma mecrası ortaya konup yine bunun da sözlük yazarları üzerinden işletilecek olması herkesi çok rahatsız etti.
Biz sadece derdimizi döküyor veya goygoy yapıyorduk, ama kanzuk bizi "tık" olarak görmeye ve bu tık'lar üzerinden sıfırlarını sayamadığımız miktarları kazanmaya devam ediyordu.
Herkes Sözlük'ü o kadar seviyordu ki, halledilemeyecek bir sorun bu noktada bile halen yoktu. Zaten maddi beklentiyle yazan insanlar değildik, birileri kazansındı bize neydi.
Fakat kanzuk Bey yine ortaya çıkıp dedi ki "Yazdığınız her şey bizim mülkiyetimiz altındadır, siz buraya üye olurken bunu istediğimiz yerde kullanma iznini de bize vermiş oldunuz." (Bu arada, kanzuk Bey'in sözleri olarak tırnak içinde belirttiğim ifadeler birebir ifadeleri değildir. Anlamlarını yazıyorum ben.)
Peki gerçekten öyle miydi?
kanzuk Bey "hukuku Türkiye'ye getiren dört kişiden biri" olduğunu gerçekten düşünüyor muydu?
Ülkede hukukun tek adresi Av. kanzuk Bey miydi?
kanzuk Bey'in dediğinin üstüne laf olur muydu?
Diyelim ki hakkımızı devretmişsek ve üzerine söz hakkımız kalmamışsa bile, nasıl olmuştu da bunu yapmıştık, geri dönüşümüz yok muydu?
Bazı hukukçu arkadaşlar, kanzuk Bey'in söylemini kanunun düz metni üzerinden değerlendirip "Yapacak bir şeyimiz yok" kabilinden konuştu. Elbette bu da bir yorumdu, ama "Sözleşme öyle diyorsa tamam o zaman ya napalım" diyecektiysek neden avukat olmuştuk; bir muktedirin yanında iş bulup hayata o iktidarla devam etmek çok daha rahat olmaz mıydı?
Bizim işimiz "Kanun öyleyse hayat da böyle" demek değil miydi, ya da "kanun öyleyse hayat da böyle" demek bizden başka kimin işi olabilirdi?
Bu soruları kafamda evirip çevirip ulaştığım sonuçları paylaşmam gerektiğini düşündüm. Buyurun dostlar buyurun, Halil İbrahim sofrasına:
*
Konuyu iki açıdan ele almak lazım.
1. Ekşi Sözlük'e üye olurken onayladığımız sözleşmenin Borçlar Kanunu karşısındaki durumu
2.Sözlük'ün "derleme eser" niteliği ve yazarların entry'ler üzerindeki fikri mülkiyet hakları
Öncelikle Borçlar Kanunu meselesine gelelim. Onay ve değişiklik konularından sonra, bu ikisini birden bambaşka bir bağlamda yeniden değerlendireceğiz.
Sözleşme onayı:
kanzuk Bey bizim Sözlük'e üye olurken tüm şartları kabul ettiğimizi, o yüzden de pek itiraz hakkımızın bulunmadığını söylüyor. Fakat Sözlük 1999 yılından beri mevcut bir site, yıl ise bugünlerde 2016. Peki örneğin 2000 yılında üye olmuş biri o tarihte neye "okey" dediğini şu an halen biliyor mu gerçekten?
Sözlük, onayladığımız metni gözümüzün önünde tutan bir mecra değil. İlgili başlıkta duran sözleşme, şu an itibariyle geçerli olan sözleşme. Bizim neye rıza verip neye vermediğimizi muhtemelen sadece Allah biliyor, ateyizlerinkini ise kimin bileceğini bilmiyorum.
Kaldı ki Sözlük o zamanlar "sen ben bizim oğlan" şeklinde bir yerdi. Eni konu bir sözleşme bulunduğunu dahi sanmıyorum.
Sözleşme değişikliği:
İmzaladığımız bir sözleşmede "tek taraflı değişiklik yetkisi" varsa bizim buna itiraz etme hakkımız olmaz mı gerçekten?
Arkadaşlar bu size mantıklı geliyor mu?
Hukuk, her bir cümlesi için yüzbinlerce kitap yazılabilecek bir şeydir. Bunu en iyi hukuk öğrencileri bilir :) Fakat dini metinlerde dünyanın bir "ol!" emriyle başlaması gibi, hukuk da düz "iradeyle" başlayan bir şeydir.
Tek cümlesinden yüzbinlerce kitap çıkan sözleşmeler hukukunun özü şudur: Bir kere rıza verdik diye yüz de vermedik arkadaşım. Herkes kendi işini doğru düzgün yapsın.
Bunu hemen değişiklik meselesine bağlayalım; eğer bu değişiklik benim için "yapısal" nitelikteyse, yani eğer o koşul en başta olsaydı ben seninle bu sözleşmeyi yapmayacaktıysam, o değişikliği kendi başına yapamazsın. Bana bunu sormak zorundasın. Mesela ben entry'lerimin bana sorulmadan başka bir mecrada kullanılması hakkını asla vermem, benden bunu isteyen bir sözlüğe de asla kaydolmam. Yani bana bunu kafana göre dayatamazsın.
Yok ille kanun hükmü mü istiyorsun, bence isteme, çünkü o zaman bu delikten çıkamazsın. Çünkü 6098 sayılı Borçlar Kanunu, Sözlük'ün öngördüğü sözleşme türü için özel bir hüküm içermediğinden, doğrudan md. 138'e gitmen gerekir. Teknik konuştum ama hukuku Türkiye'ye getiren kişi olan kanzuk Bey bunu anlayacaktır. Fakat şu şekilde özet geçeyim; Kanun'un tanımladığı türden değişiklik, "taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durumun" varlığını gerektirir. Daha çok para kazanma isteğiniz ise, bence beklenmeyen olağanüstü bir durum değildir. Siz hep böyleydiniz.
Onay ve değişiklik meselesinin bağlandığı yer: Genel işlem koşulları
Eveeet işte en sevdiğim.
Sevgili arkadaşlar, borçlar kanunumuz 2012 yılında değişti.
Bu değişiklikle, eskiden sadece Tüketici Kanunu'nda olan "genel işlem koşulları" hükümleri BK'ya da girdi. Yani artık bu hükümler, borçlar hukukuna tabi olan tüm sözleşmeler için sözkonusu olabilecek. Sözlük'le olan üyelik sözleşmemiz de bu kapsama giriyor.
Öncelikle burada bir ayrım yapmamız gerekiyor. 2012'den önceki üyeliklerde bu kanun yoktu. Genel işlem koşulları, 2012 öncesinde sadece Tüketici Kanunu'nda yer alan bir kavramdı. Şimdilik 2012 sonrası için konuşalım, biz "dinozorların" durumuna sonra geçelim.
Konumuzun girişini şöyle yapalım; bkz. 6098 sayılı Borçlar Kanunu madde 20 fıkra 1:
"Genel işlem koşulları, bir sözleşme yapılırken düzenleyenin, ileride çok sayıdaki benzer sözleşmede kullanmak amacıyla, önceden, tek başına hazırlayarak karşı tarafa sunduğu sözleşme hükümleridir."Bu cümle son derece açık. Bakın özel bir sözleşme türünden bahsetmiyor, yani kanzuk Bey'in burnumuza soktuğu üyelik sözleşmesi de sevdaya dahil.
Peki bu madde ne işe yarıyor? Sizi hemen bir sonraki, yani 21. maddeye bağlıyorum:
"Karşı tarafın menfaatine aykırı genel işlem koşullarının sözleşmenin kapsamına girmesi, sözleşmenin yapılması sırasında düzenleyenin karşı tarafa, bu koşulların varlığı hakkında açıkça bilgi verip, bunların içeriğini öğrenme imkanı sağlamasına ve karşı tarafın da bu koşulları kabul etmesine bağlıdır. Aksi takdirde, genel işlem koşulları yazılmamış sayılır."Bunu tamamlayan 25. maddeyi de analım,
"Genel işlem koşullarına, dürüstlük kurallarına aykırı olarak, karşı tarafın aleyhine veya onun durumunu ağırlaştırıcı nitelikte hükümler konulamaz."
(Not: Hocalarımız, bu maddenin 2012 öncesi sözleşmeler için de uygulanacağı görüşünde. Yani o döneme ilişkin sorunu 25. maddeyle aşıyoruz. Oğuzman/Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 2014, c.1, s.171.)Yani, sözleşmede menfaatimize aykırı bir durum varsa, bu konuda açıkça bilgilendirilmeliyiz, içeriklerini öğrenmeliyiz ve sözleşmeyi bu bilgiyle kabul etmeliyiz.
Dürüstlük kuralına aykırı olma konusunda bir açıklamaya kimsenin ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. O yüzden "menfaate aykırı olma" üzerinden gidelim. Mesela Sözlük formatının değiştirilmesi menfaatimize aykırı mıdır?
Neden olmasın? Ben orada her gün saatlerimi geçiren bir insanım belki, masa başında bir işim var ve Sözlük yan sekmede hep açık. Ara vakitlerimde göz atıp belki bir şeyler yazıp vaktimi öyle geçiriyorum? Yani beni menfaatim zaten altı üstü orada zaman geçirmek? O manasız beyaz fon yüzünden ne olayım kör mü olayım? Zamanımı başka şekilde mi geçireyim?
Mesela sözleşmede "gerekli gördüğümüz takdirde ve hiçbir gerekçe göstermeksizin dilediğimiz içeriği kısmen veya tamamen yayından kaldırma, yazarlığınızı iptal etme, kullanıcı kaydınızı silme haklarını saklı tutmaktayız." diye bir madde var. Bunun neresi hukuka uygun tam olarak? Menfaatime neresi aykırı değil bunun? Onu bir deyin hele?
"...barındırma hizmeti ve benzeri hizmet veren firmaların güvenliği sağlayamaması veya ekşi sözlük’e yasadışı olarak erişilerek bilgilerin ele geçirilmesi gibi hallerde doğrudan ya da dolaylı hiçbir zarara ilişkin sorumluluk kabul etmemekteyiz."Yok ya? Ben nereden bileceğim sizin bu işi doğru düzgün insanlara yaptırdığınızı? Bakın bu konu gittikçe uzuyor, sizin yüzünüzden saatlerimi vererek yazdığım şu güzelim yazıyı kimse okumayacak ahah,
kanzuk Bey siz hukukla ilgili para kazanmak dışında bir şey bildiğinizden emin misiniz? Hiç alıntı açıklama yapıp da uzatamayacağım, size "ifa yardımcısının fiilinden sorumluluk" diyor ve hızla uzaklaşıyorum. Kanunda var. Herhangi bir borçlar genel kitabında da bulabilirsiniz. Üşenmeyin okuyun, iyi gelir.
Diğer bir husus, entry'lerimizi alıp başka yerde kullanmaktan bahsediliyor. E iyi de ben o entry'leri başka bir yer için yazmadım ki, hani benim telifim? Bu benim menfaatime buz gibi aykırı değil mi? O yazıyı mesela onedio kullansa FSEK'e göre gayet güzel dava açma hakkım var, çünkü bir olayda rıza olmayınca dava olur. Ben neden bu telif hakkımdan durduk yerde feragat etmiş olayım? Hiç bana sordunuz mu entry'mi harcarken?
Yani menfaate aykırılık varsa ki bence var, sözleşmenin içeriğini değiştirip de "Tatlım sen buna rıza verdin ama yha" denemiyor. Bu da tamam.
Eğer buna uyulmazsa ne oluyor, bu koşullar yazılmamış sayılıyor. Yok yani, yazılmamış, toner bitmiş, jetonu mu yokmuş aramayıp geçmiş, velhasıl bitmiş.
Yani kanzuk Bey'in özene bezene yazdığı -nı da sanmıyorum, muhtemelen yanında çalışan meslektaşlara yazdırıp işin şöhretini tek başına kullandığı sözleşmedeki değişiklik yetkisi, her türlü "yokum diyor."
Sözleşmenin sonradan değiştirilmesiyle ilgili mu-az-zam bir madde daha var. Buyrun md. 24:
"Genel işlem koşullarının bulunduğu bir sözleşmede veya ayrı bir sözleşmede yer alan ve düzenleyene tek yanlı olarak karşı taraf aleyhine genel işlem koşulları içeren sözleşmenin bir hükmünü değiştirme ya da yeni düzenleme getirme yetkisi veren kayıtlar yazılmamış sayılır."kanzuk Bey şimdi o elinizdeki değişikliği yavaşça yere bırakın.
Tşk.
Bu konuda son olarak, sıradaki parça "İyi de 'koşulları okudum' kutusunu tıklama o zaman sen de kardeşim!" diyenler için gelsin:
"Burada sözkonusu genel işlem koşulunun karşı tarafça önceden yeterince incelenip değerlendirildiğini, genel işlem koşulunu hazırlayan ve bundan yararlanacak olan taraf ispat edecektir." (Oğuzman/Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 2014, c.1, s.167.)Kusura bakmayın kanzuk Bey, rızayı kuzenim vermiş. Konu kilit.
Tekrar söylüyorum, sözleşmeyi oturup hukukçu gözüyle incelesek o Sözlük'ü yıkmamız gerekir. Fakat bunu şimdilik kenara bırakıp, olayın fikri mülkiyet haklarının devri tarafına bakalım.
*
Bu bölümdeki kanunumuz, 5846 sy. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu - yani FSEK.
(Şimdi öncelikle şu cümleyi söyleyip bu konuyu açmadan kapatalım: FSEK'e göre bizim elbette telif ücreti talep etme hakkımız var. Fakat Sözlük'e üye olarak, böyle bir talepte bulunmamayı peşinen kabul ediyoruz. Bu konu çok su kaldırır o yüzden en azından şimdilik girmek istemiyorum; ama lütfen bunun "yasal zorunluluk" olmadığını, tamamen "bizim kabulümüz" olduğunu bilelim.)
FSEK'e göre yazdığımız her tür entry birer "eserdir." Eserler üzerinde de iki ayrı hak kategorisi bulunur.
1. Mali haklar
2. Manevi haklar
Bunları teker teker açıklamanın anlamı yok, işimize yarayan kısmına gelelim.
"...çoğaltma, kopyalama, işleme ve basılı ortam, radyo-televizyon, uydu ve kablo gibi telli veya telsiz yayın yapan kuruluşlar vasıtasıyla veya internet ve sair dijital iletim şekilleri de dahil olmak üzere işaret, ses ve/veya görüntü nakline yarayan araçlar ve sair her türlü araçla yayınlama hakları dahil olmak ancak bunlarla kısıtlı kalmamak kaydıyla tüm mali haklarını hiçbir coğrafi sınırlama olmaksızın, süresiz ve bedelsiz kullanma hakkı(lisans) vermektesiniz."Arkadaşlar bu çok acayip görünüyor ama sakin olun, "olmayacak" bir şey değil. Mesela yayma hakkını vermeseydik, Sözlük entry'lerin sosyal medyada paylaşım butonlarını koyamazdı oraya. Hatta biz Sözlük'e gönderirdik ama Sözlük onu yayınlayamazdı bile. Bunlar standart şeyler. İşleme hakkını da entry'lerinizde değişiklik yapılması olarak düşünmeyin, eserde değişiklik yapılması bir "manevi haktır" ve onu zaten kimseye vermiyoruz. İşleme dediğimiz, mevcut entry'lerden yeni bir eser meydana getirilmesi durumu, öyle düşünün. Mesela benim size ait bir yazıyı alıp, eğip büküp onu kullanarak yeni bir yazı meydana getirmem de bir işlemedir. Bir şarkının cover'ı da işlemedir. Ama aynı zamanda yeni bir eserdir de. Öyle düşünelim.
Bu maddeye biraz sonra geri döneceğiz ama buraya kadar mesele yok.
Fakat şunu lütfen biri bana açıklasın ya, nolur:
"ekşi sözlük’te oluşturduğunuz/yayınladığınız içeriklerin telif hakları size aittir. bu nedenle ekşi sözlük’te yayınlandığınız içeriğinizi (entrylerinizi) ticari maksatla dahi dilediğiniz şekilde derleyip, kullanabilirsiniz. ancak ekşi sözlük'te yayında olan içeriklerinizi internet üzerinde başka bir sitede daha yayınlamanız halinde ekşi sözlük’e aktif link vermeniz gerekmektedir. "- Hakkınız size aittir. (Ya nolacağıdı?)
- Dilediğiniz şekilde kullanabilirsiniz (Ahah Allah razı olsun karşim.)
- Ama bize link vermeniz lazım. (Sebep?)
Sözlük'te yazdığım bir şeyi kendi ismimle de paylaşmak istemiş olabilirim.
Ama kendi ismimle paylaştığım yerde Sözlük rumuzumun, rumuzumla paylaşmak istediğim yerde de asıl ismimin bilinmesi istemeyebilirim.
Bir mecrada zaten paylaştığımı unutup, başka bir mecrada yeniden paylaşabilirim.
Size ne?
Arkadaşlar buradaki konu gayet açık, link verin ki adamlar tıklansın. Ama benim Sözlük'te yazma amacım kendimi ifade etmek, senin tık'ınla bir meselem yok ki. Reklam gelirin artacak diye neden ben kendi gizliliğimi riske atmak zorunda kalayım? Bu mahremiyeti sağlayamayacaksam seninle ne işim var benim? Mesela bu da menfatime aykırı.
Adamlar bizi sadece tık olarak görüyor derken işte bundan bahsediyoruz.
Şimdi şu maddeye gelelim ve yukarıda "geri döneceğiz" dediğimiz maddeyle beraber düşünelim:
"oluşturduğunuz içerikler ekşi sözlük’te yayında olduğu müddetçe ekşi teknoloji bu içerikleri başta ekşi şeyler'de olmak üzere, uygun gördüğü bütün ortamlarda kendi kullanımında olan markalar altında ve/veya diğer internet sitelerinde ticari amaçla kullanma hakkına sahip olacaktır. bunu engellemek için kullanılmasını istemediğiniz içeriği silmeniz veya hesabınızı kapamanız yeterlidir ancak bu eylemler sadece ileriye dönük olup, size daha önce yapılmış çalışmalardan entrylerinizin çıkarılması, telif ücreti talep etme ve benzeri bir hak vermeyecektir. daha önce yapılmış çalışmaların yeniden basımı veya yayını da bu nedenle her zaman mümkündür."
Başka yerde yayınlanması konusunda zaten konuştuk, bu olmaz bi kere geçin bunu. Bugün Ekşi Şeyler için yeni bir onay kutusu koymuşlar ki doğrusu budur. Diğer tüm mecralar için de aynı şekilde onay almaları gerekir.
Diğer kısmına gelelim, diyor ki, entry'lerinizi silseniz bile diyor, biz diyor, kullandığımız entry'yi silmeyiz diyor.
Şimdi de "döneceğiz" dediğimiz maddeye dönelim. Orada da ne diyor, "kullanma hakkı vermektesiniz."
Arkadaşlar bir hakkı devretmekle kullandırmak arasında fark vardır.
Bir şeyi devrettiğinizde, o şey artık sizin hükmünüzden tamamen çıkmış olur. Geri girmesi, ancak devrettiğiniz kişinin size geri devretmesiyle veya kullanım hakkı tanımasıyla mümkündür.
Yani diyelim ki işyerinizi devrettiniz, iki ay sonra gelip o işyerine elinizi kolunuzu sallaya sallaya girip patron koltuğuna oturabilir misiniz? Elbette hayır. Bunu yapabilmeniz için, orayı tekrar "devralmanız" ya da yeni patronun size o koltukta oturmak için izin vermesi gerekir.
Fakat birine bir hak tanıdığınızda, e onu geri alabilirsiniz? "Bu entry üzerindeki kullanma hakkını geri alıyorum." Bu kadar? Pardon kanzuk Bey yaşça küçüğünüzüm, bunun mümkün olmadığını tam olarak neden düşündünüz? Lütfen FSEK 59 demeyin, zira o madde "izin belirli bir amaç için verilmişse amaç ortadan kalktığında izin de geri alınabilir" demektedir. Benim kendimi o entry'yle ifade etme amacımın ortadan kalkması yeterli bir gerekçe olmaz mı sizce de?
Bu arada "süresiz lisans" derken kastedilen bu lisansın sonsuna kadar sürmesi değil arkadaşlar. Lisansın belirli bir süresinin olmadığı yani her an geri alınabileceği anlamına geliyor.
Sözlük'ün silinmiş entry'lerimizi kullanma hakkını hangi hak bağlamında değerlendirmek daha isabetli bilmiyorum. Ben FSEK'le yoğun çalışan biri değilim. Fakat iki taraftan birden bakabiliriz:
1. Yayma hakkı ise, tamam o hakkın kullanılmasına izin verdik, ama hakkı devretmedik. Verdiğimiz izni pekala geri alabiliriz.
2. Yok umuma arz dersek, o FSEK'te tanınan manevi haklardandır ve şu anlama gelir: Bir eser meydana getirmişseniz, bunu ortaya koyup koymamak tamamen sizin bileceğiniz iştir. Mesela Sözlük'e göndermek umuma arz etmektir.
Bu arz konusunda karar vermek benim devredemeyeceğim kişisel haklarımdansa, arz etmekten vazgeçiyorum, sorun nedir?
*
Son bölüm: Tamam da peki şimdi biz ne yapabiliriz?
1. Veri güvenliği sağlanamadığı için bir sorun yaşarsak, Sözlük'e bu yüzden tazminat davası açabiliriz. Savcılık şikayeti ayrı bir mesele, onu her olayda ayrı değerlendirmek lazım.
2. Sözlük bizim entry'lerimizi kafasına göre her yerde yayınlayamaz, bu konuda açık rızamızı almak zorundadır. Buna uymazsa, mesela Ekşi Şeyler'de biz "okey" dememiş olmamıza rağmen yayınlanmış içeriğimiz varsa, bu içeriğin kaldırılmasını veya içerik üzerinden kazanılan gelirden bir tazminat ödenmesini talep edebiliriz. Hatta ikisini birden de talep edebiliriz.
3. Silinmiş entry'lerimizin üzerinde hak iddia edilmemesi için, "silinmiş entry'lerim üzerinde önceden vermiş bulunduğum kullanım hakkınızın sona ermiş bulunduğunu; sildiğim entry'lerin yayınlandığı başka mecralar var ise buralardan silinmesini, aksi halde hakkınızda yasal yollara başvuracağımı..." gibi bir bildirimde bulunmamız gerekir.
*
Arkadaşlar içerikte de yazdım, ben FSEK'le fazla uğraşmışlığı olan biri değilim. O sebeple, yazdıklarım "bilirkişi raporu" hükmünde değildir. Yazdığım bir sürü şeyi yazarken öğrendim ve düşündüm, bir şeyi "beraber yapıyormuşuz" hissi verdi bu, ki bu histen ayrıca mutlu oldum.
Bilgi veya söylemde hatam ya da eksiğim varsa lütfen affedin, ama vallahi çok uğraştım, sekiz dolu dolu sayfa olmuş bak :)
İnsaflı eleştirilerinizi bekliyorum :)
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
borçlar kanunu,
ekşi sözlük,
fsek,
genel işlem şartları,
kanzuk
14 Ocak 2016 Perşembe
İşyerinde psikolojik tacize karşı kanun yolları
Bugünlerde işyerinde psikolojik tacizle ilgili üst üste sorular geliyor. Hakkındaki çalışmalar ve örnek kararlar giderek artıyor ama bu konu bizim için hala - ve maalesef yeni sayılır.
Bir kişinin manevi şiddet gördüğü için tazminat talep etmesi, bizim gündelik hayatımızın zaten içinde olmalıydı. İnsanlar başkalarının onurunu kırmaması gerektiğini zaten bilmeli, onuru kırılan insanlar da bunun dava konusu edilebileceğini zaten bilmeli, hukuk sistemi ise bu davaların kazanılacağını zaten çoktan öngörmüş olmalıydı.
Fakat bizim özelde hizmet anlayışımız, genelde ise kalıplaşmış davranış şekillerimiz, bu tür bir bilincin ancak bu yıllarda gündeme gelmesine sebep oldu.
İşyerimizde sorun mu yaşıyoruz? Sanıyoruz ki istifa edince her şey çözülecek - ki istifa edebiliyor muyuz o zaten ayrı bir mesele...
Aynı davranış kalıbını özel hayatlarımızda görmek de mümkün. "Peki dersen kavga çıkmaz" diyerek iyi niyetlerle başladığımız yapıcı davranışlarımız bir süre sonra ciddi bir psikolojik mesele haline gelmiyor mu? Temelinde aynı şey. Fakat birinde sizin için "Ama o benim annem - eşim - arkadaşım!" denebiliyorken, diğerinde "Göksun? Haaa şu ikinci kattaki kızı mı diyorsun, üç müydü, n'oldu daha istifa etmedi mi o?" deniyor.
Buradaki duygusallık çift yönlü. Birincisi Göksun'un istifa etmeye direnen, maddi olarak kendince haklı sebeplere dayanan fakat manevi olarak kendini gereksiz zorlayan tavrı. İkincisi, Göksun'un istifasıyla şirketinin (!) 2 kuruş eksik zarar etmesini kişisel bir mesele haline getiren yönetici.
Türkiye'deki hizmet sektörünün, algısının ve hukukunun, kısacası "hizmet havzasının" bence en önemli sorunlarından biri bu "duygusallık." İşverenle kendini bir tutan veya çalıştığı yeri bir "kişisel mesele" haline getiren çalışanlar çok fazla.
Çünkü bu bir davranış kültürü, bir çalışma ahlakı meselesi. Psikolojik taciz kavramı tek bir işyeri üzerinden ortaya çıkmadığı gibi, bizim tek bir işyerinden kurtulmamızla da sona ermeyecek.
Belki hukuk hala olması gereken seviyede değil, ama hani direne direne kazanacaktık?
*
Psikolojik taciz, ya da çok kullanılan ama benim son derece sevimsiz bulduğum ifadesiyle "mobbing," genel olarak işyerinizden "nefret etmenize sebep olan sistematik davranışlar" olarak özetlenebilir.
Cinsel tacizden çok daha yukarıda bir kavramdır. Cinsel taciz elbette psikolojik tacizi de içerir, ama psikolojik tacizin cinsellikle hiç ilgisi olmayabilir.
Direkt "patrondan" gelmesi de gerekmez. Yöneticiniz, aynı konumda olduğunuz biri hatta sizin altınızdaki bir kişi bile bunu yapabilir. Fakat yönetici olmayan birinin yapması halinde, başınıza gelenlerden yöneticiyi haberdar etmeniz gerekir. Taciz buna rağmen devam edebiliyorsa, daha doğrusu yönetim sizi korumak için hiçbir şey yapmıyorsa, o takdirde artık onlar da bu eylemin bir parçası olurlar.
Bu taciz ille işyerinin ortasında bağırarak aşağılamak şeklinde olmak zorunda değildir. Davranışlardaki hal tavırdan, maaş veya terfi imkanlarının kullandırılmamasına, işlerinin onun elinden alınmasına, insan içinde küçük düşürülmesine, izin taleplerinin ya kullandırılmaması ya da en olmadık şekil ve zamanlarda kullandırılmasına kadar, sizi o işyerinden uzaklaştıran her şey buna girebilir.
Mesele şu ki, bu davranışların "sistematik" olması gerekir. Yani "hoca bana taktı" diyecek bir durum olması lazım.
Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Hoca gerçekten size takmış olabilir, sevmiyordur, kıskanıyordur, ruh hastasıdır, her şey olur. En "gözde" sebep ise elbette istifaya zorlamaktır.
İşte pek çok olayda, ki bunu avukatlığımın ilk yılında ben de yapmıştım keşke o zaman biri beni uyarsaydı, "Allah müstehaklarını versin" deyip istifayı basıp gidiyoruz. Kıdem tazminatımızı düşünmediğimiz gibi, bizden ihbar tazminatı istemediklerine şükrediyoruz. Eh, işe yarayan bir tacizin dünyadan silinmesi için de bir sebep yok tabii ki.
Oysa hem İş Kanunu hem de Borçlar Kanunu, bu konuda hükümler içerir.
1. İş Kanunu
İş Kanunu, işçiler arasında ayrımcılık yapılmasını kesin olarak yasaklar. İstihdam edilenlerin arasında cinsiyet, cinsel yönelim, din-inanç, dil-etnik köken... hiçbir konuda hiçbir ayrım yapılamaz. Eşit işe eşit ücret de ayrıca bir kuraldır, yani işçilerinizi sosyal yönden ayırmadığınız gibi ekonomik olarak da ayıramazsınız. Aynı statüde çalışan işçilerin ücreti de aynı olmak zorundadır. Bu kural "eşit işlem borcu" olarak anılır.
İşveren eşit işlem borcuna aykırı davranmış olabilir. Herhangi bir psikolojik baskı unsuru uygulamakta da olabilir. Hiçbiri olmasa bile, tek bir olayda işçiye hakaret etmiş veya suç isnadında bulunmuş da olabilir.
Direkt olarak kanunun cümlesini kopyalayayım, "işveren işçinin veya ailesi üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak şekilde sözler söyler, davranışlarda bulunursa veya işçiye cinsel tacizde bulunursa" derhal istifa edebilirsiniz.
"Derhal" olmanın önemi şuradadır; normalde bir işyerinden öylece istifa edilmez. Nasıl ki işveren işçiyi çıkardığını önceden bildirmek zorundaysa, işçi de istifasını önceden bildirmek zorundadır. Fakat bazı hallerde iki tarafın da bu işi "derhal" yapmaya hakkı vardır, bu hal de onlardan biridir.
Yanı sıra, eğer bu sebeple istifa etmişseniz, kıdem tazminatına da hak kazanırsınız.
Bunun da önemi şuradadır; normal koşullarda istifa eden işçiye kıdem tazminatı ödenmez. Yani isteyen işveren elbette ödeyebilir, ama istifa eden işçi bu tazminatı yasal olarak talep edemez. Ama siz yukarıdaki kanun cümlesine dayanarak istifa etmişseniz, kıdeminizi almanız gerekir.
Eh, hiçbir işveren "Evet ben gerçekten de epey uğraştım seninle, haklısın" demeyeceğinden, günün sonunda bu tazminatı alabilmek için dava açmanız gerekiyor.
Diğer bir husus; yine yukarıdaki cümleye dayanarak istifa edecekseniz, bunun bir süresinin olması. Kanun, derhal istifa sebeplerinden biri varsa, o sebepten itibaren ancak 6 iş günü içinde istifa edilirse size bu tazminatı öngörüyor. Bu durumda "İyi de müdürün bana her gün yapmadığı ayrı ayrı kalmıyor, altı günü ben nereden nasıl hesaplayacağım?" - Haklısınız, sizi kanun değilse de Yargıtay düşünmüş. Diyor ki Ankara'da hakimler, "Eğer süregiden bir psikolojik taciz durumu var ise altı iş günlük süre uygulanmaz."
Özetle; İş Kanunu'ndaki hakkımız istifa haliyle ilgili bir hak. Yaptığı şey, bize çalıştığımız yılın, verdiğimiz emeğin yasal karşılığını ödetmekten ibaret. Üzerine bir şey koymuyor, biz yine o tacize uğradığımızla kalıyoruz.
2. Borçlar Kanunu
Eveeeet, bu güzel.
Borçlar Kanunu 2011 yılında değişti. Eski kanunda işverenin işçiyi gözetme borcu, daha çok "iş sağlığı ve güvenliği" ekseninde bir borçtu. İşçinin ruhsal bütünlüğü, kanunu - genel hükümler hariç - pek ilgilendirmiyordu.
Yeni kanunda ise, açık açık deniyor ki, işveren işçinin kişiliğine ve psikolojik bütünlüğüne saygı göstermek zorundadır. Kesin.
Kaldı ki bu hüküm olmasaydı bile, eski kanundan beri mevcut olan başka bir madde daha var: "Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir."
Derseniz ki "Tamam da sevgili Göksun, ben bu işyeri yüzünden terapiye gittim o kadar, maddi zararım ne olacak?" Alırız arkadaşlar, hepsinin kanunda yeri var, hepsini alırız.
Buradaki meseleyi İş Kanunu'ndan ayıran nokta şu; manevi tazminat talep etmek için istifa etmeniz şart değil.
Haklısınız, dava açtığınız bir yerde çalışmak da gerçekçi değil. Ama eğer bu sebeple işten çıkarılırsanız, hiçbir tazminatınızı kaybetmiş olmuyorsunuz. O ihbarların o kıdemlerin yine ödenmesi gerekiyor.
Yani Borçlar Kanunu, size zaten emeğinizin yasal karşılığı olanı değil, direkt olarak manevi zararınızın tazminini sağlıyor. Yalnız şunu dikkate almakta fayda var, Türkiye hukuku bizim filmlerde gördüğümüz tarzda bir hukuk değil. Klasik örnek olduğu üzere, mesela karton bardakta aldığınız kahve elinizi yaktığı için yüzbinlerce lira kazanmayacaksınız. Yargıtay'ın kriteri, tazminat davasını bir "zenginleşme yolu" haline getirmemek. Fakat yargı dünyası o kadar "evlerden uzak" bir halde ki, zenginleşmenin bu şeklini zaten siz de istemezsiniz...
3. İki tazminat bir arada olabiliyor mu?
Elbette. Tek davayla, "tek parça, full HD."
4. Başka?
Fazla mesainiz, kullanmadığınız izinleriniz, almadığınız ikramiyeleriniz... Ödenmeyen neyiniz varsa, hepsini talep edebilirsiniz. "32 kısım tekmili birden."
*
İşimizde, evimizde, hayatımızda, ülkemizde, hiçbir yerde, hiçkimsenin hiçkimseyi hiçbir şeye zorlamadığı günler dilerim.
Fakat lütfen, bu manevi şiddeti en başta kendimize uygulamayalım.
Sevgiler,
Göksun.
Bir kişinin manevi şiddet gördüğü için tazminat talep etmesi, bizim gündelik hayatımızın zaten içinde olmalıydı. İnsanlar başkalarının onurunu kırmaması gerektiğini zaten bilmeli, onuru kırılan insanlar da bunun dava konusu edilebileceğini zaten bilmeli, hukuk sistemi ise bu davaların kazanılacağını zaten çoktan öngörmüş olmalıydı.
Fakat bizim özelde hizmet anlayışımız, genelde ise kalıplaşmış davranış şekillerimiz, bu tür bir bilincin ancak bu yıllarda gündeme gelmesine sebep oldu.
İşyerimizde sorun mu yaşıyoruz? Sanıyoruz ki istifa edince her şey çözülecek - ki istifa edebiliyor muyuz o zaten ayrı bir mesele...
Aynı davranış kalıbını özel hayatlarımızda görmek de mümkün. "Peki dersen kavga çıkmaz" diyerek iyi niyetlerle başladığımız yapıcı davranışlarımız bir süre sonra ciddi bir psikolojik mesele haline gelmiyor mu? Temelinde aynı şey. Fakat birinde sizin için "Ama o benim annem - eşim - arkadaşım!" denebiliyorken, diğerinde "Göksun? Haaa şu ikinci kattaki kızı mı diyorsun, üç müydü, n'oldu daha istifa etmedi mi o?" deniyor.
Buradaki duygusallık çift yönlü. Birincisi Göksun'un istifa etmeye direnen, maddi olarak kendince haklı sebeplere dayanan fakat manevi olarak kendini gereksiz zorlayan tavrı. İkincisi, Göksun'un istifasıyla şirketinin (!) 2 kuruş eksik zarar etmesini kişisel bir mesele haline getiren yönetici.
Türkiye'deki hizmet sektörünün, algısının ve hukukunun, kısacası "hizmet havzasının" bence en önemli sorunlarından biri bu "duygusallık." İşverenle kendini bir tutan veya çalıştığı yeri bir "kişisel mesele" haline getiren çalışanlar çok fazla.
Çünkü bu bir davranış kültürü, bir çalışma ahlakı meselesi. Psikolojik taciz kavramı tek bir işyeri üzerinden ortaya çıkmadığı gibi, bizim tek bir işyerinden kurtulmamızla da sona ermeyecek.
Belki hukuk hala olması gereken seviyede değil, ama hani direne direne kazanacaktık?
*
Psikolojik taciz, ya da çok kullanılan ama benim son derece sevimsiz bulduğum ifadesiyle "mobbing," genel olarak işyerinizden "nefret etmenize sebep olan sistematik davranışlar" olarak özetlenebilir.
Cinsel tacizden çok daha yukarıda bir kavramdır. Cinsel taciz elbette psikolojik tacizi de içerir, ama psikolojik tacizin cinsellikle hiç ilgisi olmayabilir.Direkt "patrondan" gelmesi de gerekmez. Yöneticiniz, aynı konumda olduğunuz biri hatta sizin altınızdaki bir kişi bile bunu yapabilir. Fakat yönetici olmayan birinin yapması halinde, başınıza gelenlerden yöneticiyi haberdar etmeniz gerekir. Taciz buna rağmen devam edebiliyorsa, daha doğrusu yönetim sizi korumak için hiçbir şey yapmıyorsa, o takdirde artık onlar da bu eylemin bir parçası olurlar.
Bu taciz ille işyerinin ortasında bağırarak aşağılamak şeklinde olmak zorunda değildir. Davranışlardaki hal tavırdan, maaş veya terfi imkanlarının kullandırılmamasına, işlerinin onun elinden alınmasına, insan içinde küçük düşürülmesine, izin taleplerinin ya kullandırılmaması ya da en olmadık şekil ve zamanlarda kullandırılmasına kadar, sizi o işyerinden uzaklaştıran her şey buna girebilir.
Mesele şu ki, bu davranışların "sistematik" olması gerekir. Yani "hoca bana taktı" diyecek bir durum olması lazım.
Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Hoca gerçekten size takmış olabilir, sevmiyordur, kıskanıyordur, ruh hastasıdır, her şey olur. En "gözde" sebep ise elbette istifaya zorlamaktır.
İşte pek çok olayda, ki bunu avukatlığımın ilk yılında ben de yapmıştım keşke o zaman biri beni uyarsaydı, "Allah müstehaklarını versin" deyip istifayı basıp gidiyoruz. Kıdem tazminatımızı düşünmediğimiz gibi, bizden ihbar tazminatı istemediklerine şükrediyoruz. Eh, işe yarayan bir tacizin dünyadan silinmesi için de bir sebep yok tabii ki.
Oysa hem İş Kanunu hem de Borçlar Kanunu, bu konuda hükümler içerir.
1. İş Kanunu
İş Kanunu, işçiler arasında ayrımcılık yapılmasını kesin olarak yasaklar. İstihdam edilenlerin arasında cinsiyet, cinsel yönelim, din-inanç, dil-etnik köken... hiçbir konuda hiçbir ayrım yapılamaz. Eşit işe eşit ücret de ayrıca bir kuraldır, yani işçilerinizi sosyal yönden ayırmadığınız gibi ekonomik olarak da ayıramazsınız. Aynı statüde çalışan işçilerin ücreti de aynı olmak zorundadır. Bu kural "eşit işlem borcu" olarak anılır.
İşveren eşit işlem borcuna aykırı davranmış olabilir. Herhangi bir psikolojik baskı unsuru uygulamakta da olabilir. Hiçbiri olmasa bile, tek bir olayda işçiye hakaret etmiş veya suç isnadında bulunmuş da olabilir.
Direkt olarak kanunun cümlesini kopyalayayım, "işveren işçinin veya ailesi üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak şekilde sözler söyler, davranışlarda bulunursa veya işçiye cinsel tacizde bulunursa" derhal istifa edebilirsiniz.
"Derhal" olmanın önemi şuradadır; normalde bir işyerinden öylece istifa edilmez. Nasıl ki işveren işçiyi çıkardığını önceden bildirmek zorundaysa, işçi de istifasını önceden bildirmek zorundadır. Fakat bazı hallerde iki tarafın da bu işi "derhal" yapmaya hakkı vardır, bu hal de onlardan biridir.
Yanı sıra, eğer bu sebeple istifa etmişseniz, kıdem tazminatına da hak kazanırsınız.
Bunun da önemi şuradadır; normal koşullarda istifa eden işçiye kıdem tazminatı ödenmez. Yani isteyen işveren elbette ödeyebilir, ama istifa eden işçi bu tazminatı yasal olarak talep edemez. Ama siz yukarıdaki kanun cümlesine dayanarak istifa etmişseniz, kıdeminizi almanız gerekir.
Eh, hiçbir işveren "Evet ben gerçekten de epey uğraştım seninle, haklısın" demeyeceğinden, günün sonunda bu tazminatı alabilmek için dava açmanız gerekiyor.
Diğer bir husus; yine yukarıdaki cümleye dayanarak istifa edecekseniz, bunun bir süresinin olması. Kanun, derhal istifa sebeplerinden biri varsa, o sebepten itibaren ancak 6 iş günü içinde istifa edilirse size bu tazminatı öngörüyor. Bu durumda "İyi de müdürün bana her gün yapmadığı ayrı ayrı kalmıyor, altı günü ben nereden nasıl hesaplayacağım?" - Haklısınız, sizi kanun değilse de Yargıtay düşünmüş. Diyor ki Ankara'da hakimler, "Eğer süregiden bir psikolojik taciz durumu var ise altı iş günlük süre uygulanmaz."
Özetle; İş Kanunu'ndaki hakkımız istifa haliyle ilgili bir hak. Yaptığı şey, bize çalıştığımız yılın, verdiğimiz emeğin yasal karşılığını ödetmekten ibaret. Üzerine bir şey koymuyor, biz yine o tacize uğradığımızla kalıyoruz.
2. Borçlar Kanunu
Eveeeet, bu güzel.
Borçlar Kanunu 2011 yılında değişti. Eski kanunda işverenin işçiyi gözetme borcu, daha çok "iş sağlığı ve güvenliği" ekseninde bir borçtu. İşçinin ruhsal bütünlüğü, kanunu - genel hükümler hariç - pek ilgilendirmiyordu.
Yeni kanunda ise, açık açık deniyor ki, işveren işçinin kişiliğine ve psikolojik bütünlüğüne saygı göstermek zorundadır. Kesin.
Kaldı ki bu hüküm olmasaydı bile, eski kanundan beri mevcut olan başka bir madde daha var: "Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir."
Derseniz ki "Tamam da sevgili Göksun, ben bu işyeri yüzünden terapiye gittim o kadar, maddi zararım ne olacak?" Alırız arkadaşlar, hepsinin kanunda yeri var, hepsini alırız.
Buradaki meseleyi İş Kanunu'ndan ayıran nokta şu; manevi tazminat talep etmek için istifa etmeniz şart değil.
Haklısınız, dava açtığınız bir yerde çalışmak da gerçekçi değil. Ama eğer bu sebeple işten çıkarılırsanız, hiçbir tazminatınızı kaybetmiş olmuyorsunuz. O ihbarların o kıdemlerin yine ödenmesi gerekiyor.
Yani Borçlar Kanunu, size zaten emeğinizin yasal karşılığı olanı değil, direkt olarak manevi zararınızın tazminini sağlıyor. Yalnız şunu dikkate almakta fayda var, Türkiye hukuku bizim filmlerde gördüğümüz tarzda bir hukuk değil. Klasik örnek olduğu üzere, mesela karton bardakta aldığınız kahve elinizi yaktığı için yüzbinlerce lira kazanmayacaksınız. Yargıtay'ın kriteri, tazminat davasını bir "zenginleşme yolu" haline getirmemek. Fakat yargı dünyası o kadar "evlerden uzak" bir halde ki, zenginleşmenin bu şeklini zaten siz de istemezsiniz...
3. İki tazminat bir arada olabiliyor mu?
Elbette. Tek davayla, "tek parça, full HD."
4. Başka?
Fazla mesainiz, kullanmadığınız izinleriniz, almadığınız ikramiyeleriniz... Ödenmeyen neyiniz varsa, hepsini talep edebilirsiniz. "32 kısım tekmili birden."
*
İşimizde, evimizde, hayatımızda, ülkemizde, hiçbir yerde, hiçkimsenin hiçkimseyi hiçbir şeye zorlamadığı günler dilerim.
Fakat lütfen, bu manevi şiddeti en başta kendimize uygulamayalım.
Sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
iş hukuku,
işyerinde psikolojik taciz,
mobbing
11 Ocak 2016 Pazartesi
Yeni SGK Protokolü'nde değişen cezalar
Merhaba,
Eczanelerin SGK reçetesi karşılayabilmesini sağlayan protokolün süresi, aslında Temmuz 2015'te dolmuştu. Yenisi yetişmeyince bu süre önce 1 Ekim'e, sonra 31 Aralık'a ötelendi.
Yeni protokol 31 Aralık'ta nihayet imzalandı. Geçerlilik süresi olarak 31 Mart 2016 verilmiş. Söylenene göre o tarihte daha kapsamlı bir protokol imzalanacakmış, ama bu ihtimal bana pek gerçekçi gelmiyor. Temmuzda imzalanacak metni aralık sonunda ancak "geçici olarak" hazırlayan bürokrasiden, üç ayda yeni bir metin beklemek gerçekçi değil.
SGK böylece, yayınlamaya iki yıldır ara verdiğim bilgi notlarıma dönmeme de vesile oldu. Nitekim bir "eczacı avukatı" olarak bu yeni protokole de elbette çalışacaktım.
Burada sadece kesintiler, fesihler ve cezai şartlarla ilgili değişiklikleri bulacaksınız. SUT'la, reçetenin kendisiyle veya diğer konularla ilgili değişiklikler için, bağlı olduğunuz eczacı odasından bilgi almayı lütfen ihmal etmeyiniz.
Bu protokolde ise 5.3.14'teki ilgili düzenleme tamamen kaldırıldı. İlgili fiiller için 3.17 numaralı yeni bir madde eklendi. Buna göre, reçete toplama/yönlendirme halinde durum İl Sağlık Müdürlüğü'ne bildirilecek ve para cezası verilecek.
Yeni halde, inceleme yine 90 günde bitiriliyor ama avans ödemesinin tamamı 60 gün içinde yapılıyor.
Eczanelerin SGK reçetesi karşılayabilmesini sağlayan protokolün süresi, aslında Temmuz 2015'te dolmuştu. Yenisi yetişmeyince bu süre önce 1 Ekim'e, sonra 31 Aralık'a ötelendi.
Yeni protokol 31 Aralık'ta nihayet imzalandı. Geçerlilik süresi olarak 31 Mart 2016 verilmiş. Söylenene göre o tarihte daha kapsamlı bir protokol imzalanacakmış, ama bu ihtimal bana pek gerçekçi gelmiyor. Temmuzda imzalanacak metni aralık sonunda ancak "geçici olarak" hazırlayan bürokrasiden, üç ayda yeni bir metin beklemek gerçekçi değil.
SGK böylece, yayınlamaya iki yıldır ara verdiğim bilgi notlarıma dönmeme de vesile oldu. Nitekim bir "eczacı avukatı" olarak bu yeni protokole de elbette çalışacaktım.
Burada sadece kesintiler, fesihler ve cezai şartlarla ilgili değişiklikleri bulacaksınız. SUT'la, reçetenin kendisiyle veya diğer konularla ilgili değişiklikler için, bağlı olduğunuz eczacı odasından bilgi almayı lütfen ihmal etmeyiniz.- Yeni madde - 3.15 - Reçetedeki ilaçla uyumlu olmayan rapor:
- Yeni madde - 3.17 - Yönlendirmenin yaptırımı:
Bu protokolde ise 5.3.14'teki ilgili düzenleme tamamen kaldırıldı. İlgili fiiller için 3.17 numaralı yeni bir madde eklendi. Buna göre, reçete toplama/yönlendirme halinde durum İl Sağlık Müdürlüğü'ne bildirilecek ve para cezası verilecek.
- Ödeme süresiyle ilgili 4.3.4 ve 4.3.5 madde:
Yeni halde, inceleme yine 90 günde bitiriliyor ama avans ödemesinin tamamı 60 gün içinde yapılıyor.
- Reçete kesintisiyle ilgili 4.3.6 madde:
- Savunma usûlüyle ilgili 5.2 madde:
Daha önce SGK'ya savunma vermişseniz, size sizinle ilgili hiçbir evrakın veya reçete suretinin verilmediğini biliyorsunuzdur. İşte yeni 5.2'ye göre, talep ederseniz, itham edildiğiniz iş ve işlemlere dair belgelerin birer örneğini alabiliyorsunuz.
- Katılım payı tahsiliyle ilgili 5.3.6 madde:
Bundan sonra, eşdeğer ilaç uygulaması nedeniyle oluşan fiyat farkını tahsil etmemenin de cezası var.
- Adres değişikliğiyle ilgili 5.3.13 madde:
Eğer yeriniz aslında değişmemişse, sokak ismi veya kapı numarası gibi şeyler belediyenin yaptığı değişiklikle alakalıysa, bunun için ceza ödemeyeceksiniz. (Bunun yazılmasına ihtiyaç duyulmasıyla ilgili yüz yüzeyken konuşuruz.)
- Katılım payı almamak için reçete silinmesiyle ilgili 5.3.14 madde:
Eski ceza silinmiş reçete başına 250 TL idi. Şimdi bu 100 TL, ama tekrar tespit edilirse bu kez 300 TL.
- Fesih sonrası yeniden sözleşme yapılmasıyla ilgili 6.8 madde:
Bu değişiklikler biraz karışık.
- "Kurum alacakları tahsil edilmeden ve fesih süresi tamamlanmadan yeni sözleşme yapılmaz." cümlesi çıkarılmış. Fakat fesih süresi devam ederken sözleşme yapılabileceğine dair yeni bir cümle konmamış. Nasıl uygulanacağını göreceğiz.
- Fesihli eczanenin devri halinde, devralan eczacıyla fesih bitmeden sözleşme yapılmayacağına dair cümle de çıkarılmış. Ama yapılabileceğine dair bir cümle yine konmamış. Bunu da göreceğiz, bekliyoruz.
- 2012 Protokolü'nde, nitelikli dolandırıcılıktan ceza almışsanız, SGK sizinle bir daha sözleşme yapmıyordu. Bu yeni protokolde o da kaldırılmış.
- İhtiyati tedbir alan eczacıyla yeniden sözleşme yapılmasıyla ilgili 6.11 madde:
"Sözleşmenin yenilenmesi gerektiğinde ihtirazi kayıtla sözleşme yenilenir" cümlesi eklenmiş.
- Cezai şartın alt sınırıyla ilgili 6.17 madde:
2012 Protokolü'nde, cezai şartın reçete veya ilaç bedelinden az olamayacağı düzenlenmişti. Bu düzenleme devam ediyor, fakat alt sınır 5.3.6 ve 5.3.14 maddelerinde uygulanmıyor.
- Sıralı dağıtımla ilgili olan Ek 4'ün 12 ve 13. maddeleri:
12. maddenin eski halinde, sıralı dağıtım kurallarına uyulmadığının ilk kez tespitinte yazılı uyarı, ikincisinde ise tüm sıralardan 6 aylık men vardı.
13. maddede ise, yine Ek 4 esaslarına uyulmadığı takdirde 5.000 TL para cezası veriliyordu.
Bu ikisi, yeni protokolde tek bir "12. madde" olarak düzenlendi. Yeni halde, ilk tespitte yazılı uyarı, sonrasında 5.000 TL para cezası, en nihayetinde ise tüm sıralardan 6 ay men cezası var.
*
Benim tespit edebildiğim, daha doğrusu benim "avukat olarak işimin düşeceği" değişiklikler bunlar.
Diğer taraftan, SGK reçetesi yapan her eczacının başına her an her şey gelebilir, o da sistemimizin güzelliği :)
Çok sevgiler ve çok kolaylıklar,
Av. Göksun.
Etiketler:
eczacının hukuku,
eczane protokolü,
sahte reçete,
sgk
12 Mart 2014 Çarşamba
mahkemenin topçu kışlası kararı ne anlama geliyor?
selam,
bu sabah işe gelirken düşündüğüm şeyi somut olarak yaşamak çok tatlı: biz sosyal medyayı geçen yaza kadar hep yüzeyselleşme ile ilişkilendirdik. ama aslında buralar ne büyük bir aydınlanma mecraları.
facebook'ta bir arkadaşım, hürriyet gazetesinin "mahkemeden topçu kışlası kararı: onayı uygundur" başlıklı bugünkü haberini paylaşmış. başka bir arkadaşın sorması üzerine habere bakındım, buyrun mesele şudur:
bizim bildiğimiz şey tektir, "taksim projesi davası" der geçeriz. fakat hukuk aşırı detaylı ve bu yüzden asap bozan bir şeydir. taksim projesi dediğimiz olayın içinde, hem trafik düzenlenmesi, hem topçu kışlası, hem bu düzenlemeler ve binalar için yapılması gereken imar planı değişiklikleri, hem yine bunlar için gerekli koruma kurulları izinleri, hem muhtemelen şu an aklıma gelmeyen başka şeyler de var. bunların her biri ayrı bir hukuki işlemdir, yani aslında her biri ayrı birer dava konusudur.
gezi parkı'na topçu kışlası ya da başka herhangi bir şey yapılması için, öncelikle imar planının değişmesi gerekiyor. çünkü planlarda orası park ve idare, park olan yere bina yapamaz. yani plan değişikliği ve kışla yapılması farklı kararlar. planı belediye değiştirdi ve o ayrı bir dava konusu oldu zaten, kışla ise karışık mesele. koruma kurulları filan giriyor devreye.
topçu kışlası projesi için, öncelikle koruma kurulu'nun onayı gerekiyordu. kurul ise projeyi kamu yararına aykırı bularak reddetmişti. yüksek kurul ise, koruma kurulu'nu haksız bularak projeyi onaylamıştı.
yani yeni bir hukuki işlemimiz oldu: yüksek kurulun onayı. bunun iptali için yeniden dava açılması gerekiyordu, nitekim açıldı. işte bugünkü haber, o davanın sonucu.
hatırlarsanız, geçen sene topçu kışlası hakkında yürütmenin durdurulması kararı verilmişti ve hepimiz sevinmiştik. işte bu dava o dava.
yürütmenin durdurulması, bir "son karar" değildir. normalde, bir işlem hakkında dava açmak o işlemi durdurmaz. yani sen istediğin kadar itiraz et, eğer mahkemeden yürütmenin durdurulmasını istememişsen veya istemişsin de reddedilmişse, o işlemin yapılmasını durduramazsın. işte mahkeme, bizim sevindiğimiz o kararda aslında kışla sevicilere "benim bu davayı bitirmeme daha çok var, o arada sen bir dur allahını seversen zaten ortalık karışık" demiş olmuştu.
son kararı ise, "kışlada sıkıntı yok, bırakınız yapsınlar" şeklinde oldu.
fakat enseyi -şimdilik- karartmayalım. çünkü bu dava, kışlanın yapılmasını tek başına sağlayacak nitelikte değil.
biraz önce söylediğimiz gibi, ortada bir de imar planı meselesi var. tekrar edelim, imar planı değişmezse, kışla projesi onaylansa bile yapılamaz. çünkü o projenin gerçekleşeceği fiziki alan yaratılmamış olur.
imar planına ilişkin dava ise, şimdilik bizim lehimize sonuçlandı. yani istanbul idare mahkemesi, belediyenin planını reddetti. fakat karara itiraz edildi ve dosya danıştay'da. eğer danıştay "belediye haklıdır, tiz yapın plan değişikliğini" derse, haziran is coming arkadaşlar.
özetle böyle. şimdilik hiçbir şey bitmiş değil ama gevşemeyelim.
sevgiler,
göksun.
bu sabah işe gelirken düşündüğüm şeyi somut olarak yaşamak çok tatlı: biz sosyal medyayı geçen yaza kadar hep yüzeyselleşme ile ilişkilendirdik. ama aslında buralar ne büyük bir aydınlanma mecraları.
facebook'ta bir arkadaşım, hürriyet gazetesinin "mahkemeden topçu kışlası kararı: onayı uygundur" başlıklı bugünkü haberini paylaşmış. başka bir arkadaşın sorması üzerine habere bakındım, buyrun mesele şudur:
bizim bildiğimiz şey tektir, "taksim projesi davası" der geçeriz. fakat hukuk aşırı detaylı ve bu yüzden asap bozan bir şeydir. taksim projesi dediğimiz olayın içinde, hem trafik düzenlenmesi, hem topçu kışlası, hem bu düzenlemeler ve binalar için yapılması gereken imar planı değişiklikleri, hem yine bunlar için gerekli koruma kurulları izinleri, hem muhtemelen şu an aklıma gelmeyen başka şeyler de var. bunların her biri ayrı bir hukuki işlemdir, yani aslında her biri ayrı birer dava konusudur.
gezi parkı'na topçu kışlası ya da başka herhangi bir şey yapılması için, öncelikle imar planının değişmesi gerekiyor. çünkü planlarda orası park ve idare, park olan yere bina yapamaz. yani plan değişikliği ve kışla yapılması farklı kararlar. planı belediye değiştirdi ve o ayrı bir dava konusu oldu zaten, kışla ise karışık mesele. koruma kurulları filan giriyor devreye.
topçu kışlası projesi için, öncelikle koruma kurulu'nun onayı gerekiyordu. kurul ise projeyi kamu yararına aykırı bularak reddetmişti. yüksek kurul ise, koruma kurulu'nu haksız bularak projeyi onaylamıştı.
yani yeni bir hukuki işlemimiz oldu: yüksek kurulun onayı. bunun iptali için yeniden dava açılması gerekiyordu, nitekim açıldı. işte bugünkü haber, o davanın sonucu.
hatırlarsanız, geçen sene topçu kışlası hakkında yürütmenin durdurulması kararı verilmişti ve hepimiz sevinmiştik. işte bu dava o dava.
yürütmenin durdurulması, bir "son karar" değildir. normalde, bir işlem hakkında dava açmak o işlemi durdurmaz. yani sen istediğin kadar itiraz et, eğer mahkemeden yürütmenin durdurulmasını istememişsen veya istemişsin de reddedilmişse, o işlemin yapılmasını durduramazsın. işte mahkeme, bizim sevindiğimiz o kararda aslında kışla sevicilere "benim bu davayı bitirmeme daha çok var, o arada sen bir dur allahını seversen zaten ortalık karışık" demiş olmuştu.
son kararı ise, "kışlada sıkıntı yok, bırakınız yapsınlar" şeklinde oldu.
fakat enseyi -şimdilik- karartmayalım. çünkü bu dava, kışlanın yapılmasını tek başına sağlayacak nitelikte değil.
biraz önce söylediğimiz gibi, ortada bir de imar planı meselesi var. tekrar edelim, imar planı değişmezse, kışla projesi onaylansa bile yapılamaz. çünkü o projenin gerçekleşeceği fiziki alan yaratılmamış olur.
imar planına ilişkin dava ise, şimdilik bizim lehimize sonuçlandı. yani istanbul idare mahkemesi, belediyenin planını reddetti. fakat karara itiraz edildi ve dosya danıştay'da. eğer danıştay "belediye haklıdır, tiz yapın plan değişikliğini" derse, haziran is coming arkadaşlar.
özetle böyle. şimdilik hiçbir şey bitmiş değil ama gevşemeyelim.
sevgiler,
göksun.
Etiketler:
gezi parkı,
idari dava,
koruma kurulu,
taksim projesi,
yürütmenin durdurulması
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)