29 Mayıs 2013 Çarşamba

Tövbe Yarabbim sabah sabah...

Sevgili arkadaşlar, konuya bir yüzleşmeyle başlamak istiyorum. İnsanlara objektif yaklaşmayı erdem sayan, elitizmle dalga geçen, fikirlere dokunulamayacağına içtenlikle inanan, insanlara "default" saygı-sevgi ile yaklaşmaya çalışan biri olarak yaşamaktan çok yoruldum. Olmuyor. Kusura bakmayın.

Yaşasın elitizm, yaşasın nefret etme - küçümseme - kainata yakıştırmama hakkı. Yaşasın, içinden gelerek, dibine kadar hissederek ve tüm benliğinle, birtakım insanlar için "aldığı nefes zarar" diyebilme özgürlüğü.

Yaşasın Dark Side, kahrolsun gerçekçilikten uzak pembe hayallerle "yeaani, yetmez ama, olduğu kadar..." deme kafası. Oh rahatladım.

Nasıl ki biz evimizde içeceksek, lütfen siz de evinizde yetinin canlarım. Karınızla, kocanızla, yaptığınız yapmadığınızla yetinin. Kimseyi, sizin kâfi gördüğünüzle yetinmeye mecbur bırakmayın.

Yeni özgürlüğümü nasıl kullanacağımı henüz bilmiyorum ama şöyle başlayabilirim: Yeni elitizmim, cehaletinin ve yüzeyselliğinin farkında dahi olamayacak bireylere empatiyle yaklaşmamı engelliyor, kusura bakmasınlar. Fakat kendilerinden nefret de etmiyorum; açıkçası artık onlarla ilgilenmiyorum. Kömürleriyle ve muhafazakarlıklarıyla mutlu olsunlar.

Fakat cehaletinin ve yüzeyselliğinin farkında olmamayı seçen "CV sahipleri" var ya. İşte onlar. O çiğlik, o terbiyesizlik, eğitimle cehaletini bile bırakamamışlık... O ikiyüzlülük. İşte tam olarak onlardan nefret ediyorum.

Nefret etmek doğal bir dürtüdür ve engellenemez, ben de bu dürtümü su yüzüne çıkarıyorum.

Nefret ettirmek ise, her defasında doğal değildir. Bazen, silsile halinde devam eden eylem ve işlemlerle, durduk yerde bir nefret yaratılır. İşte nefretin kendisinin suç, ama bunu doğuran eylem ve işlemlerin "Anayasal yetki" olduğu hukuk düzeninden de nefret ediyorum. Çocukluğundan beri avukat olmak isteyen, nihayetinde olan ve rüyasında bile dilekçe yazan biri olarak, pozitif hukuka dair her şeyden nefret ediyorum.

Bu nefret, benim kapitalist, oportünist ya da birtakım ego yüceltici fikirlere kapılmamı gerektirmiyor. Sadece nefret ediyorum, o kadar.

... diyerek, bugünkü Resmi Gazete'ye dönelim:

1. Türkiye'deki yabancı öğrencilerin sağlık güvencelerinde, bugüne kadar şöyle bir düzenleme vardı, bkz. 5510 sy Kanun md.61:

60 ıncı maddenin yedinci fıkrası kapsamında sayılanlar yükseköğrenimlerinin başladığı tarihten itibaren genel sağlık sigortalısı sayılırlar ve yükseköğrenimlerinin devam ettiği sürece genel sağlık  sigortalılıkları devam eder. Bu kapsamdaki öğrenciler yüksek öğrenimlerinin başladığı tarihten itibaren bir ay içerisinde ilgili  üniversitelerce genel sağlık sigortası giriş bildirgesiyle Kuruma bildirilir.

Anılan 60/7'de ise, bu öğrencilerin ödemesi gereken prim miktarı düzenleniyordu. Yani bedava değildi bu işler.

Şimdi, bedava olmadığı bir yana, bir de "başvuru zorunluluğu" gelmiş. Buyrun yeni fıkramız:

“Ülkemizde öğrenim gören yabancı uyruklu öğrenciler birinci fıkranın (d) bendindeki ve 52 nci maddenin ikinci fıkrasının ikinci cümlesindeki şartlar aranmaksızın ilk kayıt tarihinden itibaren üç ay içinde talepte bulunmaları hâlinde genel sağlık sigortalısı olurlar. Bu sürede talepte bulunmayanlar hakkında öğrenimleri süresince genel sağlık sigortası hükümleri uygulanmaz. Kendilerince 82 nci maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırının üçte birinin 30 günlük tutarı üzerinden genel sağlık sigortası primi ödenir.”

Yani artık benim anladığım,

- Okul bildirmiyor, yani isterse bildirir ama buna mecbur değil.
- Yabancı bir ülkeye okumaya gelmiş sabi sübyan, bir de SGK başvuru bilmem ne işleriyle uğraşacak. Ahahah düşünsenize, çocuk üç beş milyonluk bir ülkeden gelmiş, Beyazıt'da bir anda gördüğü insan sayısı belki hayatında gördüğünün tamamından fazla, üstelik ülkesinde sosyal güvenlikle, devlet büroksasisiyle filan hiç işi olmamış... Sen kalk bunu Fındıklı SGK'da koşturt. Muazzam.

Çocuklar, gelmeyin. Biz zaten geleceğiz bu gidişle, yavaş yavaş.

*
Aslında 5510 sayılı Kanun'da daha bir sürü değişiklik var ama kusura bakmayın, öfke insan beynini çok bloke eden bir şey. Tahammül bırakmıyor. Şu an aslında dünyadan uzaklaşıp, mutlak sessizlik ve adanmışlıkla yazmam lazım ama bu mümkün değil.

*
2. ÇED raporunun aranmayacağı haller de yine bugün yayınlandı.

MADDE 12 – 9/8/1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

“GEÇİCİ MADDE 3 – 23/6/1997 tarihinden önce kamu yatırım programına alınmış olup, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla planlama aşaması geçmiş ve ihale süreci başlamış olan veya üretim veya işletmeye başlamış olan projeler ile bunların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan yapı ve tesisler Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır.”

Bunda yapılacak bir yorum yok zaten; kaldı ki yorumu asıl yapacak olan avukatlar, malum, cezaevinde. Neden? Yorum yaptılar diye.

*
Barolar Birliği başkanı değişti, malum. Aslında bu sabah aklımda yeni başkana mektup yazmak vardı. Mektubumda Ümraniye Cezaevi davasında gaz yiyen avukatlardan, Gezi Parkı protestosundan filan bahsedecektim. Şöyle bir şeyler yazmayı planlıyordum,

Sayın TBB yönetimi,

Öncelikle, tebrikler ve başarılar. Umarım hepimiz için kazanımlarla dolu bir dönem olur.

Cep telefonuma en çok, sizden ve İstanbul Barosu'ndan mesaj geliyor. Kusura bakmazsanız, neredeyse her gün gelen bu mesajları tacizden farklı  vasıflandıramıyorum.

İşte bu mesajlardan birinde, 30 Mayıs gününde Anıtkabir'e gideceğinizi ve bizi de beklediğinizi duyurmuşsunuz.

Sayın TBB yönetimi,

Kişisel olarak, ne Atatürk'le ne de ekibiyle hiçbir sorunum yok. Anıtkabir'e ziyarette bulunmak, benim abes olarak göreceğim bir şey değil. Fakat lütfen, sapla samanı ayıralım.

Siz şu an, yeni bir soluk, ülkenin hukukunda söz söyleyecek yeni bir ekip olarak, Gezi Parkı'na daha çok yakışmaz mısınız?

Gezi Parkı'nı çok mu "alakasız" buldunuz ki bence öyle bulduysanız kendinize bir baktırmalısınız; ama madem öyle, Kandıra'nın alakasını da mı kuramadınız?

Atatürk kaçıyor mu?

Siz ayın 30'unda kendisini ziyaret etmezseniz ne oluyor, bölünüyor muyuz?

Ülkenin şu döneminde göreve gelmiş hukuk insanları olarak, ilk icraatınız bu mudur?

Sayın TBB yönetimi,

Anıtkabir şimdiye kadar çok ziyaret edildi. O şeref defterinde, sizden çok bizi bugüne getiren devlet görevlilerinin imzası vardır. Söylemek istediğim; ziyaret de, defter de, sizin "yılmaz bekçi" sıfatınız da, kimsenin zerre umrunda değil - olmamalı da. İcraat anlayışınız, işe hiçbir şeye derman olmayacak bir dakikalık saygı duruşuyla başlamak ise, kusura bakmayın ama ben size saygı duymakta zorlanırım.

Sayın TBB yönetimi,

Atatürk'e bağlılığınızı tabii ki sunun, bağlılık güzel şey. Fakat Atatürk, yaşasaydı yarın muhtemelen İstanbul'da bir yerlerde olurdu. Belki Gezi Parkı, belki üçüncü köprü inşaatı, ya da Beşiktaş İskelesi... Sizin seçimler yetişseydi Emek Sineması derdim ama bitti o iş. Burada bulunacak yer çok. Bulamamak, bence tamamen sizin kabahatiniz.

Saygılar.

*

Resmi Gazete'de çöyle şeyler de var, belki ilginizi çeker:

MADDE 10 – 19/11/1992 tarihli ve 3843 sayılı Yükseköğretim Kurumlarında İkili Öğretim Yapılması, 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi ve Bu Kanuna Bir Ek Madde Eklenmesi Hakkında Kanunun 12 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“MADDE 12 – Yükseköğretim kurumlarının ikinci öğretim yapan birimlerinde görevli öğretim elemanları ile idari personele yasal çalışma saati bitiminden sonra fiilen yaptıkları fazla çalışma süreleri için saat ücreti ödenir. Yapılacak fazla çalışmanın aylık saati ile ödenecek ücretin miktarı, Yükseköğretim Kurulunun görüşü, Millî Eğitim Bakanlığının teklifi üzerine her yıl bütçe kanunu ile belirlenen saat başı fazla çalışma ücretinin üç katını aşmayacak şekilde Bakanlar Kurulu tarafından belirlenir.

Ancak, öğretim elemanlarına aynı süre için ek ders ücreti ile birlikte fazla çalışma ücreti ödenmez.
Öğretim elemanlarına ödenecek ek ders ve sınav ücretleri ile personele ödenecek fazla çalışma ücretlerinin toplamı, toplanan ikinci öğretim ücretlerinin %70’ini aşamaz.”

MADDE 11 – 20/12/2012 tarihli ve 6363 sayılı 2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanununa bağlı “K” işaretli cetvelin “III. FAZLA ÇALIŞMA ÜCRETİ” başlıklı bölümünün “(A) Saat Başı Fazla Çalışma Ücreti” kısmının 1 inci maddesinde yer alan “hariç olmak üzere” ibaresi “dâhil olmak üzere” şeklinde değiştirilmiştir.


Reuters'te günün fotoğrafı Gezi Parkı'ndan!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder