17 Ocak 2011 Pazartesi

tc'de bir haftabaşından seçme haberler

Günaydın (gerçi öğlen oldu artık ama...)

Özgür Mumcu için girdiğim radikal.com.tr'de paylaşacak şeyler buldum... Radikal'e para vermeyi hala istemiyorum, fakat her tıkladığımda da bu kez reklam gelirini artırmış oluyorum, off Allah'ım nasıl bir açmaz bu :) Neyse zaten bu son iyi günüm, yarın duruşmalar başlıyor. İnternette gezinecek halim kalmayacak.

Mahkemeler, çocuğa yönelik tecavüz ve cinsel istismar suçlarında Adli Tıp raporunu beklemeden karar vermeye başlamışlar.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1036789&Date=17.01.2011&CategoryID=77

Şimdi bu iyi bişey mi kötü bişey mi, yoksa tam bir ironi örneği mi bilemedim. Öncelikle iyi bişey, demek ki yargı bu işin bu şekilde yürümediğini anlamış. Adli Tıp randevuları ertesi seneye verdiğinden, rapor beklemekte herhangi bir hukuki menfaat -ilk bakışta- görünmüyor. Burası tamam. Fakat burada devreye giren başka sorular var: Yargı sistemi böyle yaparak, "idare-i maslahat" yapmış olmuyor mu? Sistemin işlemezliğini bu şekilde "geçiştirerek" son derece temelsiz ve aslında normatif hukuka son derece aykırı bir uygulama yaratılmıyor mu? Yargı sürecinin uzamasının çözümü bu mudur yani?

Kaldı ki, rapor belki hakimlerin uygun gördüğü cezadan daha fazlasına cevaz verir nitelikte olacak. Nitekim, haberde sözü geçen zarar gören vekilinin öyle bir iddiası var. Sanık 58 yıl almış fakat rapor beklenseymiş 80 yıla yaklaşırmış filan. Bu iddianın ya da tahminin gerçeğe uygunluk derecesi hakkında hiçbir fikrim yok, ama bana makul geldi.

Şimdi asıl soruya gelelim... Bu sapıkların illa ki bir ceza alacağı muhakkak, tamam. Fakat eğer kendi avukatları var ise, "rapor beklenmeden hüküm kurulmuştur" diye temyiz etmeyecekler mi? Ya da, ceza usûlünü bilmiyorum ama, bu kadar açık bir yasaya aykırılık halinde Yargıtay yerel mahkeme kararını bozmayacak mı? Sonra bu yargılama safhası kendini tekrar edip bir dipsiz kuyuya düşmeyecek mi?

Ya Allahaşkına olur mu böyle şey ya? Tamam yerel mahkemeler bunu çok "ulvi" bir güdüyle yapmış olabilirler. İtiraf edeyim, ben çocuğa yönelik cinsel suçlarda bütün -hukukçu da değil- öğretilmişliğimden sıyrılıp id'ime dönüyorum. Failin hiçbir insanlığı kalmıyor benim gözümde, hakkındaki en insanı düşüncem "koğuşte cezanın beterini görsün" semalarında dolanıyor. Ki bu en iyisi. Ama öte yandan, yadsıyamayacağımız hukuki gerçekler var. Bataklığı kurutmaksızın, her halükarda bozulacak olan bir kararı vermenin hizmet ettiği bir hukuki yarar var mıdır? Sadece kitleleri rahatlatır, insanların ağzına bir parmak bal çalar. Sonuç? Yok.

*
İkinci haberimiz Alevilikle ilgili. Din dersi müfredatına artık 4. sınıftan girecekmiş Aleviler.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1036791&Date=17.01.2011&CategoryID=77

Tamam çok güzel. Fakat yine kendimi tutamıyorum...

Ben tasavvuf konusunda bilgiden çok merak sahibiyim. Fakat Aleviliğin, bildiğimiz anlamda (bize Mesnevi'yi hatırlatan bir terim olması bağlamında) bir tasavvufi oluşum olmasını pek anlamadım. Tasavvufun salt kelime anlamından gideceksek ki haberde görüşü alınan hoca öyle yapmış, belki öyledir. Ama bana derinlikten çok uzak ve çok "ayıp edilmiş" bir yaklaşım gibi geldi.

Anadolu'daki tasavvuf "büyükleriyle" Alevi "büyüklerinin" aynı tekkeden çıkmış olmaları bir kere fiziksel olarak imkansız - diye biliyorum. Dönem karşılaştırmasını ise yapamicam çükü bilmiyorum. Bununla birlikte, Anadolu Aleviliği ile Anadolu tasavvufunun üzerinde durduğu konularla söylemleri birbirinden çok farklı. Katı kuralcılığı ve medrese doktrinini reddetmek gibi çok büyük ve çok önemli bir ortak noktaları var evet, fakat bunlar kökleri ayrı yerlerde aranması gereken kültürler. Bilemiyorum, benim aklım bu kadarına yetiyor şimdilik.

Milli Eğitim'in, kendisinden olmayan her şeyi "bir kalıba sokma" yönteminde feci bir "ötekileştirme" seziyorum. Yani derslerde öğretilen bir "din" var, bir de "diğerleri" var. Diğerlerinin nasıl şeyler olduğu çok önemli ve üzerinde çok düşünülmesi gereken şeyler değil, onlar zaten "diğerleri" adı altında birkaç sayfalık bir bölümden ibaret.

Nitekim, Alevilik paçasını hala "ötekilikten" resmi olarak kurtarabilmiş değil. Diyanet'in Stratejik Planı'nda Alevilerden "tehdit" olarak söz edildiğini biliyoruz, bu durum halen değişmiş değil. Böylelikle pek muhterem Özgür Mumcu'nun bugünkü linkini vermenin de yeri gelmiş oluyor, buyrun: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1036784&Yazar=ÖZGÜR MUMCU&Date=17.01.2011&CategoryID=97 (Link bozuk görünüyor ama kopyalayıp yapıştırdım ve baktım, adres bar'da yazan bu.)

Bu arada, Diyanet'in bir stratejik planının olması feci komik bişey. Bizim gerçekten garip bir ülkemiz var. "Bunlar misyoner" diye gidip insanların kafalarını kesen başka insanların olduğu, ama aslında bu başka insanların kendi din adamlarının "stratejik planlar" yaptığı bir ülkede yaşıyoruz.Bu her yerde böyle midir acaba?

*
İtiraf etmekte beis görmüyorum, demokrasi ve bir arada yaşama kültürlerini olması gerektiği kadar içselleştirmiş değilim. Toplumun hiçbir kesimiyle hiçbir alıp veremediğim yok, ulusalcılarla bile gül gibi geçinip gidiyorum, fakat şu imamlara tahammül edemiyorum. Bunun farkındayım, büyürsem geçer diye umuyorum. Ama yok yani, tamam herkese özgürlük ama şu türbanlılar hele şu çarşaflılar... I ıh, olmuyor. Onlar konusundaki tüm insan hakkı söylemlerim, "ezberlenmiş ve son derece ruhsuz" bir şekilde çıkıyor ağzımdam. Alışamıyorum. Bunu da bir tek size söylüyorum, aman diyeyim beni ele güne rezil etmeyesiniz :)

Belki de aşamadığım bu faşizan yaklaşımım yüzünden, aşağıdaki haberi "Puhohahaha, beter olsunlar" diyerek okudum.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1036796&Date=17.01.2011&CategoryID=77

Adana'da bir vatandaş, Hizbullah'çıları "Kanun değişti, cezaevindeki yakınlarınız çıkarmak için 4 bin liraya ihtiyaç var" diyerek dolandırmış. Üzülemedim. Gerçi şimdi inkar etmeyeyim, aynı şey -mesela- homofobiklere ya da kafatasçılara filan yapılsaydı da eğlenirdim, "Fındık kadar beyniniz var zaten, sökülün paraları" diye kıs kıs gülerdim. Ama çarşaflılara yapılmış olması içimi ayrı bir soğuttu. Düşünmekten, inancını sömürtecek kadar yoksun insanlara pek üzülemiyorum. Bu da benim karanlık tarafım. Belki Adanalıyım diyedir; beni hemşerimin çakallığını sevimli görmeye sevk eden gizli bir içgüdüm vardır da farkında değilimdir.

*
Şimdi, bugünkü yayınımızın "günlük magazin ekine" geçiyoruz...

Londra'da 40 yaş üstü kadınlar, "tek bedenleşmeye" karşı, mayolarını giyip sokaklarda yürümüşler.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1036655&Date=17.01.2011&CategoryID=41

Takdir ettim :) "Dayatılmış güzellik" adını verdiğim şey, toplumsal cinsiyetin en sinsi ve en büyük silahı. Kadınlar olarak hepimizi belli formatlara sokmaya çalışıyor ve işin ironik tarafı; buna karşı çıkan 40 yaş üstü ablaların hepsi topuklu ayakkabıyla yürüyor. E anacım, hani sen formata karşıydın? Topuklu ayakkabı toplumsal cinsiyetin en "tabandaki" göstergesi değil midir?

Bu dayatılmışlıklar o kadar "farz" olmuşlar ki artık, sırf "öğrenci gibi" olduğum için pek çok kez başka insanlar tarafından üzüldüm. Gerçi artık kimi öğrenciler bile benim teyzem gibi duruyorlar o ayrı. Kadın milleti bayılıyor yüzünü kozmetiğe boğup 25 yaşında anti-ageing kürlerine başlamaya. Sonra da kalkmış kadınların itilmişliğinden bahsediyorlar. Karşıyım kardeşim, anlamıyorum, bir kadının diyete kozmetiğe üste başa bu kadar takık olup sonra da "kadının ezikliğinden" bahsetmesini anlamıyorum. "Bu insanın kendine saygısıyla ilgili bişey"cilere söylüyorum, insanın kendine saygısı tam olarak öyle bişey değil. Aynaya bakınca güzel birini görmek insanı tabii ki mutlu eden bir şey, ama bunu başkalarının da takdirini kazanmaya yönelik mutlak bir "amaç" haline getirme davranışını son derece boş buluyorum.

*
"Son hükümler" kısmına geldik, ben yazmaya başlayalı da sanırım 1 saat filan oldu. 11'e geliyordu başladığımda, şimdi 12'ye geliyor.

Mustafa Kemal'e Atatürk'ten önce 13 ayrı soyadı önerilmiş.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1036799&Date=17.01.2011&CategoryID=77

Linkte o soyadları da var, bir ton Orta Asya'ca bir şeyler... Mustafa Kemal "karizmadan" anlayan bir adammış, şahsen ben tüm o süreci yöneten devlet kurucusundan "Emen" diye bahsetmek istemezdim. Güzel seçim.

*
Bu da, 2. Selim'in nasıl bir adam olduğuyla ilgili bir kitap alıntısı, meraklısına:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1036766&Date=17.01.2011&CategoryID=41

*
Çok sevgiler,
Göksun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder