21 Mart 2013 Perşembe

Barış dediğin, bir pazarlık unsuru.

Selam,

Biraz önce Abdullah Öcalan'ın beklenen mektubunun bir kısmını dinledim. Karışık duygular içindeyim, bunu geçen pazar günkü baro genel kuruluna bağlayasım var ama dur bakalım becerebilirsem...

Baroya bağlamak isteyişimin sebebi, bu örgütlerin artık Birgül Ayman Güler kafasında olduğunun izah gerektirmeyecek kadar açık olması. Kürt algısının ve barış özleminin kaydettiği aşamayı bir uç olarak değerlendireceksek, bunun diğer ucu barolarda iyice palazlanan ulusalcı algıdır.

MHP çizgisini ise artık ciddiye almıyorum. Dünya artık orta sağ ve orta sol arasında dönüyor, şu zaman için MHP'nin söyleyecek herhangi bir sözü kaldığını düşünmüyorum.

Kürt hareketinin çıkışını, yükselişini ve geçirdiği evreleri bence yeteri kadar bilmiyorum. Fakat bu hareketin artık "konuşulmaya başlandığı" son yıllarda görülen hep şudur ki, insanların temel talepleri tanınmak ve saygı görmekti. Her vatandaşa Türk demekle hiçbir şeyin hallolmadığını hepimiz gördük; çünkü biz Türk demekle kalmayıp o insanları fiziken de Türkleştirmek istedik. Anadillerini unutsunlar, bizim olduğumuz yerlerde yaşamasınlar, kendi topraklarında da ne halleri varsa görsünler diye bekledik. Ama sorsan, hepimiz hep Türk ve eşittik. Hadi lan oradan, terbiyesizler.

Tam artık Kürt meselesi konuşabildiğimiz bir zemine taşındı diyorken, konunun Tayyip Beyefendi Hazretleri tarafından bir pazarlık unsuru olduğu ortaya çıktı. Bunun ortaya çıktığı ilk anı hatırlamıyorum, fakat Anayasa değişikliği süreci filan hep bunun örnekleriydi.

Bu arada terminolojiyi netleştirelim, ben PKK ya da başka herhangi bir örgütle, terör örgütü olup olmaması hiç fark etmez, görüşülmesinden rahatsız değilim. Elbette görüşülür ve görüşülmelidir. Pazarlıktan kastım uzlaşmaya yönelik konuşmalar değil, konunun asıl ilgilisi olan halkların hiç düşünülmediği karşılıklı vaad sunumu.

Bu görüşmelerin "el altından" yürümekte olduğuna dair hislerimizin zaten yoğun olduğu bir dönemde, Leyla Zana çıkıp "In Tayyip we trust" tadında açıklamalar yaptı. (Şurada bulabilirsiniz: http://koridorda.blogspot.com/2012/06/leyladan-gecme-fasl-ve-bir-efsanenin.html) Oslo görüşmeleri, Fidan olayı, şudur budur derken, baktık ki Abdullah Öcalan'ın görüşme tutanakları ortaya çıkmış.

Öncelikle şunu araya sıkıştırayım, bu tutanakların başbakandan habersiz "sızdırıldığına" filan tırnak kadar inanmıyorum. Ortada Abdullah Öcalan'la yapılmış bir görüşme ve bunun uzun tutanakları olacak da, bu kadar önemli bir belge Milliyet'te yayınlanarak sızdırılmış olacak? Bir kere bu yayın gerçekten istenmiyor olsaydı, iş Milliyet'e değil Özgür Gündem'e filan düşerdi. Bir de neymiş efendim fotokopide sızdırılmışmış. Çünkü lise-1 matematik sınav soruları bu, o yüzden gittik köşedeki kırtasiyede çektiriverdik, elemanlar da densizse demek ki...

Bu tutanakları okurken, uzun zamandır aklımızda olan ama ihtimal vermek istemediğimiz bir şeyin bu kadar ayan beyan önümüze konabiliyor olmasından vallahi utandım. Özetle, Kürt hareketinin önderi olarak görülen Apo, meğersem I. Tayyip kafasını destekleme eğilimindeymiş.

Benim o tutanaklardan anladığım şu ki; biri padişahlık öbürü derebeylik istedi, oturup uzlaştılar. Yalnız tabii Apo'nun halk desteğini kaybetmemesi lazımdı, o yüzden Mandela ayağına yattı. Hapiste hidayete eren demokrasi havarisi haline getirildi. Bu arada adını da sürece uygun olarak İmralı olarak değiştirme işini basın halletti zaten. Hz. Tayyip ise, 2010 Anayasa değişikliği ile iyimser solcuları zaten kendi saflarına çekmişti, ondan sonraki faşizan eylem ve işlemleriyle eski tabanını unutmadığını da gösterdi. Yani herkes, kendi hedefindeki kitleye gayet güzel ulaştı, şartlar olgunlaştı. Savaştan bıkmış insanların önüne barış söylemiyle gelince, saltanatı meşrulaştırmanın yolu da açılmış oldu.

Yalnız bu arada enteresan bir gelişme olarak, Sakine Cansız öldürüldü. Neler olduğunu hala bilmiyoruz. Fakat ben en başından beri, bu işi TC'nin tek başına kendi inisiyatifiyle yaptığına inanmıyorum. Burada sorulması gereken soru bence şudur; eğer bunu hükümet yaptıysa PKK neden cevap vermez; eğer PKK yaptıysa hükümet bunu nasıl kullanmaz? Abdullah Öcalan'ın açıklanan tutanakları ve bugün okunan mektubundan sonra benim düşünceme göre, bu işte PKK'nın parmağının olma ihtimali de düşünülmelidir. Neden Sakine Cansız, örgütün hükümetle olan pazarlığından rahatsız olan ve bu zemini kaypak bulan biri olmasın? Kendisinin özellikle kadın Kürtler için önemli bir figür olduğunu biliyoruz, PKK içinde Abdullah Öcalan karşıtı bir gruplaşma olacaktıysa Sakine Cansız belki de bunu başlatabilecek biriydi.

Okunan mektubun birkaç farklı etkisi var.

İlk olarak, Diyarbakır'da 1.5 milyon kişinin toplanmış olmasının önemi asla ihmal edilmemelidir. Bu kitleyi başka hiçbir şey ya da hiç kimse bu şekilde toplayamazdı. Sanırım bunun en çok Abdullah Öcalan farkında ki, "pazarlık" bu kadar iyi gitmiş. Bu arada, siyasete saygım o kadar yok ki, geçen sene bu kişinin yaşam koşulları için açlık grevine giderek kendi canlarından geçmiş onlarca insan, bana göre sadece "koz olarak" kullanılmaya yaradı. Kusura bakmayın, lideriniz hakkında böyle de ileri geri konuşuyorum ama, önce tutanaklara sonra bugünkü mektuba bakınca, artık hakkında farklı bir şey düşünebileceğimi sanmıyorum.

Diğer husus, silahlı mücadelenin bırakılmış olmasıdır. Keşke bu noktaya yıllarca önce gelebilmiş olsaydık, fakat demek ki o zaman daha pazarlık bitmemişti. Bu zamana kısmetmiş.

Bu silahsızlık anlaşması, siyasi zeminin oluşması ve insanların şiddetsiz bir hayat sürmeleri bakımından elbette son derece önemlidir. Lütfen burada "onursuz barış olacağına onurlu savaş olsun" diyen bir dangalak olduğumu sanmayın. Benim burada sözünü ettiğim şey, liderlerin aslında düşündüğümüz kadar ulvi bir amaç peşinde olmama ihtimalleri.

Son olarak bu mektup, Marxist bir çıkışı olan ve dine değil toplumsal ihtiyaçlara dayanan bir hareketin, "İslam bayrağı" diyecek noktaya geldiğini gösterir.

Bu nedir allahaşkına? Abdullah Öcalan ne yapıyor, muhafazakarlaşan Türk halkına mı göz kırpıyor? Beyaz eşya dağıtıp din kardeşliği satarak oy alan AKP'ye "benim elim armut toplamıyor" mu diyor? Mektubunda da andığı "zamanın ruhuna" mı oynuyor? Bunların hangisi diğerinden evla?

Abdullah Öcalan'ın söyleminin dinselleşmesi, açık bir liderler uzlaşması örneğidir. Böyle olunca, bir taraf şiddeti bitirdiği için Tayyip'i, öbür taraf haklarının tanınmasını sağladığı için Apo'yu tanrısallaştıracak. İki liderin asıl amacının barıştan çok, bu tanrısallaşma zeminini sağlamak olduğunu düşünüyorum.

Netice olarak, barışın ancak pazarlık unsuru olduğu bir ülkemiz var. Bugünkü koşullarla barışta anlaşıldı, gün gelir devran dönerse insanların nelerle korkutulacağı netleşti, insanlara ölüm gösterildi ve sıtmanın nimetmiş gibi satılması süreci de başarıyla kotarıldı. Üç gün sonra anlaşma bozulur da tarafların birbirinden talepleri cevapsız kalırsa, artık ellerinde birbirlerinin üzerine sürecekleri iki koca halk olacak. Tebrikler.

Tepedeki siyasetin bu noktaya gelmesi süreci, elbette ki pek çok konuşmayı ve bir miktar bilinçlenmeyi de beraberinde getirdi. Artık "Kürt" demenin suç olmadığı bir zamandayız. Siyasi baskı ve yasaklar halen devam ediyor, özgürleşmeyi TRT 6'ya bağlayan boş kafalardan değilim. Fakat netice olarak, artık insanlar bu konuyu konuşur, tartışır ve barış istediğini yüksek sesle söyler hale geldi. ÇHD tutuklamalarına Kocasakal bile tepki gösterdiyse, bir şeyler değişmiş demektir.

Bundan zararlı çıkan kesim, öncelikle MHP oldu diye düşünüyorum. Kalmadılar çünkü. Diğer kesim ise, "MHP'lilerin beyaz çorapsızları" olarak gördüğüm ulusalcılar.

İnsanların artık etnik ayrımcılığın sonuçlarından yaka silktiği bir dönemde, bu kişilerin halen Türklüklerine sarılmalarını inanın ki anlamıyorum. Geçen pazar yapılan genel kurulda, bir önceki yazıda göreceksiniz, Mahmut Esat Bozkurt güzellemesinden Mustafa Kemal'in askerleri olmaya kadar her şey vardı; üstelik yalanlarla süslenmiş bir şekilde. Bu hala neyin kafası?

Birkaç bin tane avukat, bir iki sahne adamının şovmence konuşmalarını deli gibi alkışlayarak hangi hukuku nereye taşıdığını sanıyor? Dünya açık, gündem net: Sizin "sayın" denmesiyle bile ülkeyi böleceğini düşündüğünüz adamın mektubunu dinlemek için bugün 1.5 milyon kişi toplandı. Artık bu gerçeğe uyum sağlamak zorundasınız.

Adama istediğiniz kadar saygı duymayın. İstediğiniz kadar aleyhine konuşun. "Abdullah Öcalan çok çirkin ve ölsün bence" diye internet görselleri hazırlayın. Öcalan'la nasıl bir sorununuz olursa olsun, kendisini bu kişiyle temsil ettiğine inanan yüzbinler belki milyonlarca insanı yok sayamazsınız.

Yukarıda, Öcalan'ın kendi halkını pazarlık konusu yapmasını eleştirdim ve bunda ısrarlıyım. Fakat lideri eleştirmek, liderlik ettiği halka "çekil ayağımın altından" muamelesi yapmayı asla meşru kılmaz - zaten böyle bir hadsizliği meşru kılacak herhangi bir şey de yoktur.

Siz 3-5 bin avukat, kapanıyorsunuz bir genel kurul salonuna, kürsüde şov yapan kendi liderlerinizi alkışa boğarak ancak kendinizi tatmin ediyorsunuz. Savunma hakkının korunması için toplandığınızı söyleyip, anadilde savunma hakkına itiraz eden bir adama kürsü veriyor, bir de bu adamı elleriniz patlayana kadar alkışlıyorsunuz. Fakat dışarıda, sizin savunmayı dillere, hakları da kökene göre "uygun gören" kafanızı tarihe gömmek isteyen çok fazla insan var.

Tabii bununla birlikte, sol ittifakın son seçimde 3500 oyda kalmış olduğu gerçeği de var. Bunu düşünürken lütfen şunu göz ardı etmeyelim; bir topluluk ne kadar kalabalıksa ve galeyana gelmeye ne kadar hazırsa, o kadar kolay "pazarlık konusu" ediliyor. Aklınızda olsun; gün gelir bir milletvekilliği yarışında siz de "tebaa" olarak görülebilirsiniz.

Bahar bayramınız kutlu olsun,
Göksun.



*
Kişisel not: Bugün benim tek ders sınavını verip okulu bitirdiğim gün aynı zamanda. Diplomamda 21/03/2007 yazıyor. O tek dersin "insan hakları" olması da Tanrı'nın espri anlayışı olsun.



1 yorum:

  1. son donemin cok guzel bir analizi olmus, tebrik ederim. Konudan birazcik bagimsiz olarak aklima takilan kucuk bir mesele var. Belki ufkumu biraz acabilirsiniz bu konuda? Cogu zaman ornek aldigimiz bati hukuk sisteminde anadilde savunma duzenlemesi nasil acaba? Bir suredir Hollanda devletiyle ufak tefek brokratik islerim oluyor. Cogu haberlesmemiz Ingilizce olmasina ragmen is kannuni baglayiciligi olan bir noktaya geldiginde illa ki Hollandaca'ya donmemiz gerekiyor. Is mahkemelerde nasil yuruyor bilmiyorum ama genel olarak gordugum kadariyla burokratik meselelerde anadil olayini pek takmiyor cok "toleransli" diye yere gore sigdirilamayan Hollanda. Sizin "baro genel kurulunda"ki amcalardan, betimlemeleriniz cercevesinde ben de biraz tiksindim acikcasi ama galiba bu anadil mevzusunun benim saglam zemine oturtamadigim bazi dayankalari var. Tekrar edeyim, buyuk ihtimalle o saksakci amcalarin dayanagi benim varsaydigim o saglam zeminde olma ihtimali dusuk.

    YanıtlaSil