19 Aralık 2010 Pazar

yazılmadık bi tivitır'ımız kalmıştı...

Koridorların en sevdiğim tarafı, eşimiz dostumuzla karşılaşmamız. Sahada olmayı zaten seviyorum da işte ara sıra arkadaşlarımızı görünce üstüne kaymak çekilmiş oluyor.

Geçen pazartesi, Beyoğlu’nda önce Ömer Abi sonra da Hacer Abla’ya karşılaştık. Ömer Abi sağolsun, “Ben seni hep okuyorum, ama beğendiğime ses etmem beğenmediğime ederim, o yüzden bişey demiyorum” diyerek beni mutlu etti. Hatta son yazdıklarıma atıf bile yaptı, gerçekten çok sevindim.

Ömer Abi duruşmaya girmişken Hacer Abla’yla da karşılaştık. Kendisine bir Türk kahvesi borcum var :)

Ofis sahibi olan ama adliyelere devam eden, “patron” olmayan avukatların varlığı beni o kadar mutlu ediyor ki anlatamam. Geçen sabah da, saat 9’da Taksim’de Erdem Abi’yle karşılaştık mesela. “Abi patron adamın bu saatte ne işi var” diye takıldım, meğer Erdem Abi o gün geç bile kalmışmış... Valla biat edesim geldi. Bunun çok doğal sonucu olarak, yüksek lisansta bana işini “Gecenin körüne kadar çalışıyoruz ama gerçekten hiç yük değil, ofisi seviyorum, git deseler de eve gitmem ki” diyerek anlatan arkadaşın nerede çalıştığını tahmin etmek hiç zor olmadı.

Neyse demem o ki, Hacer Abla da sağolsun bir ton motivasyon sağladı bana. Adliyeler olmasa gerçekten sosyalleşeceğim yok. Ne olacağım böyle bilemiyorum. Hah yeri gelmişken, ne olacağımı merak etmekte haksız da değilim aslında, o kadar “lüzumsuz” bulduğum twitter’da da hesap kullanmaya başladım. Bir hesap oluşturmuştum zaten geçen ay; Chuck dizisinin esas oğlanının tivit’lerini takip etmek için. Evet aynen bu sebeple. Biz ergenken Ricky Martin vardı ortalıkta, o zamanlar ne olduğunu açıklamamıştı daha, işte ona bile böyle ağzımı ayırıp bakmıyordum ben. 15 yaşında yapmam gerekenleri, ya da daha doğru ifadeyle, ancak 15 yaşında yaparsam abes olmayacak şeyleri daha yeni yeni yapıyor olmam da ayrı bi güzellik. Ama çok tatlıııııı : )))))

Diyordum ki, artık o hesabı kullanmaya başladım. Aklıma İsmail düşürdü, “Sen tam bi twitter kullanıcısısın” diyerek. Tamam öyle görünüyor olabilirim de, n’apıcam şimdi oraya ne yazıcam ki, ben kısa hiçbir şey yazamam ki. Bir de ona şekilli telefon lazım ki aklına bişey geldiği an yumurtlayasın. Bir kere ne yaptığını paylaşma fikri zaten bir garip. Dur bakalım ne zaman “Eeeeh” diyeceğim... Nitekim, İsmail “Neden kullanmıyorsun” dediğinde “Blog, mail, feysbuk, sözlük, bi de üstüne twitter’la uğraşamam” demiştim.

Ne yaptığını paylaşma hadisesine gelince... Şimdi o kadar alakasız bir yerden bir bağlantı kuracağım ki artık sıtkınız sıyrılacak ve gerisini okumayacaksınız.

Ben Adana’dan İstanbul’a ilk geldiğimde, dikkatimi ilk çeken şeylerden biri insanların akşamları perdelerini kapatmıyor ya da sadece tül perdelerini kapatıyor olmalarıydı. Buna uzun zamandır dikkat etmiyorum ama ilk sene gerçekten başım havalarda gezmiştim. Yok anacım, kimse kapatmıyor perdesini, kimse kendini “görünmez” kılmıyor. Bunu o zaman, insanların “kendini zorla gösterme ihtiyacı duyacak kadar yalnız olmalarına” vermiştim. Evet aynen bu cümleyle hem de :) Şimdi kendimi, twitter, blog, feysbuk ve sözlük’ün hepsinde birden vakit geçiren biri olarak, perdesini kapatmayan insanlardan pek farklı görmüyorum. Benim evdeki perdelerim hep kapalı, çünkü salt fiziken görünmek beni pek enterese etmiyor. Ama karşı penceredeki herhangi bir komşu kapımı çalıp çaya gelse seve seve kabul ederim, o ayrı.

Yukarıda arz ve izah olunduğu üzere, insanlarla karşılaşmayı ve zaman geçirmeyi severim. Bu sebeple, Konya günüm de gayet güzel geçti. Adliyeyi zaten yazmıştım, tekrarlamayacağım. Fakat şu eklemeleri yapmak isterim:

Konya Adliyesi’nin kafeteryasında televizyon var. Muhafazakarlığıyla bilinen bir şehir olduğundan, tabii bir de biz vapur ve İDO’larda Kanal 24’e alıştık, buna uygun bir kanalın izlendiğini düşünmüştüm ilk gördüğümde. Fakat aksine, gayet bütün gün NTV açıktı. Belki ben fazla küçük şeylere sonuç bağlıyorum, ama Kanal 24 yerine NTV’nin açık olması çok güzel bir şey bana göre.

Bir de, Konya’da hissettiğim “uzaklık” hissini paylaşmak istiyorum. Kafeteryada kahvaltımı yaparken, NTV’de Murat Kazanasmaz İstanbul trafiği hakkında bilgi veriyordu. İBB’nin trafik kamera kayıtları filan vardı ekranda, köprü kapalı, Çamlıca kilit, Okmeydanı ilerlemiyor filan... Ben ise Konya’nın bir köşesinde poğaçamı kemiriyorum. Birkaç kişi –sanki İstanbul’da yaşıyorlarmış gibi- dikkatle televizyona bakıyorlar filan. Kendimi o an, feci uzakta ve İstanbul’a feci yabancı hissettim. TV’ye bakıp “Burada mı yaşıyorum ben gerçekten acaba...” diye bir düşündüm, İstanbul’da yaşıyor olmak bana hiç gerçekçi gelmedi. Belki de hiçbir zaman o trafiğe girmeyip vapur kullandığım içindir, bilmiyorum. Ama cidden, sanki bambaşka ve benden çok uzaktaki bir şehre bakıyormuş gibi baktım İstanbul’a. Diğer şehirlerden ne kadar farklı yaşıyoruz burada.

Nitekim, ertesi gün Sirkeci’de duruşma bekleyen Avukat Hanım da buna paralel konuştu. Fethiye’de yaşıyormuş, İstanbul’a duruşma için gelmiş. Fethiye’de, avukatlar bahçede “çaylanarak” bekliyorlarmış durulmalarını, içeriden anons geliyormuş. Anons dediysem, iki sonraki dosyanın anonsu... Avukat hanımlar beyler çaylarını bitiriyor, sigaralarını söndürüyor, sohbetlerini tamamlıyor ve öyle giriyorlar içeriye. Gerçek olamayacak kadar güzel geldi bana bu, umarım gerçekten uygulanıyordur. Bizim için imkansız da olsa, en azından bir kısım meslektaşın böyle beklediğini bilmek güzel.

Aynı Avukat Hanım, İstanbul’da başına gelen “harika” bir hakim uygulaması da anlattı. İstanbul İş’lerden birindeydi sanırım, ne mahkemesi olduğunu tam hatırlamıyorum... İşte benim hatırlayamadığım mahkemede, Avukat Hanım’ın bayağı karışık ve dikkat gerektiren bir davası varmış. Ne olduğunu anlatmadığı için aktaramıyorum, ama tanıklar dinlenmiş, keşif yapılmış, rapor gelmiş, itirazlar verilmiş... dosya bayağı bir yol almış yani. Artık dosya karar beklerken, Sayın Hakim... karar vermiş evet... Görevsizlik! Duruşmada “Avukat Hanım ben bu dosyayı anlamadım, çok işim var uğraşamayacağım” gibi bir ifadeyle görevsizlik vermiş dosyaya. Ölür müsün öldürür müsün...

Ertesi gün duruşmaya gitmedim. Ofisteydim hep. Ufak tefek şeyler illa ki olmuştur ama hatırlamıyorum. Bugün de ofisteydim hatta. Cumartesileri nöbet sistemine geçtik, haftasonu haftasonu aklına iş düşen müvekkiller ararsa “helpdesk” olarak hizmete hazır olduğumuzu göstermek için. Bugün biri aradı mesela, telefona nasıl yetişeceğimi bilemedim. Sen telefon bütün gün çalma, tek bir kere çal, o da ne zaman olsun...

Ben de, ne zamandır elimde sürünen hizmet nedeniyle görevi kötüye kullanma dosyasına beyan yazdım. Ofiste iş hukuku olmayan dosya gördüğüm zaman kelimenin tam anlamıyla gözlerim parlıyor. Dün de bir itirazın iptali dosyası, üstelik de ticaret bile değil sulh hukuk dosyası için bilirkişi raporuna itiraz dilekçesi yazdım, döndüm döndüm okudum dilekçeyi.

Böyle nadiren başka bir hukuk dalından dava olduğu zaman stajyerlere sesleniyorum hemen “Bu dosyayı mutlaka okuyun inceleyin, farklı bu” diye. Bugünkü ceza dosyasını da vermiştim, umarım okumuşlardır. Ben ilk defa böyle bir davada dilekçe yazdım, önceki ceza dilekçelerim matbu örnek üzerinden gidilen bir iki imar kirliliği ve yine bir iki kaçak elektrik hadisesiydi. Sanık vekiliyiz dosyada; sanığı tanımıyorum ama dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde sevdim kendisini. Bir de küçükmüş daha, 88 doğumlu. “Yazık lan” dedim, “Yapmamıştır bu çocuk, dur ben şuna güzel bir şeyler yazayım...” Nitekim güzel de oldu bence. Sonra o yazdığımı da dönüp dönüp okudum.

Bugünkü son icraatım, Mehmet Abi’ye “Ofistekiler şehirdışı duruşma günlerini hazırladığım tabloya göre almazlarsa, ‘Alan gider’ uygulamasının başlaması için eylem yapacağım” uyarısında bulunmak oldu :) Bu şehirdışı işi, herkes birden dikkat etmezse tamamen sarpa sarıyor. Ben 8 Şubat’a 4 tane duruşma biriktirmişim Ankara’da, sonra bir de 10 Şubat’a alınmış... Gerçi bu 10 Şubat iyi bir örnek olmadı, o gün orada mutlaka olmam lazım. Öğrenci arkadaşların duruşması var, malum.

Evet aslında böyle düşünmek lazım. Her işte bir hayır vardır, ya da daha doğru ifadesiyle “hayır olandadır.”

Hazır şeb-i arus ruh hali üzerimden kalkmamışken, bu sözü hatırlamak çok iyi geldi.

İyi geceler,
Göksun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder