28 Eylül 2011 Çarşamba

Platform Topuklu Anayasa...

Ben bu gazete işini çok boşladım ya... Aslında niyetim, her sabah düzenli bir şekilde elime gazeteyi alıp çiziktire çiziktire okumak, öğlene kadar da okuma yazma işlerimi bitirmiş olmaktı. Fakat yapamadım. Umarım yaparım.

Yazmaya dün (yani aslında artık iki gün önce oldu!) akşam başlayıp yarım bırakmıştım. Dünkü gazeteye devam etmeden, bugünkü haberleri ekleyerek devam ediyorum. Linkler dünkü gazeteye ait, bugün “hard copy” aldım çünkü.

*
AKP, yeni Anayasa çalışmaları için CHP ve MHP’den randevu istemiş fakat BDP’den istememiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1064504&Date=26.09.2011&CategoryID=77  

Ben ise, AKP’nin meşru bulunması imkansız olan bu “davranışsızlığından” ziyade, buna hiç şaşırmamış olmama üzülüyorum.

Bu haberi dün radikal.com.tr’den okumuştum fakat bugünkü gazete de var. Üstelik daha detaylı. Mesela AKP genel sekreteri Haluk İpek, “Meclis’e gelirse BDP de değerlendirilir” demiş. Hükümetimizin artık iyice “ne dese yeridir” kıvamına gelmiş olan üyesi Bülent Arınç ise, aynı şekilde, “Meclis’e gelmesi halinde BDP’nin de anayasa için ziyaret edilebileceğini söylemiş.

Şüphesiz ki bunda düşünenler için bir mana vardır. Ben düşündüm ve bu mananın, 36 milletvekili çıkarmış olmanın anayasa görüşmelerine katılmak için tek başına hiçbir anlam içermediğini anladım. Halbuki düşünmeseydim, “Yahu şu ‘görüşmeyelim’ dediğimiz insanların yüzde 90 oy aldığı yerler var, yüzde on barajı olmasaydı meclisi hallaç pamuğu gibi atacak kadar oy aldılar, acilen bizim bu insanlarla görüşmemiz lazım... Halk bize bir şey anlatmaya çalışıyor galiba...” minvalinde son derece yüzeysel yüzeysel takılmaya devam ederdim. Gerçi baktığınız zaman burada AKP gerçekten haklı çok afedersiniz. Haticeye değil neticeye bakalım, %50 oy almışlar, boru değil, şimdi onlar mı gitsinler altı üstü 36 vekil çıkarmış bir oluşumun ayağına? Bunlarda büyüğüne saygı da kalmamış.

Ayrıca bir mana da meclise gitmenin, hükümetin anayasa konusunda birebir görüşmesi için sadece bir ihtimal yarattığına ilişkin. İşte AKP’nin haklı olduğu bir nokta daha... Burada Anayasa yapılıyor efendiler, her Meclis’e gelenle görüşeceksek... İyi valla. Önce iyi çocuk olun, hükümetin hoşuna gidin. Gitmeyecekseniz de en azından tehlikeli olmayın. Hayır sonra “bizi oynatmıyolar” diye yine siz ağlıyorsunuz.

Yalnız enteresan olan bir şey var. Haşmetli hükümetimiz, Anayasa gibi bir konuda BDP’yi saymazken “başörtüsü” konusunda kendileriyle görüşeceklerini bildirmiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1024476&Date=26.09.2011&CategoryID=78&Rdkref=1

Şair burada “Vatandaşlığınız beni ilgilendirmiyor, yeter ki müslüman olun” diye sesleniyor olabilir mi? Ya da belki, “Hacı ben bu anayasayı zaten havada karada geçiririm de, başörtüsü konusu karışık.” veya “Ya sen de marjinal filansın ya, beni desteklersen böyle geniş katılım, marjinal desteği falan filan, anlarsın ya?” o da olmazsa “Anayasa filan, bunlar büyüklerin bileceği işler, sen de işte örtüyle filan uğraş, sonra görüşmedi demesinler” olur mu? En olmadı, “Ya şimdi sizinkiler hep tutuklu ya, anayasayı sizinle yapmanın ironisi bu ülkeye fazla. Hem zaten sonunda yine tutuklanacaksınız, hiç bulaşmayın bence.” – işte benim en sevdiğim ihtimal bu, tüm paramı buna yatırabilirim.

*
Anayasa paketinde, parti kapatmalarını Meclis’e bırakan düzenleme yeterli oyu alamadığı için tekliften düşmüş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=994945&Date=26.09.2011&CategoryID=98&Rdkref=1

CHP sevinmiş, hatta birbirlerine “çak” yapmışlar, AKP pek üzülmüş ve en az 8 fire vermişmiş, falan filan. Geç bunları. Burada asıl düşünülmesi gereken şudur, yıl olmuş 2011, hala parti kapatılmasından bahsediliyor ya. Kapatma iradesinin meclise bırakılmaması, bir zafer edasıyla kutlanıyor. Siz n’aptınız ya? Biz yeni Anayasa’dan parti kapatma meselesini çözmesini bekliyoruz, vekil milleti “meclise bırakmadık” diye seviniyor.

Bu Anayasa işinde ne kadar saygın, hukukla ne kadar hemhal, adalet duygusunu günlük yaşantısında ne kadar içselleştirmiş büyüklerimizin “emeklediğini” bilmesem, “Eh, bu vekillere bir akıl veren de yok ki, haklılar neticede...” diyeceğim. O “platform topuklarla” olmuyormuş demek ki bu işler.

*
AİHM, zorunlu askerlik meselesinin çözümü için Türkiye’ye iki ay süre vermiş. Vicdani ret hakkının 2 ay içinde tanınmaması halinde, güzel ülkemiz seri halde yaptırıma maruz kalabilirmiş.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1064493&Date=26.09.2011&CategoryID=77

Bu habere karnımı tutarak gülüyorum afedersiniz. “Vatani görev” addedilen askerliğin kaldırılmasının, ulaşmaya çalıştığımız “muasır medeniyet” tarafından zorunlu kılınması değil asıl komik olan. Bunun iki ay içinde yapılmasının istenmesi.

Bana kalsa, iki ay nedir, iki dakikada halledilsin mümkünse. Fakat bu iş için iki ay verilmesi, ancak ya Türkiye gerçeği bilmemenin verdiği “Fransızlıktan” ya da “Bunlar 2 ayda daha vicdani ret demeyi bile beceremezler, dur şunlara seri halde ceza verelim de görsünler...” şeklinde bir niyetten ileri gelebilir. İşte size en güzelinden “komple teorisi”, bundan iyisi Şam’dak ayısı.

Dikkatimi çeken nokta, AİHM’nin zorunlu askerliği önceden angarya yasağı kapsamında değerlendirirken şimdilerde din ve vicdan hürriyeti kapsamına alması. (Alakasız not: Angarya kelimesine TDK’dan baktım şimdi, Rumcaymış. Ülkede 1000 bilemedin 1200 Rum kalmışken kelimelerini hala kullanıyor olmak ironik ve fakat güzel.) Bu ayrımın pratik bir sonucu olup olmayacağını bilmiyorum. Neden yapıldığını da anlamadım ama AİHM diyorsa mutlaka bir farkı vardır. Acaba, bunu vicdan özgürlüğüne alınca “halkı askerlikten soğutmak” suçu da mı kapsanmış oluyor? Çünkü bu suçun angarya ile ilgisi yok? Aklıma sadece bu geldi ki son derece olumlu bir uygulama olur.

Bu konu bugünkü gazetede de var. Haberde, vicdani ret hakkının BM üyelerinden sadece Türkiye ve Azerbaycan tarafından tanınmadığı yazılmış.

Biz demiştik, her Türk asker doğar.

*
Artık tamamen bugünkü haberlere geçiyoruz.

*
Perge Antik Kenti’nden kaçırılan Yorgun Herkül heykelinin üst kısmı, 31 yıl Antalya’ya ulaşmış. Çok güzel, tebrik ederim.

Bu vakte kadar alt kısmı, yani bel ve alt tarafı varmış bizde. O alt taraf da olduğu gibi “üryan” bir taraf. Heykelin bizdeki yarım haliyle müzede ziyarete açık olup olmadığını gerçekten merak ediyorum. Havaalanlarındaki fotoğraflara bile takılan bir memlekette, incir yaprağının altındakinin başrolde –hatta tek rolde- olduğu bir heykel sergileniyorsa, o kadar da kötü değilmişiz.

*
Çanakkale’de, suların yükselmesiyle kaybolmuş olan 7 bin yıllık kayıp kentin izleri bulunmuş.

Atatürk kesin söylemiştir bunu. Te Atlantis’i söylemiş 7 bin yıllık şehri mi söylemeyecek?

*
Trabzon’da çalıştığı müzede yapılan yolsuzlukları dile getiren Yahya Likos’un başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiş.

Hikaye uzun şimdi anlatmayayım, heyecanı kaçmasın. Yalnız netice olarak, Yahya Bey eşinin memleketi olan Endonezya’ya yerleşmeye karar vermiş, ailecek oraya taşınmışlar.

Ya adam o kadar haklı ki, bu konuda geyik yapamıyorum. Eş konusunda dünyaya açılmanın vakti gerçekten geldi, zira artık zengin koca da pek işe yaramayabilir. Bir-iki ihaleye katılacak olur, hop diye içeri atıverirler kocayı. En iyisi dışarıdan evlenmek. Kız alın, verin, istihdama can verin.

*
Rize’nin AKP’li belediye başkanı Halil Bakırcı, geçenlerde yaşanan selin Karadeniz Sahil Yolu yüzünden bu kadar zarar verdiğini belirtmiş. Üstelik bir de demiş ki, “Bu yolun yanlış olduğunu biz 2004’ten beri söylüyoruz ama belediyenin güçleri ile bunların temizlenmesi mümkün değil.” demiş.

İhraç edilen partililer için “partiye iade davası” var mı? Varsa Sayın Başkan’a teklif göndereceğim. Geleceği pek parlak görünmüyor.

*
Rize konusunda Köksal Toptan da konuşmuş, “Vatandaşların soğukkanlı davranışı daha büyük bir felaketin önüne geçmiştir. Bu tür afetlerden ders çıkarmak gereklidir.” demiş.

Bir de “Deniz Baykal Türk siyasetine ne kattı ki” diyorlar. Israrla %20 alıp “Daha düşük olmadığına göre, daha kötü bir felaketin önüne geçilmiştir” mantığını yerleştirdi, daha ne yapsın. Ha Sayın Toptan bu nazariyeyi alıp “ders çıkarmak gerekir” noktasına taşımış, ki 21. yüzyıldayız olsun o kadar.

“Bizim akraba tarafından bağışlanan arazi üzerinde yapılan fen lisesi...” ifadesi de var kendisinin beyanı arasında. Aslında bunda takılacak bir şey yok. Fakat işaretledim işte. Vekilimizin “Bak biz ailecek bağışı pek severiz” demesi, bağışlanan yerin afet bölgesi oluşu, afet bölgesinin üzerine “fen lisesi” yapılmış olması filan... Bir araya gelince anlamlı bir bütün oluşturmuyor ama ben yazmak istedim. Ayrıca Sayın Toptan’un bu akrabasının “nesi geldiğini” de feci merak ediyorum. Bacanağının amcaoğlunun eniştesi olabilir.

Ya da Tanrı belki “Yau benim koyduğum dereyi bozuyorsunuz bari imana hayırlı bir iş için bozun, fen lisesi ne olm!” demek istiyordur, kimbilir...

*
Antep’te, Cumhuriyet altınlarını orijinaline yakın bir şekilde ancak düşük gramajlı olarak basıp piyasaya süren bir çete çökertilmiş.

Bu çeteyi yanlış yerde arıyorsunuz, böyle çökertemezsiniz. Gideceksiniz, her düğünde gelinin kesesine atılacak olan altınlara önce siz bakacaksınız, ancak öyle... Zira çetenin fikir annesi eğer bir “teyze” değilse ben de boş konuşuyorum. Gelinin kesesine boş altın kutusu atan teyzeler var oldukça bu çeteler çökmez, vatan bölünmez.

Ah neredeyse atlıyordum, yakalanan çete mensupları “Memleketi satmadık, Ergenekoncu değiliz” diye tepki göstermiş. Dikkate değer bir tepki. “Ergenekonculuk” demek Ergenekon sanığı demekse ve bu sanıklık da memleketi satmış olmak anlamına geliyorsa; evet pek çok yazar ve güzel insan gerçekten anlamsızca tutuklu, fakat o asker abilerimizin pek de matah olmadığı fikri tabanda yerleşiyor demektir. Yani olabilir.

*
Ahmet İnsel’in Sol Melankoli başlıklı yazısını Arin Abi zaten gruba gönderdi. Üzerine bir şey söylemek istemiyorum. Bu yazı, nostaljiden beslenen tüm solculara gelsin.

*
1938’de yaşanan ve resmi olan veya olmayan hiçbir tarihi kaynakta yer almayan Zini Katliamı’na ilişkin soruşturma başlatılmış.

Erzincan’ın ilçesi olan Zini’de, Dersim Olayları’nın bir devamı niteliğinde olmak üzere, 1938 yılında 95 Alevi köylüsü kurşuna dizilmiş. Buna ilişkin soruşturma ise, 2011 yılının Eylül ayına kısmetmiş.

Bu soruşturma samimi midir yoksa “Aleviler soruşturmada görsün...” niyetinde midir bilmiyorum. Fakat Erzincan’daki savcı ne düşünüyor olursa olsun, Alevilerin “laik cumhuriyetimizin diyanet işleri başkanlığının stratejik planları” açısından halen bir tehlike olarak nitelendiği açık. Konuyu hatırlamak isteyenleri böyle alalım: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1036784&Yazar=%D6ZG%DCR%20MUMCU&Date=17.01.2011&CategoryID=97  (Konuyla alakasız not: Özgür Mumcu’yu tanıyıp da bir pazartesi akşamı Kallavi’ye getirmeyen –ve tabii ki bunu bana haber vermeyen- bizden değildir.)

Yukarıda tırnak içinde aldığım kısımda vurgulamak istediğim esas unsur, laik devlette diyanet işleri başkanlığı olması değil. Bu konuyu çok konuştuk, sıkıldım. Yalnız, varlığını tartıştığımız bu başkanlığın “4 yıllık stratejik planı” var. Biz hala konuşuyoruz...

*
Akif Beki’nin yazısının başlığı “Fırıldak neye denir?”

Manidar’ın sözlük anlamı bu işte...

*
Murat Yetkin, “AB, basına sızdığı gibi Yunanistan’dan 70 bin değil, 200 bin kamu işçisini işten çıkarmasını talep ediyor” diye yazmış.

Demek ki asıl talep bir milyon.

*
Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü meselesi iyice karışmış. Olay yerine ilişkin ilk görüntüler, köylülerin cep telefonuyla çekilmiş olanlar. Bir köylü, fotoğrafları arkadaşlarına gösterdikten 1.5 kilometre sonra telefonunu tekrar açtığında, fotoğrafların silinmiş olduğunu anlatmış.

Vay arkadaş, teknik takip işlerine Jack Bauer’ı almışlar haberimiz yok.

*
Oral Çalışlar’ın yazısında geçiyor. Leyla Zana, eğer yazıya yanlış geçmediyse, (Meclis için) “Orası Ak Parti’nin değil. Milletin.” demiş. Ak Parti demek yönünde bir seçimi olabilir de, millet nedir? Yanlış basıldı herhalde. Millet nedir ayol, bi işte meclisin adında var, bi de (çok sevdiğimiz) Anayasa’da.

*
Aynı yazıda, Nazlı Ilıcak’ın Diyarbakır’daki belediye hizmetlerini çok beğendiği de belirtilmiş.

Nazlı Hanım’da demans belirtileri mi görüyorum? Hayırdır? Ya da “belediyecisiniz belediyeci kalın” mesajı mı var bunda? Aman ayol bi Ilıcak beyanı için... Hala konuşuyorum bak...

*
Hopa’da tutuklanan 12 kişiden 7’si beraat etmiş. Ha diğerleri terör örgütü propagandası yapıyordu yani? Termik santral istemedikleri için?

Ben de yaptım geçen. Greenpeace’e bağışta bulundum. Resmen maddi destek sağladım. Çok pis propaganda da oldu hem.

*
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 12 Eylül, faili meçhuller, Eşref Bitlis gibi önemli soruşturmaları izleyen yargı muhabirlerinin özel yetkili savcı koridoruna girmelerini yasaklamış.

Bir yüz bulsalar, bizim duruşmalara girmemizi de yasaklar bunlar. Veya ne bileyim, biz yüzlerini görecek nitelikte olmadığımızdan, savcılarla aramızda bir paravan konur, olur olur.

*
Sayın Başbakan, kredi notumuzu geç yükselttiği için Standard&Poor’s’un notunu düşürdüğünü açıklamış.

Fransız parlementere davrandığından iyi davranmış yine. Karşılarına geçip “Çok poor’sunuz” da diyebilirdi. Der yani, biliyoruz.

*
Converse Avrupa’dan önce Türkiye’ye açılmış. Bunun sebebi, bölgenin ekonomide göstermiş olduğu istikrarlı büyüme imiş.

Allahınızı severseniz buna inanan var mı? Converse ile kayak merkezine giden insanlarla aynı ülkede yaşıyoruz biz. Aslan gibi emo’ları var, alternatif gençleri var bu ülkenin. Gelinliğin altına Converse giyince “çılgın” olunan bir dönemin içinden geçiyoruz. Şimdi bu demeç, memleketimizin cengaver gençlerine biraz ayıp olmuyor mu?

Duymamış olayım.

*
Sayın Başbakan, “İsrail’in savaş sebebi sayılan saldırısı karşısında büyük bir devletin bağışlayıcılığı içinde hareket ettikleri” mesajını vermiş.

Hiç üstüme alınmıyorum. Yalnız, Sayın Erdoğan bugüne kadar başka bir ülkenin başbakanıydı da neden söylemiyorsunuz kuzum? Biz burada muhalif muhalif takılıyoruz hala?

Ya da, büyük bir devlet olmak için İsrail’le savaşmamak yeterli idiyse bari bunu neden baştan söylemediniz?

Aynı demecin içinde Sayın Erdoğan, “Zulüm ile abad olunmaz” da demiş. Tam olarak aynı şeyi daha önce Sırrı Süreyya Önder de söylemişti, buyrun: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&Date=&ArticleID=1031657 (Yine konuyla alakasız not: SSÖ’ye hala ısınamadım.)

Sayın Başbakan, madem aynı şeyleri söylüyorsunuz, bu kişiler neden hala Meclis dışına ve neden hala “belki” görüşülebilir? Neden ha neden?

*
Ciwan Haco ile Hülya Avşar düet yapmış.

Haco naptın sen ya? Yani tamam, Kürt camiasında zaten bir süredir “hükümete döndü” yönünde eleştiriler alıyordun. Ama bu nedir ya. Sen bu ülkeden, Hülya Avşar’la düet yapamadığın için mi bu kadar uzak kaldın? Kürtlere ulaşacak olan ses Hülya Avşar mı olacaktı?

Tamam Hülya Avşar da bayraksal suçlardan soruşturmaya maruz kalmış bir insan. Fakat onunki, canlı yayında dekor olarak yerlere atılmış olan balonları ayağıyla ittiriverdiği içindi. Meğer o balonların üzerinde Türk Bayrağı varmış. Bu yani.

Ha bir de tabii 2009’da Milliyet’te çıkan röportajı var. Halkı kin ve düşmanlığa sevk ettiği iddia edilmiş. Hülya Avşar’ın. Hülya Avşar etse halkı Kara Çilingiroğlu’na karşı kin ve düşmanlığa sevk ederdi, başka neye karşı edecek?

Hülya Hanım, bu düetin her gün şehit haberi alınan bir dönemde yapılmasını aslında çok da uygun bulmamış. Hay Allah. Ama her Kürt “onlardan” demek değilmiş zaten. Onlardan demiş evet, ifade kendisine ait.

Biri Hülya Hanım’a “Bu Terör meselesi değil Kürt meselesi” diye anlatsın. Yine bugünkü gazetede yer alan Leyla Zana söyleşisini okutsun.

Ya da okutmasın. Ne olacak ki.

*
İngiltere’de bir kuş aratırmacısı ki akademik birinden söz ediyorum, her kuş yuvasını aynı şekilde yapsaymış işte o zaman içgüdüsel bir yol izledikleri düşünülebilirmiş. Fakat hep farklı farklı yapıyorlarmış. Bu da içgüdüsel değil deneyimsel olduğunu gösterirmiş.

İyi de hocam, farklı yapmalarını içgüdüleri söylüyor olamaz mı? Yuva her noktada aynı yapılacak diye bir şart mı var, Alman mı bu kuşlar?

*
Türkiye’ye Erasmıs’la gelmiş olan İtalyan kızcağız, “Türk erkekleri iyi de, nerede duracaklarını bilmiyorlar” demiş.

Ah canım... Biz bunu hep söylüyoruz... Sen yılbaşında Taksim’e çık ya da voleybol takımınla güneşlenmeye kalkış da gör...

Hadi onlar iyice mağara adamı diyelim. Okumuşları da çok farklı değil ki bunların. Tamam diğerleri gibi saldırmıyor da, kız milleti bu kadar kapalı olunca erkek milleti de ne yapacağını bilemeyip saçmalıyor. Ama kız milletinin bu kadar kapalı olmasının sebebi de aslında kendileri. Yani bu böyle, adeta bir tavuk yumurta ilişkisi. Hiç kurcalama bence, bak bakalım İstanbul sana neler gösterecek...

*
İstanbul’da düzenlenen mimari ve kentsel tasarım proje yarışmalarının uygulamaya geçmemesi mimarların umudunu iyice kırmış.

Niye ki? Dr. Mimar Kadir Topbaş’ın yapımda ve yayında emeğinin geçtiği muhteşem Haliç Köprüsü yapılacak ya işte? Hani UNESCO’nun “Bunu yaparsanız Dünya Kültür Mirası listesinden çıkarırım sizi” dediği köprü? E tamam?

*
Evet, gerçekten tamam. Zira saat 03.35

Yorgunum dostlarım, yoruldum artık...

Tatlı rüyalar :)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder