22 Ocak 2013 Salı

Alternatif 19 Ocak: Paranı da al git.

Merhaba yeniden,

Birkaç gündür elim ayağım tutmuyor gibiyim. Daha önce muhtelif durumlarda haddini aşmak, suyu çıkmak, tuzun kokması gibi deyimleri bolca kullandık. Güncel lisanımız, ÇHD gözaltılarının niteliğini tanımlamakta aciz kalıyor.

Bu konuda söyleyebilecek yeni bir şeyim yok. Başlarda "Ya bak Göksun onlar DHKP-C'li tamam mı" tribine giren birtakım sığ cenah, aslında kimin ne olduğunu artık görmüştür diye umuyorum. "Şehre yakışmadığınız" için eviniz yıkıldığında ya da parasız eğitim istiyorsunuz diye örgüt üyeliğiyle itham edilip işkence gördüğünüzde, bu "farkındalığınız" nasıl olsa artacaktır.

Biliyorsunuz, yumurta eylemini bile örgütsel seviyede yapan bir milletiz hamdolsun. Parasız eğitim isteyen öğrenci - HES karşıtı köylü - polisten şiddet gören veya evi yıkılan vatandaş - Kürtçe şarkı sözünü pankarta yazan başka bir vatandaş - hem parasını alamayıp hem dayak yiyen işçi - işte bunlar hep örgüt üyesi. Halkı galeyana getirmek için DHKP-C ile işbirliği yapıp koc-ca bir mahalleyi dozerlerle dümdüz ettiren, sonra da utanmadan o dozerin önüne geçip kendini paralama şovları yapan insanlarla yaşıyoruz. İşte ÇHD de, bu kişilerin, bu ajan-provakatörlerin avukatlığını yaptığı için, en birinci terörist başı sayılıyor.

Halbuki, siz de biliyorsunuz ki, kanunlar ve bilhassa ceza hukuku bu insanlar için değildir. Haliyle, bu insanlara "hukuk kurallarıyla, adil bir yargılama" yönündeki talepler de anlamsız kalıyor. Ceza mevzuatının adeta bir süs, bir dekor aracı niteliğini görmezden gelmemeyi umarım hep birlikte öğreneceğiz; zira önümüz 2023.

İşte 19 Ocak, artık sadece Hrant Dink'in yaşamının elinden alındığı, kendisinin "zehirli kan" lafzının aslında doğru bir yere işaret ettiğini hep beraber yeniden gördüğümüz gün değil. Dink'i ananlara biber gazı "ikram edildiği" ve avukatların göz altına alınarak darp edildiği gün. 19 Ocak'ta ne olmuştu diye sorarken, vizyonumuz beyaz bereli bir tetikçiden ötesini göz ardı etmesin.

Bütün bunlarla birlikte, 2013 19 Ocak'ının bir anlamı daha var. Âli devletimiz, AİHM'ye yapılmış bazı başvuruların para ödenmek suretiyle çözülmesi için yeni bir kanun yayınladı. Tam ismi şudur: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun.

İroninin hastasıyız, sığlığın ustasıyız yemin ediyorum. Üniversite mezunu işsiz kalır, bakan kalkıp "fizik okumasın pastacılık yapsın" der. AİHM'de bekleyen dosyalar rekor üzerine rekor kırar, devlet "ya biz nerede hata yapıyoruz acaba" demez, "parası neyse verelim sen davandan vazgeç" der. Böyle bir kafa olabilir mi ya? Maklubeden mi oluyor bunlar kuzum?

Bu arada hemen bir güncel bilgi vereyim: AİHM'nin 1959-2011 arası istatistiklerine bakıldığında, Türkiye'nin liderliği gözden kaçırılmayacak kadar net görünüyor. 1 Ocak 2011 itibariyle 15 binden fazla "bekleyen dosya" varmış, sonraki istatistiği aramaya gerek duymadım.

Yani özetle, Avrupa gözünde bu şekildeyiz. Zaten Fransa Barolar Birliği Başkanı'nın ÇHD'lilerin gözaltına alınması üzerine aynı gün yaptığı "Türkiye'nin AİHM üyeliği askıya alınsın" çağrısı bir Fransız için bence son derece mantıklı ve tutarlı bir yaklaşımdı. Bunun sebebinin, yukarıda linkini verdiğim 1959-2011 arası istatistiklerde en az şikayetin Fransa'yla ilgili olmasına dayandırmıyorum tabii ki, Avrupalıların "Abi her sene 15 bin dosya getiriyorlar bunlarla mı uğraşıcaz yeaa" şeklindeki "işten kaçmalarına" dayandırıyorum.

Bu arada yeri gelmişken değineyim... Fransa Barolar Birliği açıklamaları gözaltılarla aynı gün gelmişse de, İstanbul Barosu'nun internet duyurusu 19'unda yayınlandı. Basın toplantısının ise yarın, yani çarşamba günü yapılacağı duyuruldu.

Gerçi, sonradan öğrendiğime göre Kocasakal bu süreçte bayağı çalışmış. Aramanın önündeki polis barikatını zorla aşmış, yönetim adliyede sabahlamış filan... Gerçekten takdire şayan. Fakat ne bileyim, baronun bu eylem ve söylemleri bana bir türlü inandırıcı gelmiyor. Beyoğlu'ndan Beşiktaş'a inemeyen yönetimin Çağlayan'a gelmesini samimi bulamıyorum. Belki KCK kapsamındaki gözaltılar hiç yaşanmasaydı, baro bu vesileyle tepki toplamamış olsaydı, aynı duyarsızlık bu sefer burada sergilenebilirdi.

19 Ocak öyle bir gün oldu ki artık, hangi cümleden sonra hangi konuya değineceğimi şaşırıyorum. Şimdi müsaadenizle, Sus Payı Kanunu'na geri dönelim.

Kanunda
Bu Kanun;
a) Ceza hukuku kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmalar ile özel hukuk ve idare hukuku kapsamındaki yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı,
b) Mahkeme kararlarının geç veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği,
iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış başvuruları kapsar.
hükmü var. Yargılamaların makul sürede sonuçlanması kısmından tutukluluk süresinin de dava konusu edileceğini çıkarabiliyoruz. Fakat malumunuz odur ki, adil yargılanma hakkı sadece yargılanma süresiyle alakalı bir durum değil. Örneğin, ÇHD'nin ve tam listesini bilemediğimiz diğer şüpheli veya sanıkların başına geldiği gibi, bilgisayarınızın hafızası birden dolar ve siz ne olduğunu bilmediğiniz şeylerden yargılanırsanız, bu kapsama girmiyorsunuz.

Diğer bentte sayılanlara örnek olarak, Ailenin Korunması Hakkında Kanun uyarınca kendisine koruma tahsis edilmesi kararı çıkan ama bu korumadan faydalanamayan kadınları düşünebiliriz. Fakat şöyle ki, devletin bu yaptırımının aslında hiçbir anlamı yok, çünkü o tahsisatın yapılmadığı anda o kadın zaten ölmüş oluyor. Yani "parası neyse vermekle" olmuyor sayın devlet, o korumayı o an vereceksin.

Aynı maddede, kanunun kapsamı bakımından şu imkan da düzenlenmiş: "... Adalet Bakanlığınca teklif edilecek diğer ihlal alanları bakımından da Bakanlar Kurulu kararıyla bu Kanun hükümleri uygulanabilir." Yani kanunu yasama organı yapar, ama kapsamını yürütme belirler. Müstakbel padişahımız, "Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden..." dizesini meğer bambaşka anlamış.

Bu anlayışı, yargılama faaliyetiyle ilişkili bir komisyonun üyelerinin adalet bakanı tarafından atanması esasında da  görüyoruz. İlgili madde, kanunun uygulaması için beş kişilik bir komisyon oluşturulmasını, üyelerin dört tanesinin bizzat adalet bakanı tarafından atanmasını öngörüyor. Kalan bir kişiyi seçmek maliye bakanına düşerken, bu beş kişinin başını seçmek elbette ki adalet bakanının "yükümlülüğü." (Bu tür görev veya yükümlülüklere hak veya ayrıcalık gözüyle bakmazsanız lütfen, teşekkürler.)

Komisyona başvurabilmenin ilk şartı, 5. maddeye göre, AİHM'ye başvurmuş olduğunu belgelemek. AİHM'ye gitmemiş bir ihlalin mağduruysanız, devlet korumasından faydalanamıyorsunuz.

İlgili maddenin ikinci fıkrasını çok anladığımı söyleyemem, ilk iki fıkrayı aynen buraya kopyalıyorum:
Komisyona müracaat, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru tarihini ve numarasını gösteren resmi kayıt kabul mektubu, başvuru formu ve diğer ilgili bilgi ve belgelerle birlikte, müracaat edenin kimlik bilgilerini içeren imzalı bir dilekçeyle yapılır. 
Başvuran, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde Komisyona müracaat edebilir. Bu süre içinde müracaatta bulunmayanlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin münhasıran iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması gerekçesine dayanan kabul edilemezlik kararının kendilerine tebliğinden itibaren bir ay içinde de Komisyona müracaat edebilirler.
Şimdi benim anladıklarım şunlar, yanlışsam söyleyin - çünkü ironi yapmıyorum, gerçekten emin değilim:

1. Başvurunun AİHM tarafından kabul edilebirlik incelemesinden geçip geçmediği önem taşımıyor.

2. Bu komisyon, kanun çıktığı anda zaten AİHM'ye gitmiş olanlarla ilgili. Mevcut meselelerle ilgileniyor. Kanunların geçici maddeleri gibi bir şey, yani bir çeşit "geçici kanun" diyebiliriz.

3. Fakat aslında diyemeyiz de. Çünkü diyelim ki siz altı ay içinde başvurmadınız, ama o arada AİHM başvurunuzu "iç hukuk yolları tüketilmemiş" diye reddetti. İşte o durumda yine buraya gidebiliyorsunuz.

E tamam da, o zaman ben iç hukuk yollarını tüketir ya da o yolların tükenmesini beklerim? Bu neden benim devlete gitmemi gerektirsin ki, bu komisyon bir iç hukuk yolu mu? İç hukuk yolu olması için, hem olağan, hem de kararı "ortadan kaldıran" bir nitelikte olması gerekmez mi? Hem ayrıca, aynı red sebebi bu sefer bana komisyon tarafından söylenmeyecek mi? Hadi söylenmedi, başvurumu kabul ettiler, sonra iç hukuk yolu şikayetime esas olan kararı ya da işlemi ortadan kaldırdı, ne olacak?

Ayrıca, bana ödenecek tazminatı kim nasıl belirleyecek? AİHM'nin tazminat miktarında dikkate aldığı kriterler mi uygulanacak, yoksa ben bir "pardon'a" razı mı olacağım?

Hadi onu da geçelim, benim bu komisyona gitmek için AİHM başvurumdan vazgeçmiş olmam aranacak mı? Aranmayacaksa, "derdestlik" gibi bir durum olmayacak mı? AİHM, elinde benim dosyam varken, bence iç hukuk yolu olarak düşünülmemesi gereken bu yola başvurmuş olmamı nasıl değerlendirecek? Başvurum red mi edilecek, yoksa komisyon başvurum bekletici mesele mi yapılacak? Yahu bu nasıl bir kendi kafasına göreliktir?

Mesela, 6/a-1 bendine göre komisyon AİHM'ye göre kabul edilebilirlik koşulu olup olmadığını da değerlendirecek, ama iç hukuk yollarının tüketilmesini aramayacakmış. Yukarıda bahsettiğim "iç hukuk yolu ayrıca yürüyorsa ne olacak?" sorusunu burada tekrar düşünebiliriz. Bu meyanda, kişinin AYM'ye bireysel başvuru yapıp yapmadığının değerlendirilmesinin nasıl yapılacağı da önemli. Arkadaşlar, devletimiz son yıllarda bu işlerden pek anlamıyor ama, kanun yapmak oturup "bence şurası şöyle olsun" demekle kotarılabilecek bir iş değil. Görüyorsunuz, olmuyor.

Komisyon kararlarına karşı itiraz yolumuz, Ankara bölge idare mahkemesinden geçiyor. İtiraz üç ay içinde karara bağlanacakmış - yerseniz.

Yukarıda sözünü ettiğimiz üzere, bu kanun sadece 23/09/2012 tarihi itibarıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde kaydedilmiş başvurular hakkında uygulanıyormuş. Dokuzuncu madde öyle diyor.

Son olarak, komisyon üyelerinin 19 Şubat'a kadar atanmış olması gerekiyor, nitekim geçici 1. madde öyle uygun görmüş. Ombudsmanlık mevkiine kimin uygun görüldüğünü biliyoruz, doğruları söylediğini düşünmenin pek mümkün olmadığı biri kendisi. Bakalım, yeni atanmışlarımız kim olacak. Ben oyumu bütün TC vatandaşlarının Orhan Pamuk'a dava açabileceği yönünde karar veren Yargıtay hakimlerinden yana kullanıyorum. At fav'a.

Göksun,
Yarı zamanlı anarşist klavye delikanlısı.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder