15 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir efsaneydi efsaneydi senle beraber olmak...

Merhaba yeniden,

Geçenlerde, gündemden neden bu kadar uzak kaldığıma ilişkin bir şeyler yazarken, ondan bile sıkılıp yarım bırakmıştım. Gerçekten de, vaktiyle nasıl olup da o kadar gazete takip edip yorum kastığımı hiç anlamıyorum. Güya baro seçimleri olacak, ama son iki seçim öncesi her akşam KAV toplantısına giden, seçim programına nasıl katkı sağlarım diye düşünen, seçim hafta sonunu tamamen ayakta ve insanlara bir şeyler anlatarak geçiren ben miydim, bundan bile emin değilim.

Gerçi benim bu "boşvermişliğim" sadece gündemle alakalı değil. yazmazsaolecek'te de yazdım, bir süredir hiçbir şey yapmıyorum. Dahası, vaktiyle nasıl yaptığımı bile anlamıyorum. Dönemdir, geçer.

Derken, bu blog'a "nerelerdesin" diyen yorumlar geldi. Açıkçası beklemiyordum, çünkü iplendiğimi hiçbir zaman düşünmedim. Fakat okuyanlar olduğunu bilmek beni hem çok şaşırttı hem de çok mutlu etti.

Bu sene seçimlerde çalışmayacağım, canım istemiyor. Onu anlattığım ama bitiremediğim yazıyı umarım bugünlerde bitirir ve paylaşırım. Şimdilik haberlerden gidelim - uzun süredir, okurken içimde bir öfkenin kabarmasını önleyemediğim için hayatımdan çıkardığım şeylerden...

*
Hüseyin Aygün'ü kaçıran PKK'ya, sivil irade geri adım attırmış.

Hay Allah ya, keşke daha önce kaçırılaymış şu vekil. Lan Türk-Kürt tüm anneler 30 yıldır ağlıyor, memlekette (3-5 dallama dışında) "savaşma konuş" demeyen kalmadı, sivil irade şimdi mi akıllarına geldi?

Bu sorum PKK'ya değil, Radikal'e yönelik. Sivil irade diyor ya. Gerizekalı mısınız afedersiniz, hayatı savaşla geçmiş iki güç karşı karşıya geldiği zaman nasıl olur da sivil irade birden bu kadar önemli olur? Bunun arkasında-önünde başka şeyler olabileceği hiç mi aklınıza gelmiyor?

PKK, geçen hafta da Foça'da eylem yapmıştı hatırlarsanız. Yani, kendilerinden beklenmeyen ve "daha neler" denecek şekillerde oynamaya başladılar. Bu size de garip gelmiyor mu?

Vaktiyle bir ülke varmış, efsanelerin birinde okumuştum. Yıllardır bitmeyen, belki de bitirilmeyen bir savaşın içindeymiş. Yıllar geçtikçe, her iki tarafın insanları da sürekli ölmekten ve öldürmekten öylesine bezmişler ki, artık kendileri de savaşmak istemez olmuşlar.

Fakat öte yandan, yapılan tüm planlar, o savaşın devam edeceği gerçeği üzerine kurulu olarak hazırlanırmış. Öyle ki gün gelmiş, artık o ülkenin başındakiler bile savaştan medet umar hale gelmişler. Böyleleri için ne şanssızlıktır ki, halkın savaştan bezdiği ve artık "dur bakalım bu insanlar ne diyor, belki bize bir şey anlatmaya çalışıyor olabilirler, bir dinleyelim bakalım..." dediği dönemler, tam da artık onların savaştan medet umduğu dönemin ortasına denk gelmiş.

Bu ülkenin komşusu olan bir ülke daha varmış ve tesadüfe bakın, o komşu da kendi içinde benzer sebeplerden benzer şeylerle savaşmaktaymış. Tam da o komşu ülkeye karışmaya sebep üstüne sebep oluşturan bir savaşın sona ermesi, bahsettiğimiz ilk ülkeye yarar mıymış? Ne münasebet. Vatandaşlar ölüyor diye meclis mi toplanırmış? Köpekler istedi diye atlar mı ölürmüş?

Derken, yöneticiler bakmışlar ki yıllardır yürüttükleri öfke politikası artık yürümüyor... Başlarda biraz "kardeş kardeş" oynamaya karar vermişler. Fakat kuralları kendileri belirledikleri için, biraz "kendin yaz kendin oyna" felsefesine dönmüş bu süreç. "Evet biz de sizi çok seviyoruz, hepimiz kardeşiz çünkü" dedikten sonra, çoluk çocuk demeden ve durduk yerde, bu "kardeşlerini" öldürüöldürüvermişler. Bu insanlar farklı bir dil kullanırlarmış ve diğer dili belki de hiç bilmezlermiş, ama kendilerini anadillerinde savunmalarını yasaklamışlar. Hatta, en basit, en gündelik kıyafetlerini bile terör yanlısı olmalarına delil göstermişler.

Tüm bu yaptıkları, istedikleri etkiyi -ne yazık ki!- göstermemiş. Yönettikleri halkın en azından aydın kesimi, "diğerleriyle" konuşmaya daha bir yaklaşır olmuş. Hal böyle olunca, bu sefer aradan çekilerek, "diğerleri" ile bir anlaşmaya varmışlar.

Demişler ki, "Biz artık ortada görünmeyelim... Siz öyle şeyler yapın ki, halk sizden kendiliğinden nefret etsin. Bunun sonucunda, biz sizinle çok feci savaşıyor gibi görünelim de namımız yürüsün, ama bu savaştan siz galip çıkın ki siz de sevinin. Neticede devletiniz kuruluyor artık, bakın, kimlik kontrolü bile yapıyorsunuz. Sonunda zaten siz kazanacaksınız, bırakın, şerefimizle savaşıyor gibi yapalım. Hem eğer bu iş böyle devam ederse, "savaş ve sınır ticareti" de ölmeyecektir ve kazanmaya her iki taraf da devam eder."

Böyle olunca, "diğerleri" de ne yapsınlar, halkı kendilerinden iyice nefret ettirmek için daha önce hiç yapmadıkları işler yapmış olmuşlar. Gitmedikleri yerlere gitmiş, kaçırılmayacak insanları kaçırmışlar. Ki insanlar "daha neler" desin, korksun, ürksün, nefret etsin, öfke dolsun ve yöneticilerine, "öldürmekte haklısınız" desin.

Bu arada, o diğerlerinin silahlanmasının altında yatan bir fikir varmış bir zamanlar... "Eşitlik istiyoruz" diye çıkmışlarmış.Gerçekten çok acı çekmişler ve bundan kurtulmuş isterlermiş, çıkış amaçları buymuş. Fakat artık işler öyle bir noktaya gelmiş ki, olay kan davasına dönmüş. Artık bu noktada, diğerleri de aslında savaş istemez olmuş. Çünkü karşı tarafa kayıp verdirince, karşı taraf elbette ki boş durmuyormuş, böyle bir şey beklemek dünyanın dönüş ilkelerine aykırıymış. Diğerleri bakmışlar ki bu iş böyle olmuyor, artık mücadeleyi daha doğru düzgün yürütmenin zamanı geldi... Fakat son kararı onlar değil, ülkenin yöneticileriyle masaya oturanlar verirmiş ve onlar da savaşı sürdürmeye karar vermişmiş.

En nihayetinde, çok uzak diyarlardan, büyük denizlerin ötesinden bambaşka yöneticiler gelmiş, bu ikisinin de tepesine oturmuş. Artık tüm hesaplar o dışarıdan gelen muktedirlere verilir olmuş, ülkedeki kimsenin esamesi kalmamış.

İşte o zaman, ot gibi, saman gibi, muktedir ne diyorsa onun gibi yaşayan, saçma sapan bir halk haline gelmişler ve doğal olarak, ne isimleri, ne dilleri, ne efsanelerde isimleri kalmış. Ben bu anlattıklarımı aklımda tutmuşsam, adını bilmediğim ama sözünü ettiğim halkların acılarına olan saygımdandır.

*
Lafı o kadar uzattım ki, yine gazete okuyamadım... Başka zamana kısmetse.

Çok sevgiler,
Göksun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder